İçeriğe geç

YALGIZ

Bölüm 22 · 23 dk okuma

YALGIZ

Bölüm 22

22- KARDELEN ARAYIŞI

Hep kaybolanın gözünden alınmıştır hikayeler, peki ya arayan. Onun halinden kim bahsedecek? Umut ve imkânsızlık ihtimalleri arasında mekik dokurken kesilen nefesin hesabını kim yapacak? Her sabah gözünü açarken bulduğunda yaşayacağın sevinci yaşarken birden akın eden bulamayacaksın düşüncesi yüzüne tokat gibi çarptığında hissedilen hayal kırıklığının tarifi var mı? Hayır, yok ve asla olmayacak. Dünya kaybolanları yüreğinin en derinlerinde saklarken, arayanların sessiz çığlıklarına eşlik edecek.

Yine birkaç saat içinde tahmin edemeyeceği kadar yüzle göz göze gelmişti. Fakat hiçbiri görmek istediği yüz değildi. Her bakış en ufak benzerlik gün geçtikçe canını daha da çok yakıyordu Yalçın’ın. Kardeşi bu İstanbul sokaklarında bir yerde miydi? Ya da hala yaşıyor muydu? Yaşadığına dair küçük bir ipucuna sımsıkı tutunarak kendini buraya atmıştı.

Her daim başarılı bir çocuk, beklentileri karşılayan bir birey olmuştu. Ama hiçbir zaman boyun eğmemişti. Ne babasının isteklerine ne de annesinin bitmek bilmeyen hayallerine. Kendi yolunda yürümüş ve sonunda tek başına tehlikeli bir oyunun ortasında kalmıştı. Yaşadığı onca şey umurunda bile değildi. Hayatı boyunca en iyisini yaptığı sürece tüm kapılar ardına kadar açılmıştı. Şimdide hem kardeşini arıyor hem de derste nefes almadan slayt okuyan hocayı takip ediyordu.

Dersi dinlerken diğer taraftan büyük bir hız ve özenle notlar çıkarıyordu. Gözüne taktığı yuvarlak çerçeveli gözlük görüşünü netleştirdiği gibi mavi gözlerini bir cam gibi parlatıyordu. Dersin ikinci yarısı olmasına rağmen hala odağını kaybetmemiş, düşüncelerini zincire vurmuştu. Ara verilmesi ile birlikte oturduğu sandalyeden kalkarak kapıya yönelmişken sınıftan birinin omzuna dokunmasıyla bakışlarını gence çevirdi.

“Yalçın, derste harıl harıl ne yazıyorsun? Aşk mektubu falan mı?”

Yalçın, omzundaki eli alarak yer çekimini saldı. Okulda popüler de olsa genelde ne kadar neşeli de takılsa, tahammül edemediği tek bir şey vardı, laubalilik.

“Benim yazdıklarıma sizin aklınız yetmez. İşinize bakın.”

Bu çıkışı sayesinde çevresinde toplanan kalabalık dağılıvermişti. Sonunda kendini sınıftan dışarı atmıştı ki elinde belgelerle üniversitenin stajyerlerinden biri yanına yaklaştı. Kıvırcık olmasına rağmen uzun saçlı kadın dosyaları Yalçın’a uzatarak,

“Kerim Hoca bu belgelerin çevirisini yapabilir misin diye soruyor?”

Yalçın belgeleri elinin ucuyla karıştırarak gözlüğünü gömleğinin yakasına yerleştirerek,

“Ne zamana?”

“İki hafta süresi varmış. Eğer işi varsa acele etmesin dedi.”

Yalçın, şeffaf dosya kâğıdı ile kaplanmış kağıtları koltuğunun altına alarak,

“Tamam. Hafta sonu hallederim. İyi günler. Selamlarımı iletirsiniz.”

Tekrar sınıfa dönerek dosyaları masasının üzerine bırakırken, saati kontrol etti. Hala kendine ayırabileceği kısada olsa vakti kalmıştı. Yarısı boş sınıfı arkasında bırakarak koridorda beklemeden bahçeye adımladı. Yalnız hissetmiyordu. Genelde çevresi kalabalık olurdu hatta bazen zaman bu kalabalık onu boğardı.

Bahçeye kendini attığında tek başına sakin bir köşe arıyorken yine duygularını şaha kaldıran o düşünce peydah oldu. ‘Bu sefer bulacaksın. Çok az kaldı.’ Vücudunu titreten bu ne olduğunu anlamadığı his yine yerli yersiz bedenine uğramıştı. Ara ara gelerek pes etmemesi gerektiğini mi hatırlatıyordu?

İstanbul’a gelmeden önce ulaştığı bir görüntü tüm planlarını değiştirmesine sebep olmuştu. Güvenlik kamerasına yakalanan bir beden. O etten parça Yalçın’ı Yalçın yapan kişiydi. O ‘Hamza Karahan’dı.’ Kısa bir anlığına girdiği sistem algoritmasında önüne düşen fotoğraf onu buraya kadar sürüklemişti.

Yaşama ihtimaline bile sımsıkı tutunmuşken kendisine sunulan fırsatı geri tepemezdi. Paris’te neredeyse her gece İstanbul’daki rastgele bir mahallenin güvenlik sistemine giriyor, en ufak benzerliği kovalıyordu. Sonunda aradığını elde etmiş ve tüm itirazları görmezden gelerek her zaman daha yakın olduğu hukuk bölümünü seçmişti.

Ne kadar zorlansa da okulun yurdunda kalıyordu. Ancak orası onun için yatmadan yatmaya gidilecek bir mekandı. Gün içinde genelde kütüphanede ya da kalabalık mekanlarda takılırdı. Ellerini cebine atmış düşünceli bir şekilde yürüyorken omzunun birine çarpmasıyla birlikte geriledi.

Hızlı bir hareketle arkasını dönerek çarptığı kişiye baktı. Kendi gözlerini andıran mavi boydan bir elbisenin kollarında ve uçlarında beyaz işlemeler bulunuyordu. Kızın kehribar rengi gözlerini içine saklayan kiremit rengi bir şal takmıştı. Genç kız çarptığı kişinin yüzüne baktığında gözleri büyümüş, odağı dağılmıştı. Yalçın genç kızın sessizliğini bozarak,

“Kusura bakmayın. İyi misiniz?”

Genç kız, hala gözlerine inanamayarak bakmayı sürdürüyordu. En son kendisine sonrasında saçma gelecek sözleri söyledi.

“Siz Yalçın Karahan'sınız değil mi?”

Yalçın beklemediği karşılıkla şaşırsa da duruşunu bozmadı. Bu kızın kendisini nereden tanıdığını çözmeye çalışıyordu. Genç kız fazla tepkisiz kaldığını fark ederek elini beyaz çantasının üzerinde birleştirirken,

“İyiyim, sağ olun. Ben Amine, psikoloji bölümünden. Gül Seda’nın arkadaşıyım.”

Genç adam merak ettiğini bulmuşcasına gülümseyerek,

“Aaa demek o haberci sizsiniz. Kendimi tanıtmak isterdim ama beni benden iyi tanıyorsunuz anlaşılan.”

Amine, acele ve düşünülmemiş bir cevapla sohbeti sürdürdü.

“Anlatmak isterseniz dinlerim.”

Yalçın, ellerini siyah bol pantolonun cebinden çıkararak önce kravatını düzeltti. Daha sonra telefonunu ceketinin cebinden çıkararak,

“Hiçbir zaman geride kalmayı sevmem. O halde bende sizi tanımak isterim. Bir kahveye ne dersiniz?”

Amine kendine uzatılan telefonu alarak numarasını tuşladı.

“Amine Özlü.” diyerek tekrar etti. Numarayı kaydetmesi için genç adama telefonu teslim etti. Çok geçmeden Yalçın genç kızın telefonunu çaldırmasıyla beyaz renkli, bez çantadan güzel bir melodi duyuldu. Usta bir kemancıdan çıkmış gibi pürüzsüz bir eserdi bu. Yalçın,

“Keman sever misiniz?”

“Evet, kemanda mı çalıyorsanız yoksa?”

Amine bu gencin yetenekli konusunda hayrete düşmüştü ki genç kafasını hayır anlamında salladı.

“Ben değil, kardeşim çok güzel çalardı. Müzik konusunda pek yeteneğim yoktur.”

Adımlarını bahçenin çevresine yöneten iki genç bu sürpriz sohbeti devam ettiriyordu. Amine neden geldiğini unutmuş olsa da şu an sadece karşısındaki kişiye odaklanmıştı.

“Kardeşiniz olduğunu bilmiyorum. Bakın daha anlatacak şeyleriniz varmış.”

Yalçın genç kızın tatlı ve parlak yüzüne karşın kendi simasına bir gülüş ekledi. Genç adam ilk defa kafasını boşalmış hissediyordu. Nedense bu pembe yanaklı genç kızda alışık olduğu yapmacıklık havası yoktu. Yalçın yeşil bahçeye doğru yürürken kafasını kıza çevirmiş yüzüne bakıyordu.

“Peki ya siz? Burada mı yaşıyorsunuz?”

Amine, genç adamın duruşu ve asaletinden aldığı güvenle ayrı bir atmosfere girmişti. Şimdi Gül Seda’nın anlattığı duyguyu daha iyi anlıyordu. Bu gencin yanında kaybettiği parçasına kavuşmuş gibiydi. Amine,

“Evet, buraya taşındık. Benim pek bir olayım yok. Normal bir psikoloji öğrencisiyim.”

“Keşke tüm normaller sizin gibi olsa.”

Bu bir iltifat mıydı şimdi? Ne olursa olsun şu anda normal olmak genç kızın hoşuna gitmişti. Yalçın telefonunun ekranını açıp da saati kontrol ettiğinde, Amine öğle saati olduğunu hatırladı.

“Kusura bakmayın, aranızı da almış gibi oldum. Yemek yemiş miydiniz?”

Genç adam telefonu ceketinin geniş cebine atarken kıza bakarak yürümeye devam ediyordu. Sanki düşüncelerini dizginleyen bir terbiyeci bulmuştu. Genç kız yanına geldiğinden beri kaybolduğu okyanustan çıkarak bir limana demir atmıştı. Genç kızı çok bekletmeden,

“Hayır ama sorun değil. Benim için çok verimli bir sohbet oldu. Bir dahaki sohbetimi bekliyor olacağım.”

Amine telaşla bez çantasının içinden yeşil kapaklı bir saklama kabını Yalçın’a uzattı. Aslında bu kekleri Gül Seda ile konuşurken atıştırmak için yapmıştı. Ama neyin kime kısmet olacağı hiçbir zaman bilinmezdi. Amine,

“Dersin başlamasına daha vakit var. İnşallah beğenirsiniz.”

Amine’nin şu an yaptığı her hareket heyecanının bir getirisiydi. Tüm davranışları hızlı ve üzerine düşünülmemişti. Yalçın genç kızın elinden yeşil çiçek desenli kabı aldı fakat ne tepki vereceğini çözememişti. Zar zor “Teşekkür ederim. Gerek yoktu.” diyebildi.

Amine kütüphanenin çıkışında Gül Seda’yı görmesiyle birlikte o tarafa hareketlendi.

“Rica ederim.”

Hızla o tarafa doğru giderken arkasından gelen hafif yüksek sesle kafasını çevirdi.

“Kabı ne zaman vereyim?”

Genç kızın gülüşü zaten güneşi andırırken gözlerine güneş vurmasıyla parlıyordu. Amine, adımlarını durdurmadan,

“Bir dahaki görüşmemizde getirirsiniz.”

Yalçın, elinde kek kabı, yüzünde ise anlamsız bir ifade bulunduruyordu. Gün içinde insanların yüzlercesiyle karşılaşıyordu fakat bu bambaşka bir aydınlıktı. Genç kızın gülüşü karanlık bir ormandaki gün ışığı gibiydi. Arayana aradığı şeyi bulması için yolu temizleyen naif bir rüzgardı bakışları.

Genç kız uzaklaşmasına rağmen bakışlarıyla hala onu takip ediyordu. Gül Seda ile neşeli konuşması ve çırpınırcasına hararetli anlatışı yüzünde tebessüme sebep oldu.

Bu gülümseme sınıfa kadar kendisine eşlik etmişti. İmkansızlıkla dolu karamsar duruşu bir gülüş ile yeniden yeşermişti. Şimdiye kadar aradığı tek şey kardeşiydi. Ancak bu andan sonra bu yüzü tekrar aramak isteyeceğine emindi.

Amine ise mavi elbisesi rüzgârda savrulurcasına ilerlerken sonunda arkadaşına kendini gösterdi. Gül Seda onu görmenin beklenmedik neşesiyle hızla o tarafa ilerledi. Ama heyecanı gözünün en içinden okunan genç kız zıplarcasına kızın üzerine atlayarak, selamlaşma faslını geride bıraktı.

“Gül Seda neler oldu bir bilsen. Bak bak.”

Telefonunda daha kaydedilmemiş numarayı kızın burnuna burnuna sokuyordu. Gül Seda ne olduğunu tam anlamasa da ileride hala kendilerini izleyen genci gördüğünde taşlar yerine oturdu.

“Hadi hayırlı olsun kardeşim. Nasıl oldu, sen buraya nasıl geldin?”

İki genç kızda dersin başlamasını umursamadan bu önemli konuya konsantre olmuşlardı. Amine, mor elbisesi ile çiçek gibi görünen genç kızdan bakışlarını çekmeden.

“Sabah sen arayınca beni biliyorsun duramam yerimde. Hazır boş günüm aranızda geleyim hem kek yer çay eşliğinde yeriz dedim. Senin sevdiğin tarçınlı keki iki dakika da hazırlayıp apar topar çıktım.”

Gül Seda hararetli konuşmayı bölerek,

“Kek nerede peki?”

Amine kıpkırmızı olmuş yanaklarına eliyle hafif hafif vurduktan sonra baş parmağıyla başkasının göremeyeceği şekilde arkasını gösterdi. Ardından biraz da utanarak “Onda.” dedi. Gül Seda şaşkınlığını daha fazla gizleyemeyerek iki eliyle ağzını kapattı.

“Ne diyorsun? Cidden mi? Gerçekten inanılmazsın Amine. Dilara şok olacak.”

Amine gururlu bir ifade takınarak,

“Sizden de böyle haberler bekliyoruz Gül Seda Hanım.”

Gül Seda eliyle yavaşça arkadaşının omzuna vurarak,

“Bu durumda bile lafı nasıl bana getirebiliyorsun?”

“Biz dostuz premses, senin için en iyi olanı istiyorum. Duygularını içine atma onun için endişeleniyorsan ya da merak ediyorsan söyle.”

Ne kadar arkadaşının dedikleri mantıklı gelse de şu an uğraşılma sırası Amine’deydi.

“Allah’ım iyi ki bir konuştunuz. Hemen de ilişki uzmanı oldun.”

Amine eşarbını düzeltirken bir taraftan da gururlu bakışlar atıyordu.

“Ben hep profesyonelim güzelim. Dersin yok mu senin?”

Gül Seda, telefonuna bakma ihtiyacı duymadan boş bahçeye bakmasıyla dersin başladığını anlamıştı. Telaşa kapılmış bir şekilde,

“Evet, başladı dersim benim. Yok yazıldım büyük ihtimalle. Olsun pişman değilim arkadaşımız bir kere sevdiği çocuğun numarasını alıyor.”

Amine arkadaşının sırtından ittirerek,

“Darısı senin başına diyelim o zaman. Koş git derse yetişirsin belki.”

Gül Seda tekrar arkadaşının gözlerinin içine baktı. Gerçekten gözünün içi gülüyor teriminin vücut bulmuş hali gibiydi.

“Tamam o zaman. Görüşürüz. Allah’a emanet ol. Çıkınca ararım. Dikkatli git. Aklın bir karış havada olmasın.”

“Peki annecim eve geçince de mesaj atarım.”

Gül Seda arkasında kalan arkadaşına güzel bir gülücük hediye ederek hızlı adımlarla gözden kayboldu. Amine boş üniversite bahçesinde duyguları ile baş başa kalmışken elinde tuttuğu telefona baktı. Son arananlar listesine girerek yeni edindiği numarayı “Popülarite Yalçın Karahan” diye kaydettikten sonra cebine metal kutuyu bıraktı.

***

"Korkma, her şey düzene girecek hem ben senin yanında olacağım. "

Hamza, evin küçük ama işlevli mutfağında kendine bir bardak çay doldururken kardeşinin kendisine çocuk yaşta yaptığı teselliyi hatırladı. Hafif ve buruk bir sesle,

“Düzeldi kardeşim ama sen yoksun.” derken kalbinin en derinlerindeki yarayı tekrar hissetti.

Şimdiye kadar yanında olmasa bile o yanındaymış gibi yaşamıştı her bir günü. İkisinin ilişkisi kan bağından daha öte bir seviyedeydi. Sadece kanları değil kaderleri de birbiriyle bağlantılıydı. Zaman zaman yüreği daralır göğüs kafesi sıkışırdı. En çok da o zamanlar bu sıkıntının kaynağının kardeşi olmaması için dua ederdi.

Kardeşler birbirlerinin sıkıntısını hissederdi çünkü. En içten ettiği dualardan biri de Yalçın’ın yaşadığı sıkıntıları hissetmemesiydi. Hayatındaki inişle çıkışı aynı anda hissettiği günün üzerinden üç gün geçmişti. Yaraları ince düşünce ile harmanlanmış merhemin şifası bünyesine işlemişti. Hatta ertesi gün iş başı yapmaya karar vermişti.

Kadir Amca ile namaz vakti haricinde pek görüşmemişlerdi bir de iki kere yukarı çıkıp Hamza’yı kontrol ederken ayak üstü konuşup ayrılmışlardı. Bu üç seher boyunca namazda ellerini kaldırmış, tüm içtenliğiyle şükretmişti. İçinde bulunduğu durum hayallerinin ulaşamayacağı bir noktadaydı. Bunu hak edecek ne yaptım diye düşünürken evin kapısının anahtar tıkırtısıyla açılması üzerine elindeki bardağı tezgâha bırakarak mutfaktan kafasını koridora çıkarttı.

“Hangi dağda kurt öldü Eren Bey? Siz anahtar kullanır mıydınız?”

Eren şık krem rengi bir takım giymişti. Onun karşısında Hamza ise lacivert pijamaları ile dikiliyordu. Eren sarı kıvırcık saçlarını karıştırarak bir şeyler mırıldandı. Hamza mutfağın karşısında bulan salona geçerek tekrar seslendi.

“Bugün modunda değilsin anlaşılan. Ne oldu?”

Eren ütülü ceketini askılığa astıktan sonra kravatını gevşetti. Elindeki şekilli çantayla salona giriş yaptı.

“Şu aletle başım dertte, kaçıncı derse gidişim bir notayı bile çıkaramadım.”

Hamza, gencin elinde tuttuğu aletle bir süre bakıştı. Bir zamanlar çok yakın olduğu bu alet şimdi yeniden karşısında duruyordu. Kimine göre tahta parçası olan kibar alet gencin havasını değiştirmeye yetmişti. Bir zamanlar en büyük sırdaşıydı nazik hareketlerle dokunduğu teller. Eren heyecanlı gözlerini kemana dikmiş arkadaşına bakarak,

“Sen çalmayı biliyor musun yoksa?”

Hamza, kafasını aşağı yukarı sallayarak onayladı. Eline aldığı anda yaşayacağı duygu patlamasını tahmin edebiliyordu. Her bir notası içindeki fırtınanın ilkbahar esintisi olup dışarı çıkmasını temsil ediyordu. Eren kahverengi gözlerini pijamalı çocuğa dikerek,

“Çalsana biraz.” dese de Hamza ilk başta emin olamadı.

“Uzun zaman oldu ama çalmayalı. Sen üstünü değiştir ben bir akorduna bakayım.”

Eren’i odasına yolladıktan sonra kılıfın fermuarını açarak titiz hareketlerle narin aleti avucunun içine yerleştirdi. Çocukken beyaz gömleğinin altında siyah bir pantolon önünde notalar ve karşısındaki pencereden firar eden deniz kenarında İstanbul manzarası tekrar gözünün önüne canlandı. Bazı telleri sıkıştırıp bazısını gevşettikten sonra ayaklandı.

Çıkıntılı kısmı kafasıyla çenesinin altına yerleştirerek içindeki ateşin harlanmasını bekledi. Daha sonrası ise hafızasının hareketlerine yansımasıydı.

Kemanın şiirselliği, ruhun derinliklerinden yükselen bir melodi gibiydi. İnce yay, zarifçe tellerin üzerinde dans ederken, müziğin büyüsünü zamanın ötesine taşıyordu. Her dokunuş, her yay çekişi içinde yaptığı savaşları temsil ediyordu.

Hamza, kemanı eline aldığında, sanki dünyadaki tüm dertlerden arınmış, sadece müziğin saf ve yalın güzelliğine odaklanmıştı. Yayın tellerdeki gezintisi, rüzgârın yapraklar arasında fısıldayan sesi gibiydi. Her notada, kalbinin ritmi hissederken duygularının yoğunluğu notalara dökülüyordu.

Kulağına ulaşan müziğin inişi ve çıkışları kendi hayatını hatırlatıyordu. Titreyen yaydan çıkan ses ruhuna işliyor, eski günlerin kokusunu gencin yüzüne vuruyordu.

İçerden gelen müziği duyunca apar topar odasından çıkan Eren hayretler içerisinde bu zarif sanatı izliyordu. Parmakları tellerin üzerinde gezdiriyorken kusursuz duruşunu da korumaya devam ediyordu.

Yayın telleri sıyırıp geçmesinin ince sesi yer yer sakinliğe örnek gösterilirken yer yer amansız bir kovalamacıyı anlatıyor gibiydi.

Arkasından vuran ışıkla keman telini andıran saçları netleşirken kahverengi gözleri kapanmış sadece müziğin akışına teslim olmuştu. Sesi daha da incelterek kapanış notasının üzerinden yayla yukarıdan aşağı, sonbaharda düşen yaprağı andırırcasına yavaş ve kontrollü bir şekilde geçti.

Sessizliğin sağlanması ile gözlerini açtığında ilk gördüğü şey Eren’in kocaman olmuş gözleri olmuştu. Tarif edilemez duygular içerisindeki genç adam hızlı hareketlerle ve gururlu bir ifadeyle arkadaşını alkışlamaya başladı.

Hamza ise çalarken nefesini tuttuğunu fark ederek ciğerlerine dolan havayı serbest bıraktı. Zarif yayı masanın üzerine bıraktığında titreyen ellerine göz gezdirdi. Bedeni uzun zaman sonra kaçtığı geçmişi ile bir nota ile yüzleşmek tüm sinirlerini boşaltmışa benziyordu.

Boş gözlerle kemana bakarken derin duygulardan Eren’in sırtına indirdiği darbe ile sıyrıldı. Genç adam şaşkın Hamza’ya kıyasla baya keyifli görünüyordu. Dağınık ellerini daha çok dağıtan uzun parmaklara bir dur demesi lazımdı. Fakat arkadaşı ağzını açmasına izin vermedi.

“Her gün beni nasıl şaşırtmayı beceriyorsun. Madem böyle yeteneklerin var niye söylemiyorsun?”

“Önemli bir şey mi ki? Çocukluğumda öğrenmiştim. Yıllar geçti üzerinden, notada geçiş hatası yaptım iki yerde. Fazıl Say’ın bir parçasıydı. Aklımda kalmasına şaşırdım.”

Eren, arkalarındaki koltuğa kendini bırakarak bacak bacak üstüne atarak oturdu.

“Senin bu mütevaziliğini ne yapacağız? Ben bir aydır kursa gidiyorum daha ‘Yaşasın Okulumuz’ bile çalamıyorum. Kemanın bu kadar etkileyeceği olacağını tahmin etmemiştim, kendimi odadan nasıl attım bilemezsin.”

Hamza, gencin karşısındaki tekli koltuğa oturarak bir taraftan da uzun, ince parmaklarını aletin üzerinde eskileri yad edercesine gezdiriyordu.

“Abartma sen de hemen her şeyi. İstersen çalıştırabilirim seni. Birkaç pratik yapmam lazım gerçi benim de.”

Eren iki elini birleştirerek çenesinin altına koyduktan sonra dizinden destek alarak hafif eğildi.

“Onu hallederiz. İstediğin zaman kullanabilirsin. Gerçekten kapalı bir kutu gibisin. İçinden ne çıkacağı belli olmuyor. Yemek yapmada iyisin, yakışıklısın, edebiyatta da iyisin, müzik aleti çalıyorsun başka ne var. Kibarsın. Senin gibisini bulamazlar ben deyim sana. Çok da mütevazi olma derim.”

Kemanı kutusuna kaldıran genç adam yastığı alarak arkadaşına fırlatacak gibi yapsa da geri koltuğunun altına aldı.

“Senin tarafından övülmeye alışkın değilim. Ne oluyor evden mi kovacaksın yoksa beni?”

“Artık onun için çok geç kabul ettik bir kere. Bu arada unutmadan Kadir Amca’yla karşılaştım. Malzeme gelecekmiş ona yardıma ineceğim. İyiysen beraber gidelim.”

“Bugün pazar değil mi? Salı gelecek diye biliyordum.”

“Erken gelmiş işte. Ben nereden bileyim? İnince sorarsın. Kadir Amca bugün dükkânda olacakmış tüm gün.”

“Tamam üstümü başımı düzelteyim inelim.”

“Bir saatimiz var daha otur biraz.”

Genç tam doğrulmuşken tekrar sırtını kanepeye verdi. Hamza ne kadar sır olarak görünse de o da Eren hakkında pek bir şey biliyor değildi. Fakat onu daha çok tanımaya niyetliydi.

“Kadir Amca ve baban nereden tanışıyorlar. Kadir Amca ila baya samimisiniz.”

Eren, soru sorulma sırasının kendine geldiğini anlayınca temiz bir gülümseme bıraktı. Üzerinde mavi desensiz t-shirt ve siyah eşofman olmasına rağmen hala gayet şık olmayı becerebiliyordu. Önüne düşen hafif kıvırcık, sarı bukleyi eliyle düzeltti.

“Gençken tanışmışlar. Askerliği de beraber yapmışlar. İkisi çok iyi anlaşırlardı. Babamın tek anlaşabildiği insan bile diyebilirim. Ondan çok Kadir Amca ilgilenirdi bizimle.”

Hamza, arkadaşını biran da saran boşluğu fark ederek kısa zamanda olaya müdahale etti.

“Her aile sevgisini farklı dilde gösterir. Onun için değerli olduğuna eminim. Abinle iyisiniz anladığım kadarıyla, sık sık arıyor.”

“Evet, evdeki soğukluğun tersine abim çok sıcak kanlı birisidir. Çocukken annemle babam uzun süreli iş gezilerine giderlerdi. Annem gece bir iki gibi geliyordu bazen de. Pek birbirimizin yüzünü görmezdik. Abimle büyüdüm desem yeridir. Annemle babama karşı pek bir şey hissetmiyorum. Ne öfke ne kırgınlık hiçbir şey yoklar gibi. Aramızda oluşan uçurum kapatılabilir mi bilmiyorum.”

Kendisine içini açan arkadaşına kısa bir bakış attıktan sonra kahverengi gözlerine gencin gözlerine kitledi. Yaraya alışmış bir kalp bir yerden sonra acıyı hissetmezdi. Arkadaşının başına gelen şey de buydu. Çocuklarını geride bırakan, onların en temel ihtiyaçları olan sevgiyi onlardan esirgeyen ebeveynler isterse milyonları kazansalar bile ruhtaki o boşluğu dolduramazlar.

Hamza yine de karamsar bir insan değildi. Bunu birkaç adım ötesinde oturan ruhu küçük bir çocuk olan arkadaşına tebessümle gösterdi.

“Yine de illaki güzel hatıralar vardır. Onlar senin ailen, onlar senin ilkin. İlk adımın, ilk kelimen. Kimi insanların ilk adımları gevşek bir tahtada da olsa o ilk adımı atmamıza yardımcı olmasalardı şu an burada olamazdık.”

Eren muhabbeti dalgaya vururcasına,

“Anladık edebiyatçısın arkadaş. Neyse hadi üstüne bir şeyler al çıkalım.”

Birlikte ayaklandıktan sonra Hamza odasına geçerek kahverengi çift kapaklı dolabı açtı. Eliyle birkaç kıyafetin üzerinden geçtikten sonra lacivert bir gömlek, altına ise beyaz pantolonu alarak hızlı hareketlerle giyindi. Gömleği biraz bol bırakarak kemerini taktıktan sonra banyoya geçti.

Aynaya baktığında gerçekten yüzünün kısa sürede toparlandığını fark etti. Aynalığın önünde duran tarağı hafif ıslatarak saçlarına çok da özenmeden şekil verdi.

Kendisi en fazla yarım saat içinde hazır olmuşken kapının önünde hala Eren’i bekliyordu.

“Neredesin ya? Kızlar senden daha hızlı hazırlanıyor. Sanki gösteriye çıkacaksın. Malzeme taşımaya iniyoruz farkındaysan.”

Eren, yüzünü havlu ile silerken banyodan çıktı. Kahverengi pantolon üzerine ise açık renk bir gömlek giymişti. Üzerine de yine aynı kahverengi tonunda kadife bir ceket geçirdi.

“Daha yeni dışardan geldim. Tekrar çıkmadan önce yüzümü temizlemem lazım. Hem de nemlendirici sürdüm. Cildimin hızlı kuruması benim suçum mu?”

Hamza gözünü devirerek raftan spor ayakkabılarını kapının önüne çıkardı. Bir taraftan da söyleniyordu.

“Bir daha senden bir saat sonra hazırlanmaya başlayacağım. Anca yetişirsin. Sanki kim görecek seni pastanede. Şuradan şuraya ineceğiz sadece.”

Eren, ceketinin yakasını düzeltirken kapının dışında çıkmış, hala mırıldanan arkadaşına baktı.

“Altı üstü yarım saat bekledin. Mahalle ayağa kalktı.”

Genç adam sonunda evden çıkan arkadaşının ayakkabısını giymesini bekledikten sonra merdivenleri inmeye başladı. Alt kattaki demir kapının önüne geldiğinde istemsizce duraksadı. ‘Acaba evde mi? İyi mi ya da kendini nasıl hissediyor? Mutlu mu?’ bu düşünceler saniyeler içinde aklından geçmiş olsa da hemen kaybolmamıştı.

Eren, öylece duran arkadaşını sırtından ittirerek kapının önünden uzaklaştırdı. Yine aynı his vücudunu kaplamıştı. Kemanın sesi kadar açık ve keman kadar nahif, narin çiçeğin gözünün önüne gelmesiyle kafasını sağa sola sallayarak kendine gelmeye çalıştı.

Gül Seda evin içinden bu iki gencin çıkardığı patırtıyı duymuş, konuşulanlara dikkat kesilmişti. Fakat pek bir şey öğrenemediği apaçık bir gerçekti. O günden sonra bir daha görüşememişlerdi. Acaba daha iyi mi diye sormaktan kendini alıkoyamıyordu.

Sonunda her zamanki Gül Sedalığını yapıp hızlıca hazırlandı. Mutfakta ananesinin hazırladığı yemekleri büyükçe bir sefer tasına koyarak, poşetledikten sonra salon kapısından kafasını uzatarak,

“Anane yemekleri koydum ben. İndiriyorum haberin olsun.”

Yaşlandıkça yüzü çökmüş olmasına rağmen hala çok güzel ve alımlı görünen kadın meraklı bir ifadeyle elindeki işlemeyi kenara bıraktı.

“Kızım dersten sonra indiririm demiştin. Acelesi yoktu, bitirseydin derslerini.”

Gül Seda çoktan beyaz babetlerini ayağına geçirmiş vaziyetteyken içerideki ninesine seslendi.

“Yok bir şey olmaz. Şimdi götüreyim ben.”

Filiz Teyze birden ne olduğunu anlamasa da fazla kurcalamadan kanaviçesine geri döndü. Genç kız ise birer ikişer elinde sefer tası merdivenleri iniyordu. Yemekler sallanmasın diye gayret gösterirken bile nefesinin hızlanışına engel olamıyordu.

Sokağa çıktığında heyecanın yatışacağını düşünse de dükkâna yaklaştıkça kalbi göğüs kafesine daha sert çarpıyordu. Bu durumu görmezden gelmeye çalışarak sonunda pastanenin olduğu köşeyi döndü. Cam boydan pencerenin ardından içerinin loş sarı ışığı görünüyordu.

Fakat gözleri ne ışığı ne yıllardır orada duran çiçeği görmek istiyordu. Bu sefer görmek istediği farklıydı. Kapıdan içeri girecekken içerideki küçük odadan siyah saçlı bir oğlanın çıkması ile duraksadı.

Gencin elinde siyah bir tepsi yüzünde de her zamanki narin gülümsemesi vardı. Yüzü daha iyi görünüyordu. Uzaktan anlaşılmasa da kaşının üstündeki yara kapanmışken gözündeki şişlik tamamen inmişti. Gülümsemesinin gözlerine değecek kadar büyüdüğünü fark edince utanarak kendi toparlayıp kapıyı açtı.

Kapıyı açmasının birlikte gencin başını kaldırmasıyla gözde vücut bulmuş hali toprak ve doğa buluştu. Hamza tanıdık birisini görmesiyle birlikte elindekileri bıraktı. Kalbinin atışını ve heyecanını dizginlemeye çalışsa da bedeni tamamen kontrolden çıkmıştı. Sadece boş gözlerle kıza baktığını fark etse de zamanın durduğunu hissetti. İkisinin bakışları birbirine çarptığında doğanın kurallarına aykırı bir şekilde zaman duruyordu. Eren de küçük odadan çıkarak neşeli ve hayat dolu bir ifadeyle,

“Aaaa Gül Seda, hoş geldin.”

Gül Seda duyduğu tanıdık sesle dikkatini Hamza’nın arkasına verdi.

“Hoş buldum. Yemekleri getirmiştim ben de siz ne yaptınız?”

Eren, hala anın etkisinde olan Hamza’yı umursamayarak konuşmasını devam ettirdi.

“İşi varmış, biz gelince çıktı. Bizde gelecek malzemeleri bekliyoruz.”

“Eren, sen kemanı ne zaman öğrendin? Sesini duydum aşağı kattan, çok etkileyiciydi. Sanki bir hikayeyi dinliyormuşum gibi hissettim.”

Eren dik bakışları ile Hamza’yı rahatsız ederken,

“Ben değildim ki. Hamza çaldı. Çok iyi değil mi? “

Bu mümkün olabilir miydi? Kalbinin en derinlerine dokunan notalar bu gencin parmaklarının arasından mı çıkmıştı. Duygularının en yoğun olduğu zamanlarda nasıl oluyor da hep karşısına çıkıyordu. Bu genç hakkında öğrendiği her bilgi onu sadece şaşırtmıyor garip bir şekilde heyecanlandırıyordu. Utandığı yüzünden belli olan gence dönerek bu konu hakkında konuşmak istese de dili lal olmuş gibiydi.

Genç kız elindeki bez poşeti masaya bıraktı. Ardından yuvarlak masadan bir sandalye çekip oturmadan önce Hamza’ya dönerek,

“Siz nasıl oldunuz? Daha iyi misiniz?”

Onca merak ettiği şey varken tek sorabildiği soru buydu. Hamza, sorunun kendine yöneltildiğini anlayınca sonunda girdiği atmosferden çıktı. Fakat kalp atışını durdurmak için elini kalbinin üstüne götürdüğünün bile farkında değildi.

“İyiyim çok şükür. Teşekkür ederim.”

Eren, dedektif edasıyla ortaya atladı.

“Sen Hamza’nın olayını nereden biliyorsun?”

Gül Seda, beklemediği soru karşısında afallasa da gardını düşürmedi.

“Dedemden duydum. Hem seni niye ilgilendiriyor?”

Azıcık tripli bir şekilde okları Eren’e çevirmeye çalışıyordu. Eren kendine yönlendirilmiş oku umursamadan Hamza’nın kulağına fısıldadı.

“Merhemi getiren Kadir Amca değildi değil mi?”

Hamza, görünmez bir hareketle alttan arkadaşının dizine vursa da Eren durumu anlayınca daha fazla uzatmadan aradan çekilmeye karar verdi.

“Ben evde telefonumu unutmuşum. Siz konuşun geliyorum ben de. Hamza çayı yeni demledim. Kadir Amca da gelir zaten.”

İkisinin de ağzına açmasına müsaade etmeden Eren biranda ortalıklardan kayboldu. Gül Seda masada otururken Hamza ise tezgâhın arkasında genç kıza bakıyordu. Genç adam hemen toparlandı.

“Çay koyuyorum o zaman.”

Gül Seda’dan da onaylama gelince raftan iki bardak ve altlık çıkararak çayları doldurdu. Demir tepsiye bardakları özenle yerleştirdikten sonra genç kıza doğru ilerledi. Bardaklardan birini lacivert ucu fırfırlı kolları ise lastikli bir elbise giymiş kıza uzatırken bir diğerini onun tam karşısına koydu. Masaya otururken genç adamın olgun ve kibar sesi duyuldu.

“Sizinle daha doğru düzgün tanışamadık. Ben Hamza. Kadir Amca’nın yanında çalışıyorum.”

Gül Seda bu hamleye karşı yüzünde gülücükler açtırdı.

“Evet bence de sıfırdan tanışsak daha iyi olacak. Ben Gül Seda. Kadir Amca’nın torunuyum. Hukuk okuyorum.”

Bu hareket bir nevi seninle baştan tanışmak istiyorum demekti. Hamza heyecanın verdiği acelecilikle kaynar çaydan bir yudum aldı. Çayın sıcaklığı hassas dilini yaktığı halde belli etmemeye çalışıyordu. Genç kız, genç adamın yüz ifadesinin değiştiğini ve hızlıca çayı masaya koyduğunu fark edince gülüşüne engel olamadı.

Gül Seda şimdi sorabilir miydi? Bu sefer şüphe değil içinde kopan fırtına meraktı.

“Dedemle nasıl tanıştınız? Onun için çok değerli birisiniz.”

Hamza gözünü bir süre dışarıya gezdirdikten sonra kısa bir iç çekti. Gerçekten neler olmuştu böyle? Kısacık zaman içinde her türden tecrübe edinmişti. Her şey kaçmak için girdiği bir dükkânda başlamıştı. Hamza eliyle çay altlığıyla oynarken, anlatmaya başladı. Nedense bu genç kıza yabancılık çekmiyordu.

“Aslında bizim tanışma hikayemiz romanlara konu olacak cinsten. Nasıl tanıştığıma gelmek için hikâyeyi biraz geriden almam gerekiyor. Dinlemek ister misiniz?”

“Tabii ki.”

Karşısındaki kişinin bakışlarından ne kadar zorlandığını anlayabiliyordu Gül Seda. Sanki yıllardır gömdüğü geçmişin üzerindeki toprakları tekrar eşiyordu. Genç adam elinde oynadığı camı bırakarak sırtını sandalyeye yasladı.

“Çocukken ailemden uzak kaldım. Daha doğrusu kayboldum diyebiliriz. Sonra beni iki kişi buldu yaşları şu anki benden küçüktü tabii o zaman. Bu yaşıma kadar onlarla yaşadım. Fakat yollarımızı ayırmak durumunda kaldık. Ben tamamen bitmişken, Kadir Amca tuttu elimden. Hem maddi hem manevi o kadar çok yardımcı oldu ki rüyada gibi hissettiriyordu.”

Gül Seda için taşlar yerine otururken sohbeti de devam ettirmek istiyordu. Tahmini tamamen doğruydu. Bu genç uçsuz bucaksız bir cihan denizinde kaybolmuştu. Yine de nasıl olurda bir aile evladını geride bırakırdı?

“Ailen aramadı mı seni?”

İşte işin en can alıcı noktası buydu. Bırak aramayı onu o soğuk gecede karanlığın yutmasına izin vermişlerdi.

“Hayır. Sadece bir kardeşim var. Benimle yaşıt onun aradığına eminim.”

Hamza, lacivert gömleğinin kolunu dizinin üstüne atarken gözlerini genç kızın yeşil gözlerinden ayırmamıştı. Daha sonra hemen bakışlarını masaya çevirerek sessizleşti. Gül Seda daha konuşmak istiyordu.

“Edebiyata ilgili olduğunuzu duydum. Şiir sever misiniz?”

Genç adam bildiği yerden soru gelmişcesine neşelendi. Gözlerindeki parlaklık metrelerce öteden bile anlaşılabiliyordu.

“Evet, çok severim. Fazla iyi olmasa da arada yazarım da.”

Genç kız derin, uçsuz bucaksız topraklarda keşfe çıkmış gibiydi. Onca şey yaşamış olmasına rağmen her alanda kendini geliştirmeye çalışmış bu genç şimdide bu genç kızla beraber gelişecekti. Gül Seda heyecanını ikiye katlarken çayından bir yudum aldı.

“Öyle mi? Ne güzel. Şiirin iyisi kötüsü olmaz. Senin için sakıncası yoksa dinlemek isterim.”

Hamza biraz duraksadı. Ezberinde hiçbiri yoktu. Genelde rastgele kağıtlara yazardı. Bakışları genç kızın siyah eşarbının altından firar etmiş gümüş kardelen simgesine takıldı. Bu çiçek gerçekten de onu temsil ediyordu. O an bir şairin ince ruhu bedenini ele geçirmiş bulundu. Gözlerini kızın arkasındaki boş mahalleye dikerken düşüncelerini genç kızda birleştirdi. Nasıl olduğunu anlamadığı halde şu kelimeler ardı ardına sıralanmıştı bile.

“Kardelendi gözlerin,

Umutla bekleyip karları delmiş.

Kardelen gibi zamansızdın.

Kimsenin inanmayacağı bir hikâyenin arkasında

Engelleri başı dik aşıp, boynu bükük duran

Olağanüstü bir hikayeydin sen.

Nefes almayı unutmuş bedenlere inat

Bir anlık sevdanın arkasında duran

Narin bir çiçekti sözlerin.

Dikenli sözlere dil ararken

Sözsüz bir dil oldu köklerin

İnanmanın timsali idi karı delmiş bedenin

Kardelendin, kardelendi her şeyin.”

Düşüncelerinin akışı değiştiğinde gözlerini genç kıza çevirdi. Genç kızın içi titriyorken yanakları pembenin koyu tonuna bürünmüştü bile. Bahsettiği kendisiydi. Bu sözler önceden yazılmış üzerine saatler düşünülmüş sözler değildi. Anın ruhuna bürünüp kalbini tüm netliğiyle gözler önüne sermişti.

Genç kızın kalbi yerinden çıkarcasına atarken, Hamza ben daha demin ne dedim dercesine telaşa kapılmıştı. O kadar kendinden geçmişti ki daha bitmeyen bardağı alarak çay doldurmaya tezgâhın arkasına geçmişti. Sakinleşmek için nefes egzersizi bile yetmeyecekti. Yiyecek reyonun arkasında saklanmış genç adamın sadece bedenin üstü gözükse de sırtı dönük bir şekilde yüzünü saklıyordu.

Genç kız ise elini kolyesine götürerek oynatırken bu yaşadığı şeyin gerçek mi yoksa hayal mi olduğunu ayırt etmeye çalışıyordu. Yuvarlak yüzünde hızlıca gelen pembeliğin kaybolduğunu hissetse de hala olayın etkisinde olduğu hissediliyordu. Tezgâhın arkasında bir şeylerle uğraşıyor gibi gözüken adam daha demin kalbini tüm gerçekliğiyle ona sunmuştu. Çok kısa bir süre olsa da ikisinin de hafızasına kazınmıştı.

Herkes genç kızı asil bir gül olarak görürdü ancak bu adam ilk seferde onun kardelen yüzünü görmüştü.

Kadir Amca’nın Gül Seda’nın omzuna dokunarak ikisini de hülyadan uyandırmasıyla zorda olsa kendilerine geldiler. Fakat bu iki gençte hayatlarının geri kalanının da bu anı unutmayacaklarına emindi.

Dedesinin gelmesiyle genç kız kısa bir sohbetten sonra koşar odam dükkândan çıktı. Aklında tek bir söz dönüyordu. ‘Kardelendin, kardelendi her şeyin.’

Merhaba arkadaşlar, şimdiye kadarki en uzun bölüm oldu inşallah sıkılmadan okumuşsunuzdur. Sizlerin yorum ve beğenileri benim için büyük önem arz ediyor. Ayrıca kurgu hakkında konuşmak ve fikir vermek isterseniz uygulamanın sohbet kısmından yazabilirsiniz. Bu yolda bana eşlik ettiğiniz ve yalnız bırakmadığınız için teşekkür ederim. İyi ki buradasınız:)

Bölüm sonu

7 yorum