İçeriğe geç

YALGIZ

Bölüm 20 · 15 dk okuma

YALGIZ

Bölüm 20

20- GÖZLERDEKİ SIR

Geçmişinden kaçan bir insanın aynı zamanda gelecek için kaygılanması, o insanı zamanda sıkıştırıverir. Bu öyle bir sıkışmadır ki ne nefes alabilirsin ne de aldığın nefesi verebilirsin. Hayat saniyeler içinde zehir olur tüm bedenine. Boğazına düğümlenen hıçkırıklar ve dışarı çıkmayı bekleyen haykırışlar en ufak boşluğu bekler. İşte Hamza’da dikenlerle dolu nefeslerde zamana sıkışmıştı.

Yeniden güneş doğuyorken, zihnin uyandığı anda gözünü açmanı beklemeden kaygılarını damarlara yüklediği bir gün. Hamza, ağrıyan ve şişmiş gözünü zorla açarak, bir süre boş tavana baktı. Gözünün etrafında oluşan çapakları temizleyerek doğruldu. Duyguları, dünden kalan görüntüler tek tek yükleniyordu. O an yine kaçmak istedi. Her şeyi bırakıp arkasına bile bakmadan dünyayı terk etmek.

Düşüncelerinin yoğunluğu her saniye artarken, kapıya nazik bir şekilde vurulmasıyla yattığı yerden doğruldu. Göğsündeki ağrı hala şiddetliydi, üstelik yattığında vücudunu ne kadar bitap düştüğünü daha iyi anlamıştı. Hamza’nın onaylamasıyla Eren odaya girdi. Sıkıntıyla boğuşan genci kendine getirmek için yüzüne ekstra bir gülümseme eklemişti.

“Günaydın efendim. Nasılsın, daha iyi misin bugün?”

Kafasını kapıdan uzatmış bakıyordu. Hamza ise arkadaşının neşesine eşlik etmek istese de tamamen bitik durumdaydı. Çocuk gibi ağlamak istiyordu. Fakat ters olan şuydu ki çocukken bile ağlamamıştı. Kesik bir cevapla yetindi.

“İyiyim. Başım ağrıyor biraz.”

Eren, durumun ciddiyetini anlamış olmasına rağmen yine de modunu düşürmedi.

“Hadi kalk. Krep bile yaptım sabahın seherinde kalkıp. Yüzünü yıka da gel.”

Hamza ağır ve isteksiz adımlarla yatağından çıktı. Her düşünce zihnine düştükçe midesine akıl almaz bir bulantı geliyordu. Hakkındaki gerçekleri öğrense bu genç arkadaşı olur muydu? İhtimal bile vermiyordu. Kaçarak kurduğu bu yeni harika hayat, geçmişin acı dolu hatıraları yüzünden silinmek üzereydi.

Başını ovalayarak banyoya girdi. Aynaya baktığında tekrardan içini büyük bir acı kaplamıştı. Kim niye bana yardım etsin ki? Daha kendime bile gücüm yetmezken kime yardımım dokunabilir? Dükkâna ilk girdiği o anda çıktığı bataklığa tekrar batmıştı. Yüzünü yıkadığında suyunun soğukluğuyla beraber gerçek dünyada olduğunu teyit etti.

Kapıyı açarak çıktığında, karşısındaki masada çaylar konulmuş sofra çoktan kurulmuştu. Eren yine şık takımlarından birini giyerek, saçını düzene sokmuştu. Ona baktığında kendi halinden utandı. Şu an adım atan tahta parçasından farkı yoktu.

Sandalyeyi çekerek, hazırlanmış olan sofraya oturdu. Fakat bırak yemeyi, nefes alacak hali yoktu. Her şeyi bu raddeye getiren, Kadir Amca’nın derin bakışlarıydı. Eren, salatalığa uzanırken,

“Tuzla da ye midene iyi gelir. Bu arada dün o ortamda reklam çıkması çok iyi değil miydi? Hatırladıkça kendimi tutamıyorum. O an halimi görmeliydin.”

Hamza, utangaç ve pişmanlık dolu bir ifadeyle konuştu.

“Özür dilerim.”

Sadece bu kelimeler dökülebilmişti ilk başta dudaklarının arasından, ardından devam etti.

“Benim yüzümden bulunmak istemeyeceğin bir ortama girdin. Başına bir şey gelebilirdi. Yakalanabilirdin. Risk almak zorunda değildin.”

Eren, art arda gelen düşünceleri sakinlikle dinledi. Derin bir nefes alarak çayından bir yudum daha aldı.

“Kendine çok fazla yükleniyorsun. Her şeyi kontrol edemezsin Hamza. Olacağı varsa olur zaten fazla zorlamaya gerek yok. Hem ben orada senin arkadaşın olarak bulunuyordum. Benim başıma gelse sen bekler miydin?”

Hamza, önünde duran tabaktan bakışlarını çekerek, arkadaşına yöneltti. Doğru, arkadaşlardı ama kimse evinde bir hırsızla kalmak istemezdi. Hamza, konuşmaya yeltenmişken, Eren ayaklandı. Masanın üzerindeki telefondan saati kontrol edip sehpanın yanındaki çantasına uzandı.

“Gelince devam edelim. Kadir Amca gelir muhtemelen, dersten erken çıkmaya çalışacağım.”

Eren konuşuyordu ancak arkadaşının düşünceleri bedeninden çok uzaktı. Sırtını bükmüş, gözlerini tek bir yere sabitlemiş arkadaşına bakarak derin bir iç çekti. Daha fazla uzatmadan kapıyı çekerek çıktı.

Hamza ise hala düşünceleriyle boğuşuyordu. Tüm olumsuz düşüncelerin işgali altında kalmıştı. Tek lokma almamış olmasına rağmen midesinin bulantısıyla sofradan kalkarak, kanepeye uzandı. Gerçekler, tüm hızıyla kaçmasına rağmen yine de tüm netliğiyle karşısında duruyordu.

Susmak bilmeyen çeşit çeşit ses aklını esir almışken, kafeste hapsolmuş düşünceleri sessiz bir şekilde çığlık atıyordu. Bu çığlıkların, kabusların ve ihtimallerin arasında sıkışıp kalmıştı.

Kapı zilinin hızla ve telaşla basılması üzerine yattığı yerden kalkarak, koridora yöneldi. Kapıyı açtığında ise görmeyi beklediği yüz tam da karşısında duruyordu. Düşüncelerini bu raddeye getiren yegâne kişiydi o. Endişeli bakışı ve merhamet dolu ela gözleri gençteydi. Yakından baktığında ak düşmüş saçları, ağır duruşu ve yer yer kırışmış yüzüyle çok yorgun görünüyordu.

Hamza’yı gördüğünde bakışları parlıyorken, endişesini taşıyan bir ses tonuyla konuştu.

“Hamza iyi misin? On dakikadır kapıdayım, ses vermeyince endişelendim.”

Genç hala boş gözlerle, orta yaşlı adama bakıyordu. Şu anda bile düşünceleri dışardan gelen sesleri duymasına engel oluyordu. Kadir Amca karşılık gelmeyince, gencin kapının kolundaki elini çekerek içeri girdi. Hamza’da onu takip ederek karşısına oturdu.

Hamza ellerini dizinin üstünde birleştirmiş, kafası önde bir şekilde gelecek soruları bekliyordu. Kafası şu an kaçamak cevap arayacak kadar iyi durumda değildi. Kadir Amca babacan bir tavırla sorgu ortamı havasını değiştirdi.

“Ah oğlum. Ne yaptın kendine? Kaldır başını.”

Son sözü sesinin en derinlerinden gelmişti. Hamza dolu gözlerle başını kaldırarak, karşısında duran adama baktı. Dokunsa hıçkıra hıçkıra ağlayacaktı. Yıllardır biriken tufan kopuverecekti. Ağzını açmasıyla sanki fırtınalar kopacaktı bedeninde. Nefes alışverişi düzensizleşmiş, bakışları çoktan bulanıklaşmış, geleceği göremez hale gelmişti. Kadir Amca, kalkarak mutfaktan iki bardak su getirdi. Hissettirmemeye çalışsa da kendi elleri de titriyordu.

İnsan ne kadar güçlü durmaya çalışırsa çalışsın muhakkak tıkanma noktası oluyordu. Ama şu an gözlerine bakan kahverengi gözler daha çaresiz durumdaydı. Biraz daha güçlü olması gerekiyordu. Kadir Amca, bardakları sehpaya koyarak, içmesi için Hamza’ya doğru sürükledi. Hamza, bakışlarını bardağa sabitlemişken ince bir sesle konuşmak için ilk adımı attı.

“Özür dilerim Kadir Amca.”

Sesi mahcup ve bir o kadar da kırgındı. Kadir Amca’nın sözlerini beklemeden devam etti.

“Gözler demiştin ya Kadir Amca. Ya benim gözlerim yalan söylüyorsa. Gerçekleri gömerek göstermiyorsa.”

Adam sohbetin gideceği yeri anlamış olacak ki yüzüne daha deminkinden daha sakin bir ifade yerleştirdi.

“Söylemez evlat. Sen gözlerine gerçekleri gömsen bile gerçekler filizlenip yine kendini gösterir.”

Hamza, gelen cevapla biraz olsun içindeki ateşe su taşımıştı. Sudan bir yudum alarak, parmaklarıyla tuttuğu bardak ile oynamaya başladı. Kadir Amca yüzü yara bere içindeki gence baktıkça, öfkesini dizginlemeye çalışıyordu. Zaten genç kendisini çoktan dipsiz bir kuyuya bırakmıştı. Kendisinin yapacağı en ufak çıkış, onu daha derin bir çıkmaza sürüklerdi. Kadir Amca,

“Dün gece ne oldu? Seni zora sokan birileri mi var? Her şeyi kendin çözemezsin oğlum, bırak başkaları da yardımcı olsun.”

Bu kelimelerinin benzerini yıllar önce oğlu içinde kullanmıştı. Fakat sadece boş sözlerden ibaret olduğunu çok acı bir şekilde anlamıştı. Ama bu sefer hem bu genci koruyacak hem de oğlunu bulunduğu bataklıktan kurtarmak için ne gerekiyorsa yapacaktı.

Hamza, emin olmamakla birlikte bulunduğu zamanda bu adama kendini anlatmak için müthiş bir çekim hissediyordu. Yalan söyleyemezdi, öyle bir insan asla olmamıştı. Fakat şu an söyleyeceği gerçeklerin bedelini ödeyecek kadar güçlü olup olmadığını bilmiyordu. Kadir Amca ses gelmesinden ümidini kesmişken Hamza bir anda cam kırıkları gibi ağzını yaralayan geçmişini anlatmaya başladı.

“Aile hayatım sizin gibi sıcak olmadı hiç, bazı tatsız olaylar yaşandı ve kışın geceyi soğuk bir bankta geçirmek zorunda kaldım.”

Geçmiş hatıraları sırasıyla hatırladıkça nefesi kesilerek ölecek gibi hissediyordu. Yine de kendini anlatmak için zorladı.

“İşte o gece beni bulan iki abim var. Beni yanlarına aldılar ve her zaman yanımda oldular. Haklarını asla ödeyemem. Fakat büyük bir sorun vardı Kadir Amca, benim kaldırabileceğimden daha büyük bir sorun.”

Artık kelimeler ne kadar canını yaksa da bir karar almıştı. Anlattıkları önce boğazını delse bile buna katlanmak zorundaydı. Birazdan ağzından dökülecek olan kelimeler belki de bu sıcak ortamdan kendisini tamamen uzaklaştıracaktı. Konuşması esnasında abileri ile ilgili bilgi vermemek için ayrıca özen gösteriyordu. Bu kendi problemiydi, kendi sorunu yüzünden onların da sıkıntı yaşamasına izin veremezdi.

Kadir Amca için ise hikâye ayrıca önem arz ediyordu. Oğlu için yakalayacağı en ufak ipucuna bile muhtaçtı. Hamza, biraz bekledikten sonra sözlerinin devamını getirdi.

“Hırsızlardı ve beni de bu şekilde yetiştirdiler. Ama abilerim çok iyi insanlar Kadir Amca gerçekten. Artık abim beni orada koruyamadığında ise ben onları terk etmek zorunda kaldım. İşte o sırada sizinle tanıştık. Olaylar üst üste gelişti.”

Kadir Amca müdahil olarak içini kemiren o soruyu sordu.

“Peki o gece, yaralandığın gece olanlar. Neden şikayetçi olmadan bıçaklayan kişiden?”

Bahsettiği kişi oğluydu. Kendini duyacağı her şeye hazırlamaya çalışmıştı. Hamza, telaşlı ve yanlış anlaşılmaktan korkan bir ifadeyle,

“O tamamen bir yanlışlıktı Kadir Amca. Abim asla öyle bir şey yapacak bir insan değil. Yıllarca bana sahip çıktı, arkamı kolladı. Sonrasında benden daha çok üzüldü. Abimin bir suçu yok. Gerçekten iyi birisi.”

Kadir, öyle bir rahatlama yaşamıştı ki kendi gözleri de dolmuştu ama o şu anda yaşlarını içine doğru akıtıyordu. Oğlunun bir insana zarar verme ihtimali, bu kadar gözünü karartmış olma ihtimali kalbini paramparça etmişti. Çok şükür ki Deniz hala kucağında büyüttüğü kişiydi. Hala merhametli ve kırılgan olan oğluydu. İçinden birçok kez Rabbine şükretti.

Hamza ise Kadir Amca’nın bu durgunluğunun, kendisiyle ilgili olduğunu düşünerek acı bir şekilde konuştu.

“Üzgünüm. Sizin de hakkınızı ödeyemem. Çok özür dilerim. Kendimi nasıl ifade edeceğim hakkında hiçbir fikrim yok. Gitmemi isterseniz bir daha asla gözükmem. Sizi rahatsızda etmem. Yeter ki beni affedin. Özür dilerim.”

Özür dilemekten başka yapabileceği bir şey yoktu. Kendisi için sunulan tüm fırsatları boşa çıkarmış gibi hissediyordu. Hatta daha kötüsü bu insanlara ihanet etmiş gibi görüyordu kendini. Kadir Amca yoğun duygularını bir kenara bırakıp suyundan bir yudum alarak konuştu.

“Özür dilemene gerek yok. Seni ben davet ettim, bundan da asla pişman değilim. Herkesin geçmişinde hataları ve yanlışları vardır. Bunların kimi bizim elimizde olarak gerçekleşir kimisine de biz ne yaparsak yapalım engel olamayız. Sen büyük bir karar verip yeni bir hayat kurdun.”

Hamza, gözlerini kocaman açmış söylenilenleri dinliyordu.

“Ben seni Hamza olarak yanıma aldım. Çırak Hamza olarak. Bundan fazlası senin bileceğin iş. Kim olmak istersin, nerede olmak istersin bunlar beni aşar. Ne kal diyebilirim ne de git.”

Genç, elindeki bardağı sehpaya bırakarak eğilmiş başını sonunda kaldırdı. Başını kaldırdığı anda yüz yüze geldiği kişi de kendinden farksız değildi. Gözleri dolmuş, yüzü hafif kızarmıştı. Alnından düşen ter damlaları ise onun da kolay bir durum yaşamadığını gösteriyordu. Hamza, hala inanamıyordu daha demin canını en çok yakan gerçeği bir başkasıyla paylaşmıştı. Hayatını yönlendirdiğini düşündüğü sırrı açmıştı.

Beklediği gibi olmamıştı dağlar hala parçalanmamış, kuşlar hala ötmeye devam ediyordu. Daha demin durmuş zaman, yeniden akmaya başlamıştı. Gerçekten ölmek üzereydi, nefesinin tükendiğini hissetmişti. Ama şimdi bu adam ona kapıdan çıkamazsa, pencereyi denemesi gerektiğini söylüyordu. Mümkün olabilir miydi? Çıkarsız bu kadar iyi olmak alışılmışın dışında bir hareketti.

O sırada Kadir Amca ise Hamza’yı oğlunu bulmak için bir fırsat olarak düşünmüştü. Hikayesine birden giren bu genç kısa zamanda bakış açısını değiştirmeyi başarmıştı. Kısacası birbirlerinin yaralarına merhem olmuşlardı.

Hamza, arkadaşının sabah demlediği çaydan doldurmak için oturduğu yerden kalktı. Aslında bu küçük bir kaçıştı. Bir süre daha karşısındaki kişinin gözlerine bakmaya devam ederse büyük ihtimalle içinde kopan fırtına daha fazla içerde kalmayacaktı. Şimdiden gözleri dolmuş, boğazı düğümlenmişti.

Rahatlatıcı sohbet vücudunun ağrıyan bölgelerine uyuşturucu etkisi görmüştü. Sabah ayağa kalkamazken şu an kendini yüklerini bırakmış bir kuş kadar hafif hissediyordu. Beyaz dolaplardan birinden iki adet bardak çıkartarak tepsiye yerleştirdi.

Mutfakta suyun kaynamasını beklerken kapının hafifçe tıklatılmasıyla dikkatini oraya verdi. Giriş mutfağa yakın olduğundan hızla kapıya doğru ilerledi. Eren’in bu saatte gelmesi pek mümkün değildi. Tedirgin bir ifadeyle kapıyı açtı.

Karşısında mor uzun bir elbise giymiş, üzerine de çiçek desenli renkli bir şal yapmış genç kız duruyordu. Hamza’nın yüzünü görünce anında duruşu değişen kız telaşla,

“İyi misiniz? Ne oldu?”

Ani çıkışına kendi de şaşırmış olsa da durum görmezden gelinebilecek gibi değildi. Hamza, yüzüne o çok yakışan gülümsemeyi eklemesiyle birlikte dudağının kenarında daha yeni kurumaya başlayan yara kavlamıştı.

“Endişelenecek bir durum yok. İyiyim, teşekkür ederim.”

Yine de iyiyim demek Gül Seda’nın yemyeşil gözlerindeki acı dolu bakışı söndürmek için yeterli olmamıştı. Çünkü en iyi o biliyordu iyiyimin ardında yatan mızrakları. Hamza çekingen ve yüzünün verdiği özgüvensiz ifadeyle genç kızın endişeli yüzüne baktı. Sesi, daha demin yaşanan yoğun duygu selinden etkisinden kurtulamamış, biraz titrek çıkmıştı.

“Siz neden gelmiştiniz?”

Gencin yüzündeki yaralara hüzünle bakan kız, gelen soru ile toparlanarak,

“Dedem burada mı? Teslimatçılar geldi de ücreti vermesi gerekiyormuş. Onun için gelmiştim aslında.”

“Evet, içeride. Söyleyeyim ben bir.”

Gül Seda, kafasını sallayarak onaylayınca Hamza içeriye doğru yöneldi. Genç kız ise düşünceleri ile baş başa kalmıştı. Kalbinin en derinliklerinde, temiz bir nefese engel olacak kadar yüreğini yakan his neydi? Canını daha da çok acıtan ise o halde olmasına rağmen yüzüne eklediği gülümsemeydi.

Sahte gülümsemelerle onları ayırt edecek kadar çok karşılaşmıştı. Ama bu gencin yüzündeki hiçbir şey sahte değildi. Bakışlarının arkasındaki sırrı öğrenmek şu an mümkün görünmüyordu. Fakat öğrenmek istediği su götürmez bir gerçekti. Dedesi her zaman bakışların insanı özetlediğini söylerdi. Daha yeni tanıştığı gencin gözlerine baktığında kimi zaman kaynayan volan kimi zaman kopan fırtına kimi zamanda gül bahçesinde esen bir rüzgâr görüyordu.

Dedesinin görünmesiyle birlikte düşüncelerinden sıyrılarak neşelendi. Altmış yaşındaki bu adam da aynı o genç gibi duygularını gözlerinden bile saklamayı çok iyi biliyordu. Ama yine de gözlerinin altındaki su izleri dikkatinden kaçmamıştı. İçeride ne yaşandığına dair en ufak bir fikri yoktu. Ancak dedesinin bu çocuktan ne istediğini ya da bu çocuğun dedesini nasıl bu hale getirdiğini bir türlü çözememişti.

Çözülmemesi gereken bir bilmeceydi belki de dedesinin bu seferki bakışları. Hamza’dan artık şüphelenmiyordu ama içinde dizginlenemez bir merak vardı.

Kadir Amca karşısında torununu görmesiyle birlikte zihninde kopan fırtınaları cam bir kavanoza hapsederek sakinleşti. Yumuşak ve babacan sesi kendisini hiç tanımayan birini bile sakinleştirebilirdi.

“Sağ olasın kızım. Seni de sabah sabah dükkânın başına diktik.”

“Olur mu dede öyle şey? Duymamış olayım. Ben de derse çıkacağım zaten şimdi erken gelirim iki ders var.”

“Tamam kızım. Hayırla git gel inşallah.”

Kadir Amca eğilerek ayakkabısını giydikten sonra tekrar Hamza’ya döndü. Fakat tek kelime etmeden sıcak bir tebessümle veda etti gence. Hamza’da aynı şekilde karşılık verdikten sonra adam merdivenlerden hızlı ama dikkatli adımlarda indi.

Gül Seda’da son kez gencin yüzüne bakarak, merdivenleri inmeye başladı. Bir insan kendine nasıl bu kadar zarar verebilirdi ki? Birkaç basamak önünde ilerleyen dedesine her zamanki gibi kısa ve net bir soru sordu.

“Dede, ne olmuş?”

Sorunun sebebini anlayan adam, yüzünü yarım dönerek,

“Önemli bir şey yok kızım. Endişelenme sen.”

Dedesini tanıyordu. Her ne olduysa işi orada bırakmayacaktı. Bu konuda hem annesine hem de dedesine çektiği gayet açıktı. Adam son dönen merdivenleri inerken, genç kız da cebinden anahtarı çıkartarak eve giriş yaptı. Ananesi mutfağa geçmiş öğlen toplanacak arkadaşları için yemek hazırlıyordu. Gül Seda,

“Bu güzel kokularda nereden geliyor böyle?” diyerek, mutfağa kafasını uzattı.

“Ah kızım keşke dersin olmasaydı da sende otursaydın bizimle.”

Gül Seda bu küçük buluşmadan kaçmış olmanın mutluluğunu yüzüne yansıtarak, mutfaktaki çekmeceleri karıştırıyordu.

“Anane biliyorsun sevmiyorum pek öyle ortamları. Bana bir tabak ayırırsın sen.”

Torunundan gelen cevaba gülerken, leğendeki hamuru yoğurmaya devam ediyordu.

“İyi öyle olsun. Kızım sen ne arıyorsun gelir gelmez. Dersin yok mu?”

Genç kız, mutfaktan çıkarak salondaki dolabın alt çekmecelerini incelemeye başlamıştı.

“Anane bir yerim ağrıyınca yaptığın bir çay vardı. Mor mavimsi renkte, o nerede?”

Kadın, elindeki işi bırakıp bir süre düşündü.

“Hatmi çiçeğini diyorsun sen? Onlara bizim odadaki sepetin içine bak oradadır. Ne yapacaksın sen bir yerin mi ağrıyor yoksa?”

Son cümlede sesi endişeli gelen kadın, hamur leğeniyle yerden kalkarak, leğeni masanın üzerine bıraktı. Gül Seda ise odaya geçmiş, sepetin içinde küçük kırmızı kumaştan dikilmiş keseyi eline aldı. Tüm çocukluğu gözünde bu kese sayesinde canlanmıştı. Ne zaman ağrı hissetse annesi sıcacık bir çay yapardı.

Gerçekten çayın etkisi miydi acılarını geçiren bilmese de o genç için yapabileceği tek şey bu güzel renkli bitkiydi. Gencin acılarını dindirmesini umut ederek kesenin ipinden tutarak, kendisinden cevap bekleyen ananesine çok geçmeden seslendi.

“Yok anane benim için değil, bir arkadaşa götüreceğim de. Anane bir de merhem vardı bitki karışımından ondan da biraz alabilir miyim?”

“O nasıl soru kızım al tabii. Hepsini de götürebilirsin, alırım ben tekrardan.”

Gül Seda, banyodaki raflardan birindeki beyaz kapaklı cam kutuyu alarak, odasına geçti. Çantasına akşam çalıştığı ders kitaplarını atıp not defterlerini büyük bir özenle yerleştirdi. Çalışırken ne kadar dağınık olsa da asla özensiz bir öğrenci olmamıştı. Siyah kol çantasını koluna taktıktan sonra eşarbını son kez boy aynasında kontrol etti.

Kardelen desenli gümüş kolyesini eşarbının uzun kısmıyla örterek odadan çıktı.

“Anane ben çıkıyorum. Kolay gelsin sana da çok selam söyle herkese. Mutfağa girme sonra gelince ben hallederim.”

Kadın, torununu selavatlamak için ellerini yıkayıp duruladıktan sonra araya çıktı.

“Dikkatli git. Ayetel Kürsi oku çıkmadan. Maşallah benim kızıma.”

Gül Seda, elbisenin altına krem rengi düz bir ayakkabı giyerek ananesinin kapıyı kapatmasını bekledi. Kadın, torunu merdivenleri inene kadar kapıyı kapatmayınca genç kız mecbur aşağı kata kadar inmek zorunda kaldı. Kapının kapandığından emin olduktan sonra ağır adımlarla üst kata çıkmaya başladı. Kendi kapılarının önünden geçerken ses çıkarmamak için ayrı bir özen göstermişti.

İkinci kata geldiğinde bir elinde okul çantası bir elinde kırmızı bir kese kapıda dikiliyordu. Neden heyecanlandığına dair en ufak fikrinin olmamasıyla birlikte zile çok kısa bastı. Çok geçmeden kapı açıldı. Genç daha demin giydiği pijamalarını çıkarmış üzerine lacivert bir t-shirt altına da evde giymeye uygun siyah bir eşofman giymişti.

Hamza, genç kızı karşısında gördüğü an kalbindeki hızlanmayı hissetse de bunu görmezden gelmeye çalışıyordu. Kızın yüzü ve özgürlüğü andıran yeşil gözleri tamamen saf ve temizdi. Genç adam boş boş kıza baktığını fark edince utanarak bakışlarını başka yöne çevirdi.

Gül Seda ise kapının açılmasıyla panikleyip neden geldiğini unutsa da elindeki ağırlıkla tekrar hatırladı. İkisinden de ses çıkmıyor, öylece dikiliyorlardı. En son Gül Seda sağ elindeki kremle keseyi kapıdaki gence uzattı. Hamza tereddüt etmeden verilenleri alsa da ne olduğunu anlamamıştı. Gül Seda, keseyi göstererek,

“Hatmi çiçeği, ağrı kesici gibidir. Altı tanesini on dakika demlemen yeter.”

Cümlesi bittikten sonra pat diye söze girilir mi diye kendine kızsa da artık iş işten geçmişti. Genç adam, hala şu an yaşanılanların gerçek mi rüya mı olduğunu anlamakla meşguldü. Kafası tamamen durmuş, kalbi ise deli gibi atmaya devam ediyordu. Şu anda midesi bulanmaya başlamıştı ama sabahkinin aksine bu his hoşuna gitmişti. İçinde bulunduğu duygu kötü hatıraları aklına getirmiyor hatta sanki onları düşüncelerinden uzaklaştırıyordu.

Genç kız, konuşmasına devam etti.

“Merhem, başta yakar ama iyileşmesine yardımcı olacaktı.”

Kendi yüzü üzerinden kaşının kenarında yarayı örnek gösterdi. Hamza, sanki tüm işlemleri durmuş gibi bir elinde hatmi çiçeği, bir elinde merhem kızın yüzüne bakıyordu. Gözlerini birkaç kez hızla kapatıp açarak kendine gelmeye çalıştı. Hamza,

“Çok teşekkür ederim.”

Duygularını ifade edebilecek bir kelime aklına gelmiyordu. Beklemediği bu olayla birlikte utanan genç adamın yanakları ufaktan pembeleşmişti.

Genç kız, toprak kahvesi gözlerine baktığında yüzüne küçük bir gülümseme kondurdu. Siyah saçları dağınık olmasına rağmen kötü durmayan bu genç kendisine bakmayı sürdürüyordu. Gül Seda’da ise alışık olmadığı bir ruh hali mevcuttu. Saatlerce burada bekleyebilirdi ya da şu an sanki zaman durmuş gibi hissettiriyordu. Sonunda yetişmesi gereken bir ders olduğu aklına düşünce, zamanın akışını düzeltmek zorunda kaldı.

“Rica ederim. Geçmiş olsun.”

Kapının kapanmasını beklemeden merdivenlerden hızla inmeye başladı. Hamza ise kız gözünün önünden kaybolmasına rağmen hala kapıda bekliyordu. Kalbi sakinleşip kan pompalama işlevini düzene soktuğunda genç kendine gelip sonunda evin kapısını kapattı.

Daha sabah her şeyi bitirmek isterken, girdiği bu bağlayıcı duyguda neydi böyle? Edebiyattan uzak değildi hatta çok severdi ancak okuduğu şiirler muhtemelen şu saniyelerden sonra anlam kazanacaktı. Şiirlere anlam yükleyen, kalbin çırpınırcasına attığı halde nefesini kesen bu duygu ne olabilirdi? Hamza yeni öğrendiği bu duygularla tekrar nefes almaya başlayacaktı.

Bölüm sonu

14 yorum