İçeriğe geç

YALGIZ

Bölüm 21 · 14 dk okuma

YALGIZ

Bölüm 21

21- BİR ÇİFT YEŞİL ŞİFA

Kalp atışınızın nefesinizle yarıştığı o an, duygularınızın kelimelere dökülemeyecek kadar birbirine girdiği dakikalar, büyük ihtimalle bu duyguları tüm açıklığıyla anlatabilen kimse olmayacak. Korkuyu endişeye, şüpheyi meraka dönüştüren bu duygu her ağızda farklı şekilde vücut bulmuştur. Kimisine göre aşk kimine sevda ama Gül Seda için o bakışlar Kerem’in Aslı’da aslını görmesi gibi bir his uyandırıyordu. Gökyüzünden daha açık topraktan daha net...

Merdivenleri o kadar hızlı inmişti ki demir kapının önüne geldiği anda nefesi kesilecek gibi olmuştu. Fakat kalbinin bu hızlı atışı sadece merdivenler değildi. O kapı açıldığından peri atışları bedenini delmek istercesine kuvvetliydi. Alışık olmadığı bu hissiyatla dolup taşmışken, binanın duvarına yaslanarak nefesinin düzelmesini bekledi.

Eli istemsizce boynundaki kardelen deseni taşıyan kolyeye uzandı. Kolyeyle ileri geri oynarken farkında olmadan sakinleşmişti bile. Sağa dönerek önce dedesinin pastanesinin önünde geçti. Dedesi içerde büyük bir ciddiyetle adamlarla konuşma yapıyordu. Rahatsız etmek istemeyerek dükkânın önünden uzaklaştı. Bir süre sadece elbisesinin ucuna bakarak yürümeye devam etse de bir noktadan sonra içindeki heyecanı başkasıyla paylaşma duygusuna engel olamadı.

İstanbul sokaklarında ağır adımlarla ilerlerken bir taraftan da arkadaşlarına grup araması yapmak için çabalıyordu. Yanaklarının yandığını hissetse de adımlarını daha da yavaşlatarak aramayı başlattı.

İkisinin de açacağından en ufak şüphesi yoktu. Tahmin ettiği gibi çok geçmeden seslerini duydu. Amine,

“İyi günler. Biricik arkadaşlarım ve sevgili İstanbul.”

Genç kız her zamanki neşesiyle ortamı şen bir hale sokmuştu. Dilara ise arkadaşının lafını bitirmesini bekledikten sonra sesini duyurdu.

“Merhaba millet. Seda’nın aramasına alışık olmadığımdan uçarak açtım telefonu.”

Gül Seda biraz mahcup bir ifadeyle,

“Kusura bakmayın. Pat diye aradım. Müsait miydiniz?”

Yine ilk Amine cevapladı.

“Evet, bugün boş günüm. Evdeyim. Senin dersin yok muydu?”

Dilara, cevabın gelmesini beklemeden kendi payına düşen soruyu cevaplandırdı.

“Bizde araya girdik. On beş dakika oluyor.”

Gül Seda, hareketlerini neredeyse durdurmuş, koca sokakta dikiliyordu.

“Kızlar bugün bir şey oldu.”

Amine, arkadaşının bu hareketlerini bildiğinden alttan alttan gülmeye başlamıştı bile.

“Söyle bakalım. Yine ne yaptın?”

Arkasından sesler gelen Dilara, Âmine'nin çıkışına ufak bir sitem etti.

“Dur fırsat ver de anlatsın kız.”

“İyi iyi sendeyiz premses. Neler oldu?”

Gül Seda aldığı kocaman nefeste sokakta bulunan balkonlardaki çiçeklerin kokusunu bile içine çekmişti. Heyecanı tarif edilemez ve mantığına aykırı olsa da paylaşabileceği kişiler sadece bu iki dostuydu. Durağa gelmeden anlatması gerektiğinden bir yerden başlaması lazımdı.

“Ama abartılı tepki vermek yok tamam mı? Şimdi şöyle ki geçen bahsettiğim çocuk var ya Hamza.”

Cümlesini bitirmesine izin vermeden Amine büyük merakla konuştu.

“Eeee ne olmuş, geçen bahsettiğin çocuk Hamza’ya?”

Dilara, arkadaşını susturamayacağını anlayınca bu sefer sessizce beklemeyi tercih etti. Gül Seda neyi anlatacağını bilmese de içindeki yoğun hissi bastırması gerekiyordu. Anca o bu hissin başkaları ile paylaştığında azalmayacağını bilmiyordu?

“Bugün dedemi çağırmak için yukarı çıktı. Sonra kapıyı o açtı işte. Ama bir görseniz eli, yüzü dağılmış. Kavga edecek birisine benzemiyor. Ne olduğunu anlamadım? Öyle görünce bir kötü oldum. İçim sızladı derler ya aynı öyleydim. Onda farklı bir şey vardı özellikle bakışlarında.”

Dilara bu duygusal anlatıyı dayanamayarak böldü.

“Bir dakika bir dakika Amine kulaklarım doğru mu duyuyor? Bizimle konuşan Seda mı, emin miyiz?”

Amine ise patlamasını olayların bitimine saklıyordu. Sadece “Sonra ne oldu?” demekle yetindi. Genç kız kendi için en beklenmedik kısmı anlatmaya başladı. Bu sırada yolda öylece beklediğini fark edip kaldırıma doğru yöneldi.

“Sonrası beklenmedik bir şekilde gelişti. Aslında çok da bir olay yok ama yine de bilmiyorum. Garip hissettiriyor. Olay şu hatmi çiçeğiyle merhem götürdüm.”

Dilara ve Amine’nin yüksek gelen sesi neredeyse telefonun hoparlörünü patlatacaktı.

“NEEE!? Sen mi?”

Dilara, “Yok artık daha neler? Sen, erkeklere hiç pas vermeyen sen. İnanmam.”

Amine, “Böyle bir konu telefonda mı açılır ama ya? Dilara acil olarak Kadir Amca’nın pastanesine gidiyoruz. Bir bakalım nasıl biri, iyi bir insan mı?”

Dilara vazife almışçasına, “Tabii ki efendim. Çok doğru düşündünüz.”

Gül Seda dönen muhabbetin nereye gittiğini çözemeyerek, orada olduğunu belli edercesine az da olsa sesini yükseltti.

“Kızlar ama abartmak yok demiştim. Hiçbir şey anlattırmayacaksınız, konuyu nereye getirdiniz.”

Amine haylaz bir şekilde boğazını temizleyerek Dilara’ya küçük bir işaret verdi.

“Acil buluşmamız lazım, hemen, mümkünse ışık hızıyla.”

Gül Seda, anayola çıkan yokuştan aşağı inerken ne zaman uygun olduğunu düşünüyordu.

“Haftaya kalır muhtemelen. Elime birkaç makale geçti hafta sonu onları inceleyeceğim.”

Dilara, bezmiş bir ses tonuyla konuşuyordu. Arkadaşının bu ders takıntısı son zamanlarda iyice zirve yapmıştı.

“Kızım, boş ver makalenin sırası mı? Rahatlasana sen biraz.”

Amine, arkadaşının kazanamayacağı bir savaşa yeltendiğini biliyordu. Gül Seda ne kadar düzensiz biri gibi gözükse de kendi içinde müthiş düzene ve tutarlılığa sahip genç bir kızdı. Tahmin ettiği gibi teklifleri net bir şekilde reddedildi.

“Haaayır, olmaz. Bir kere boşlarsam arkası gelir. Önceliklerimi biliyorsunuz.”

Dilara iç çekerek, sıkıntısını belli etsede kızlar tarafından pek ilgi görmedi. Yolun karşısında durağı gören genç kapanış konuşmasını yapmak üzere hazırlandı.

“Neyse kızlar otobüse bineceğim şimdi çok teşekkür ederim. Sizinle konuşmak iyi geldi.”

Dilara, “İyisin iyisin. Teşekküre gerek yok kardeşim biz buradayız, her zaman. Bu arada Amine’nin çocuk durakta mı?”

Gül Seda, gelen soruya kıkırdarken itiraz edercesine bir ses duyuldu.

“Aşk olsun Dilara. Nereden çıkardın ya?”

Beklenmedik bu deyiş karşısında telaşlanan genç kız, kendini nasıl ifade edeceğini şaşırmışa benziyordu. Gül Seda ise elde ettiği kozu neşeli bir ifade ile kullanıyordu.

“Evet orada okul birincimiz Amine Hanım.”

“Ben bir şey demedim ki kendi kendinize eğleniyorsunuz.”

Gül Seda ise analizine kaldığı yerden devam etti.

“Açık mavi bol bir gömlek, altına ise siyah kemerli bir pantolon giymiş. Kitaplı beyefendi yine kitap okuyor. Ne okuduğunu göremiyorum efendim. Bilgilendirme bitmiştir.”

Dilara, “Bilgilendirmeniz yetkili kişilere iletilmiştir efendim. İyi günler dileriz.”

İkisi de kıkırdarken kendisi üzerine oynanan oyuna gücenen arkadaşları ne dediği pek anlaşılmasa da söyleniyordu.

“Eğlenin eğlenin siz ben size neler yapacağım. O zamana gülebilecek misiniz bakalım?”

Gül Seda, “Hadi Allah’a emanet olun kızlar. Yazarım ben yine size.”

Amine, “Tamam, farklı bakışlı kız.”

Amine’nin karşı hamlesini anlayan genç kız sadece telefonun arkasından gülümsemekle yetindi.

Hala kendisi için yeşil ışık yanmamıştı. Yolun diğer tarafına geçmeyi beklerken her zamanki gibi etrafı inceliyordu. Birçok insan, birçok beden ve milyarlarca hikâye. Önünden geçip giden arabalara baktığında kiminde neşeli yüzler kiminde panik için söylemler görüyordu. Büyük düşündükçe kendisinin ne kadar küçük olduğu tekrar tekrar kendini hatırlatıyordu.

Sürekli tekrar eden duygular öfke, kızgınlık, mutluluk her bedende sayısız kez yaşanıyor. Ama bugün içine girdiği duyguyu ve atmosferi başka kimse yaşayamazmış gibi geliyordu. O an zamanı durdurmayı ve kendine ne olduğunu anlamayı o kadar çok istiyordu. Anlık olarak kanına karışan duyguyu düşünmek bile kalp atışının hızlanmasına sebebiyet veriyordu.

Zor bir hayat yaşadığı doğruydu fakat o hiçbir zaman somurtan ve istediğinin eline gelmesini bekleyen birisi olmamıştı. Kazanmak- kaybetmek, yaşam- ölüm, öfke ve şüphe yılları bu ikililer arasında kaybolup gitmişti. Ama o gün o çocukla konuşmasına kadar hiçbir zaman kendisine yeşil ışık verilmeden hareket etmemişti.

Pastanede sorduğu sorular ve aldığı tepki asla planında yoktu. Şimdi ise bir kaldırımda dikiliyor, her zaman oluğu gibi sırasını bekliyordu. Acaba sırasını bekleseydi o gençle tanışabilir miydi? Yine de kalbini kırmadan tanışmak isterdi. Düşüncelerini fırtınaya kaptırmadan daha net cevapların olduğu bir zamanda yeniden karşılaşmak güzel olurdu.

Işığın genç kıza müsaade vermesiyle sakin adımlarla beyaz çizgileri geçerek kaldırıma ulaştı. Kitaplı çocuğun daha doğrusu adının Yalçın olduğunu öğrendiği çocuğunun yanındaki yere geçerek oturdu. Genç bakışlarını kitaptan çekmeden okumaya devam ederken, Gül Seda’da merakına engel olamayarak kitabın ismini öğrenmek için çabalıyordu. Fakat çocuğun kitabı tutuşu buna pek de fırsat vermiyordu.

Yalçın, okyanusun kayboluşunu andıran bakışlarını sayfalardan çekerek genç kıza yöneltti.

“İyi günler. Yeni öğrenci.”

Gül Seda, kullandığı tabirden hoşlanmamış olacak ki suratını düşürerek önüne döndü.

“Adımla seslenilmesini tercih ederim.”

“Bir dahakine öyle yaparım.”

Duruşunu bozmadan okumasına kaldığı yerden devam ediyordu. Bir insan hem kibar hem de gıcık olabilir miydi? Genç kız otobüsü beklerken telefonla oynamak istese de önünden hızla geçen arabaların düzenine kendini kaptırmıştı bile. Aklına takılan bir soru odağını tekrar kitaplı gence vermesini sağladı.

“Bir şey soracağım. Gerçekten bilgisayar işlerinde.”

Yalçın sohbetin ilerleyeceğini tahmin ederek kitabını tek eliyle kapattı. Kıza dönerek bir süre sadece baktı. Sonra derin ve keyifli bir sesle,

“Haberciniz galiba beni benden iyi tanıyor. Evet, yeterince iyiyim. Ne oldu işin mi düştü yoksa?”

Gül Seda, duruşunu dikleştirilerek gelen soruyu cevapladı. Bir taraftan da eşarbının püskülleri ile oynuyordu. Normalde lacivert tonu giyen genç kız bugün mor elbiseler içerisinde tam olarak bir çiçeği andırıyordu.

“Hayır. Merak ettim sadece. Bilgisayar ve hukuk çok ayrı alanlar.”

Yalçın, sırtını Gül Seda’nın yanında duran cama yaslayarak sohbeti devam ettirdi.

“Babamın isteği bilgisayar işleri üzerindeydi. Çocukluğumdan beri bunun üzerine eğitim aldım. Ancak pek benim alanım değil. Şu anda istediğim yerdeyim.”

Sohbet daha da koyulaşmadan gelen otobüsle ayaklanarak kartlarını bastılar. Gül Seda yine cam kenarına geçmiş, ayakta dikiliyordu. Biraz ilerisinde de Yalçın demir tutacaklardan tutunmuştu.

Gencin bakışlarında öfke ve arayış net olarak seçilebiliyordu. Otobüs hareket halindeyken bile sürekli dışarıya göz gezdiriyordu. Sanki tanıdığı bir simayı görmeye o kadar muhtaçtı ki onu bulmak için binaları devirebilirdi. Gül Seda daha fazla düşünmeyi bırakarak bakışlarını hızla geçen hayatın örneği cama yöneltti.

“Sizin adınıza sevindim o zaman. İstediğiniz yerde olmanıza yani.”

Amine’den öğrendiği bilgileri onaylatmayı çok isterdi ancak şu an buna çok meraklıymış gibi de gözükmek istemedi. İşte normalde böyle biriydi. Kendisini tutmayı bilen ve soracağı sorunun zamanını bekleyen. O gün içindeki kanı bir alev misali kaynatan duygu neydi?

Otobüs dışarıda dönen anları bir bir yutarken, su misali düşünceleri de akıp gidiyordu. Zaman zaman otobüsün boşalıp dolmasını, kafasını cama yaslamış uyuklayan çocukları ve yorgunluktan bitap düşmüş insanları gözlemliyordu. Bu duygu yüklü araçları bu yüzden sevmiyordu. Gün içinde o kadar çok hayatı taşıyordu ki onların bıraktığı iyi ve kötü enerji duvarlara sinerek, hassas bünyelere işliyordu.

İnecekleri durağa geldiğinde istemsizce kocaman bir nefes aldı. Kalabalık yerlerden her zaman uzak dursa da bu demir yığını her daim hayatının bir parçası olmuştu.

İki adım önünde yürüyen genç biranda tüm vücuduyla kıza dönerek durdu. Genç kız bu hamleyi beklemediğinden şaşırsa da fazla tepki vermedi. Kitaplı genç, kendisi hakkında bilgi verdiği için karşı taraf ile ilgili de ipucu almak istiyordu.

“Sen niye geldin İstanbul’a? Senin de mi aradığın biri var yoksa?”

Gül Seda beklenmeden gelen soru karşısında bir süre düşündü. Tahmini doğruydu, karşısındaki kişi birini arıyordu. Ama cevap verme sırası bu sefer kendine gelmişti.

“Ben mi? Kaybolamadığım için geldim. Dedemler burada onların yanında kalıyorum ben de.”

Yalçın, yüzünü düşürerek genç kıza bakmadan konuşmaya devam etti.

“Kaybolmak mı istiyorsun?”

Cevap gecikmedi.

“Zaman zaman.”

Aldığı yanıt genç adamın hoşuna gitmemiş olacak ki sesi ciddileşti. Bu mevzu konusunda çok acı çektiği yüzünden okunuyordu.

“Hiç kaybolan biriyle tanıştın mı? Eğer tanışırsan hem kaybolan hem de geride kalan için ne kadar zor olduğunu anlayacaksın. Her kaybolanın bir arayanı bile olmuyor. Sen sen ol ve kaybolma.”

Gül Seda gelen bu uzun hayat dersine karşın sadece onaylamakla yetindi. Yavaştan üniversiteye girmişlerdi. Sınıfa adımlarken bir taraftan da gencin sorduğu soru aklında yankılanıyordu. Hiç kaybolan birisiyle tanışmış mıydı? Emin olmasa bile gözünün önüne tek bir sima geliyordu. Daha yeni tanıştığı o paramparça olmuş o bakışlar, kaybolmuş bir insanın bakışları olduğu için bu kadar eşsiz olabilir miydi?

Düşünceler eşliğinde sınıfın boğuk havasına eşlik eden kahverengi perdeler çekilmiş sınıfa giriş yaptı. Sınıfı aydınlatan sarı ışıklar gözleri yorsa da aydınlatma grevini yerine getiriyordu. Ne kadar iç dünyası karışık bir insan olsa da okulda yalnız takılmaktan hoşlanmıyordu. Ön masalardan birinde tek başına oturan minyon tipli, hafif çekik gözleri olan, saçlarını ise kulağının arkasına atmış tatlı bir kızdan müsaade isteyerek, yanına oturdu.

“Yanınız boş mu? Geçebilir miyim?”

Tatlı kız hiç beklemeden boş sandalyeye attığı çantasını alarak, oturması için yer ayarladı.

“Tabii ki. Ben Yağmur. Okula yeni geldin değil mi?”

“Ben de Gül Seda. Tanıştığıma memnun oldum.”

Yeni tanıştığı giz neşeli ve kaynak birine benziyordu. İnsanların ilk tanışmada kendini çekmesine aşinaydı. Hala böyle insanların olduğunu bilmek içini rahatlattı. Yağmur,

“Gezdin mi okulu? Büyük bir alan, arka bahçesi ve kütüphanesi benim en sevdiğim yerler. Görmediysen kesinlikle arada gitmeliyiz.”

Gül Seda dik, kendinden emin duruşuna kocaman gülümsemeyi de ekleyerek,

“Yok hayır daha gezemedim. Gelir gelmez derse yetişmek zorunda kaldım.”

Yağmur, cevaptan memnun olduğunu belli ederek, gamzelerini daha da derinleştirdi.

“Ooo iyi o zaman yemekleri alıp bahçede yeriz. Öğlen bendesin o halde.”

Çantasından notlarını ve birkaç farklı renk kalemini masaya yerleştiren genç kız sıra arkadaşına dönerek, küçük bir rica da bulundu.

“İlk haftanın ders notları var mı sende? Ya da ders slaytları da olur.”

“Var tabii evde ama numaranı ver eve gidince atayım sana.”

“Teşekkür ederim.”

Elinde kat kat dosya ve laptop taşıyan resmi giyinimli hocanın sınıfa girmesiyle herkes toparlanarak ders pozisyonunu aldı. Gül Seda için günün getirisi hiç hissetmediği bir duygu ve yeni bir arkadaş edinmek olmuştu.

***

Hamza özenle kaynattığı çiçekleri makineden çıkarttığı bardağa dökerek koltuğa uzandı. Elinde bardak, aklında düşünceler hatmi çiçeğinin kokusunu kaygıdan çürümüş ciğerlerine dolduruyordu. Koltuğun önündeki ahşap sehpaya bıraktığı merhemle bir süre bakıştılar. Önemsenmek miydi çırpınan duygularını sakinliğe kavuşturan? Kalp atışlarının dışarıdan bile duyulduğunu düşündüğü dakikalar geçti gözünün önünden.

Kalbinin sesini hiç bu kadar netken dinlememişti. Çayından bir yudum alırken, merhemin kapağını açarak önce yüzündeki açılmak üzere olan yaralara sürdü. Azar azar büyük bir dikkatle alıyordu kıvamlı kremi. Sanki hiç bitmesini istemiyormuşcasına.

Yüzünde oluşan gülümsemeye engel olamadı. Kısık ama duyulur bir sesle,

“Gerçekten yakıyormuş.”

Yanan yüzü olsa da göğsünün ortasında daha büyük bir ateş hissediyordu. Söndürmek istemeyeceği türden bir alev birikintisiydi. Merhemin kapağını kapatarak masada bıraktı. Psikolojik olarak iyi gelmişti bilinmez ama şimdiden kendini daha iyi görüyordu.

Kapının uzun uzun basılmasıyla kendi dünyasından çıkarak, kapıyı açmak için ayaklandı. Bu sefer geleni tahmin etmek çok da zor değildi. Kapıyı böyle deli gibi çalan tek bir kişi tanıyordu.

“Böyle çaldığın için açmayacağım. Anahtarla aç kapını.”

Kapının arkasında zil sesiyle karışık bir ses duyuldu.

“Patlatırım zili, sen ödersin.”

Hamza yeni geçen baş ağrısının tekrar geleceğini anlayınca mecbur kapıyı açtı. Gerçekten bu adam bazen küçük bir çocuk gibi oluyordu. Acaba dışarda tanıdığı insanlar bu halini görse ne derdi? Sonunda elini zilden çeken genç zaten çıkarmış olduğu ayakkabılarını kapıdan alarak vitrine bıraktı. Hamza üstünlüğü elinde tutmak istercesine,

“Açmayacaktım da başım ağrıyor diye açtım.”

“Sonuçta açtın. Bakıyorum baya toparlamışsın. Sabah camdan atlayacak gibi bir halin vardı.”

Hamza benzetmeyi beğenmeyerek yüzünü düşürdü.

“Allah korusun. Ben öyle biri miyim?”

Eren arkadaşını cevapsız bırakarak elini yüzünü yıkamak için banyoya geçti. Hamza da koltuktaki yerini tekrar aldı. Sıcak çayından son yudumlarını da alarak boş bardağı masaya bıraktı. Eren, yüzünü havluya silerek banyodan çıkarken bir taraftan sa konuşmayı sürdürüyordu.

“Güzel bir şey kokmuş. Çay mı yaptın sen? Aaaa bu Filiz Teyze’nin merhemi değil mi? Kadir Amca mı getirdi?”

Hamza’ya doğru ilerleyerek, masadaki beyaz kutuyu almaya yeltendi.

“Boynum ağrıyordu kaç gündür. Azıcık sürsene. Filiz Teyze ben çocukken yapardı.”

Koltuktaki genç merhemine uzanan ele engel olmak istercesine koltuğunun altındaki yastığı arkadaşına doğru fırlattı. Ama eren çevik hareketlerle yastık darbesinden kurtuldu. Hamza kendinden emin bir ifadeyle,

“Kim getirdiyse bana getirdi, alamazsın. Hem çocukken sen çok kullanmışsın. Bu benim.”

Eren, boş gözlerle merhemi avcunun içine alıp arkasına saklayan gence bakıyordu. Biraz bozulmuş olduğunu belli ederek,

“Cimri çocuğa bak sen. Ben de arkadaşım diyordum. Al kremin senin olsun. Ben isterim Filiz Teyzemden.”

“Niye uğraştırıyorsun ki git al eczaneden krem. Allah Allah.”

Eren demliğin içinde kaynatılmış bitkileri görünce yüzüne muzip bir gülümseme ekledi.

“Sanki bu malzemeleri Kadir Amca getirmemiş gibi ama. Kadir Amca değildi değil mi?”

Hamza’yı sorularıyla sıkıştırırken bir taraftan da daha demin kaçtığı yastığı gencin üzerine doğru attı. Hamza ellerini kendine siper etse bile ani gelen koca tüyden yapılmış kurşun karşısında çaresiz kalmıştı. Hamza,

“Sayılmaz ama ben yaralıyım. Yaralı bir insana saldırılır mı?”

Konuşurken hızlı hareketlerle yanda kalan koltuğun yastığını alarak ayaktaki gencin suratına yapıştırdı. Yastığın yüzünden yere düşmesine izin vermeden Eren tekrar fırlattı. Bu sefer kafasını eğerek düşman yastıktan kaçmayı başardı. Koltuğun altına fırlayan yastığı alarak sırtının arkasına koydu.

“Tamam yeter bu kadar. Sonra rövanş yaparız. Şimdi yoruldum.”

Eren, odasına yönelmişken durarak cevap verdi.

“Ne sanki ben mi başlattım? Üzerimi değiştirip geliyorum. Dışardan söyleyelim bugün bir şey yapmayı canım istemiyor.”

Hamza, merhemini ve kırmızı kesesini odasına taşırken arkadaşına sesleniyordu.

“Bana fark etmez. Nasıl istiyorsan öyle yap.”

“Lahmacun söylüyorum o zaman.”

Hamza, onayladıktan sonra daha toplamamış olduğu yatağın üzerine kendini bıraktı. Dün gece yatmadan önce baktığı tavanla şu an baktığı tavan aynı mıydı gerçekten? Vücudunun ağrıyan yerlerinden geriye ezikler ve morartılardan başka bir şey kalmamıştı.

Normalde gözünü bu karanlık dünyanın aydınlığına açtığı anda birbirinin peşi sıra gelen düşünce yığınları nefesini etkisiz hale getirirdi. Çayın etkisiyle mi bilinmez ama kendisine kâbusu yaşatan düşünceler bir toz parçasına dönüşüp geçmişin hatıralarının üzerini örtüyordu.

Yatağın sağında duvara dayandırılmış çalışma masasına gözünü gezdirdi. Gerçekten sıfırdan başlamaya kararlıydı. Ne kadar zaman çukurlara düştükçe kendini hatırlatacak olsa da bu sefer bataklığın içine düşmeyecekti. Çünkü o bataklıkta kurtarmak istediği sevdiği insanlar vardı. Onları çıkarmak için dışardan bir el gerekiyordu.

Dağınık yorganın üzerinde kalktığında yatağının köşesindeki camdan dışarı baktı. İlk baktığı şey topraktı, yerdeki karıncalar, birbirlerini kovalayan kediler. Çok geçmeden bakışlarını ilk defa kendi isteğiyle gökyüzüne çevirdi.

Masmavi gök denizinin üzerine beyaz bulut yunusları geziyordu. Temiz ve berrak bir görüntüydü. El değmemiş, yeni ufuklar görmeye müsait olduğu siyah bir nokta zerresinin bulunmamasından anlaşılıyordu. Bu mavi uçsuz bucaksız yüzey, kim ne ile bakarsa hayallerini ona götürürdü. Mavinin her tonunu bünyesinde barındıran bu şaheserde bir çift yeşil bakış gördü Hamza.

Ormanların gökyüzüne çıkarılmış hali gibiydi bu gözler. Kendisini her zaman toprak olarak bilmişti. Hala da öyleydi. Ancak şimdi o yeşillerin filizlenip çiçek açtığını görmek için toprak olmaya hazırdı. Kalbini ve aklını aynı anda çalıştıran, çiçeği toprağa kavuşturan o insan için, hiç tanımadığı ama tanımak istediği o kişi için.

Hayatı boyunca hiçbir şeyden emin olmamıştı. Kendinden bile. Ancak aklının ve kalbinin birlikte çalışmasına ihtiyacı vardı, bunun içinde bir çift yeşil şifaya.

Bölüm sonu

17 yorum