Güven, neyin temsilidir? Nasıl ifade edebiliriz bu ağır kelimeyi? Bazı insanları çok sevmemize rağmen güvenemeyiz. Kimi savaşlarda düşmana bile güvenilir, aldatmayacağına, hileye başvurmayacağına. Düştüğümüzde kaldırmayıp bizimle düşüp beraber kalktığımız insanlar. "Sen düşmüşken ben ayakta duramam." diyen insanlar. İşte bu terimin vücut bulmuş hali Tayfun ve Deniz'di.
Yıllar önce çıktıkları bu yolda, yıllar sonra beraber olmalarının yegâne sebebiydi güven. Şimdi ise ikisinin de içini kemiren müthiş bir hissiyat vardı. Aklın kalbe açtığı bir savaştı bu. Akıl, Tayfun kalp ise Denizdi. Ama şu an durumlar tersine dönüştü. Tayfun kızı için tüm kalbiyle kararlar almaya hazırken, Deniz sevdikleri için tüm sistemi yıkmayı göze almıştı.
Tayfun ayarlanan saatten bir saat önce eve giriş yaparak, kendini Deniz'e gösterdikten sonra büyük bir ciddiyetle bahçeye çıktı. Üzerindeki lacivert ceketi sandalyenin koluna asarak, beyaz gömleğinin ilk üç düğmesini açtı. Bugün kızını görmek ne kadar iyi gelmiş olsa da sürekli diken üzerinde olmak vücudunu germişti.
Kızıyla yedikleri yemek sırasında bile sürekli etrafı kontrol etmek, gelecek tehlikelere karşı kızının küçük adımlarını takip etmeye çalışmak ve bunların üzerine aklından geçirdiği milyonlarca felaket senaryosu sürekli kafasını meşgul etmişti. Ne kadar çok istese de kızına normal bir baba-kız ilişkisi veremeyecek olmak kalbini paramparça ediyordu. Düşüncelerinin ağırlığında ezilmişken, nefesinden sıkıntısı anlaşılan bir başkası yanına sandalye çekti. Tayfun'un karanlık içinde kaybolmasına karşın kumral saçları gecenin inatçı karanlığına rağmen parlamaya devam eden birisiydi.
Deniz, çektiği sandalyeye oturarak, meraklı gözlerle arkadaşını süzmeye başladı. Karşı taraftan ses gelmeyince sorusunu yöneltti.
"Nasıl gitti? Fazla sakin gibisin babacık."
Tayfun derin bir iç çekişin ardından,
"Güzeldi, güzeldi ama başım sıkışık galiba sert kayaya çarptım bu sefer."
Deniz'in yüz ifadesi anında değişmişti. Dostunu çok uzun zamandır tanıyordu, kolay kolay bu tarz ifadeler kullanacak birisi değildi. Oturuşunu Tayfun'a doğru çevirerek, ela gözlerini üzerine dikti.
"Ne oldu? Sıkıntılı bir durum mu var?"
Sessi ciddileşmiş ve bedenini tehlikeye hazırlamıştı. Aralarında ne geçerse geçsin karşısında oturan kişi kardeşiydi. Tayfun, meselenin ağırlığından ve karmaşıklığından bunalmış, lafa girmek için bir boşluk arıyordu. Boynunu arkaya doğru uzatarak bir süre boşluğu izledi. Şimdiye kadar yapmak isteği şeyleri yapmış, almak istediklerini de almıştı. Ama şu an söz konusu olan kızıydı. Gözünden kaçıracağı en ufak ayrıntı, göz bebeğini riske atabilirdi. Kafasını dikleştirerek, Deniz'e çevirdi.
"Farah'ın annesine ulaşılamıyormuş."
Deniz'in şaşkınlığı yüzünden okunuyordu.
"İnanmıyorum, ahh o kadının bir sıkıntı çıkaracağı belliydi."
"Evet, ben de tahmin ediyordum ama bu kadar erken değil. Muhtemelen yurtdışına kaçtı."
"Şimdi ne olacak peki?"
"Asıl sıkıntı burada başlıyor. Telefon numaramı istiyorlar, iş, adres ve daha birçok ayrıntı var."
Deniz durumun ciddiyetini fark ederek ayaklandı. Doğruca arkadaşının önüne geçerek ellerini asker yeşili t-shırtünün cebine attı.
"Çözüm bulunur dert etme. Bir dakika sakin kafayla düşünelim."
Tayfun'un toprağa bakan keskin kara gözlerini Deniz'e çevirdi.
"Düşüneceğim."
Sesi sert ve bitiriciydi. Cümlesine devam etti.
"Bu işe senin bulaşmanı istemiyorum."
Deniz, alaycı bir yüz ifadeyle,
"Alt sokaktan kamyon geçti duyamadım dediklerini kusura bakma."
Diyerek alel acele düşündüğü planını anlatmaya başladı.
"Öncelikle telefon meselesini halledebiliriz. Tanıdığım bir arkadaş var, eski tuşlu telefonların alım sinyalini düşürüyor. Gelen düşük sinyal sayesinde ulaşmaları güç olur, bu bizi uzun süre idare eder."
Tayfun, dipsiz bir karanlığa benzeyen gözlerini arkadaşının yüzüne dikti. Aslında bu ciddiyetini anlaması için yaptığı bir hamleydi. Bir süre geçtikten sonra ayağa kalkmadan, oturduğu yerden doğrularak,
"Deniz, ben ciddiyim. Söylediğime pişman etme."
Deniz bu sefer sandalyeyi arkadaşının karşısına gelecek şekilde konumlandırdı. Derin bir iç çekerek oturdu.
"Oğlum ben Kaan'ı yarım akıllı sanıyordum. Senin de ondan az kalır yanın yokmuş."
Tayfun, bu benzetmeden memnun olmayarak,
"Bula bula Kaan'ı mı buldun benzetecek. Allah'tan modum düşük yoksa benzetmenin karşılığını misliyle verirdim."
Deniz, "Şimdi bir düşünsene bu camiada ikimizin adı en başından beri kadar beraber duyuldu ki birimizden biri ceza alsa diğeri de otomatik ceza alacak. O yüzden boş boş konuşmayı bırak."
Tayfun düştüğü duruma acı bir gülüş bıraktı. Ne kadar yıllardır tartışsalar bile bu ikilinin adını bilmeyen kalmamıştı. Tayfun,
"O zaman telefon işini hallettik. Adresi de ben tanıdık birinin konumunu yazsam. Deniz, ama içinde bulunduğumuz durum çok riskli."
Bu seferde Deniz gökyüzündeki az seçilen yıldızlara odaklanmıştı.
"Evet, risksiz işimiz mi var sanki bizim."
Tayfun, Deniz'de bir farklılık olduğunu sezmiş, durumunu anlamaya çalışıyordu. En son gözlemleri olayı çözmek için yetersiz kalınca sorusunu yöneltti.
"Sen ne planlıyorsun?"
Deniz, planını kendinden bile gizleyerek düzenliyordu. Hal bu iken gelen soru karşısında şaşırmıştı.
"Ne planı, neyden bahsediyorsun?"
Gelen cevapla Tayfun arkadaşının bir şeyler planladığına emin oldu.
"Bunun cevabını sen vereceksin. Akıl okuma işini hala çözemedim."
Deniz'in içindeki sıkıntı tufanı biranda tekrar canlanmaya başlamıştı. Arka arkaya sıralanan düşünceleri artık sağlıklı düşünmesine engel oluyordu. Düşüncelerini paylaşabileceği tek kişi karşısında olsa bile aklındakileri ortaya dökmeyi düşünmüyordu.
"Sana öyle gelmiş. Bir şey düşündüğüm yok benim."
Tayfun'un yüzüne alaycı bir gülüş yerleşti.
"Kız gibi ne nazlandın ha. Dökül bakalım. Ne oldu?"
Deniz kararsız bir ifadeyle,
"Söylersem, yanımda olacağının garantisini verebilir misin?"
"Söyle hadi ne kadar delice olabilir ki?"
Deniz'in enerji dolu gözlerine biranda gece çökmüştü. Tayfun bu bakışları çok iyi biliyordu. Bu genç için artık tek yol vardı. O da aklındakini gerçeğe dönüştürmek.
"Fazlaca delice."
"Korkutma da insanı anlat."
"Korkmalısın."
Deniz'in sesi yapısına ters bir şekilde karamsardı. Tayfun durumun gerçekten beklediğinden büyük olduğunu anlayınca yüzünü ciddileştirdi. Deniz, ciddiyetinin anlaşılması üzerine sözlerine kaldığı yerden devam etti.
"Hamza'yla konuşacağım."
"Ne hakkında?"
Kumral saçları, gözünün önüne düşmüş olmasına rağmen yüzünden tüm kararlılığı okunuyordu.
"Üç Yıldız hakkında, gerçekleri öğrenmesi lazım."
Tayfun konuşmasını engellemek için bir hamle yapacakken süratini kesmeden anlatmaya devam etti.
"Artık yanında biz de yokuz. En azından kendini koruması için öğrenmesi lazım. Abisi olarak bunu ona borçluyum."
Siyah gözlerini endişe kaplayan Tayfun,
"Dediklerini kulakların duyuyor mu oğlum? Biz risk alıp Hamza'yı çeteye aldığımızda 19 yaşındaydık. O da başının çaresine bakacaktır."
Deniz, etrafını kolaçan ederek tehlike dolu konuşmayı sürdürdü.
"Biz en azından Üç Yıldız'ı biliyorduk. Yapabileceklerini, tehlikesini her şeyi. O çocuğun dünyadan haberi yok Tayfun. Düşündükçe delirecek gibi oluyorum. Geçen ayki soygun tesadüf değildi. En acımasız şekilde kurulmuş bir plandı. Amaçları Hamza'nın ölümüydü ama gerçekleşmedi. Ya bir daha yaşanırsa?"
İçini kasıp kavuran bu düşünceleri dışarı vurmak, tahmin ettiğinden çok yakmıştı canını. İçinden kurduğu her senaryo gün gibi gerçekti. Bu acımasızlık gerçek olabilir miydi? Bir insan bu kadar kana susamış olması mümkün müydü? Tayfun kafasını avuçları arasına alarak, derin bir iç çekti. Deniz dediklerinde haklı olsa bile bulundukları konumda her şey çok riskliydi. İşin ucunda sadece bir çare bedeni olsa hiç umursamaz, aklına geleni yapardı. Ama hem kendi kızı hem de Deniz'in ailesine ulaşmaları an meselesiydi. Tayfun, ellerini kafasından çekerek, bakışlarını karşısına yöneltti.
"Konuştun diyelim, Hamza kaldırabilecek mi? Onu da geçtim biz ne olacağız. Basit bir çetede değiliz. Adam her yere kollarını salmış. Yurtdışında bile adı bilinen dolandırıcı mı deyim kaçakçı mı mafya mı ne halt ararsan var adamda."
"Bunları bilmediğimi mi sanıyorsun? Ben daha fazla bu çukurda debelenerek birinin elimden tutmasını bekleyemem. Bir adım atmam gerekiyor. En azından Ali için denemeliyim."
Tayfun, durumun Deniz için ne kadar derin bir noktaya geldiğini anlayınca sesini incelterek ve memnuniyetsiz bir ifadeyle,
"Senin için iyi olacaksa deneyebiliriz."
Deniz, arkadaşının ne demek istediğini anlasa da hoşuna gittiğinden dolayı tekrar duymak istiyordu.
"Ne dedin anlamadım? Denemek falan bir şeyler duydum gibi sanki ama."
Tayfun suratını biraz daha asıp kollarını göğsünün üstünde birleştirdi.
"Tamam, deneyelim diyorum. Sonuçta Hamza'dan bahsediyoruz. Dediğin gibi en azından bir şeyler denemeliyiz."
Deniz, gergin ortamı dağıtarak ufak bir kahkaha patlattı.
"Artık seni nasıl ikna edeceğimi biliyorum. Farah'la görüşmelerinin ardından minnoş babadan, sert çete başına dönüşün esnasında ufak bir boşluk var, orayı yakalamam yeterli."
"Oğlum adamla dalga geçme."
Deniz'in yüzünde haylaz bir gülümseme vardı. Dışardan bakıldığında bu ikili sürekli didişen ama birbirlerine kenetlenmiş kardeşlere benziyordu. Deniz zaferin getirmiş olduğu bir ifadeyle,
"Sabah Kaan'ı yollayacağım. Akşam yedi de aşağı mahalledeki boş sokakta, rahat konuşabileceğimiz tek yer orası."
Tayfun yapacakları işten ne kadar memnun olmasa da bu süreçte arkadaşını yalnız bırakacak kadar gözü kararmamıştı. Kalbinin derinliklerindeki en gizli sırları bilen tek kişiydi. Tayfun kafasıyla onaylayıp oturduğu yerden kalkarak, sağ elini sıkması için Deniz'e uzattı. Deniz de ayaklanarak gelen teklifi memnuniyetle kabul etti. Tayfun,
"O zaman sakin olmayan hayatımızda yeni maceralar başlayacak."
"Öyle görünüyor."
Diyerek, arkadaşının uzatmış olduğu eli sıkıca sıktı.
*********
Kaan güneşin iş başı yapmasıyla birlikte, Deniz'den aldığı talimatlara göre dükkâna tekrar gitmek için hazırlanıyordu. Deniz'in hala kendisine güveniyor olması ayrıca Tayfun'un suçunu gizleyerek kendini tehlikeye atması unutabileceği şeyler değildi. Dizinin üstüne çökerek spor ayakkabısını bağlarken, bir çift ayak önünde durdu. Kafasını kaldırdığında göz göze geldiği kişi hain bakışlı Sarp'tı. Her zamanki itici sesiyle,
"Nereye sabah sabah?"
Bu sorunun gelme ihtimalini bildiğinde Kaan sabah çıkacaktı. Yol üzerinde birçok yere uğrayarak dikkatleri kendi üzerinden çekmeyi planlıyordu.
"Geçen girdiğimiz ofiste kanıt bulunduğuna dair söylentiler var. Aslı var mı diye bakmak için şirkete gidip etrafı kontrol edeceğim. "
Sarp, kolunu kapının girişindeki kirişe yaslayarak, girişin önünü kapattı.
"Sana güvenmeli miyim? Geçen ki olaylar malum. Doğrusu beni şaşırttın, o kadar yürekli olabileceğini hiç tahmin etmemiştim. Sende ışık var ama bilmelisin ki önce kime ihanet edeceğini iyi seçmelisin. Yoksa başına hiç ihtimal vermeyeceğin olaylar gelebilir."
Kaan bağcığına son düğümü de atarak ayaklandı.
"Ne demek istiyorsun?"
Sarp ceketinin iç cebinden bir zarf çıkartarak, karşısında endişeyle kendisine bakan Kaan'a uzattı.
"Bunlar benim ulaştığım bilgiler. Liderle konuşmadım. Konuşursam işin bu bilgilerden ilerisine gideceğine emin olabilirsin."
Kaan ürkek bir şekilde kendine uzatılan beyaz zarfı aldı.
"Beni tehdit mi ediyorsun?"
"Hayır, bunu arkadaşıma yaptığım bir uyarı gibi düşünebilirsin. Fakat çizgiyi aşarsan, onu yapmaktan hiç çekinmem."
Son sözünü keskin bir bıçak gibi gencin kalbine sapladıktan sonra kapının önünden çekilerek, salona doğru yürüdü. Kaan'ın zarfı açmadan önce bile elleri titremeye başlamıştı. Büyük bir endişe ile zarfı açtı. İçinde ters konulmuş bir fotoğraf ve adres bulunuyordu. Fotoğrafı ters çevirmesi ile birlikte elini ağzına kapatarak, boğazına düğümlenen hıçkırıklara engel olmaya çalışıyordu.
Fotoğrafta bir kafede oturmuş olan ablası tüm zarafetiyle kahvesini yudumluyordu. Yıllar sonra yüzünü bu şekilde görmüş olmak, ne kadar acı vericiydi. Fotoğrafı tekrar zarfın içine koyarak spor eşofmanın cebine büyük bir özenle yerleştirdi.
Evet, bu bir tehditti. Ama şu an önceliği aldığı görevi tamamlamaktı. Sonra ise adımlarına daha çok dikkat edecek, göze çarpmamak için elinden geleni yapacaktı.
Kapıdan çıkarak, İstanbul'un nemli havasını içinde çekti. Kısa bir süre kapıda önünde öylece dikildi. Ellerini fermuarlı kapüşonlusunun cebine atarak, adım adım evden uzaklaştı. Etrafta birkaç tur dolanarak, yolunu bildiği pastaneye doğru yöneldi.
İçindeki sıkıntıyı atabilmek için bildiği her yolu denese bile düşüncelerinin keskinliği her bir hücresinde kesikler oluşturuyordu. Tükenmiş bir ruh haliyle sonunda hedef noktasına ulaşmıştı. Birkaç metre ilerisindeki pastaneye yavaş ve ağır adımlarla yaklaşırken arkasından gelen sesle irkildi.
"Selamun Aleyküm."
Kaan, kafasını çevirerek boş gözlerle, kendisine merhametle bakan amcayı inceliyordu. Amca ise gencin bakışlarına sessizlikle cevap veriyordu. Tepelerinden uçan martının çıkardığı sesle kendine gelen kafası karışık genç,
"Aleyküm Selam."
Diyerek karşılık verdi. Kaan önüne dönüp yoluna devam edecekken, amca elindeki beyaz zarfı göstererek.
"Evlat, bu senin galiba."
Kaan yarım döndürmüş olduğu vücudunu tekrar amcayla aynı hizaya getirerek, zarfı hızlı bir şekilde elinden aldı. Muhtemelen hayallerinin avucundan kayıp gittiği gibi zarf da cebinden kaymıştı.
"Evet, benim teşekkür ederim."
Amca gencin yönünü değiştirmesine müsaade etmeden,
"Yaklaşık 20 dakikadır arkalı önlü yürüyoruz evlat. Ne sesimi işitiyorsun ne de kendi nefesini. Deniz dalgalarını bilirsin yönlendirilemezler. Dalgadan kaçamazsın evlat ama gemi yaparak kendi yararına kullanabilirsin."
Amca gencin omuzuna elini koyarak iki kez hafifçe vurdu. Bu gerçek olabilir miydi? Bir dokunuş bir söz insanın en derinlerinde üzerine toprak attığı ateşi tekrar canlandırabilir miydi? Kaan boğazı düğüm düğüm bir şekilde daha demin gördüğü amcanın kendi gideceği dükkâna girişini izledi. Bir anlığına düşüncelerinin hepsi suyun berraklığında kaybolmuşken, koca bir karanlığın içinde bulmuştu kendini. Fakat şu an yapması gereken bir görevi vardı. Bir süre daha burada böylece dikilirse muhtemelen dikkat çekecekti.
Pastaneye girdiğinde tezgâhta bekleyen tanıdık yüzü görünce hemen selamını verdi ve dükkânın içine daha fazla girmeden, kapıda Hamza'nın kendisine gelmesini bekledi. Diğer taraftan da gözleri daha demin gördüğü amcayı arıyordu ama küçük dükkânda görünmüyordu. Arka kapının olduğu odada olduğunu düşünerek, kendisine merak ve endişe dolu bir ifadeyle yaklaşan gence odaklandı. Hamza,
"Hoş geldin abi. Bir şey mi oldu? Herkes iyi mi? Sıkıntı mı çıktı yoksa?"
Kaan yüzünde hafif bir gülümsemeyle konuşmadan önce Hamza'nın içini rahatlattı. Biraz önce olanlar yüzünü kireç gibi beyazlatmıştı. Dükkânın camındaki yansımaya baktığında, kendisi de haline şaşırdı.
"Herkes iyi. Bir sorun yok. Endişelenme. Akşam yedi de aşağı mahalledeki boş sokakta seni bekliyor."
Hamza beklemediği buluşma sonucunda gerilmişti. Abisini tanıyordu, sıkıntılı bir durum olmasa asla bu şekilde çağırmazdı. Ya onların başı dertteydi ya da kendisinin. Kaan abisinin durumu da iyi görünmüyordu. İşte tam o anda Hamza'nın içine koca bir kırgınlık çöktü. Her şey kendisi için dört dörtlük denecek kadar iyi ilerlerken, abileri hala koca bir çukurda nefes almak için çırpınıyorlardı. Hamza giydiği siyah gömleğin kollarını düzelterek,
"Tamam abi haber verdiğin için teşekkür ederim. Çay içer misin?"
Kaan tereddütle hala içerideki küçük odaya bakıyordu. Sesi yorgun ve biraz titriyordu.
"Çay almayayım ama su varsa alabilirim."
Hamza hızla içeride bulunan beyaz uzun dolaptan bir şişe çıkartarak, tekrar yanına geldi. Kaan suyu tek seferde içmesine rağmen içindeki yangını söndürebilmiş değildi. Kaan,
"Teşekkür ederim. Ben gidiyorum o zaman. Kolay gelsin."
"Sağ ol abi. Dikkat et kendine."
Kaan bir nebze olmuş bir şekilde bu garip hissiyatlı yerden ayrıldı. Şimdi olaylar Hamza için başlayacaktı. Buluşma saatine daha vardı ama o şimdiden dakikaları sayıyordu.
********
Saatler geçmiş, zaman gelmişti. Deniz ve Tayfun'un gerginliği Hamza'yı beklerken an be an artıyordu. Boş geniş sokak tüm sokakların birleştiği yerdi. Üç sokakta bu koca alanda bitiyordu. Burada bitecek tek şey sokak değil, huzurlu saatler de olabilirdi. Tayfun deri ceketini kolunu geriye çekerek saate baktı. Daha yarım saat vardı. Deniz ise yerdeki yaşları tekmeliyor, alanda turluyordu. Deniz,
"Oğlum şu an gereksiz gerildim ben."
"Pek de gereksiz değil aslında."
Deniz, cevaba sahte bir gülüşle karşılık vererek, Hamza'nın geleceği yöne doğru bakmayı sürdürdü. Çok geçmeden sarı sokak lambasının ışığının altında, hızlı adımlarla kendisine yaklaşan bir genç göründü. Siyah saçlarından bile belli oluyordu gelenin kim olduğu. Siyah gömleğin altına, siyah bol bir pantolon giymiş, kemerle de kombinini tamamlamıştı. Abilerini gördüğünde hızlı olan adımlarını daha da seri hale getirerek, boş yıkık dönük binaları tek tek geçti.
Deniz, kot ceketinin cebinden ellerini çıkararak, Hamza'ya doğru ağır adımlarla ilerledi. Sonunda Hamza hedef noktaya ulaşınca iki kardeş karşı karşıya geldiler. Tayfun ise arkalarında kalan binaya yaslanmış onları izliyordu. Hamza, arkasına bakmadan konuşmaya başladı.
"Abi, iyi misin?"
Deniz, kardeşinin bu telaşlı hallerini özlemişti. Yüzünde oluşan gülümsemeyle cevap verdi.
"İyiyim, sen iyi misin? Yaran nasıl?"
Hamza, abisinin ela gözlerindeki kırgınlığı görebiliyordu. Onu ne kadar bu çukurdan çekip çıkarmak istese de abisini tutan yüzlerce zincir vardı. O an karar verdi. Abisini bu cehennemden kurtarmak için gerekirse tüm zincirleri kıracaktı. Hamza,
"İyiyim abi. Baya oldu çok şükür ağrısı bile olmuyor artık. Neden bu kadar uzağa yalnız geldin?"
Tayfun o sırada büründüğü karanlıktan çıkıp Hamza'nın omzuna kolunu atarak,
"Yalnız olduğunu kim söyledi?"
Hamza, yanındaki yüze baktığında şaşkınlığı gizleyemedi. "Abi"
Tayfun, şaşkın gencin sağından geçerek. Deniz'in yanında durdu. Evet, kesinlikle bir şey olmuştu. Hamza artık bundan emindi. Zamandan soyutlanmış bu gömülmüş sır tohumlarının toprağı parçalayacağı yerdi. Deniz, fazla beklemeden söze girmeye kararlıydı.
"Hamza, seninle konuşmam gereken bir şey var. Nereden başlamalıyım, ucu nere başı nerede hiçbir fikrim yok ama bilmen gerekenler var."
Hamza, herkesi bu kadar diken üstünde tutan şeyin ne olduğunu bilmek isteyip istememekte kararsız olsa da bu işte sonuna kadar gidecekti.
"Bilmem gereken şey ne abi?"
Tayfun, sorumluluğun yükü altında ezilen arkadaşına müsaade etmeden söze girdi.
"Hamza, mesele babanla ilgili."
Baba mı? Bu kelimeyi duymayalı yıllar olmuştu. Böyle bir yerde karşısına çıkması için hiçbir sebep yoktu. Sesini bile zor hatırladığı o kişi şu an neden karşısına çıkıyordu. Ve en önemli soru abileri babasını nereden tanıyordu? Şimdiye kadar bulunduğu ortamda ailesiyle ilgili kendisine hiçbir şey sorulmamıştı. Bu durum başta dikkatini çekse de sonradan umursamayarak yaşamını devam ettirmişti.
Hamza sorularını dile getirmek için ağzını açmıştı ki bulundukları yere üç sokaktan da elleri sopalı adamların girmesiyle neyi soracağını bile unuttu. Abileri yaşında yaklaşık 9 kişi şu an çevrelerini sarıyordu. Tayfun ne olduğunu anlamamış bir şekilde etrafa bakarken grubun lideri olduğu anlaşılan adam iki kişinin arkasından çıkarak yüzünü gösterdi. Sesi itici ve bir o kadarda kabaydı.
"Vay vay vay. Zayıf halkamıza bakın. Gençler bizde zayıf olan kırılır bilirsiniz kusura bakmayın."
Deniz, Hamza'nın önüne geçerek, konuşmaya başladı. Sesi yüksekti ve bir o kadar kendinden emin.
"Bunu yapma emrini Üç Yıldız vermiş olamaz. Lider bir şey yapmak istediği zaman yapar, sizin gibi sülükleri oraya buraya yapıştırmaz. Şu an bize hiçbir şey yapamazsınız."
Hamza, Deniz'den böyle bir çıkış beklemiyordu. Çünkü onun sert yüzünü hiçbir zaman görmemişti. Bakışları Tayfun'dan bile derin ve bitiriciydi
Güven, neyin temsilidir? Nasıl ifade edebiliriz bu ağır kelimeyi? Bazı insanları çok sevmemize rağmen güvenemeyiz. Kimi savaşlarda düşmana bile güvenilir, aldatmayacağına, hileye başvurmayacağına. Düştüğümüzde kaldırmayıp bizimle düşüp beraber kalktığımız insanlar. "Sen düşmüşken ben ayakta duramam." diyen insanlar. İşte bu terimin vücut bulmuş hali Tayfun ve Deniz'di.
Yıllar önce çıktıkları bu yolda, yıllar sonra beraber olmalarının yegâne sebebiydi güven. Şimdi ise ikisinin de içini kemiren müthiş bir hissiyat vardı. Aklın kalbe açtığı bir savaştı bu. Akıl, Tayfun kalp ise Denizdi. Ama şu an durumlar tersine dönüştü. Tayfun kızı için tüm kalbiyle kararlar almaya hazırken, Deniz sevdikleri için tüm sistemi yıkmayı göze almıştı.
Tayfun ayarlanan saatten bir saat önce eve giriş yaparak, kendini Deniz'e gösterdikten sonra büyük bir ciddiyetle bahçeye çıktı. Üzerindeki lacivert ceketi sandalyenin koluna asarak, beyaz gömleğinin ilk üç düğmesini açtı. Bugün kızını görmek ne kadar iyi gelmiş olsa da sürekli diken üzerinde olmak vücudunu germişti.
Kızıyla yedikleri yemek sırasında bile sürekli etrafı kontrol etmek, gelecek tehlikelere karşı kızının küçük adımlarını takip etmeye çalışmak ve bunların üzerine aklından geçirdiği milyonlarca felaket senaryosu sürekli kafasını meşgul etmişti. Ne kadar çok istese de kızına normal bir baba-kız ilişkisi veremeyecek olmak kalbini paramparça ediyordu. Düşüncelerinin ağırlığında ezilmişken, nefesinden sıkıntısı anlaşılan bir başkası yanına sandalye çekti. Tayfun'un karanlık içinde kaybolmasına karşın kumral saçları gecenin inatçı karanlığına rağmen parlamaya devam eden birisiydi.
Deniz, çektiği sandalyeye oturarak, meraklı gözlerle arkadaşını süzmeye başladı. Karşı taraftan ses gelmeyince sorusunu yöneltti.
"Nasıl gitti? Fazla sakin gibisin babacık."
Tayfun derin bir iç çekişin ardından,
"Güzeldi, güzeldi ama başım sıkışık galiba sert kayaya çarptım bu sefer."
Deniz'in yüz ifadesi anında değişmişti. Dostunu çok uzun zamandır tanıyordu, kolay kolay bu tarz ifadeler kullanacak birisi değildi. Oturuşunu Tayfun'a doğru çevirerek, ela gözlerini üzerine dikti.
"Ne oldu? Sıkıntılı bir durum mu var?"
Sessi ciddileşmiş ve bedenini tehlikeye hazırlamıştı. Aralarında ne geçerse geçsin karşısında oturan kişi kardeşiydi. Tayfun, meselenin ağırlığından ve karmaşıklığından bunalmış, lafa girmek için bir boşluk arıyordu. Boynunu arkaya doğru uzatarak bir süre boşluğu izledi. Şimdiye kadar yapmak isteği şeyleri yapmış, almak istediklerini de almıştı. Ama şu an söz konusu olan kızıydı. Gözünden kaçıracağı en ufak ayrıntı, göz bebeğini riske atabilirdi. Kafasını dikleştirerek, Deniz'e çevirdi.
"Farah'ın annesine ulaşılamıyormuş."
Deniz'in şaşkınlığı yüzünden okunuyordu.
"İnanmıyorum, ahh o kadının bir sıkıntı çıkaracağı belliydi."
"Evet, ben de tahmin ediyordum ama bu kadar erken değil. Muhtemelen yurtdışına kaçtı."
"Şimdi ne olacak peki?"
"Asıl sıkıntı burada başlıyor. Telefon numaramı istiyorlar, iş, adres ve daha birçok ayrıntı var."
Deniz durumun ciddiyetini fark ederek ayaklandı. Doğruca arkadaşının önüne geçerek ellerini asker yeşili t-shırtünün cebine attı.
"Çözüm bulunur dert etme. Bir dakika sakin kafayla düşünelim."
Tayfun'un toprağa bakan keskin kara gözlerini Deniz'e çevirdi.
"Düşüneceğim."
Sesi sert ve bitiriciydi. Cümlesine devam etti.
"Bu işe senin bulaşmanı istemiyorum."
Deniz, alaycı bir yüz ifadeyle,
"Alt sokaktan kamyon geçti duyamadım dediklerini kusura bakma."
Diyerek alel acele düşündüğü planını anlatmaya başladı.
"Öncelikle telefon meselesini halledebiliriz. Tanıdığım bir arkadaş var, eski tuşlu telefonların alım sinyalini düşürüyor. Gelen düşük sinyal sayesinde ulaşmaları güç olur, bu bizi uzun süre idare eder."
Tayfun, dipsiz bir karanlığa benzeyen gözlerini arkadaşının yüzüne dikti. Aslında bu ciddiyetini anlaması için yaptığı bir hamleydi. Bir süre geçtikten sonra ayağa kalkmadan, oturduğu yerden doğrularak,
"Deniz, ben ciddiyim. Söylediğime pişman etme."
Deniz bu sefer sandalyeyi arkadaşının karşısına gelecek şekilde konumlandırdı. Derin bir iç çekerek oturdu.
"Oğlum ben Kaan'ı yarım akıllı sanıyordum. Senin de ondan az kalır yanın yokmuş."
Tayfun, bu benzetmeden memnun olmayarak,
"Bula bula Kaan'ı mı buldun benzetecek. Allah'tan modum düşük yoksa benzetmenin karşılığını misliyle verirdim."
Deniz, "Şimdi bir düşünsene bu camiada ikimizin adı en başından beri kadar beraber duyuldu ki birimizden biri ceza alsa diğeri de otomatik ceza alacak. O yüzden boş boş konuşmayı bırak."
Tayfun düştüğü duruma acı bir gülüş bıraktı. Ne kadar yıllardır tartışsalar bile bu ikilinin adını bilmeyen kalmamıştı. Tayfun,
"O zaman telefon işini hallettik. Adresi de ben tanıdık birinin konumunu yazsam. Deniz, ama içinde bulunduğumuz durum çok riskli."
Bu seferde Deniz gökyüzündeki az seçilen yıldızlara odaklanmıştı.
"Evet, risksiz işimiz mi var sanki bizim."
Tayfun, Deniz'de bir farklılık olduğunu sezmiş, durumunu anlamaya çalışıyordu. En son gözlemleri olayı çözmek için yetersiz kalınca sorusunu yöneltti.
"Sen ne planlıyorsun?"
Deniz, planını kendinden bile gizleyerek düzenliyordu. Hal bu iken gelen soru karşısında şaşırmıştı.
"Ne planı, neyden bahsediyorsun?"
Gelen cevapla Tayfun arkadaşının bir şeyler planladığına emin oldu.
"Bunun cevabını sen vereceksin. Akıl okuma işini hala çözemedim."
Deniz'in içindeki sıkıntı tufanı biranda tekrar canlanmaya başlamıştı. Arka arkaya sıralanan düşünceleri artık sağlıklı düşünmesine engel oluyordu. Düşüncelerini paylaşabileceği tek kişi karşısında olsa bile aklındakileri ortaya dökmeyi düşünmüyordu.
"Sana öyle gelmiş. Bir şey düşündüğüm yok benim."
Tayfun'un yüzüne alaycı bir gülüş yerleşti.
"Kız gibi ne nazlandın ha. Dökül bakalım. Ne oldu?"
Deniz kararsız bir ifadeyle,
"Söylersem, yanımda olacağının garantisini verebilir misin?"
"Söyle hadi ne kadar delice olabilir ki?"
Deniz'in enerji dolu gözlerine biranda gece çökmüştü. Tayfun bu bakışları çok iyi biliyordu. Bu genç için artık tek yol vardı. O da aklındakini gerçeğe dönüştürmek.
"Fazlaca delice."
"Korkutma da insanı anlat."
"Korkmalısın."
Deniz'in sesi yapısına ters bir şekilde karamsardı. Tayfun durumun gerçekten beklediğinden büyük olduğunu anlayınca yüzünü ciddileştirdi. Deniz, ciddiyetinin anlaşılması üzerine sözlerine kaldığı yerden devam etti.
"Hamza'yla konuşacağım."
"Ne hakkında?"
Kumral saçları, gözünün önüne düşmüş olmasına rağmen yüzünden tüm kararlılığı okunuyordu.
"Üç Yıldız hakkında, gerçekleri öğrenmesi lazım."
Tayfun konuşmasını engellemek için bir hamle yapacakken süratini kesmeden anlatmaya devam etti.
"Artık yanında biz de yokuz. En azından kendini koruması için öğrenmesi lazım. Abisi olarak bunu ona borçluyum."
Siyah gözlerini endişe kaplayan Tayfun,
"Dediklerini kulakların duyuyor mu oğlum? Biz risk alıp Hamza'yı çeteye aldığımızda 19 yaşındaydık. O da başının çaresine bakacaktır."
Deniz, etrafını kolaçan ederek tehlike dolu konuşmayı sürdürdü.
"Biz en azından Üç Yıldız'ı biliyorduk. Yapabileceklerini, tehlikesini her şeyi. O çocuğun dünyadan haberi yok Tayfun. Düşündükçe delirecek gibi oluyorum. Geçen ayki soygun tesadüf değildi. En acımasız şekilde kurulmuş bir plandı. Amaçları Hamza'nın ölümüydü ama gerçekleşmedi. Ya bir daha yaşanırsa?"
İçini kasıp kavuran bu düşünceleri dışarı vurmak, tahmin ettiğinden çok yakmıştı canını. İçinden kurduğu her senaryo gün gibi gerçekti. Bu acımasızlık gerçek olabilir miydi? Bir insan bu kadar kana susamış olması mümkün müydü? Tayfun kafasını avuçları arasına alarak, derin bir iç çekti. Deniz dediklerinde haklı olsa bile bulundukları konumda her şey çok riskliydi. İşin ucunda sadece bir çare bedeni olsa hiç umursamaz, aklına geleni yapardı. Ama hem kendi kızı hem de Deniz'in ailesine ulaşmaları an meselesiydi. Tayfun, ellerini kafasından çekerek, bakışlarını karşısına yöneltti.
"Konuştun diyelim, Hamza kaldırabilecek mi? Onu da geçtim biz ne olacağız. Basit bir çetede değiliz. Adam her yere kollarını salmış. Yurtdışında bile adı bilinen dolandırıcı mı deyim kaçakçı mı mafya mı ne halt ararsan var adamda."
"Bunları bilmediğimi mi sanıyorsun? Ben daha fazla bu çukurda debelenerek birinin elimden tutmasını bekleyemem. Bir adım atmam gerekiyor. En azından Ali için denemeliyim."
Tayfun, durumun Deniz için ne kadar derin bir noktaya geldiğini anlayınca sesini incelterek ve memnuniyetsiz bir ifadeyle,
"Senin için iyi olacaksa deneyebiliriz."
Deniz, arkadaşının ne demek istediğini anlasa da hoşuna gittiğinden dolayı tekrar duymak istiyordu.
"Ne dedin anlamadım? Denemek falan bir şeyler duydum gibi sanki ama."
Tayfun suratını biraz daha asıp kollarını göğsünün üstünde birleştirdi.
"Tamam, deneyelim diyorum. Sonuçta Hamza'dan bahsediyoruz. Dediğin gibi en azından bir şeyler denemeliyiz."
Deniz, gergin ortamı dağıtarak ufak bir kahkaha patlattı.
"Artık seni nasıl ikna edeceğimi biliyorum. Farah'la görüşmelerinin ardından minnoş babadan, sert çete başına dönüşün esnasında ufak bir boşluk var, orayı yakalamam yeterli."
"Oğlum adamla dalga geçme."
Deniz'in yüzünde haylaz bir gülümseme vardı. Dışardan bakıldığında bu ikili sürekli didişen ama birbirlerine kenetlenmiş kardeşlere benziyordu. Deniz zaferin getirmiş olduğu bir ifadeyle,
"Sabah Kaan'ı yollayacağım. Akşam yedi de aşağı mahalledeki boş sokakta, rahat konuşabileceğimiz tek yer orası."
Tayfun yapacakları işten ne kadar memnun olmasa da bu süreçte arkadaşını yalnız bırakacak kadar gözü kararmamıştı. Kalbinin derinliklerindeki en gizli sırları bilen tek kişiydi. Tayfun kafasıyla onaylayıp oturduğu yerden kalkarak, sağ elini sıkması için Deniz'e uzattı. Deniz de ayaklanarak gelen teklifi memnuniyetle kabul etti. Tayfun,
"O zaman sakin olmayan hayatımızda yeni maceralar başlayacak."
"Öyle görünüyor."
Diyerek, arkadaşının uzatmış olduğu eli sıkıca sıktı.
*********
Kaan güneşin iş başı yapmasıyla birlikte, Deniz'den aldığı talimatlara göre dükkâna tekrar gitmek için hazırlanıyordu. Deniz'in hala kendisine güveniyor olması ayrıca Tayfun'un suçunu gizleyerek kendini tehlikeye atması unutabileceği şeyler değildi. Dizinin üstüne çökerek spor ayakkabısını bağlarken, bir çift ayak önünde durdu. Kafasını kaldırdığında göz göze geldiği kişi hain bakışlı Sarp'tı. Her zamanki itici sesiyle,
"Nereye sabah sabah?"
Bu sorunun gelme ihtimalini bildiğinde Kaan sabah çıkacaktı. Yol üzerinde birçok yere uğrayarak dikkatleri kendi üzerinden çekmeyi planlıyordu.
"Geçen girdiğimiz ofiste kanıt bulunduğuna dair söylentiler var. Aslı var mı diye bakmak için şirkete gidip etrafı kontrol edeceğim. "
Sarp, kolunu kapının girişindeki kirişe yaslayarak, girişin önünü kapattı.
"Sana güvenmeli miyim? Geçen ki olaylar malum. Doğrusu beni şaşırttın, o kadar yürekli olabileceğini hiç tahmin etmemiştim. Sende ışık var ama bilmelisin ki önce kime ihanet edeceğini iyi seçmelisin. Yoksa başına hiç ihtimal vermeyeceğin olaylar gelebilir."
Kaan bağcığına son düğümü de atarak ayaklandı.
"Ne demek istiyorsun?"
Sarp ceketinin iç cebinden bir zarf çıkartarak, karşısında endişeyle kendisine bakan Kaan'a uzattı.
"Bunlar benim ulaştığım bilgiler. Liderle konuşmadım. Konuşursam işin bu bilgilerden ilerisine gideceğine emin olabilirsin."
Kaan ürkek bir şekilde kendine uzatılan beyaz zarfı aldı.
"Beni tehdit mi ediyorsun?"
"Hayır, bunu arkadaşıma yaptığım bir uyarı gibi düşünebilirsin. Fakat çizgiyi aşarsan, onu yapmaktan hiç çekinmem."
Son sözünü keskin bir bıçak gibi gencin kalbine sapladıktan sonra kapının önünden çekilerek, salona doğru yürüdü. Kaan'ın zarfı açmadan önce bile elleri titremeye başlamıştı. Büyük bir endişe ile zarfı açtı. İçinde ters konulmuş bir fotoğraf ve adres bulunuyordu. Fotoğrafı ters çevirmesi ile birlikte elini ağzına kapatarak, boğazına düğümlenen hıçkırıklara engel olmaya çalışıyordu.
Fotoğrafta bir kafede oturmuş olan ablası tüm zarafetiyle kahvesini yudumluyordu. Yıllar sonra yüzünü bu şekilde görmüş olmak, ne kadar acı vericiydi. Fotoğrafı tekrar zarfın içine koyarak spor eşofmanın cebine büyük bir özenle yerleştirdi.
Evet, bu bir tehditti. Ama şu an önceliği aldığı görevi tamamlamaktı. Sonra ise adımlarına daha çok dikkat edecek, göze çarpmamak için elinden geleni yapacaktı.
Kapıdan çıkarak, İstanbul'un nemli havasını içinde çekti. Kısa bir süre kapıda önünde öylece dikildi. Ellerini fermuarlı kapüşonlusunun cebine atarak, adım adım evden uzaklaştı. Etrafta birkaç tur dolanarak, yolunu bildiği pastaneye doğru yöneldi.
İçindeki sıkıntıyı atabilmek için bildiği her yolu denese bile düşüncelerinin keskinliği her bir hücresinde kesikler oluşturuyordu. Tükenmiş bir ruh haliyle sonunda hedef noktasına ulaşmıştı. Birkaç metre ilerisindeki pastaneye yavaş ve ağır adımlarla yaklaşırken arkasından gelen sesle irkildi.
"Selamun Aleyküm."
Kaan, kafasını çevirerek boş gözlerle, kendisine merhametle bakan amcayı inceliyordu. Amca ise gencin bakışlarına sessizlikle cevap veriyordu. Tepelerinden uçan martının çıkardığı sesle kendine gelen kafası karışık genç,
"Aleyküm Selam."
Diyerek karşılık verdi. Kaan önüne dönüp yoluna devam edecekken, amca elindeki beyaz zarfı göstererek.
"Evlat, bu senin galiba."
Kaan yarım döndürmüş olduğu vücudunu tekrar amcayla aynı hizaya getirerek, zarfı hızlı bir şekilde elinden aldı. Muhtemelen hayallerinin avucundan kayıp gittiği gibi zarf da cebinden kaymıştı.
"Evet, benim teşekkür ederim."
Amca gencin yönünü değiştirmesine müsaade etmeden,
"Yaklaşık 20 dakikadır arkalı önlü yürüyoruz evlat. Ne sesimi işitiyorsun ne de kendi nefesini. Deniz dalgalarını bilirsin yönlendirilemezler. Dalgadan kaçamazsın evlat ama gemi yaparak kendi yararına kullanabilirsin."
Amca gencin omuzuna elini koyarak iki kez hafifçe vurdu. Bu gerçek olabilir miydi? Bir dokunuş bir söz insanın en derinlerinde üzerine toprak attığı ateşi tekrar canlandırabilir miydi? Kaan boğazı düğüm düğüm bir şekilde daha demin gördüğü amcanın kendi gideceği dükkâna girişini izledi. Bir anlığına düşüncelerinin hepsi suyun berraklığında kaybolmuşken, koca bir karanlığın içinde bulmuştu kendini. Fakat şu an yapması gereken bir görevi vardı. Bir süre daha burada böylece dikilirse muhtemelen dikkat çekecekti.
Pastaneye girdiğinde tezgâhta bekleyen tanıdık yüzü görünce hemen selamını verdi ve dükkânın içine daha fazla girmeden, kapıda Hamza'nın kendisine gelmesini bekledi. Diğer taraftan da gözleri daha demin gördüğü amcayı arıyordu ama küçük dükkânda görünmüyordu. Arka kapının olduğu odada olduğunu düşünerek, kendisine merak ve endişe dolu bir ifadeyle yaklaşan gence odaklandı. Hamza,
"Hoş geldin abi. Bir şey mi oldu? Herkes iyi mi? Sıkıntı mı çıktı yoksa?"
Kaan yüzünde hafif bir gülümsemeyle konuşmadan önce Hamza'nın içini rahatlattı. Biraz önce olanlar yüzünü kireç gibi beyazlatmıştı. Dükkânın camındaki yansımaya baktığında, kendisi de haline şaşırdı.
"Herkes iyi. Bir sorun yok. Endişelenme. Akşam yedi de aşağı mahalledeki boş sokakta seni bekliyor."
Hamza beklemediği buluşma sonucunda gerilmişti. Abisini tanıyordu, sıkıntılı bir durum olmasa asla bu şekilde çağırmazdı. Ya onların başı dertteydi ya da kendisinin. Kaan abisinin durumu da iyi görünmüyordu. İşte tam o anda Hamza'nın içine koca bir kırgınlık çöktü. Her şey kendisi için dört dörtlük denecek kadar iyi ilerlerken, abileri hala koca bir çukurda nefes almak için çırpınıyorlardı. Hamza giydiği siyah gömleğin kollarını düzelterek,
"Tamam abi haber verdiğin için teşekkür ederim. Çay içer misin?"
Kaan tereddütle hala içerideki küçük odaya bakıyordu. Sesi yorgun ve biraz titriyordu.
"Çay almayayım ama su varsa alabilirim."
Hamza hızla içeride bulunan beyaz uzun dolaptan bir şişe çıkartarak, tekrar yanına geldi. Kaan suyu tek seferde içmesine rağmen içindeki yangını söndürebilmiş değildi. Kaan,
"Teşekkür ederim. Ben gidiyorum o zaman. Kolay gelsin."
"Sağ ol abi. Dikkat et kendine."
Kaan bir nebze olmuş bir şekilde bu garip hissiyatlı yerden ayrıldı. Şimdi olaylar Hamza için başlayacaktı. Buluşma saatine daha vardı ama o şimdiden dakikaları sayıyordu.
********
Saatler geçmiş, zaman gelmişti. Deniz ve Tayfun'un gerginliği Hamza'yı beklerken an be an artıyordu. Boş geniş sokak tüm sokakların birleştiği yerdi. Üç sokakta bu koca alanda bitiyordu. Burada bitecek tek şey sokak değil, huzurlu saatler de olabilirdi. Tayfun deri ceketini kolunu geriye çekerek saate baktı. Daha yarım saat vardı. Deniz ise yerdeki yaşları tekmeliyor, alanda turluyordu. Deniz,
"Oğlum şu an gereksiz gerildim ben."
"Pek de gereksiz değil aslında."
Deniz, cevaba sahte bir gülüşle karşılık vererek, Hamza'nın geleceği yöne doğru bakmayı sürdürdü. Çok geçmeden sarı sokak lambasının ışığının altında, hızlı adımlarla kendisine yaklaşan bir genç göründü. Siyah saçlarından bile belli oluyordu gelenin kim olduğu. Siyah gömleğin altına, siyah bol bir pantolon giymiş, kemerle de kombinini tamamlamıştı. Abilerini gördüğünde hızlı olan adımlarını daha da seri hale getirerek, boş yıkık dönük binaları tek tek geçti.
Deniz, kot ceketinin cebinden ellerini çıkararak, Hamza'ya doğru ağır adımlarla ilerledi. Sonunda Hamza hedef noktaya ulaşınca iki kardeş karşı karşıya geldiler. Tayfun ise arkalarında kalan binaya yaslanmış onları izliyordu. Hamza, arkasına bakmadan konuşmaya başladı.
"Abi, iyi misin?"
Deniz, kardeşinin bu telaşlı hallerini özlemişti. Yüzünde oluşan gülümsemeyle cevap verdi.
"İyiyim, sen iyi misin? Yaran nasıl?"
Hamza, abisinin ela gözlerindeki kırgınlığı görebiliyordu. Onu ne kadar bu çukurdan çekip çıkarmak istese de abisini tutan yüzlerce zincir vardı. O an karar verdi. Abisini bu cehennemden kurtarmak için gerekirse tüm zincirleri kıracaktı. Hamza,
"İyiyim abi. Baya oldu çok şükür ağrısı bile olmuyor artık. Neden bu kadar uzağa yalnız geldin?"
Tayfun o sırada büründüğü karanlıktan çıkıp Hamza'nın omzuna kolunu atarak,
"Yalnız olduğunu kim söyledi?"
Hamza, yanındaki yüze baktığında şaşkınlığı gizleyemedi. "Abi"
Tayfun, şaşkın gencin sağından geçerek. Deniz'in yanında durdu. Evet, kesinlikle bir şey olmuştu. Hamza artık bundan emindi. Zamandan soyutlanmış bu gömülmüş sır tohumlarının toprağı parçalayacağı yerdi. Deniz, fazla beklemeden söze girmeye kararlıydı.
"Hamza, seninle konuşmam gereken bir şey var. Nereden başlamalıyım, ucu nere başı nerede hiçbir fikrim yok ama bilmen gerekenler var."
Hamza, herkesi bu kadar diken üstünde tutan şeyin ne olduğunu bilmek isteyip istememekte kararsız olsa da bu işte sonuna kadar gidecekti.
"Bilmem gereken şey ne abi?"
Tayfun, sorumluluğun yükü altında ezilen arkadaşına müsaade etmeden söze girdi.
"Hamza, mesele babanla ilgili."
Baba mı? Bu kelimeyi duymayalı yıllar olmuştu. Böyle bir yerde karşısına çıkması için hiçbir sebep yoktu. Sesini bile zor hatırladığı o kişi şu an neden karşısına çıkıyordu. Ve en önemli soru abileri babasını nereden tanıyordu? Şimdiye kadar bulunduğu ortamda ailesiyle ilgili kendisine hiçbir şey sorulmamıştı. Bu durum başta dikkatini çekse de sonradan umursamayarak yaşamını devam ettirmişti.
Hamza sorularını dile getirmek için ağzını açmıştı ki bulundukları yere üç sokaktan da elleri sopalı adamların girmesiyle neyi soracağını bile unuttu. Abileri yaşında yaklaşık 9 kişi şu an çevrelerini sarıyordu. Tayfun ne olduğunu anlamamış bir şekilde etrafa bakarken grubun lideri olduğu anlaşılan adam iki kişinin arkasından çıkarak yüzünü gösterdi. Sesi itici ve bir o kadarda kabaydı.
"Vay vay vay. Zayıf halkamıza bakın. Gençler bizde zayıf olan kırılır bilirsiniz kusura bakmayın."
Deniz, Hamza'nın önüne geçerek, konuşmaya başladı. Sesi yüksekti ve bir o kadar kendinden emin.
"Bunu yapma emrini Üç Yıldız vermiş olamaz. Lider bir şey yapmak istediği zaman yapar, sizin gibi sülükleri oraya buraya yapıştırmaz. Şu an bize hiçbir şey yapamazsınız."
Hamza, Deniz'den böyle bir çıkış beklemiyordu. Çünkü onun sert yüzünü hiçbir zaman görmemişti. Bakışları Tayfun'dan bile derin ve bitiriciydi. Tayfun ikisinin de önüne geçerek kalın ve gür sesiyle,
"Üç Yıldız'ın ilk kolusunuz diye bu cesaret nereden geliyor. Kiminle konuştuğuna dikkat et."
Tayfun'un ilerisinde duran grup lideri pişkin pişkin sırıtarak,
"Kulağımıza bazı bilgiler ulaştı. Sizin sıkıntılı işleriniz gibi mesela, Lider'den öne uyarımızı verelim dedik. Şu arkanızda sakladığınız genç sizin ekibin listesinde yok. Nereye kadar saklayacaktınız?"
Tayfun, hızla birkaç adım atarak grup liderinin yakasına yapıştı.
"O genç dediğin bizim korumamızda. Sen kimsin lan. Benim yanımda bulunan insanları tehdit ediyorsun."
Diyerek, yakasını tuttuğu adamın yüzünün soluna, yumruk yaptığı elini geçirdi. Tayfun, sendeleyen adamı bırakarak ortada sıkışmış arkadaşının yanına geri deri adımladı. Tayfun, Deniz'le Hamza'ya dönerek,
"Gençler galiba biraz atraksiyona gireceğiz."
Deniz şaşırtıcı derece halinden memnun görünüyordu. Ceketini çıkartarak duvara doğru fırlattı. Daha sonra beyaz gömleğinin kol düğmelerini açarak dirseğine doğru kıvırdı.
"Benlik sıkıntı yok. Dünden hazırım."
O sırada Hamza ikisine bakarak, biraz tedirgin bir şekilde,
"Abi bir sorunumuz var. Ben daha önce hiç kavga etmedim."
İki gençte aynı anda Hamza'nın yüzüne bakıyordu. Hamza mahcup olmuş bir şekilde,
"Abi hep beraberdik, evden mi çıktım da."
Tayfun, etrafındaki adamlara göz gezdirdikten sonra çetenin başına bir dakika işareti yaparak, uyum sağlamaya çalışan gencin yanına geldi. Önce Hamza'dan kolunu uzatmasını isteyerek, gömleğinin kol düğmelerini açıp alel acele geriye doğru katlarken,
"Birinci kural, karşındakinin yüzüne değil eline bak. İkinci, yumruktan kaçarken başını yere değil geriye çek. Eğilerek kaçmaya çalışırsan karnından darbe alırsın. Üç, düşünme, dal gitsin."
Çete başı kahkaha atarcasına üçünü izliyordu.
"Eğitiminiz bittiyse başlayalım."
Adamlar üzerlerine doğru gelirken, Tayfun ve Deniz, Hamza'yı aralarına alarak güvenli ortam oluşturmaya çalışıyorlardı. Deniz,
"Hamza, sen ona bakma koçum, dayak yeme yeter."
Hamza, yavaşta olsa ortama ayak uydurmuştu. Yüzüne alaycı bir gülümseme kondurdu.
"Abi, benlik sıkıntı yok. Hızlı öğrenirim bilirsin."
Tayfun üzerine doğru hızla yaklaşan adamın karın boşluğuna bir yumruk indirirken Hamza'dan uzaklaştı. Deniz ise kendisini hedefleyen yumruk yapılmış eli tutarak, sol eliyle yüzüne sert bir darbe yaptı.
Hamza etrafı gözlemlerken solundan gelen yumrukla dengesini kaybederek yere düştü. Yüzünün sol tarafında müthiş bir ağrı ve ağzına hafiften kan tadı geliyordu. Hamza ayaklandığı anda hamle bu sefer arkasından gelmişti. Sırtına isabet eden tekme nefesini kesse de bu sefer ayakta kalmayı başarabilmişti. Çevresinde tanıdık kimseyi göremiyordu. Sonunda Tayfun'un bağırışı kulağına ulaştı.
"Oğlum Hamza önüne baksana lan!"
Tayfun'un uyarısıyla geriye çekilen Hamza sonunda bir hamleden kaçmayı başarmıştı. Deniz, karnına yediği tekmeyle kendini yere bıraktı. Doğrulduğunda ağzına dolan kan dolu salgıyı tükürdü. Dizinin üstündeyken gelecek bir sonraki yumruğu önleyecek durumda değildi ki tam o anda Tayfun araya girerek adamın gözünün üstüne sert yumruğunu bastı.
Daha sonra Deniz'i kaldırarak çevresinde Hamza'yı aradı. Nefes nefese kalmış bir şekilde,
"Deniz, Hamza'yı görüyor musun?"
Herkes bu kavgaya dahil olmamış kimi kapana kısılmış gençleri dışardan izliyordu. Ama yaptıkları kalabalık birbirlerini görmelerini engelliyordu. Deniz, bakışlarını ileriye götürerek, yüzünün üstüne kapaklanmış kalkmaya çalışan Hamza'yı yakaladı. İkisi de onun bulunduğu tarafa doğru koşarken bir taraftan da önlerine çıkan kişileri geçiyorlardı. Hamza'nın yanına geldiklerinde Deniz, Hamza'yı kaldırırken,
"Oğlum kaşını ne ara patlattılar."
"Abi sen kendi halinize bakın, ağzınız burnunuz kaymış."
"Sağ ol gerçekten çok yardımcı oluyorsun. Tayfun bir çözüm bulmamız lazım Hamza'yı çiğ çiğ yiyecekler."
Tayfun önüne geçen adamları yumrukluyor ara ara da darbe alıyordu. Yüksek sesle,
"Hamza, karşında Sarp varmış gibi düşün. İşe yarayacak emin ol."
Evet, hiçbir şey hissetmediğin insana ne kadar zarar görsen de saldırmak zordu. Hamza tamam anlamında kafasını salladı. Fakat kafasını hareket ettirirken müthiş bir ağrı sarmıştı vücudunu. Başının dönmesine aldırış etmeden, derin bir nefes aldı. Burnundan akan kan genzine gitse de şu an önünde kendisine doğru gelen adama odaklanmıştı. Birinci kural, eline bak. Eli tam gaz yüzüne doğru geliyordu. İkinci kural kafanı geriye atarak hamleyi savur. Hamza'nın yaptığı hamleden kaçmasıyla adamın güç merkezi dengeleşsizleşti. Hamza da bu fırsattan yararlanarak adamın yüzüne tüm gücüyle yumruğu çaktı. Bunu gören Tayfun, Deniz'e işaret ederek,
"Sarp'a duyduğu öfke tahminimden fazlaymış." Sesini yükselterek. "Sessiz sessiz takılan adama bak bee. İçinde ne cevherler varmış."
Artık Hamza'da savaşın ortamına ayak uydurmuştu. Anlından akan kana takılmadan, tüm gücüyle saldırıyordu. Fakat arkasındaki adamın saldırışıyla karın boşluğu açıkta kalmıştı. Önündeki iri yarı adamın karnına geçirdiği yumrukla, nefesi tamamen kesilmişti. Önceden aldığı yaranın üzerine gelen yumruk, kendini yere bile bırakamayacak hale getirmişti. Dizinin üstüne çökerek gri zemine ağzından damlayan kanın düşüşünü izledi.
Deniz ve Tayfun da tamamen sıkışmış durumdalardı. Hem birbirlerinden uzak düşmüş hem de tükenmişlerdi. Deniz, yerde kalan Hamza'yı gördüğünde yine büyük bir korku saplanmıştı yüreğine. Avazı çıktığı kadar bağırıyordu.
"HAMZA!" Fakat ses dizinin üstündeki gence ulaşamayacak kadar dağılmıştı. Çetenin liderinin elini havaya kaldırmasıyla etraf biranda duruldu. Tayfun'un görüşü seyrekleşmeye başlasa da şu an ayakta durması gerekiyordu. Hem fiziksel hem de ruhsal olarak en güçlüleri oydu. Derin bir nefes almasıyla göğsündeki eziklerin sızlaması bir oldu. Çete lideri kendinden emin bir şekilde konuşmaya başladı.
"Ne oldu? Çok emindin kendinden. Sen hep böylesin işte. Sözlerinin altında ezilen bir ezik."
Tayfun, sert bakışlarını adama yönlendirerek,
"Dokuz kişiyi üç kişinin üzerine salacak kadar namert değilim en azından. Köpeklerini alda buradan uzaklaş. Yoksa.."
"Yoksa ne, yapabileceğin bir şey yok."
Adam adım adım Deniz'e yaklaşıyordu. Hamza ise nefesinin kontrolünü sonunda sağlamış, tekrar ayaklanmıştı. Vücudundaki her kemiğin ağrımasını umursamadan dik durmaya devam ediyordu. Adam Hamza'ya yakın bir mesafeden Deniz'le konuşmaya başladı.
"Bir kardeşin varmış duyduğum kadarıyla."
Deniz, yere odakladığı bakışlarını adamın suratına çevirdi. Deniz,
"Seni ilgilendirmeyen meselelerle ilgilenmeye çok meraklısın."
Adam hala sırıtarak konuşuyordu.
"Senin yüzün..."
"Abimi rahat bırak!"
Cümlesini bitirmeden Hamza adamın üzerine atlayarak yüzüne yumruğu indirdi. Hamza'nın hızla üzerine gelmesinden ikisi de biranda kendini yerde buldu. Adam kucağına düşen Hamza'yı iterek üzerinden attı. Deniz ve Tayfun o tarafa doğru koşarken sokağın duvarlarında yankılanan siren sesleri herkesin dikkatini dağıtmıştı. Yerdeki çete başı ani bir hareketle kalkarak kaçmak için hazırlandı. Hepsi de boş sokaklara dağılıvermişti. Alanda sadece nefes almakta bile güçlük yaşayan üçlü kalmıştı. Deniz, Hamza'nın yanına gelerek,
"İyi misin? Kalkabilecek misin?"
Tayfun, "Çabuk olmamız lazım. Yakalanamayız."
Ses gittikçe daha da yakından duyuluyordu. Gecenin karanlığı bile ortamın gerginliğini örtmekte yetersiz kalmıştı. Hamza ayağa kalkıp, duvardan destek alırken,
"Abi, kaçsak bile her yerde kan izi var. Fazla da uzaklaşamayız."
Çaresizlik, bazı anlarda durup izlemekten başka hiçbir alternatifin yoktur. Çaresizlik ardından kabullenişi getirir. Muhtemelen sokağa giriş yapamadan yakalanacaklardı. Sesler yaklaştıkça boş alanda kalp atışları
yankılanıyordu. Üçü de perişan olmuş halde birbirlerine bakıyorlardı. Gerçekten her şey buraya kadar mıydı?