İçeriğe geç

YALGIZ

Bölüm 19 · 16 dk okuma

YALGIZ

Bölüm 19

19- İHTİMALLER ARAYIŞI

Çaresizlik, tüm ihtimallerinin tükenmesi ve nefes almaya takatinin kalmadığı, korku şelalesinin gür bir şekilde bedenine aktığı saniyeler. Korumak istediğin insanların bakışları bir taş gibi kalbini ezer. İşte tam o anda açılmaz denilen kapılar açılır, lal olmuş diller çözülüverir.

Hamza, endişe içinde etrafa bakıyordu. Kaçmak için ufak bir fırsat bile şu anda iş görürdü. Nefes alıp verdikçe göğsü ağrıyor olmasına rağmen kendini dayadığı duvardan destek alarak doğruldu. Kafasını kaldırıp baktığında abileri de kendinden farklı değildi. Tayfun’un kaşının üstünden akan kan aşağı doğru süzülürken yer yer yüzünde morluklar oluşmuştu. Deniz ise üstü başı toz olmuş, yüzü kan içerisindeydi. Sesler yaklaşırken Tayfun ağzına dolan kan birikintisini tükürerek,

“Deniz, Hamza’yı da al çıkın buradan.”

Deniz, yarı kapanmış gözünü kendinden emin duran arkadaşına yöneltti.

“Ne yani buraya kadar mı diyorsun? Saçmalamayı bırak asıl sizin gitmeniz lazım. Benim arkamda bekleyen kimse yok.”

Deniz bu sözüyle sert çete başının küçük kızından bahsediyordu. Gerçekten bekleyeni yoktu. Yolunu kaybetmiş beyaz bir güvercin gibiydi. Hamza anlamasa da Tayfun ne demek istediğini çok iyi anlamıştı. Hamza artık dayanamayarak söze girdi.

“Beni niye gönderiyorsunuz anlamadım? Gideceğimi kim söyledi?”

Deniz, ucu hafif kan olmuş saçlarını geriye atarak, elini genç çocuğun omzuna koydu.

“Hamza, sen yeni bir hayat kurdun. Bizim zaten dönüp dolaşacağımız yer belli.”

Tayfun da destek verircesine kafasını sallıyordu. Hamza, söylenenleri dinleyecek değildi. Hele ki bu durumda asla, ne olursa olsun onları bırakmazdı. Hamza’nın yüzündeki kararlılık alışık olunmadık derecede keskindi. Yıllarca içinde bastırdığı duygular artık karanlıktan çıkarak ben buradayım diyordu.

Bu hızlı konuşma esnasında boş sokağın duvarlarında gitgide artan siren sesi yankılanıyordu. Arkalarındaki sokaktan bir çift ayak sesi duyuldu. Her adım nefeslerini biraz daha kesiyordu. Bu ses muhtemelen her şeyin bitimini simgeliyordu.

Vücutlarının her bir hücresi ağrırken mantıklı düşünmeleri imkansızdı. Artık olanları kabullenmekten başka seçenekleri yoktu. Buraya gelirken Deniz kendini her ihtimale hazırlamıştı. Fakat sonlarının bu kadar hızlı geleceğini tahmin etmiyordu. Daha söylemek istediği şeyler, yıkmak istediği duvarlar vardı. Üçü de nefeslerini tutmuş, birbirlerine bakıyordu. Biranda siren sesi kesildi, kısa bir süre sonra etrafta şu ses yankılanmaya başladı.

“Sevdiğiniz kız parfümünüz markasını mı sorsun istiyorsunuz? Aradığınız parfüm Zümar parfüm. Yoğun odunsu kokusu ve...”

Galiba şu an beyinleri oyun oynuyordu. Daha demin kulaklarına çalınan ses reklam mıydı? Sokağın yıpranmış duvarları bile olanları anlamak için dikkatle etrafı dinliyordu. Hamza arkasını dönerek karanlıklar içinden çıkan tanıdık simaya baktı. Fakat olanlar gerçeklikten çok uzak geliyordu. Ürkek ve telaşlı bir sesle, kendisine doğru koşuşturan hafif kıvırcık saçlı oğlana seslendi.

“Eren.”

Hamza dışında kalan diğer ikili olayı kavrayamamış hala tetikte bekliyorlardı. Eren, koşarak arkadaşının yanına geldikten sonra ellerini dizine götürerek bir süre nefeslendi. Beyaz gömleğin üzerine kolsuz bej renk bir kazak giymişti. Hamza, burnundan akan kanı elinin tersi ile silerek, etrafa bakmaya devam etti. Eren, kafasını kaldırıp, dayak yemekten bitap düşmüş gençlere bakarken bakışlarını Hamza da sabitledi.

“Oğlum sıkıntılı bir işlerde olduğunu tahmin etmiştim ama bu halin ne?”

Tayfun ve Deniz arkada kalmış olayın bağlantısını çözmeye çalışıyordu. Hamza tüm masumiyetiyle, ortalığın havasını anlıkta olsa değiştirecek o soruyu sordu.

“Polis yok mu yani?”

Eren dayanamayarak kahkahayı patlattı. Tayfun, şüpheli gözlerle genci süzüyordu. Yüzünü her an gencin yakasına yapışacakmış gibi bir ifade kaplamıştı. Deniz büyük bir adım atarak, Hamza’nın biraz önüne geçti. Ne kadar gencin içten gülüşü etrafı yumuşatmaya çalışsa da ortamda hala gerginlik hüküm sürüyordu. Eren, boğazını temizleyerek ciddiyetini takındı. Duruşunu dikleştiriverdi. Karşısındaki gencin bu ani değişimleri Hamza’yı korkutmuyor değildi. Kimi zaman gerçekten iki farklı kişiyle konuşuyor gibi hissettiriyordu.

“Merhaba, ben Eren. Hamza’yla ilişkinizi bilmiyorum ama kuvvetli bir bağınız var gibi gözüküyor.”

Tayfun yan duruşunu gence doğru çevirerek, Hamza’nın kendisinden hiç beklemediği o sözleri söyledi.

“Evet, biz abileriyiz.”

Bunu bu ortamda söylememesi gerektiğini hissetse de ağzından dökülmüştü artık. Kavga esnasında artan bağları ve Hamza’nın artık güven veren bakışları onu ördüğü duvarı yıkmaya itmişti. Deniz hayret dolu bir ifadeyle Tayfun’a bakarken, Hamza’nın dolan gözleri de dikkatinden kaçmamıştı. Hamza olayın şokunu atlatarak tekrar Eren’e yöneldi.

“Nereden bildin burada olduğu mu?”

Eren derin bir nefes alarak konuşmasını sürdürdü. Diğer taraftan da kendisine keskin bakışlar atan iki kişiyle göz teması kurmaktan kaçınıyordu.

“Amcam söyledi. Telefonu dükkânda bırakmışsın. Geç kalınca gelip kontrol etmemi istedi. Nasıl bu kadar güçlü hisleri var anlamıyorum.”

Tayfun sert bir çıkış yaptı.

“Neyse sadede gel. Neden polisi aramadın?”

Deniz, Tayfun’u kolundan tutarak birkaç adım geriye doğru sürükledi. Arkadaşının bu şüpheci tavırlarını şu an idare etmesi gerekiyordu. Deniz,

“Kusura bakma Eren. Biraz gerginiz. Sen anlatmaya devam et.”

Eren, daha demin telaşla reklamı kapattığı telefonunu göstererek,

“Şöyle ki polisi arayacak kadar zamanım yoktu. Malumunuz olduğu üzere öbür tarafa gitmek üzereydiniz. Aklıma gelen ilk seçeneği denedim işe de yaradı.”

Hamza gözlerini abileri üzerinde gezdirirken, bir taraftan olayları kafasında tekrar ediyordu. Tayfun, karanlığın içinden tekrar seslendi. Bu şekilde konuştuğunda gerçekten daha da korkunç gözüküyordu. Yapısı, vücudu ve duruşuyla her zaman rakiplerinden bir adım öndeydi.

“Neden yardım edesin ki?”

Eren, ne kadar karşı tarafın üstünlüğünden etkilenmiş olsa da duruşunu bozmadı.

“Hamza’ya yardımcı olmak isteyen sadece siz değilsiniz.”

Deniz, gergin havayı dağıtmak istercesine yüzüne yakışan bir gülümseme kondurdu. Güldüğü zaman patlayan dudağı acısa da pek de umurunda olmadı.

“Zümar parfüm ha. O an da yüz ifadenizi görmeniz lazımdı. Allah’ım başımıza en olmayacak işler geliyor.”

Hamza, gülüşünü abisinin gülüşüne ekleyerek,

“Cidden abi ya. Kafam patlayacak kadar ağrıyor ama..”

Sokakta yankılanan gülüşü yüzünden konuşmasına ara vermişti.

“Eren oğlum parfüm ne Allah aşkına?”

Eren elini krem rengi pantolonunun cebine atarak,

“Ya sorma. Zaten gerginim. O an ne yapacağımı şaşırdım. Allah’tan reklamdan önce dağıldılar. Yoksa halimizi düşünsene.”

Tayfun neşeli ortama dahil olmayı seçmeyerek tekrara haraba binanın gölgesine çekildi. Hamza’ya bakarak alttan alttan gülümsemekle yetindi. Bu çocuk, yüzü birbirine girmiş olmasına rağmen nasıl bu kadar içten gülebiliyordu? Hamza,

“Aklıma geldikçe gülerim artık.”

Deniz, gençlerin arasında kaynamış. Onların sohbetlerini dinliyordu. Eren bir ifadesine ifadesini düşürerek, Hamza’nın kolu yırtılmış siyah gömleğine uzandı.

“Yapma ama ya. Bu geçen aldığımız gömlek mi?”

Hamza, üzüntüsünü belli eden bir iç çekişle gömleğin yırtılmış kısmına baktı. Açılan kısımdan düşmenin etkisiyle sıyrılmış derisinden akan kan gözüküyordu. Hamza,

“Artık yapacak bir şey yok. Pek geri dönüşü yok gibi.”

Deniz, kardeşinin bu hallerini gördükçe hüzünle karışık rahatlama haline bürünüyordu. Onca olaya rağmen gözlerinin içi gülüyordu. Emin ellerdeydi ya da şu an dayanmak istediği dal buydu. Deniz, arkada karanlığa sinmiş dostuna baktığında, onun da yapısına ters bir şekilde duygusal bir ruh haline büründüğünü hissetti. O an içine düşen bir kurt yoğun hislerini kemiriyordu. Hamza’nın neşeli yeni hayatına yıkıcı bir bomba gibi düşecekti gerçekler. Fakat yine de bu sorumluluğu kaldıramazdı. Bugün değil ama en yakın zamanda içini yiyip bitiren bu sırrı paylaşacaktı kardeşiyle.

Deniz, daha fazla vakit kaybetmek istemeyerek Hamza’nın yanına yaklaştı.

“Hamza bizim gitmemiz lazım. Başka zaman kaldığımız yerden devam ederiz konuşmamıza.”

Gücünü tek ayağına vermiş bir şekilde duvara yaslanan genç duruşunu dikleştirdi. Eren, arkadaşının konuşmasına müsaade etmeden konuşmaya girdi.

“Evimiz çok uzak değil önce yaralarınıza bir baksaydınız.”

Hamza abilerinin bu teklifi kabul etmeyeceğini bildiğinden sormamıştı bile. Bakışlarını Deniz’e çevirdi. Deniz derin bir iç çekerek, şık giyimli gence cevap verdi.

“Davetin için teşekkür ederiz. Bizim de gideceğimiz yer çok uzakta değil. Hamza sen eve kadar gidebilecek misin?”

Hamza eliyle saçını karıştırarak biraz düşündü.

“Giderim abi zaten Eren’de burada. Asıl siz ne yapacaksınız? İkinizin de durumu iyi görünmüyor.”

Tayfun karanlığın içinden çıkarak, sokağı aydınlatan lambanın ışığının altına geçti. Sesi kendini belli etmek istemeyen merhametinin izlerini taşıyordu.

“Biz başımızın çaresine bakarız.”

Ağır adımlarla Hamza’ya yaklaşıp, kulağına doğru eğildi.

“Hamza, bu tarz olaylar yaşanabilir. Bu ara dikkatli ol. Yerimizi biliyorsun.”

Hamza’nın kahverengi gözleri kocaman olmuş. Sesin sahibinin doğru kişi olup olmadığını sorguluyordu. Hiçbir zaman bu sert adama öfke duymamıştı fakat onun iyi tarafında da olmamıştı. Tayfun’a kızamıyordu. Çocukken kendisini buldukları gece ikisinin kavgasının bir kısmını duymuş olmasına rağmen Deniz’in yatırdığı yatakta gözlerini sımsıkı kapatarak, korkusunu bastırmaya çalışmıştı.

İşte yıllar önce o zaman şahit olmuştu Tayfun’un merhametli yüzüne. Küçücük bir hareket olsa da herkes yattıktan sonra gelip ateşini kontrol etmesi, zaman zaman odaya gelip masaya bir bardak su bırakması ve görünmez olarak yaptığı dokunuşlar.

Hamza, kolay ağlayan biri değildi. Fakat şu an boğazı düğümlenmişti. Tayfun sırtını dikleştirerek parlak kara gözleriyle gencin toprak gözlerine kısa ve derin bir bakış attı. Gencin belki de onları son görüşüydü. Hamza dayanamayarak arkasını dönerek uzaklaşmakta olan karanlığa seslendi.

“Abi.” Seslenişinin ardından Tayfun kafasının yarısını gence döndürdü. Genç yüzünde kocaman bir gülümsemeyle,

“Teşekkür ederim abi. Her şey için.”

Tayfun, yüzüne yakından anca fark edilebilecek bir gülümseme ekleyerek, kafasını tekrar yola çevirdi. Her zamanki gibi Deniz’den önde gidiyordu. İçindeki sıkıntı, vücudundaki ağrıları geçmiş olan Deniz, kardeşine bakarak,

“Dikkatli ol olur mu?”

Eren, bu duygusal ortamın gerisinde kalmasına rağmen sohbetin uzağında duruyordu. Sessizliğini koruyarak, sırasının gelmesini bekliyordu. Deniz, konuşmasını devam ettirdi.

“Sıkıntılı bir durum sezersen bizimle iletişime geç. Senin de dediğin gibi biz bir aileyiz. Seni asla yalnız bırakmayacağım. Sana söz veriyorum, ne zaman beni ararsan orada olacağım.”

Hamza, bir şeylerin ters gittiğini anlamıştı. Her zaman temkinlilerdi ama bu sefer bir şeyleri feda etmeye hazır görünüyorlardı. Genç, abisinin ela gözlerindeki yorgunluğu, öfkeyi ve korkuyu görebiliyordu. Bakışlarının arkasında yoğun bir duygu daha vardı, bir kişide daha gördüğü bir duygu pişmanlık. Ustasının gözlerine o kadar benziyordu ki bu titrek bakışlar. Hamza,

“Biliyorum abi. Ama artık beni korumak zorunda değilsin. Beraber savaşalım. Siz de kendinize dikkat edin. Allah’a emanet olun.”

Deniz, kardeşinden gelen cevap karşısında şaşırsa da hoşuna gitmişti. Beraber savaşmak, gerçeklikten çok uzak gözüküyordu ama imkânsız değildi. Artık çaresiz anların büyüsünden kurtularak geleceğe adım atması gerekiyordu. En azından Hamza’nın kurtulmak için verdiği mücadeleyi göstermeliydi.

Sağ ayağına aldığı darbeden dolayı adımlarını seyrekleşen Deniz önündeki arkadaşına yetişerek gözlerden uzaklaştı. Artık sıra Eren’deydi. Hamza’nın önüne geçerek, yüzündeki yaraları inceledi. Kaşının üstünden akarak gözüne inen kanı temizlerken bir taraftan da konuşuyordu.

“Baya kötü olmuş. Oğlum deli misin sen? En azından yüzünü korusaydın. Hiç mi kavga etmedin? Şu haline bak. Gözünün altı şişmiş bile açamıyorsun.”

Hamza, kolunu arkadaşının omzuna atarak ondan destek aldı.

“Yaralanan benim bir de tekrar azar işitiyorum. Zaten her yerim ağrıyor. Yalnız ben Kadir Amca’ya ne diyeceğim. Beni bu şekilde görmesin.”

Eren, koluyla Hamza’ya destek olarak adımlamasına yardım ediyordu.

“Evet o da var. Sen evden çıkma.”

Tekrar yüzüne bakarak konuşmasına devam etti.

“Yok anam seni bir haftada kurtarmaz ki. Bugün çarşamba iki gün hasta desek. Cumartesi, pazar çalışmıyorsun zaten. Dört gün yine toparlar yüzün herhalde.”

Hamza, Eren’e dönerek, küçük bir kahkaha attı.

“Düşündüğümden çok acıtıyormuş. Unutmayacağım bir tecrübe oldu. Eğlenceli bir tarafı da vardı.”

Koyu sarı saçlarını düzelten genç, sert gözlerle kolunun altındaki gence baktı. Hala nasıl gülebilirdi? Bu gülümsemeyle Eren’i rahatlatmaya çalıştığı çok belliydi. Fakat Eren’in bu gizemli gençle ilgili büyük korkuları vardı. Hamza kötü bir insan değildi ama kim olduğu da belli değildi. Gül Seda haklı olabilir miydi?

Gözlerini hızlıca kapatıp açarak kendine geldi. Şu an bunları düşünmenin zamanı değildi. Bu şekilde karşılaşmalarının muhakkak ki bir sebebi vardı ve fazla düşünmek sadece süreci daha da zorlaştırırdı.

Dükkân artık uzaktan görünüyordu. İkisi de ışığın yanmadığını fark edince, derin bir nefes aldılar. Eren,

“Şimdi eve çıkalım. Sonra pansuman yaparız. Sabahta Kadir Amca’yla konuşurum. Ama seni görmek için eve çıkmak isteyecektir.”

“Benim bu işlere kafam hiç çalışmaz. Ne yapacağız?”

Eren, boşta kalan elini yüzüne kapatarak,

“Off. Cidden aklıma bir şey gelmiyor. Benim dersim öğlene kadar yarın, o zamana kadar uyuyor deriz. Cuma namazı var onu ne yapacağız?”

“Cuma seninle erken çıksam. Üniversitenin etrafında ders bitene kadar beklerim ben. Sonra namazı kılar seninle gizlice eve dönerim.”

Eren sitemli bir şekilde,

“Kafam çalışmıyor diyene bak sen.”

Ağır hareketlerle apartmanın kapısını açarak kendilerini içeri attılar. İkinci kata çıkmaları gerekiyordu. Merdivenler dar ve dönemeçli olduğu için Hamza korkuluklardan destek alarak adımlıyordu. Ayağını her kaldırdığında göğsünde müthiş bir batma hissetmeye başlamıştı. Eren ne olur ne olmaz diye Hamza’nın bir basamak önünden gidiyordu.

Tam Kadir Amca’nın kapısında geçeceklerken evin içinden gelen takırtıyla ikisi de olduğu yerde kaldı. Eren kata çıkmış, Hamza ise hala merdivenlerdeydi. Eren,

“Üniversite sınavında bu kadar gerilmedim ben ya. Sessiz ol.”

Genç, Hamza’ya dönmüş bir şeyler anlatırken, önlerindeki kapının açılmasıyla ikisi de irkildi. Yerinde zıplayan Eren, yaralısını saklamak için eliyle gelmemesini işaret ediyordu. Merdivenler döner şekilde tasarlandığı için Hamza iki basamak daha çıksa kafası görünecekti. Kadir Amca üzerinde lacivert sade pijamasıyla dik dik Eren’e bakıyordu.

“Ne yaptın Eren, bulamadın mı? Saatte geç oldu?”

Şimdi ne demesi gerekiyordu? Yalan söyleyebilen bir insan değildi. Gözünün ucuyla üstü başı perişan olmuş gence baktı. Hamza arkadaşının çaresiz bakışlarıyla karşılaşınca paniklemişti. Kadir Amca cevap gelmeyince raftan üstü kapalı terliklerini alarak kapının önüne koydu.

“Bu işte bir iş var. Dışarı çıkıp bende bakacağım.”

Eren, orta yaşlı adamın önüne geçerek, kapıdan çıkmasına engel olmaya çalışıyordu. Fakat aklına diyecek bir şey gelmiyordu. Hamza ise masum bir kedi misali basamaklara sinmiş, sessiz sessiz arkadaşının çabasını izliyordu. Kadir Amca, genci aşarak merdivenin başına geldiğinde, kafasını öne eğmiş, siyah kıyafetleri yer yer yırtılmış ve her yeri toz duman olmuş gençle karşılaştı.

Kadir Amca o anda kalbinin sıkıştığını hissetti. Kaybetme korkusu tekrar bedenini ele geçiriyordu. Korkuluklara dayanmış, yüzünü göstermeye cesaret edemeyen genç, gözlerinin önündeki ayakları görünce kafasını daha da aşağı indirdi. Endişeli bir baba edasıyla hızla aralarında mesafe olan iki merdiveni de inerek yanına geldi.

“Oğlum ne oldu? Kaldır kafanı, kim yaptı bunu?”

Oğlum, Hamza’nın içinde tamir olmayacak o yara yeniden kanamaya başlamıştı. İçindeki bu sızı da neydi böyle? Bedenindeki sıyrıkları unutturacak kadar acıtan his hiç tatmasa bile aile özlemi olabilir miydi? Hamza, kafasını kaldırmadan konuşmaya başladı.

“Önemli bir şey değil usta. Lütfen endişelenmeyin. İyiyim ben.”

Kadir Amca elini gencin çenesine götürerek kafasını kaldırdı. Gördüğü manzara karşısında kalbi paramparça olmuştu. Bir gözü şişmiş, diğer gözünün kapağına kadar kan akmıştı. Bazı yerler morarmış geri kalan yerlere ise kan bulaşmıştı. Kadir Amca, biranda farklı bakan gözlerini gencin gözlerine getirdiğinde, Hamza ilk defa böyle bir bakışa şahit oldu.

“Kim yaptı?”

Sesi öfke dolu, hesap sormak istercesine sert ve dolgundu. Hamza, yaramazlık yapmış bir çocuk gibi sessizliğini koruyunca, Eren olaya müdahil olmak zorunda kaldı.

“Kadir Amca eve çıkalım. Hem Hamza’da çok yoruldu. Konuşuruz yine.”

Kadir Amca, bakışlarını gençten ayırmıyordu. Bakışlarında hep merhamet olan adamın gözlerine öfke bulaşmıştı. Sakinleşmek için derin bir nefes aldı.

“Saat geç oldu. Eren eve geçin, pansumanı yaparsın sen. Sabah konuşuruz.”

Hayatın acı yüzünü gören adamın zihnine nefes almayı güçleştirecek bir düşünce daha düşmüştü. Ya bu olanların içinde oğlu da varsa ya o gün olduğu gibi Hamza’ya bir şey yapmaya çalıştıysa. Benim oğlum yapmaz, yapamaz düşüncesi ne kadar ağır bassa da sorumluluk duygusu her ihtimali düşünmeye sevk ediyordu.

Kadir Amca gecelerini zehredecek düşünceyle çocukları merdinden çıkarken izledikten sonra evin kapısını kapattı.

Hamza, sessizliğini sürdürürken Eren kapıyı açarak, koridorun ışığını açtı. Mutfaktaki ilk yardım kutusunu alıp, kendisini yatağa bırakan gencin yanına diz çöktü. Eren,

“Doğrul da yüzüne pansuman yapalım önce.”

Hamza ikiletmeden denileni yaptı. Eren yüzüne müdahale yaptıkça canı acıyordu ancak o hala boş boş duvara bakmaya devam ediyordu. Aştığını düşündüğü düşünceler yine kanıtlarıyla beraber aklına geliyordu. Eren,

“Canını sıkma. Her şey yoluna girer. Oradan sağ salim çıktığına şükredelim.”

Hamza, pek de söylenilenleri dinliyor gibi gözükmüyordu. Kırgın bir ses tonuyla,

“Kimin hayatına girsem, hayatını mahvediyorum.”

Eren, sessizliği bozan kelimeler karşısında durgunlaştı. Bir taraftan pansumana devam ederken bir taraftan da konuşuyordu.

“Kendini mahvediyorsun farkında değilsin. Hem neyin mahvolacağına neyin düzeleceğine karar verecek kadar güçlü varlıklar değiliz. Her şeyde var bir hayır, bu yaşadıklarımızın da güzel sebepleri vardır muhakkak.”

Hamza, parlayan gözlerle arkadaşını dinlemeyi sürdürdü.

“Hem de ben pişman değilim seninle olan arkadaşlığımdan. Hayatıma hareketlilik geldi. Evet, seni tanımıyorum bu beni zaman zaman geriyor olabilir ama şunu biliyorum ki sen iyi bir insansın.”

Hamza, dolu gözlerle arkadaşını dinlerken bir taraftan da eline uzatılan pamuğu burnuna yerleştiriyordu. Eren küçük bir çocuk gibi eliyle Hamza’nın saçlarını dağıttı.

“Pansumanınız bitmiştir beyefendi. Lütfen gidin üstünüzü değiştirin. Koltuğu da mahvettiniz.”

Hamza, gelen uyarıyla oturduğu yere baktığında gerçekten koltuk toz ve biraz çamur olmuştu. Hızla ayağa kalkayım derken, göğsündeki ağrıyla inledi. Hamza,

“Sanırım bu bir süre devam edecek.”

“Muhtemelen.”

Hamza odasına doğru ilerlerken durarak, koltuktaki tozları eliyle temizlemeye çalışan arkadaşına döndü.

“Eren, sende çok iyi birisin.”

Eren yüzüne şımarık bir gülümseme ekleyerek,

“Biliyorum, genelde öyle olduğumu söylerler.”

Cevaba gülerek odasına geçti. Kafasında yığınla düşünce vardı fakat şu an bedenindeki ağrılar düşüncelere fırsat vermiyordu. Üzerindeki kıyafetleri çıkartarak bol şeyler giydi. Yırtılmış kıyafetleri de odadaki çalışma masasının üzerine bıraktı. Daha sonra kendini yatağın üzerine bıraktı. Yorgunluktan canı çıkmış gözüküyordu. Kafasını yastığa koyduğu anda kendini dipsiz bir karanlıkta buldu.

Kafasını patlatacak olan düşünceler, gözlerini açana kadar sessizliğe bürünmüştü.

***

Tayfun, arkasına bakmadan adımlarını hızlandırmaya çalışıyordu. Gecenin ürpertici havası ve ıslak kokusu içine işlemişti. Deniz’in yavaştan midesi bulanmaya başlamış, adımları yavaşlamıştı. En sonunda dayanamayarak, eski apartmanın soğuk duvarına kendini bıraktı.

Sırtını dayadığı duvar gencin içindeki ateşi söndürmek istercesine soğuktu. Tayfun arkasından ses gelmeyince hızla başını döndürdü. Duvara kafasını dayamış, ayağının birini kendine doğru bükmüş diğerini de uzatmış arkadaşını görünce hızla arkadaşının yanına geldi.

“İyi misin Deniz?”

“Dur bir dakika Tayfun. Başım çatlayacak gibi birazdan kalkarım.”

Gözlerini kapatmış kafasını göğe çevirmişti. Tayfun, yanına oturarak ayaklarını aynı şekilde uzattı. Kendisinin durumu diğerlerine kıyasla daha iyiydi. Deniz ise hem bedenen hem ruhen çökmüş görünüyordu. Tayfun,

“Oğlum, bu kadar mı hamlandın? Arada antrenman yapalım istersen.”

“Adamla dalga geçme. Adamların dördünü ben indirdim. Sen savunma yaparken, ben vurmakla meşguldüm.”

Tayfun yalancı bir kahkaha atarak,

“Ben mi savunma yapmışım. Ayrıca ben hem dövdüm hem sizi savundum. Ne zaman baksam dayak yiyordun.”

Bu sefer de Deniz’in yüzünde gülümseme belirdi. Deniz,

“Onu boş ver de adım atacak halim yok şu an.”

“Hamza’nın yanında artist artist konuşuyordun abicik.”

Deniz gözlerini hafifçe açarak gökyüzünde tek tük görünen yıldızları izledi. Şu an karşılık vermek isterdi ama düşüncelerini toparlayamayacak kadar yorgun hissediyordu.

Sokağın ucundan gözüken gölge dikkatlerini oraya vermelerine sebep oldu. Tayfun, oturuşunu düzelterek, yarı baygın arkadaşının önünü kapatacak şekilde dikleşti. Uzaklardan gelen orta boylu bir kişi yüzü seçilmese bile tanıdık geliyordu. Spor giyimli, orta boylu kişinin gece lambasının ışığına girmesiyle kim olduğu anlaşılmıştı. Tayfun, ağzını açmadan, Sarp yanlarında bitiverdi.

“Siz neredesiniz lan. Rapor vereceğim yoksunuz. Yine ne işler karıştırıyorsunuz Allah aşkına.”

Deniz, kafasına sağa döndürerek Sarp’la göz göze geldi. Tayfun’da ayaklanmış, arka arkaya gelen söylentileri dinliyordu. Sarp,

“Oğlum bu haliniz ne lan. Üstünüzden tır mı geçti? Doğru söyleyin çatıdan falan mı atladınız?”

Tayfun, sert bir çıkış yaparak,

“Sarp, kes sesini. Kafam götürmüyor zaten.”

Deniz, yavaş hareketlerle duvardan destek alarak kalktı. Sarp, Tayfun’un gözünü işaret ederken bir taraftan da kıkırdıyordu.

“Yalnız biri baya iyi patlatmış.”

Tayfun, Deniz’in kolundan tutmuşken bakışlarını Sarp’a yönlendirirken.

“Ben şimdi sana bir tane patlatacağım göreceksin nasıl oluyormuş?”

Sarp, Tayfun’un tersini bildiğinden şimdilik daha ileri gitmemeye çalıştı.

“Kim yaptı ama cidden. Normal bir gruptan böyle dayak yiyecek tipler değilsiniz. Haşatınız çıkmış.”

Deniz, alçak bir sesle,

“İlk yıldız, birinci grubun işi. Biz de anlamadık. Ağızlarında bir şeyler gevelediler ama asıl niyetlerini bilmiyorum.”

Sarp şaşkın ve endişeli bir ifadeyle Deniz’in dedikleri toparlamaya çalışıyordu.

“Ne diyorsun? Bu ciddi bir mevzu Deniz. Nasıl bu kadar küstahça hareket edebilirler?”

Tayfun, Deniz’e destek olma görevini sürdürürken bir taraftan da yürüyordu. Tayfun,

“Üç Yıldız için yaptıklarını söylediler. Durum düşündüğünden ciddi Sarp. Lider’in adını kullanıyorlar.”

Sarp, elini boynuna götürerek,

“Bana yine iş çıktı sizin yüzünüzden.”

Bir süre yürüdükten sonra sonunda eve geldiler. Sarp önden giderek girişini yaptı. Tayfun’da, önce Deniz’i kapıdan geçirip ardından kendi girdi. Onların bu halini görenler merakla bakıyorlardı. Deniz, merdivenlerden odaya çıkamayacak kadar yorgundu. Kendini mutfağın karşısındaki, odadaki kanepeye bıraktı. Tayfun’da karşısına uzandı.

Kaan elinde pansuman malzemeleriyle aşağı indi.

“Ne olmuş böyle, savaşa mı gittiniz?”

Tayfun, artık patlamıştı.

“Oğlum ne abarttınız ya. Gönül rahatlığıyla kavga edemeyecek miyiz?”

Ellerindeki bezi orta sehpaya bırakan genç yatağa devrilmiş olan iki kişiye baktı. Daha sonra Deniz’in kulağına eğilerek,

“Hamza’dan mı dayak yediniz abi?”

Deniz, sabrını zorlayan kişiye iyi bir çıkış yapacaktı ki çevresinin kalabalık olduğunu hatırladı. Kaan’ın ensesinden tutarak kendine yaklaştırdı.

“Evet evet Hamza’dan dayak yedik. Ne saçmalıyorsun oğlum? Tersimdeyim kalbini kırmayayım şimdi.”

Kaan, gelen tepkilerden sonra sessiz bir şekilde ikisinin de pansumanını yapıp onları salonda bırakarak kendi haline çekildi.

Onlarda, Hamza gibi anında uykuya dalmıştı. Kımıldayacak halleri bile yoktu. Tayfun uykuya dirense de çok geçmeden kendini yorgunluğun kollarına bırakmıştı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.