İçeriğe geç

YAMAN

Bölüm 12 · 22 dk okuma

YAMAN

Bölüm 12

KAYIP DOST

KAYIT

“Ay ışığının altında parıldayan karanlık her zaman güneşin aydınlattı daha hoştur.”

MÜZİK: Pilli Bebek- Bak

Tim oval bir masanın ortasında toplanmış onlara acil orada olmalarını söyleyen Korkut Albay’ı bekliyorlardı. Çok değil birkaç dakika sonra içeri girdi. Peşinden Mert’te içeriye girdi. Timin ayaklanması üzerine Albay oturmalarını emretti.

Mert’te Albay’ın yanındaki boş yere geçip oturdu.

“Çocuklar sizi buraya topladım çünkü görmeniz gereken bir şey var.”

Masanın karşısındaki TV’de siyah bir ekran belirdi.

“ Bu sizi nasıl etkiler az buz tahmin edebilirim. Ama güçlü durmanız gerek. Bu ondan size kalan son şey.”

Sözleri tüm timin aklında aynı kişinin canlanmasına neden oldu.

SEÇİL YAMAN

⌘

Etraftan yine sesler geliyordu. Konuşmalar, tıkırtılar, gülüşmeler. Neler döndüğünü anlamaya çalıştım ama başımdaki kumaş parçası buna izin vermedi. Ta ki o cümleyi duyana kadar.

“Kayıt.”

Yine bir canlı yayının içindeydim. Derim bir nefes aldım. İndirmediğim omuzlarımı daha da dikleştirdim. Bu omuzlar ancak ben ölürsem inecekti.

Başımdaki kumaş sert bir hamle ile çekilip çıkarıldı. Ve yine o siyah kamera ile yüzleştim.

Bu sefer kimin gözüne bakıyordum ya da kaç kişinin? Emin değildim.

“ Asker nasılsan, eyi misen?”

Gözlerimdeki kini bakışlarımla ona ezberletmiştim.

“Çok.”

Konuşmam ile daha yeni kabuk bağlayan dudağımın kenarı açıldı. Ufak bir kan hüzmesi süzülüverdi.

“Ne güzel ne güzel.”

Yanıma geldi ama bu sefer önümde durmadı. Arkama geçip kameranın açısına kendi yüzünü de soktu. Kulağıma yaklaşıp ondan daha da iğrenmeme neden oldu.

“Sen bağa eyi lazımsan ha.”

Sözlerini bitip kameranın arkasına geri döndü.

“Bu bir kayıt. Bu …”

Elleriyle kamerayı gösterdi.

“Senin için.”

Kaşlarımı çatıp bir kameraya bir ona baktım.

“Bu kayıt sevdihlerine gönderileceh.”

Bir an duraksadı. Sanki söyleyeceği şey benim canımı sıkacak ama ona aşırı keyif verecekti. Bu yüzünden anlaşılıyordu. Onu, yüzünü okuyabilecek kadar çok görmüştüm.

“Tabi sen ölünce.”

Yüzüne o iğrenç gülümsemesini takındı.

“Ne kadar düşünceliyim deil mi?”

Onu onaylamamı bekledi ama beklediğini alamayınca konuşmaya devam etti.

“Şimidi seni yalnız bırahacağım. İçinden ne geçiyse de.”

Biraz öne çıkıp içten ve iyi biriymiş gibi konuştu.

“Sana söz ha. İzlemeyeceğim bunu.”

“Özel hayata da bir saygım var sonuçta.”

Kapıya doğru ilerledi. Kulpu tuttuğunda arkasını döndü.

“Bitince haber et emi?”

Sessizce dışarı çıktı. Beni orada kamera ile yalnız bıraktı. Tam karşımdaki kameranın içerisine baktım. Orada görmek istediğim yeşil hareler yoktu. Yerine parıldayan lensler vardı.

Bir süre etrafa baktım, kameraya baktım. Bu gerçekten benim son videom muydu?

Yani tabi onlar için.

Ağzım sözcükleri söylemek için açıldı. Ama hiçbir sözcük yoktu. Ne diyecektim ki? Ne diyebilirdim?

Filmlerdeki gibi mi başlasam?

‘Eğer bu videoyu izliyorsanız ben ölmüşüm demektir.’

Ay hayır. Çok klişe.

Derin bir nefes alıp kendimi rahatlatmaya çalıştım. Ama bu sanki milyonlarca çivinin derime batması gibi hissettirdi. Sanki yüzlercesi sırtıma batmamış gibi.

“Zafer..”

İlk seslendiğim şey timimdi. Tüm varlığım, emeğim, kardeşlerim…

“Timim, dostlarım. Nasılsınız?”

“ Geri zekalı sorduğun soruya bak. Nasıl olacaklar ölmüş birinin konuşmasını dinliyorlar.”

Bunu sesli mi dedim?

“ Tekrar başlayalım. Ve özür dilerim Komutanım önünüzde hakaret ettim. Affedin buradan pek çıkış yok gibi affınızı duyamam ama siz edin.”

Evet hala adam akıllı başlayamamıştım.

“ Bu sonmuş. Yani ben öl..”

Derin bir nefesi sessizce ciğerlerime hapsettim.

“Ben ölünce elinize ulaşacakmış.”

“Burada ne konuşulur bilmiyorum? Yayınları görmüşsünüzdür.”

Yayınlar dışında olan hiçbir şeyden bahsetmedim. Onlara daha fazla acı veremezdim.

“İyiyim. Merak etmeyin.”

Aklıma nasıl göründüğüm gelince bunun imkansız olduğunu hatırladım.

“Böyle göründüğüme bakmayın. İyiyim.”

İnanmazlardı. Bilirdim.

“Çok uzatmayacağım. Zaten ölmüşüm. Kafanızı şişirmeyeceğim.”

“Albayım, senden tek bir isteğim var. Şayet buradan naaşım çıkarsa beni kimsesiz bırakma. Beni o mezarlığa gömmelerine izin verme. Ne oraya ne de o aile mezarlığına.”

Olmak istediğim son yerlerdi. Belki böyle düşünerek anneme haksızlık ediyordum. Ama bildiğim bir şey varsa o da beni terk eden o adamın soyadını alıp o aile mezarlığına girmek istemediğimdi.

“He çıkmaz orası ayrı.”

Kameraya güldüm.

“Şaka maka ölümümden sonrasına video çekiyorum.”

Kendimi tekrar toparladım.

“Baran sakın ola yokluğumda önceki sen gibi olma. Tamam mı? Bana söz ver.”

Benim sözümü dinlerdi bilirdim.

“Ben seni oradan çekip çıkartmak için çok çaba sarf ettim. Kendine acımıyorsan bana acı.”

Umdum. Sadece tekrar o günlere dönmeyeceğini umdum.

“Çağatay , Melis size de söz vermiştim. İstemenizde, düğününüzde hatta kınada orada olacaktım.”

Aklımda o karanlık odada Melis’in bana ettiği sitem geldi.

“Nedimen olacaktım. Olmadı.”

İşte o an ilk kez kameranın önünde gözümden bir yaş süzüldü.

“Bana sitem etme olur mu?”

Gözlerim daha da oldu.

“Orada olmayı, hepinizi horona dizmeyi bende isterdim.”

Başımı tavana diktim ve yaşların geri kaçmasını diledim. Boğazımı temizleyip tekrar kameraya döndüm.

“Damla senle olan dertleşmelerimizi özleyeceğim. Ama unutma hala mezarımda seni dinlemek için bekliyor olacağım güzel yüzlü kız.”

Konuşmam ilerledikçe tutsak düştüğümden beri hiç bu kadar boğazım düğümlenmiş hissetmemişti. Evet çok acı vericiydi yaşattıkları ama hiçbiri bu işkence gibi değildi.

“Açim, sakın benim yokluğumda ortalığı yakıp yıkma.”

“Can kardeşim, can dostum. Seni seviyorum.”

“Pişt?”

Bu seslenişim Yağız ve Asaf’aydı.

“Bir an sıra size hiç gelmeyecek sandınız dimi?”

“Oğlum sizsiz olur mu? “

“Nerde görülmüş etle tırnağın ayrıldığı.”

Bu kurduğum cümle benim bile omuzlarıma yük olmuştu. Kim bilir onlar nasıl hissedecekti?

“Tim size emanet. Eyvallah lan. Bana güzel kardeş de oldunuz abi de. Sağ olun.”

Onlarla harp okulunda geçirdiğim günler gözümün önünden geçti.

“Sizden kardeşinizi aldığım için üzgünüm.”

Bu benim suçum muydu? Tutsak düşmem benim hatam mıydı? Çok sis vardı. Gaz beni zehirlemişti.

“Bunun suçlusu bu orospu çocukları!”

Bağırmam üzerine içeri gireceklerini düşünmüştüm ama kimse gelmedi.

Tam başka birine geçecekken aklıma Seyit geldi.

“Bana bakın! Size bir vasiyetim var. Tabi bu kağıt üzerinde olandan ayrı.”

Seyit’in son görüntüsü yine gözlerimiz önünden geçti.

“Eğer beni ya da olduğum konumu bulursanız. Bu yakınlarda bir yerde bir köy varmış. Nerde bilmiyorum. Ama orada evladını kaybeden bir anne var. Evladının adı Seyit. O anneyi bulun. Ondan benim adıma özür dileyin. Ve Seyit’in küçük kardeşine oyuncak getirin. Ama dikkatli olun kadın size kinli olabilir.”

“Ona söyleyin oğlunu kurtarmadım. Denedim ama başaramadım.”

“Oğlunu korudum…”

Yanılmıştım. Seyit’i koruyamamıştım.

“Sandım. Ama koruyamadım.”

Gözümden bir damla da Seyit için düştü.

“Ve yanınızda küçükte olsa oyuncak taşıyın olur mu? Hani o çocuklara veririz diye sakladığımız çikolatalar var ya onların yanına koyun.”

Tüylerim bu videoyu bana çektirdikleri için diken diken oldu.

“Size bir şey diyeyim mi? Burada bu kadar şey yaşadım ama hiç biri şu konuşma kadar canımı yakmadı.”

“Albayım, babalığım… Sana ne desem bilemedim? Ama en başta özür dilemek istiyorum. Sana evlat acısını bir daha yaşattığım için. N’olur beni affet.”

Aklıma gelen düşünce gülmeme neden oldu.

“Ama yalan yok senin ya da sizin ölümünüzü görmektense burada şehit olmayı yeğlerim.”

Bir süre kendime zaman tanıdım. Günler sonra bu kadar konuşmak dilimi damağımı kurutmuştu. Toparlanıp devam ettim.

“Zeliş’e bunların hiçbirini göstermeyin. Ona Seşıl göreve gitti ama geri gelmeyecek deyin. Beni öldü bilmesin. Şuan ölüm ne anlamaz ama anladığında çok üzülür. O üzülmesin. Gerekirse benden nefret etsin. Ama gözünden bir damla yaş düşmesin.”

Minik kuzumun, benim yüzümden ağlaması kalbimi parçalardı. Tek umudum bunların hiçbirini görmemiş olmamasıydı. Benden nefret etmesi canımı yakardı elbet ama benim için üzülmesi kadar değil.

Nefret kolaydı bilirdim. Babam olacak o adamın beni terk ettiğini öğrendiğim de daha yeni Albayla karşılaşmıştım.

Karşıma geçmiş ‘Ben senin babanım.’ demişti. Ben onlara; anneme, babama bir şey oldu bu yüzden kimsesiz kaldım sanırken karşımda onu görmemle bunca yıldır içimde olan hüzün nefrete döndü. İlk o an fark ettim. Onca yıl öldüler diye çektiğim acı o an hafifledi. Göğsümün daralması geçti. ‘Seni bırakmak zorundaydım. Senin yaşaman için.’ Dediğinde onu asla anlamamıştım. Ama merak değil mi? İçine sıçtığımın duygusu. Öyle çok merak etmiştim ki beni neyden koruduğunu?

Bulmuştum da. Biri değildi , bir yapıydı. Ama ben bu merakıma yenik düşüp beni neyden korumaya çalıştıysa tam ortasına düşmekte inatçıydım. Ve bu benim vurulmama mâl olmuştu. Onur’la o gün tanışmıştım. Korunduğum ölümüm ile.

Yüzümde bir gülümseme oluştu.

Şimdi yine ölümün karşısındaydı. Kimsenin gücü beni ölümden korumaya yetmemişti.

Yaptıklarını sandıkları şey bana sadece yalnızlık getirmişti. O zaman da yalnızdım şimdi de.

Gözlerimdeki yaşlar ardı ardına düştü. Bu sefer ağlamam yalnızlığımaydı.

Yalnız Nilüfer

Yalnız Gül

Yalnız Seçil

Kendimi ne kadar toparlamaya çalışsam da artık çok geçti. Gerçek yüzüme çarpmıştı.

Geri sayımımda sona gelmiştik. Tek bir kişi kalmıştı.

“Kızıl Fırtınam videonun geri kalanı sana. Bizimkiler yanındaysa kov onları.”

Ona kovması için süre tanıdım.

“Orman Gözlüm, canımın içi seni çok özledim. Ve sanırım…”

Bakışlarım etrafta gezindi. Sonra beni yalnız bırakmayan o parçama baktım. Kamera görmeyi istediğim yeşil gözlere. Göremem yalnızlığımı daha da yüzüme vurdu.

“Bu özlemle de öleceğim. Senden de özür dilerim. Ailemizi elinden aldım. Geri döneceğim dedim ama dönemedim.”

“Seni çok seviyorum.”

Bekledim. Duymadım ama eğer bunu izlerse bunu duyduğunda o da beni sevdiğini söyleyecekti. Bundan emindim.

“Üzülme desem de nafile biliyorum. Çünkü böyle bir şey benim başıma gelse devam edemezdim.”

Umarım bu dediğimi Baran duymamıştı. Çünkü onu o sondan ben almıştım.

“Sen devam et olur mu?”

Edemem dediğini duyar gibi oldum.

“Zor farkındayım ama son değil. Ben hala yanındayım. Bak hatta şuan karşındayım.”

Gözlerime dolan yaşlar geri gidemeyecek kadar fazlaydı. Yüzüm ise bir yaşı daha kabul edemeyecek kadar ıslaktı.

“Beni orada yalnız bırakma. Canpareni sensiz bırakma.”

Onunda gözlerinden yaş aktığına yemin edebilirdim ama kanıtlayamazdım.

Beynime dolan düşüncelerden nefret ettim ama haklılardı ondan mutluluğu esirgeyemezdim.

“Canım bu söyleyeceklerimden nefret edeceksin biliyorum ama söylemeliyim. Mutlu olmaktan sakın benim yüzümden vazgeçme. Yeni insanlar tanı, sev, sevil.”

Neyi kastettiğimi almamıştı. Anlamalıydı.

“Hatta belki bir gün çok sevdiğin ve seni çok ama çok…”

Ağlamamı artık tutmak imkansızdı. Ama hıçkırıklarımı tutmayı başardım. Genzime oturan yumruya rağmen susmadım.

“Seni çok ama çok seven bir kadından güzeller güzeli bir kızın olur.”

Ağlamaktan yüzümün kızardığına eminim. Hatta gözlerimin kenarlarında üçer tane kırmızı leke bile çıkmıştır. Mert’in beni ağlarken gördüğü nadir anlarda ilk dokunduğu şeyler.

“Sakın benim yüzünden hayallerinden vazgeçme.”

“Unutma ben senin mutlu olmandan başka hiçbir şey istemem.”

Artık makaraya vurmam gerekiyordu yoksa bana çok kızacaktı. Yoksa ağlamamı durduramayacaktım.

“Buralarda hiç fena değil he.”

Güldüm. Asla ne dediğimi ya da neden güldüğümü bilmiyordum.

“Takılıyorum soysuzlarla.”

Bu sefer kahkaha attım.

“Ay size benim dövdüklerimi canlı da gösterdiler mi?”

Gösterdiklerini umarak heveslendim.

“Adamları haşat ettim.”

Beynim artık dalgaya vurmama izin vermedi. Dalgaya vuracak bir hayatım bile kalmamıştı. Belki de şuan bu kamera bile açık değildi. Bu olanların hepsi bana yaptıkları bir işkenceydi.

Ama yine de onlarla konuşmak bana çok iyi gelmişti.

Bu en güzel acıydı.

“Canımı yaktıklarını sanıyorlar biliyor musun?”

Bu sefer cidden güldüm. Bana yaptıkları her şey teker teker ardında bıraktığı acı ile birlikte gözümün önünden geçti.

“Güneşte parıldayan o saçlarımı kestiler. Kokusunu ciğerlerine mühürlediğin saçlarımı kazıdılar. Bana ilaçlar veriyorlar, işkenceler ediyorlar. Canımı yaktıklarını sanıyorlar ama bilmiyorlar. Asıl bu olanları sen görürsen canım yanar.”

İçimde kalan son umut ile asla bu videoda olmaması gereken bir cümle kurdum.

“Sen beni merak etme. Ben dayanırım.”

Bir ölünün bunu söylemesi doğru değildi. Bunları söylememeliydim. Ama içimde her şeye rağmen yaşayan o parçayı susturamamıştım.

Sanki bu videoyu ben öldüğüm bir sonda değil de beni kurtardıkları bir sonda izleyecekmiş gibi.

⌘

Kayıt oynatıldı. Tim sessizce olan biteni izlemeye başladı. Baran‘ın gözünden bir damla yaş döküldü. Ona söylenen sözleri zihninin her yerine kazıdı. Artık tutması gereken bir söz vardı. Başına buyrukluk yapmayacaktı. Komutanı için ablası gibi gördüğü komutanı için eski Baran olmayacaktı.

Çağatay dayanamayıp içli içli ağlayan Melis’in elini sıkıca tuttu.

“Etmem komutanım.” Dedi Melis.

Çağatay’da Melis’in sözlerine destek çıktı.

“Size sitem edep ölsün. Size sitem edilir mi?”

Damla ona söylenen sözleri duyduğunda sanki yine kimsesiz kalmış gibi hissetti. Timde de dışlanmazdı ama sessizdi. Bir komutanı vardı derdini dinleyen birde şimdi onu bekleyen mezar.

“Keşke siz olaydınız yine de ‘Kız saçmalama kafan taktığın şeye bak!’ deyip beni azarlasaydınız.”

Kimseden ses gelmedi. Hepsi bu videonun gerçekten dinleniyor olmasını istemedi. Onun ölmesini istemedi. Ama ondan kalan son şey buydu.

“ Nasıl yıkmayayım ortalığı? Sen hele bana onu bir desene.”

Açelya Seçil’in sorusuna cevap vermek yerine ona çıkışmıştı.

“Can kardeşim, can dostum. Seni seviyorum.”

Açelya onun sözlerini tekrar etti.

“Can kardeşim, can dostum. Seni seviyorum.”

Yanan bir ateşe üflendiğinde söndüğü sanılır. Ama o ateş sönmek yerine daha da alevlenir.

Seçil’in bu cümleleri de Açelya’nın sönmesine değil daha çok yanmasına neden olmuştu.

“Pişt?”

Sesi ile Yağız ve Asaf ekrana kitlendi.

“Oğlum sizsiz olur mu?”

Yağız beklemeden sorusuna soru ile cevap verdi.

“Asıl sensiz olur mu?”

Asaf’ta onun sözünü devam ettirdi.

“Söyleyene nasıl olacak böyle?”

Sorularına bir cevap alamadan yüzlerine bambaşka bir cümle çarptı.

“Nerde görülmüş etle tırnağın ayrıldığı.”

İkisi de sessiz kaldı. Bu cümlenin ağırlığı kaldırılır gibi değildi.

Etle tırnak ayrılmıştı. Hem de zorla çekiştirile çekiştirile. Şimdi hayatta olamayan birinin sesinden bu sözleri duymak. Bunu daha da gerçek kılıyordu.

Vasiyet kelimesi ile herkes pür dikkat gözlerini açtı. Onu iyice dinlediler ver vasiyetini yerine getireceklerine söz verdiler.

Ekranda hala dimdik ama yara bere içinde duran komutanlarını; arkadaşlarına, dostlarına bakarken hepsinin içi acıdı.

“Albayım, babalığım…”

Kayıttan salona dökülen sözcükler ile hepsi sus pus oldu. Çünkü Albay artık yoktu. Seçil ona bu acıyı yaşatacağı için özür diliyordu ama Albay bu acıyı kaldıramamış ve Seçil’in mezarının başında canını teslim etmişti.

Konu Zeliş’e geldiğinde Mert içinden Seçil’in söylediklerini ne kadar yapmak istemese de buna karşı gelemezdi. Bu onun son isteğiydi.

Mert gözünün önünde Zeliş’in ondan nefret etmesini izleyecekti. Bu onun için bir işkenceydi ama Seçil’in ölmeden önce istediği son şeydi. İtiraz edemezdi. Edebileceği bir Seçil’i yoktu.

“Kızıl Fırtınam videonun geri kalanı sana. Bizimkiler yanındaysa kov onları.”

Albay duydukları ile önündeki bilgisayardan kaydı durdurdu.

“Buradan sonrası sadece Yüzbaşı’nı ilgilendirir.”

Tim ayaklanıp odadan ayrıldı. Her biri kendini başka bir yere sürüklenirken buldu.

“Evlat, eğer şuan bunu izleyemem dersen kaydı sana verebil..”

Mert, Albayın devamını getirmesine izin vermeden araya girdi.

“İzleyebilirim.”

Albay kaydı başlatıp sessizce dışarı çıktı.

Mert

Odada sadece ben ve ekrandan bana bakan canparem kaldı.

“Ve sanırım bu özlemle de öleceğim.”

Söyledikleri haftalardır yanan ciğerlerimin üzerine kezzap döktü. Öpmelere doyamadığım dudaklardan başka bir cümle daha döküldü.

“Seni çok seviyorum.”

“Bende seni çok seviyorum kurban olduğum.”

“Sen devam et olur mu?”

Nasıl devam edebilirdim ki böyle?

“Edemem, edemiyorum. Sensiz dayanamıyorum bu dünyaya.”

Bana son değil diyordu. Bu son değilse neydi?

“Canım bu söyleyeceklerimden nefret edeceksin biliyorum ama söylemeliyim. Mutlu olmaktan sakın benim yüzümden vazgeçme. Yeni insanlar tanı, sev, sevil.”

Bunu bana cidden demiş miydi, ben bunlardı duydum mu?

“Hatta belki bir gün çok sevdiğin ve seni çok ama çok…”

“Hayır, hayır bunu bana yapamazsın.”

Kaydı durdum. Gözlerimden ne zaman aktığını anlamadığım yaşlar sinirle yanan yüzümden buharlaşıp gitti.

“Bunları bana söyleyemezsin. Bunu bize yapamazsın.”

Masaya indirdiğim yumruk ile önümde duran bilgisayara da çarptım. Ve odada seni yankılandı.

“Seni çok ama çok seven bir kadından güzeller güzeli bir kızın olur.”

“Sakın benim yüzünden hayallerinden vazgeçme.”

Benim hayallerimin hepsi sendin be güzelim. Ben ne anlarım sensiz olan hayallerden?

“Sensiz olan hayaller olmaz olsun.”

Güle ağlaya bir şeyler anlatıyordu. Ama ben onu tanıyordum. İçin ağladığını bunu bastırmak için şakaya vurduğunu biliyordum. Yüzündeki gülüşle kendini bile kandırabilirdi ama beni asla.

Duraksayıp gülmeyi kestiğinde kendini bile kandırmadığını anladım.

“Canımı yaktıklarını sanıyorlar biliyor musun?”

“Güneşte parıldayan o saçlarımı kestiler. Kokusunu ciğerlerine mühürlediğin saçlarımı kazıdılar. Bana ilaçlar veriyorlar, işkenceler ediyorlar. Canımı yaktıklarını sanıyorlar ama bilmiyorlar. Asıl bu olanları sen görürsen canım yanar.”

“Sen beni merak etme. Ben dayanırım.”

Sanki bu mümkünmüş gibi meraklanmamı söylüyordu. Ama artık merak kalmamıştı. Dayanırım demişti . Belki de son ana kadar dayanmıştı. Ama ben ona yetişememiştim. Hayatına, hayatıma yetişememiştim. Bir umut onu kurtarırım diye söylediği sözler boğazıma öyle bir dizildi ki sanki bir tabureye çıkartılmışım da boğazıma bir ip geçirmişler ve biri o tabureye tüm gücüyle vurmuş gibi.

Ama ben ölemiyordum. Durmaksızın boğuluyordum.

Kayıt bitti ve ben bir gerçekle daha yüzleştim.

Ben asla ölemeyecektim. Ben boğulmaya mahkumdum.

AÇELYA

Toplantı odasından çıktığımızda ne yapacağımı bilemedim. Kendimi dışarı attım. Ardımdan gelen gölgeyi fark etmem zaman almıştı. Yağız’da peşimden geliyordu.

Gelme bana gelme yağız delikanlım. Ben boğazıma kadar acı doluyum. Senin de canını yakarım.

Bahçenin en kuytu köşesinde banka gittim. Oturdum ama duramadım. Tekrar ayaklanıp bankın etrafında volta attım.

“Ceylanım?”

Derin bir nefes çektim. Onu yüz kere uyarmıştım. Bana Ceylan deme diye.

“Sana bana bir daha öyle seslenme diye kaç kere diyeceğim.”

Dediklerimi hiç umursamadı. O bana ceylan dedikçe ben kendimi savunmasız hissediyordum. Hissedemezdim. Savunmasız olamazdım.

“Gel otur. Soluklan biraz.”

Bende onun dediklerini umursamadım. Eğer onu dinlersem yenilirdim, kaybederdim. Eğer ona teslim olursam o da giderdi. Ben yine yapayalnız kalırdım.

En iyisi zaten yalnızken yalnızlığa devam etmekti. Canım daha fazla acımazdı dimi ? Yalnızlık canımı acıtmazdı.

Ciğerlerime temiz bir hava çektim.

Evet kızım yalnızlık ne zaman canını yaktı? Bak kime içini açtıysan öldü. Kimi sevdiysen toprağa girdi.

En son ise can kardeşim, kız kardeşim, yoldaşım toprağa gi…

“Git buradan!”

Sırtım ona dönükken konuşmak daha kolaydı. Yüzüne bakarak bunu yapamazdım.

“Ne?”

“Git dedim sana Yağız.”

“Ceylanım etme gel otur.”

Sinirle ona döndüm. İşimi zorlaştırıyordu. Zaten pamuk ipliğine bağlıydı her şeyim. O ise sıkıca tutmuş çekiştirmemem için çabalıyordu.

“Sana bir daha bana böyle seslenme dedim.”

“Açelya!”

O da banktan ayaklanıp karşıma dikildi.

“Anlıyorum canın yanıyor. Ama unutma benim de kardeşim öldü.”

Sözleri suratıma tokat gibi çarptı. Artık sesim sitem eder gibi değil de yalvarır gibi çıkmıştı.

“Git buradan.”

Başını iki yana salladı.

“O gün sen benim yanımdan gitmedim. Bana ağlayacak bir omuz verdin. Bende gitmeyeceğim. Ne dersen de buradayım.”

“Ben ağlamıyorum.”

Yalanım gözümden düşen yaşla hemen ifşa oldu.

“Yapma böyle. Ben acını görebiliyorum. Bırak yanında olayım. Beraber iyileşelim. Birbirimize dayanak olalım.”

“ Yağız git.”

“Gitmeyeceğim.”

Yumruklarımı kaldırıp göğsüne indirdim.

“Git be adam git.”

Yumruklarımla itmeye çalıştım ama olmadı. Dudaklarımdan bir fısıltı duydu.

“İstemiyorum seni.”

Avuçlarımın altındaki göğüs kayboldu. Başımı kaldıramadım. O gitmemişti ama geri çekilmişti. Bense yüzünü görmeye dayanamayacağımdan arkamı ona dönüp gitmeye yeltendim.

“Hiçbir yere gidemezsin!”

Kolumu kavrayıp beni geri döndürdü.

“Yüzüme söyle!”

Bağırması etraftakilerin bize bakmasına neden olurdu. Tabi ücra bir yere gitmemiş olsaydık.

“Hadi?”

“Bırak beni.”

“Söyle dedim sana!”

Sesinde koca bir fırtına vardı. Gözlerinin tam içine baktım.

“Komutanım beni bırakın.”

Ona nerde olduğumuzu ve kim olduğumuzu hatırlattım. Ama benden duymak istediği tek şeye odaklanmıştı. Belki de duymak istemediği tek şeye.

“Sikerim komutanını. Söyle dedim.”

İstediğim buydu. Onu kendimden kopartmak. Neden bu kadar canım acıyordu ki?

“Seni …”

Gözleri gözlerime bakıyordu ama nasıl yaptığı bilmediğim bir şekilde gözlerimden kalbime indi ve onun param parça olmasına neden olacakmış gibi sıkıştırdı .

“İstemiyorum.”

Yüzüm sırılsıklamdı. Ama onun yüzü ilk kez ıslandı. Sol gözünden düşen bir damla yaş benim yanan kalbime benzin oldu.

Duydukları ile sarsıldı. O da benim gibi kalbine büyük bir darbe yemişti.

Özür dilerim Yağız Delikanlı. Özür dilerim.

Eli kolumdan sıyrıldı. Hiçbir şey söylemeden uzaklaştı. Sessizce gidişini izledim. Gözden kaybolduğunda bankın dibinde yere çöktüm. Elim kalbime gitti.

“Geçecek”

Derin bir nefes aldım. Ama bu geçirmedi. Hıçkırıklarım daha da arttı.

“Acımayacak daha, geçecek.”

Elimle daha da bastırdım. Sanki acısının geçmesi böyle mümkünmüş gibi.

Nefes alışlarım sesli haykırışlara döndü. Bastırmaya çalıştıkça kontrolden çıktılar.

“Komutanım?”

Damla’nın sesini duydum ama bakamadım. Bakmama gerekte kalmamıştı. Yanıma geldiği gibi sıkıca bana sarıldı.

“Nefes alın.”

Almaya çalıştım ama o da boğazıma takıldı.

Geçecek Açelya geçecek. Acıya acıya geçecek. Ve bir daha daasla acımayacak. Bu son.

YAĞIZ

Beyninin içi az önce duyduğu kelime ile boşaldı.

“Seni istemiyorum.”

Cümle kafasında volta atıyordu. Nasıl olduğunu anlamadığı bir şekilde kendini soyunma odasında buldu.

“Beni ya!”

Yumruğunu demir dolaba geçirdi.

“Ulan ben. Beni istemedi.”

Bir yumruk daha.

“Neden?”

Tüm gücüyle vurduğunda dolap içeri göçmüştü. Sırtını çöken dolaba yaslayıp soluklanmaya çalıştı. Az önce ne olduğunu anlamak için derin nefesler aldı ama olmadı.

Evet ikisi de zor insanlardı. Birbirlerine seni seviyorum bile dememişlerdi ama ikisi de birbirini sevdiklerini biliyorlardı. Bazen sözler kifayetsiz kaldığında davranışlar konuşurdu. Bir sarılma, ufak bir buse, minik bir gülüş…

Onlarda sözler daima kifayetsizdi ta ki Açelya ‘Seni istemiyorum.’ diyene kadar. Bir kere bile olsun ağzından ‘Seni seviyorum.’ Duymamışken. ‘Seni istemiyorum.’ Yağız’ın kalbinde oldukça büyük bir yıkıma neden olmuştu.

“Lan oğlum ne yapıyorsun burada?”

İçeri giren Asaf’ı görünce ayaklarının bağı çözüldü. Çöktüğü yerden isyan etti.

“Bana git dedi.”

“Bunu için mi yıktın ortalığı? Açelya kafasına esti mi herkese git diyor.”

Dizlerime dirseklerimi dayadım. Ellerimi başımın iki yanına kapattım.

“Seni istemiyorum dedi.”

“Bana seni istemiyorum dedi.”

Asaf’ta duyduğu kelimelerle şok olmuştu. Tamam, Açelya çoğu zaman dengesiz davranırdı. Ama konu Yağız olduğunda en çok ona sessizleşirdi. En çok ona susar sessiz izinler verirdi. Yap demezdi ama yapma da demezdi. Şimdi ise git demişti. Seni istemiyorum, demişti.

“Lan neden, neden?!”

Salon Yağız’ın sesi ile tekrar inledi.

“Sordun mu ona?”

“Hayır. Ne olduğunu anlamadım. Bir baktım buradayım.”

Dolaba elinin tersi ile bir daha vurdu.

“Amına kodumun dolabını yumrukluyorum.”

Asaf’ta yanına çöküp sessizce kardeşinin öfkesini ve üzüntüsünü izledi. Omzunu sıvazladı ama Yağız için bu nafileydi.

Canından çok sevdiği kadın ona ‘Seni istemiyorum.’ demişti.

Bir anda ayaklandı.

“Nere oğlum?”

“Soracağım.”

“Yağız sakin ol. Beni bekle.”

Peşinden Asaf ile bahçeye çıktılardı ama Açelya yoktu. Damla bankta tek başına oturuyordu.

“Nerde?”

“Komutanım.”

Ayaklanıp duruşa geçti. Bu sefer Asaf daha nazik bir dille sordu.

“Damla, Açelya Komutanın nerede?”

“Az önce buradaydı. Ama gitti. Bana da sakın gelme dedi.”

“Nereye gitti?”

Yağız’ın gözündeki öfkeyi görün Damla birkaç adım geri gidip önünden çekildi.

“Şu tarafa.”

Yağız çoktan işaret ettiği yöne gitti.

“Sağ ol Damla. Serbestsiniz. Çık dinlen biraz sende.”

“Emredersiniz komutanım.”

Yağız etrafa bakınarak onu aradı ama yoktu. Tam geri dönecekken askeriye kapısından çıkan kızıl saçları gördü. Koşarak ona yetişmeye çalıştı ama o alev saçlar çoktan askeriyeden çıkmıştı. Yağız kapıdan çıktığında onu durdurmayı başardı. Asaf kapıda durup diğer askerleri başka bir işle görevlendirdi.

“Neden, bana bir neden söyle? Aklımı delireceğim.”

Anlamak için uğraşsa da başaramıyordu.

“Sevdiğim kadın bana bunu neden söyledi? Beni seven kadın bana bunu niye söyledi?”

Açelya’nın yüzünde tek bir duygu olmadan karşısında öylece duruyordu.

“Yanlış biliyorsun?”

“Hayır, hayır. Ben salak değilim. Bana salak muamelesi yapma!”

“Komutanım izin verirseniz eve gidip dinleneceğim. Zor bir gündü.”

“Soruma cevap vermeden hiçbir yere gidemezsin.”

Açelya başka bir çıkısın olmadığını anladığında açtı ağzını yumdu gözünü.

“Yapamıyorum. Seninle yapamıyorum anladın mı? Bu kadar acıya dayanamıyorum. Boğuluyorum.”

Geriye doğru gidip gelen taksinin kapısını sarıldı.

“Ben daha fazla buna devam edemezdim. Sana da bana da bu kadar acı yeter.”

Arabaya binip kapıyı adından kapattı. Taksi önümden hızla giderken Yağız öylece baka kaldım.

Ne olmuştu şimdi? Bu da neydi?

⌘

Onur zorda olsa hastaneden aldığı değnek ile taksiden çıkmayı başarmıştı. Şimdi ise önünde daha zor bir yol vardı. Herkesten ve her şeyden sakladığı o yere gitmek için yatını kullanması gerekiyordu. Kullanmak en kolayıydı. Zor olan bacağının ağrısına dayanmaktı. Dikişlerini çok zorlamıştı. Acıya sinirlenip yumruğunu bacağına geçirdi.

Canhıraş koyda sakladığı eve vardı. Yola çıktığı ilk an geminin tüm takip cihazlarını kapatmıştı. Kimse onu bulmamalıydı.

Tek katlı ama hoş görünen evin önüne geldiğine birkaç saniye evi izledi.

“Ben geldim Gül’üm.”

Bir koluyla değnekten destek alırken diğer kollarını eve açtı. Sanki biri sesini duyup kapıyı açacak ve koşup ona sarılacak gibi.

Kapının akıllı kilidini açıp içeri girdi. Salon ve mutfak birlikte giriş kapısına açılıyordu. Kapıyı ardından kilitleyip gül gibi kokan evde ilerledi. Önünde kilitli bir kapı daha vardı. Yanından asla ayırmadığı anahtarı çıkartıp kapıyı açtı.

Oda kapkaranlıktı. Onur’dan içinden hiçbir farlı yoktu. Elini prize atıp loş ışıkları yaktığında ise Onur’un asıl içi ortaya çıkmıştı.

Ay ışığının altında parıldayan karanlık her zaman güneşin aydınlattığından daha hoştur.

“Aşkım?”

Oda da seni yankılanmadı. Camı penceresi olmayan odalarda ne kadar küçük olursa olsun ses yankılanırdı. Ama bu oda da ses yankılanmadı. Çünkü oda ağzına kadar Gül doluydu.

Tabu bu mecazdı. Odanın içi belgeler, fotoğraflar, kıyafetler ve daha bir sürü şeyle doluydu. Odadaki her şey sadece Gül’e aitti. Hatta odanın köşesinde dolabın üzerinde duran peluş maymun bile.

Saklaması için maymunu Onur’a getirmiş ve ona emanet etmişti. Onur gözü gibi bakmıştı. Hala daha da gözü gibi bakıyordu.

“Özledin dimi beni?”

“Valla ne yalan söyleyeyim hasretim bitti. Artık seni özlemiyorum.”

Odanın kenarında duran masanın başındaki sandalyeye çöktü. Ayakta durmak canını oldukça acıttı ama Gül’ün çektiklerinin yanında bu hiçti.

“Çünkü kavuştuk.”

Karşı duvarda duran fotoğraflara baktı.

“Sana söylemiştim. Eninde sonunda yine benim olacaksın diye. Bak yine benim dediğim oldu.”

‘ Müneccim misin onur ya?’

Aklına dolan seslerle güldü.

“Evet. Ben müneccimin ta kendisiyim.”

Geçen sefer gelişinde açamadığı çantadan yeni dosyalar çıkarttı. Ve sandalyeden kalkıp odanın bir diğer ucunda duvarı kaplayan dolabın önüne gitti. Dolap kronolojik bir sıra ile dizilmişti. Onur sıradaki boşluğa elindeki dosyaları koydu.

“Bunlarda buraya son gelmem üzerinden geçen zamanda seninle ilgili yaptığım şeyler.”

Kafası karışıktı.

“Aslında burası ..”

Dolaba üstten aşağıya baktı.

“Sen benden gittin gideli senin hayatında olan her şey.”

“Acaba buraya benim yaptıklarımı koymasa mıydım?”

Haklıydı dolap tamamen Seçil ile doluydu. Gittiği görevler, aldığı özel görevler, tanıştığı yeni insanlar, timi, albayı, babası, küçük kız ve o adam …

Mert.

Onur’un bu dolapta en nefret ettiği bölüm 2023-2025 arasıydı. Çünkü Seçil ilk kez Onur dışında birini hayatına almıştı.

Gözleri oraya takıldı. 2023-2025’e .

“Artık o sadece benim.”

Ayağının acısı ile kendine bir destek buldu. Ama o destek bir anda elin gittiği o raftı.

“Amına koyacağım senin de.”

Bacağına bir yumruk daha geçirdi. Bu sefer eline bulaşan kan canını daha çok sıktı. Odayı kirletmemek için çıkıp kapıyı kilitledi.

Yata geri döndü ve denize açıldı. Saat oldukça ilerlemişti. Bacağı her şeyi ekstra yavaşlatıyordu. Denizin ortasında buluşmak mantıklı mıydı bilmiyordu ama bildiği tek şey o teröristi istemesiydi.

Çok değil yarım saat sonra bir yat yanaştı.

“Sana yardım etmek isterdim ama maalesef ayağım.”

Kanayan yarayı gösterdi. Suyun üzerinde siyah bir ateş parçası gibi tek başına Onur’un yatına geçti.

“Seni dinliyorum Saylam?”

Yatın boş olması hoşuna gitmişti.

“Daha bir çekini ödememişken yenisini mi yazacaksın?”

“Onu istiyorum.”

“Açık ol.”

“Gül’üme bunları yapan teröristi istiyorum.”

“Emin misin?”

“Evet.”

“Ben bu soruyu kimseye sormam. Çünkü kimse bana ikinci kez gelmez, gelemez. Sen bir ilksin.”

Oldukça narin görünen eli yatın kenarında gezindi. Yatın her yanına yine o mistik kokusu hakimdi. Ama Onur’un üstü buram buram gül kokuyordu. Kadın gül kokusunu hissedip Onur’un dibine girdi. Bu koku cevabın değişmeyeceğine işaretti.

“O zaman çeki hazırla.”

Yatı terk etmek için uzaklaşırken konuştu ama yüzünü Onur’a dönmedi.

“Ben sana haber veririm.”

Daha fazla açık denizde durmayı düşünmüyordu. Berat ortalığı velveleye vermeden dönmesi gerekiyordu. Berat’ın işi belli olmazdı. Burayı bile bulabilirdi.

Herkesten sakladığı bu yer Gül’ü uyanana kadar saklı kalmaya devam etmeliydi.

Zorlu bir deniz yolculuğunun ardından limana yaklaştığında ambulansı ve kıyıda bekleyen sinirli Berat’ı gördü. Tabi ardında Kerem ve Afra’da vardı.

“Ne oldu? Dayanamadınız mı hasretime?”

“Aşağıya gel aşağıya.”

Berat’ın siniri bir tek yüzünden değil sesinden de yansıyordu. Onur adamlarına onu almalarını söyleyecekti ki Berat konuştu.

“Nasıl gittiysen öyle gel!”

Onur garip bir şekilde anlayışlı davranıp kendi başına gelmek için adım attığında Afra’nın sesi duyuldu. Ufak bir iç çekişti ama bu sese korku hakimdi.

“Abi! Bacağın kanıyor.”

“Yok bir şey Afra. İyiyim.”

Afra konuşamadan araya yine Berat girdi.

“Paşam iyidir tabi.”

“Tek başına hastaneden kaçmış, taksiye binmiş, yatla denize açılmış. Su güzel miydi bari?”

“Berat abartma.”

“Neyi?”

Sonunda karaya basan Onur’un karşısına dikildi.

“İki dakika yalnız bırakmaya gelmiyorsun. Çocuk musun sen?”

“Berat!”

Onur susması için uyarmıştı ama o duymamayı seçmişti.

“Bir kere başı boş bıraktım. Gittin yer altının en tehlikeli kadını ile masaya oturdum. Ki bunun bedelini hala ödemedin. Şimdi, şimdi nere gittin Onur?”

“Hava aldım.”

“Bu halinle mi?”

“Evet.”

“Neden bize demedin?”

“Berat yeter!”

Berat Onur’un daha da dibine girdi.

“Umarım aklımdan geçeni yapmamışsındır.”

“Şayet yaptıysan seni artık koruyamam ama ..”

Eli Onur’un yanında duran Afra’nın eline uzandı. Afra’nın elini kendi eline kenetledi.

“Onu senden de tüm bu dünyadan da korurum.”

Bölüm sonu

Sonraki bölüm kilitli

13. bölümü 5 jetonla uygulamada açabilir, kaldığın yerden devam edebilirsin.

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.