İçeriğe geç

YALGIZ

Bölüm 17 · 15 dk okuma

YALGIZ

Bölüm 17

17- DURAK

Hiç uyurken bedeniniz yorgunluktan bitap düşüp hareketsiz kalmasına rağmen aklınızın sizinle oyun oynamaya devam ettiği oldu mu? Durmak bilmeyen düşünceler, çığ gibi yüklenir kalp atışlarınıza. Unutulur güzel anılar, gülüşler. Paslı bir çivi gibi çakılır en zor nefes aldığımız anlar aklımızın en derin köşesine. Neden hep olumsuz duyguları hatırlarken, olumlu olanları ilk başta siliniyor hatıralardan?

Sokaktaki kargaşanın sesleri duyulmaz olmuştu Gül Seda için. Odasının penceresi açık olmasına rağmen ne kuşların cıvıltısı ne uzaklarda kalan denizin dalgaları ne de yaprak hışırtısı kulağına geliyordu. Alarmının çalmasına daha yarım saat olduğu halde gece boyu içini yiyip bitiren pişmanlık ve gözünün önüne gelen hayal kırıklığıyla dolu bir çift kahverengi göz uykusuna engel olmuştu.

Yatağında dönüp durduğundan siyah uzun saçlarını birbirine bağlayan tokası açılmış, saçları üst üste binmişti. Gümüş kardelen desenli kolyesini saçlarından ayırdıktan sonra doğrularak beyaz lastik tokasını hızlı hareketlerle, tekrar saçını tutması için bağladıktan sonra karşısında duran çalışma masasına bir süre derin derin baktı. Aslında baktığı masa değil kendi düşünceleriydi.

İlk defa fevri bir kararı canını bu kadar acıtmıştı. O gence karşı duyduğu bu yoğun his mahcubiyet miydi? Bazanın solunda kalan kitaplığa bıraktığı telefonu eline aldığında gördüğü manzara karşısında bir anlık bir korku sarmıştı içini. Sesinin tonunu düzelterek kendisini on iki kere arayan arkadaşına geri dönüş yaptı. Arama ikinci çalmaya bile müsaade etmeden açılmıştı. Amine sitemkâr bir ifadeyle,

“Neredesin sen? Kaç kere aradım. Telefonun sessizde değil mi? Ah ben sana ne diyeyim?

Kaç kere dedim şu telefonu sessizde tutma diye.”

Gül Seda arkadaşını sakinleştirmek için sesindeki neşeyi daha da arttırdı.

“Günaydın sevgili arkadaşım ve biricik danışmanım.”

“Bırak dalgayı, geç kalacaksın ilk dersinden.”

“Ne dersi?”

Arkadaşının niye bu kadar telaşlandığını anladığında, kendisi de hızla oraya buraya koşturmaya başlamıştı.

“Ay ya ben onu unuttum. Ankara'daki düzene o kadar alışmışım ki.”

Dolabından çıkardığı mavi, kollarında beyaz boydan bir çizgi bulunan kemerli feracesini alarak, üzerine geçirdi. Amine,

“Yirmi dakikaya evin önünde olurum ben. Otobüsten indim yürüyorum o tarafa doğru.”

“Tamam, hemen hazırlanıyorum. Eşarbımı yapacağım şimdi.”

Konuşurken bir taraftan da daha yerleştirmediği valizdeki, koyu lacivert şalını arıyordu. Nasıl olsa toplarım diye düşünerek tüm valizin içini dışına çıkarmıştı bile. Bir taraftan söyleniyor bir taraftan çantasına birkaç kitap atıyordu.

“Zaten hep ihtiyacım olduğunda görünmezsiniz. Kaç gündür görüyorum. Bugün yok.”

Odanın krem rengi kapısının açılmasıyla, bakışlarını o tarafa yönlendirdi. Gelen ananesiydi. Başına takıp, arkadan doladığı eski beyaz eşarbı, pembe yanaklarını daha sevimli gösteriyordu.

“Hayırlı sabahlar kızım. Hayır olsun. Ne arıyordun?”

Gül Seda elindeki çantayı dönen sandalyesine asarak, ananesine yaklaştı.

“Hayırlı sabahlar anane. Lacivert şalım vardı. Valizdeydi bulamıyorum.”

Ananesi torunun bu şaşkın hallerine büyük bir gülümsemeye karşılık verdi.

“Kızım, dün ütüledin ya. Sabah giderken takayım diye. Aradaki askılığa bak.”

“Allah razı olsun anane o aklımdan tamamen çıkmış.”

“Kahvaltı etmeyecek misin? Hemen hazırlayayım bir şeyler.”

Gül Seda, orta yaşlı kadının yanından geçerek, salona çıktı.

“Gerek yok anane. Biliyorsun dışarı çıkarken pek yemek yemiyorum.”

Çocukluğundan beri otobüs tutmasına rağmen yıllardır otobüs yolculuğu yapmak zorunda kalıyordu. Buna da en kestirme çözümü yolculuk öncesinde yemek yemeyerek bulmuştu. Otobüsün kalabalık düşünce merkezleri olarak görürdü hep. Her insanın sırtındaki yükler ve içinden geçirdiği yüzlerce düşüncenin atmosfere bıraktığı etkiyi kaldıramıyordu. Bu yüzden kalabalık ortamlara girmekten hep kaçarak sessiz ve insandan uzak mekanları tercih ederdi.

“Tamam o zaman, ısrar etmeyeceğim.”

Kadın çıkmak üzere olan torununa yaklaşarak konuşmasını sürdürdü. İnce olan sesi daha da incelmişti.

“Kızım, bir sorun mu var? Oturup konuşamadık hiç, pazardan geldiğimde de modun düşüktü.”

“Merak edilecek bir şey yok canım ananem benim. Biraz yorgunum o kadar.”

Evet, biraz değil çok yorgundu. İnsanların düşündüklerini düşünmek onu bu hale getirmişti. Artık kendi düşüncelerini bile başkasının ağzından duyar olmuştu. Fikirlerini ölçüp, tartamadan dile getiren birisi değildi. Ama o gün, o gün kalbini farklı attıran bir şey olmuştu. Şimdiye kadar her olaya bir veya birden çok ihtimal listesi çıkarırdı. Fakat şimdi işleri değiştiren neydi? Apartmanın merdivenlerinden ağır adımlarla ve derin düşüncelerle ilerlerken, arkasından gelen sesle irkildi.

“Gül Seda.”

Arkasından seslenen kişi Erendi. Sonbahar sarısı saçları kıvırcık olmasına rağmen hiç dağınık görünmüyordu. Üzerinde kahverengi şık bir takım, elinde de bilgisayar çantası taşıyordu.

“İyi misin? Birkaç seslendim ama duymadın.”

“İyiyim çok şükür. Sen nasılsın?”

“Bende iyiyim, derse gidiyorum.”

Eren, Hamza ile çocukluk arkadaşı arasındaki gerilimi çözmek istese de meseleye nereden gireceğini kestiremiyordu. Gül Seda ise Hamza hakkında konuşmak istese bile ne sorması gerektiğini bilemiyordu. Eren, konunun derinine inmek için bir hamlede bulundu.

“Bir şey mi oldu geçen gün?”

Merdivenin başında duran genç kız bu meseleyi ne kadar konuşmak istese de o cesareti kendinde bulamadı.

“Ne gibi bir şey olsun. Her şey yolunda, derse gideceğim şimdi. İyi dersler sana da. Müsaadenle.”

Evet, şu an yaptığı şey kaçmaktı. Saatler önce yabancı birini yapmakla itham ettiği şey. Eren arkadaşının mesajını almış olacak ki meseleyi uzatmadan kapattı.

“İyi dersler.”

Genç kız apartmanın dış kapısından çıkarak. Kendini boş sokağa attı. Durağa gitmesi için dedesinin dükkanının önünden geçmesi gerekiyordu. Ya o da oradaysa? Tekrar karşılaştıklarında güzel bir şekilde özür dilemesi gerekmiyor muydu? Eren, Gül Seda’nın arkasından geçerek ters yöne doğru yürümeye başladı.

Uzun zamandır elinde tuttuğu telefonun titremesiyle dikkatini telefona verdi.

“Alo. Geldim ben sizin dükkânın altındaki yoldayım. Oraya gel, beraber geçelim.”

“Beni evin önünden alsan olur mu?”

“Olur da bir sıkıntı mı var?”

“Olmayan sıkıntıyı olduracaksınız. Yeter sormayın artık.”

Gül Seda artık bugün bu soruyu duymak istemiyordu. Amine, arkadaşındaki sıkıntının sebebini az çok tahmin edebiliyordu. Yıllardır tanıyorlardı birbirlerini. Sesinin tonunu değiştirmeden konuşmasına devam etti.

“Tamam tamam sakin ol premses geliyorum.”

“Kusura bakma Amine ya. Bugün bu soruyu her gördüğümden alınca biraz doldum galiba. Lütfen artık kimse bana ‘İyi misin?’ demesin.”

“Tamam, bugün demem. Sen sakin ol. Geliyorum az kaldı. Hatta şu an seni görüyorum bile.”

Amine bir taraftan da arkadaşının bu haline alttan alttan gülüyordu. Kırmızı sade elbisesinin üzerine kırmızı bir şal yapmış arkadaşı iyice yaklaşmıştı. Yaklaştıkça belirginleşen kehribar rengi, neşe dolu gözleri genç kızın sakinleşmesine yardımcı oluyordu. Aralarında birkaç adım kalmışken durdu.

“Anlat bakalım ne oldu?”

Gül Seda çok geçmeden arkadaşına sarılıverdi.

“Amine, ben yine bir şey yaptım.”

Amine arkadaşından ayrılarak, elini çenesine götürdü.

“Dur, tahmin edeyim. Geçen anlattığın çocuğa gittin sonra aklındakini tartmadan konuştun. İşler istediğin gibi gitmedi. Şimdide ne yapacağını bilmiyorsun.”

“Ne yaptığım o kadar belli oluyor mu?”

“Evet, hem de nasıl. Ben sana acele etme demedim mi?”

“Dedin de işte biran da baktım kendimi kaybetmişim. Fazla ileri gittim.”

Amine telefonun saatine bakarak konuşmasını sürdürdü.

“Yirmi dakikamız var. Yavaştan yürüyelim zaten ayrı otobüslere bineceğiz. Yolda konuşuruz.”

Taş kaldırımda iki samimi dost yan yana yürürken Kadir Amca’nın dükkânın önüne geldiler. Bir anda Amine, arkadaşının kolundan tutarak sürüklemeye başladı. Gül Seda,

“Amine, hayır. Bak gerçekten şimdi olmaz.”

“Abartma sende. Ben psikoloji okuyorum. Sorunlarını hemen halletmezsen içinde dahada büyüyeceğini biliyorum.”

Arkadaşının ısrarcı adımlarını ağır adımlarıyla durdurmaya çalışan genç kız ne yazık ki başarısız olmuştu. Pastanenin kapısının açılmasıyla ikisi de girişte kabak gibi kalmışlardı. Sesler üzerine pastanenin içindeki küçük odadan çıkan genç, bakışlarını kızlara yöneltti. Bugün siyah bir gömlek ve beyaz pantolon giymişti. Kolunda ise birkaç günce arkadaşından hediye olarak aldığı çelik saat vardı.

“Hoş geldiniz. Buyurun yardımcı olayım.”

Sesi her zamanki gibi ince ve kibardı. Duruşu sanki güveni temsil ediyordu. Amine önde Gül Seda arkada birbirlerinin konuşmasını bekliyorlardı. Arkadaşının konuşmayacağını anlayınca Amine lafa girdi.

“Hoş bulduk. Kadir Amca yok muydu?”

Hamza, elindeki bardakları lavaboya koyarken bir taraftan da kızlara dönük bir şekilde konuşuyordu.

“Bugün malzemeleri getirecek araç yakınlarda arıza yapmış. Ona bakmaya gitti.”

Gül Seda, arkadaşının arkasından çıkarak sohbete dahil oldu.

“Ciddi bir şey yoktur inşallah.”

Yeşil gözleri, Hamza’nın kahverengi gözlerine buluştuğunda, genç adamın kırgın bakışları yok olmuştu. Sanki o gün yaşananları gözlerindeki toprağa gömmüştü.

“Endişelenecek bir şey yokmuş. Ayrıntısını bilmiyorum bende.”

Gül Seda rahatlamış bir şekilde nefesini verdi. İstanbul’a geldiğinden beri düzgün uyuyamıyor, yedikleri ise midesine dokunuyordu. Yüzünün rengi açılmış, vücudu ise bitkin düşmüştü. Yaşadığı olaylar bir ağaç kurdu misali içini yiyip bitiriyordu. Amine uzun süren sessizliği bozarak,

“Çok şükür. Biz çıkalım o zaman. Kolay gelsin size.”

Amine kapıyı açıp çıkmıştı ki Hamza arkalarından bitkin düşmüş genç kıza seslendi. Hamza düşünceleri içinde boğulmuş kızın kesik nefes alışverişini duyabiliyor, gülüşünün altındaki acıyı hissedebiliyordu. Çünkü kendisi de aynı duyguyu sonuna kadar yaşamıştı.

“Siz.” Diyerek kapıdan çıkmak üzere olan kıza hitap etti. Gül Seda tüm vücuduyla Hamza’ya döndü. Genç adam tereddüt etse de fazla düşünmeden sordu.

“Siz iyi misiniz?”

Kendisine yöneltilen soru karşısında genç kız şaşırmıştı. Bugün bu kelimeleri bir kez daha duyarsa patlayacağını düşünüyordu ama bu kişinin söylemesi neden kalbinin atışını hızlandırmıştı? Amine içeride olanları duymuş olacak ki hafiften kıkırdamaya başlamıştı. Muhtemelen bu olanları uzun bir süre hatırlayarak gülecekti.

Genç kızın şaşkınlığını anlayamayan Hamza, yanlış bir şey mi dedim diye endişelenmeye başlamıştı bile. Fakat çok geçmeden karşı taraftan cevap geldi.

“Teşekkür ederim. İyi olacağım inşallah.”

‘İyiyim’ diyememişti. Aslında hayatta en çok söylemeye alıştığı cevaptı ‘iyiyim’. Ancak şu an bu gence karşı yalan söyleme gereği duymamıştı. Hamza, genç kızın içindeki yangını söndürmek istercesine gülümsemesini arttırdı.

“İnşallah. İyi günler.”

Hamza’nın cevabının ardından, genç kız da pastaneden çıktı. Amine tam düşüncelerini sıralayacakken çalan telefonunu açmak için elini cebine attı. Arayan ikisinin de liseden beri arkadaş oldukları Dilara'ydı. Amine,

“Alo. Selamun Aleyküm Dilara, daha demin aradın da açamadım. Neredesin?”

Dilara sert ve diğerlerine göre biraz daha kalın bir ses tonuna sahipti. Sesi karakterini yansıtıyordu.

“Aleyküm selam. Ben de sana söyleniyordum. Bize bir tane Seda yetiyordu, artık Amine de açmıyor telefonları diye.”

“Yok yok, duydum da açamadım diyelim.”

Amine yanında duran arkadaşının kızarmış suratına bakarak gülmesini devam ettiriyordu. Dilara merak dolu bir sesle sordu.

“Ne oldu? Bensiz yine ne işler karıştırıyorsunuz?”

“Durağa gelmek üzereyiz az kaldı? Konuşuruz sen vardın mı?”

“Evet, geldim sesi hoparlöre versene başıma gelenleri anlatayım sizi beklerken.”

Amine, hemen telefonun kulağından çekerek hoparlöre alıp, Gül Seda ile arasında tuttu.

Gül Seda,

“Dilara, nasıl gidiyor?”

“Nasıl gitsin kuşum yine biriyle kavga ediyordum otobüste.”

Amine ve Gül Seda aynı anda “Hayır olsun. Yine ne oldu?” diye karşılık verdi. Dilara ise olayın gerginliğini tekrar yaşıyormuşcasına anlatmaya başladı

.

“Bak şimdi, bu tiplerde hep beni bulur zaten. Tıklım tıklım geliyoruz tamam mı? Ben cama yapışmışım o derece.”

“Eeee sonra ne oldu?”

“Bak yine sinirlendim. Şoför durmuş yolcu alacağım diye uğraşıyor.”

Gül Seda hikâyenin arasına girdi.

“Alsın adam sen ne yapacaksın sanki. Hiç ellemeseydin.”

Amine, Dilara’nın cevabını bildiğinden Gül Seda’ya bakıp gülüyordu.

“Yok olmaz öyle. Durur muyum ben hiç ‘Abi daha ne yolcu alıyorsun, sıkışıklığı görmüyor mu gözün?’ dedim.”

“Şoför ne dedi?”

“Rahatsız olduysanız inin, durak burası. Milletin işi gücü var dedi.”

Gül Seda, “Ben sana dedim de mi? Hiç ellemeyecektin.”

“Dur dur dahası var. Otobüslerin maksimum alış kapasitesi belli. Okuma yazmanız yok

galiba bakın şurada yazıyor. Dedim. Adam da otobüsten iner misiniz? Huzursuzluk çıkarıyorsunuz. Dedi.”

Amine, “Olayı uzatmasaymışsın keşke. Geleceğin iki dakikalık yoldu.”

“Asıl can alıcı noktaya gelmedim durun. Ben sinirlenip inecekken arkadan bir tane oğlan durdu. Tabii şaşırdım birden seslenince ‘Sizin inmenizi gerektiren bir durum yok. Akbilinizi bastığınız sürece sizi varacağınız yere ulaştırmak şoförün görevi.’ dedi. Ay bir şok oldum sormayın.”

Amine,

“Yürekli erkekler hala varmış demek. Başka bir şey dedi mi?”

“Evet. Şoföre araç plakasını aldığını ve şikâyet edeceğini söyledi.”

Amine telefonu kendine yaklaştırarak,

“Nasıl biriydi. Yüzünü gördün mü?”

“Yok ya göremedim. Otobüs çok kalabalıktı. Birkaç durak sonra indim zaten. Bu arada siz nerede kaldınız?”

Gül Seda,

“Az kaldı. Döneceğiz şimdi köşeden. Sen yine de olaylardan uzak dur. Ters birine denk gelirsin Allah korusun.”

“Ters birine denk gelirsem, asıl onları Allah benden korusun.”

Amine arkadaşının cevabına hak vererek,

“Gül Seda sen bizim Dilara'mızı tanımıyor musun? Her işin içinden çıkar o evelallah. Dilara kapatıyorum ben. Durağın içinden kafanı uzatırsan görürsün bizi.”

“Tamam hadi kapatıyorum.”

Birkaç metre ilerindeki duraktan kafasını beyaz, renkli desenli eşarp takmış, esmer bir genç kız uzattı. Ayağa kalktığında üzerindeki uzun gömleğin kırışıklıklarını düzelterek, arkadaşlarının yanına gelmesini bekledi. Gökyüzü mavisi bir gömlek, altına da siyah bol pantolon giymişti. Gül Seda ve duraktaki genç kız birbirlerini görür görme sarıldılar. Bu üçlü yıllar önce liselerini birbirine katar daha sonra hiçbir şey olmamış gibi sıyrılırlardı. Efsane takım aylar sonra tekrar bir araya gelmişti. Dilara,

“Kuşum benim ne kadar özlemiş ya. Nasılsınız? İyi..”

Dilara cümlesini bitirmeden, Amine kızın kalın dudaklarını eliyle kapattı.

“Dilaracım üzgünüm bugün bu soru yasaklı.”

Genç kız şaşkın vaziyette dudaklarının üzerindeki parmakları uzaklaştırdı. Gül Seda ise konunun kapatılmasını istercesine elini neşeli arkadaşının omzuna koydu. Dilara,

“Ne oldu bir sıkıntı mı var? Canını sıkan birisi mi oldu? Bak eğer öyle bir şey varsa söyle haddini bildirelim. Kimse benim kuşumun keyfini kaçıramaz.”

Arkadaşının ani çıkışına şaşıran Gül Seda onu sakinleştirmek için yüzündeki gülümsemeyi daha da arttırdı. Amine ise bu sırada köşeden onun haline gülüyordu.

“Yok yok iyiyim. Amine’yi tanıyorsun işte. Zaten canımı sıkan birisi olursa ilk sana gelirim biliyorsun.”

Dilara arkadaşından gelen bu onaylama sonunca, omuzlarını dikleştirerek,

“Heh şöyle.”

Amine, telefonundan otobüs saatlerini kontrol ediyordu.

“Kızlar sohbetinize doyum olmuyor ama Dilara bizim otobüsümüz gelmek üzere.”

Lacivert eşarbının arkaya kayan köşesini düzelten genç kız biran da Amine’ye döndü.

“Ben yolu nasıl bulacağım. İnternetim yok bugün. Sizinle de daha önce hiç gitmedik.”

Dilara arkadaşının fikirlerine destekler nitelikte kafasını sallıyordu. Daha sonra söze girdi.

“Ayrıca Seda’dan bahsediyoruz. Her şeyi iyi hoş ama düz yolda bile kaybolur.”

“Sağ ol gerçekten. Çok destek oldun.”

Bu sırada Amine çevresine bakarak bir çözüm yolu arıyordu. Gözleri karşı duraktaki gencin gözlerini bulunca heyecanla konuştu,

“Buldum.”

Diğer kızlar da arkadaşlarının bulduğu fikri duymayı merakla bekliyorlardı. Gül Seda,

“Ne buldun.”

Amine planından emin bir şekilde konuşmasını devam ettirdi.

“Şimdi karşı duraktaki çocuğu görüyor musun? Mavi gözlü, siyah saçlı, lacivert kazağının üzerinde siyah kaban olanı.”

Dilara arkadaşının ayrıntılı açıklamasına anlam verememiş bir şekilde,

“Evet görüyoruz. Zaten durakta tek kişi var. Bu kadar açıklamaya gerek yoktu.”

Gül Seda hala olayı anlamamış bir şekilde arkadaşının suratına bakıyordu.

“Evet. Ama neden ki?”

Amine, Dilara’nın kendisini bozmasına aldırış etmeden anlatmaya devam etti.

“O çocuk da seninle aynı üniversite ve bölümde okuyor.”

“Hmm biraz anladım gibi sanki ama sen bunu nereden biliyorsun?”

Amine düşünmeden cevap verdi.

“Farklı kampüslerde olsak bile aynı üniversitedeyiz canım benim. Bizim üniversitede hatta civar üniversitelerde bile onu bilmeyen yoktur.”

Dilara olayı anlamayarak soru sormaya devam ediyordu.

“Neden ki? Süper güçleri falan mı var?”

Amine arkadaşının sorusuna karşı kısa bir süre suratını assa da Gül Seda’ya bakarak konuşmasını sürdürdü.

“Şöyle ki yurt dışından gelmiş. Kafası iyi çalışıyor dediler hatta bazı üniversiteler kendilerini seçmesi için yazı bile göndermiş. Bilgisayar işlerinden de baya anlıyormuş. Babası zenginmiş bir de. Ama ailesiyle görüşmüyor diye biliyorum. Sizin okulda birinci Gül Seda, daha geçebilen olmadı iki senedir.”

Anlattıklarının ardından arkadaşları şok olmuş şekilde birbirlerine bakıyordu. Dilara,

“Sen bunları nereden biliyorsun? Oğlan kim diye sorduk özgeçmişini çıkardın bize.”

Ani çıkışından utanan Amine biraz mahcup olmuş bir şekilde sesinin heyecanlı tonunu azalttı.

“Yok bunları herkes biliyor. Popüler bir çocuk biraz.”

Bu sefer Gül Seda’nın eline bir koz geçmişti. Tabii ki bunu kullanacaktı.

“Okulda popüler mi göreceğiz ama senin için baya popüler olmuşa benziyor.”

Amine bakışlarını kızlardan çekerek, kaldırıma yöneltti.

“Gül Seda sen yapma bari.”

Cümlesini devam ettirecekken gelen otobüse apar topar binmek zorunda kaldılar. Çok da kalabalık olmayan otobüse arkadaşlarını bindirerek, yolun karşısına geçmek için harekete geçti. Amine’nin uzun uzun bahsettiği çocuk hala durakta bekliyor. Durağın oturma kısmı boş olduğu halde ayakta, elinde zarifçe tuttuğu kitabı okuyordu.

Gül Seda sessiz bir şekilde boş da duran oturağa geçti. Ellerini dizlerinin üzerinde birleştirerek zamanın geçmesini bekliyordu. Arkadaşlarıyla yaptığı kısa sohbet içindeki ağırlığın geçmesine sebep olmuştu. Ya da kendisine iyi gelen bir yabancıdan gelen soru olabilir miydi? İkinci seçeneğe çok ihtimal vermeden, çantasından akbilini çıkardı.

Otobüs beklerken yapılacaklar listesinin başında tüm hayatını gözlerinin önüne getirmek vardı. Derin bir nefes çekerek, beklemeye devam etti. Solundaki oğlan ise cam gibi parlak mavi gözlerini satırlar üzerinde gezdiriyordu. Siyah saçlarının göz yormayan keskinliği, gözleri ile bir bütün oluşturmuş gibiydi. Çok geçmeden otobüsün gelmesiyle genç kitabını kapatarak, Gül Seda’nın önden binmesi için bekledi.

Genç kızın dikkatini çeken bu hareket kendisine bir başkasını hatırlatmıştı. Camdan dışarı bakarken gördüğü o kişiyi. Her sabah kedilerle sohbet edip dertleşen, kuşların şen seslerini dinleyen bir genç. Kimi zaman bir kap süt bırakırken yakalıyordu onu gözleri kimi zaman ise ekmek parçalarını ufak parçalara bölerken.

Yarı kalabalık otobüse bindiği anda kalabalığın uğultusuyla düşüncelerinden sıyrıldı. Oturacak yer yoktu ama kalabalık da değildi. Gözleri kitaplı oğlanı aradı. Oda birkaç adım arkasında demirden tutunmuştu.

Gözünün önünden hızla geçip giden İstanbul sokaklarına büyük bir hayranlıkla bakarak, içindeki düşünceleri dizginlemeyi başarmıştı. Kendisini kaybolmuş hissettiği zamanlarda en iyi gelen şey hızla akıp giden şeyleri takip etmek ve Allah’ı anmaktı. Otobüsün sert duruşuyla, biraz adımları öne kaysa da hemen dengesini tekrar sağladı. Otobüsten inmekte olan kitaplı çocuğun arkasından basamakları indi.

Kitaplı önde, Gül Seda biraz arkasında kendisine yabancı kaldırımlardan geçiyorlardı. Adımlarını takip ettiği gencin durmasıyla biranda adımlarını bilinçsiz bir şekilde durdurdu. Genç arkasını dönerek Gül Seda’ya bakıyordu. Genç kız ise hala ayakta bekliyordu. Bir süre birbirlerinin yüzüne baktılar. Sessizlik uzun sürünce genç konuşmaya başladı.

“Beni mi takip ediyorsun?”

Soru genç kızın beklemediği yerden gelmişti. Ama cevabı açık ve netti.

“Hayır.”

“Duraktan beridir her beş dakikada bir beni kontrol ediyorsun. Aynı şekilde otobüsten indim benimle beraber indiniz. Şimdide aynı yöne mi gidiyoruz?”

Son sorusunu biraz imalı bir şekilde seslendirmişti. Gül Seda ise kitaplının düşüncelerinde haklı olduğunu anlayınca, kendini açıklama gereği hissetti.

“Üzgünüm, bir yanlış anlaşılma oldu galiba. Benim üniversitede ilk günüm bugün yolu bilmediğim için arkadaşım sizinle aynı üniversite olduğumuzu söyleyince..”

“Sizde beni takip ettiniz.”

“Evet öyle oldu kusura bakmayın.”

Kitaplı çocuk tekrar ileriye doğru adım atmaya başladı.

“Sorun değil. Okula kadar size eşlik edeyim. İlk seneniz mi?”

Gül Seda adımlarını hızlandırarak kitaplıya yetişti. Hala birkaç adım arkasından yürüyordu.

“Hayır üçüncü senem. Bu üniversiteye geçiş yaptım bu sene. Sizde üçüncü sınıf olmalısınız.”

Kitaplı genç gözlerini kaldırımdan çekmeden sohbeti devam ettirdi.

“Evet, siz nereden biliyorsunuz diye sormayacağım, arkadaşınız söyledi galiba.”

“Sizin gözünüzden de bir şey kaçmıyor.”

“Öyle olduğumu söylerler. Şuradan sola döneceğiz.”

Üniversite gözükmüştü. Artık kalan yıllarını burada geçirecekti. Mekâna alışmak, ortam oluşturmak kendisi için çok da problem teşkil etmiyordu. Derslerine çalışıp ortalamasını yüksek tuttuğu sürece her şeyin bir çözümü bulunabilirdi. İki adım ilerisinde yürüyen çocuk bu okulun okul birincisiydi. Geldiği üniversitede kendisinin bulunduğu konumda şu an bu genç bulunuyordu. Gül Seda,

“Okul birincisiymişsiniz duyduğum kadarıyla.”

“Doğrudur. Var öyle işlerim. Sizin hedefiniz miydi yoksa?”

“Evet. Hala da öyle.”

“Daha bu kadar iddialı olanı görmemiştim. Umarım hayal kırıklığına uğramazsınız.”

“Sizde aynı şekilde.”

Sohbetleri ne kadar gerilim havası verse de birbirlerine saygı duyacak olan iki savaşçıydı onlar. Üniversitenin girişindeki turnikeleri öğrenci kimliklerini göstererek girişlerini yaptılar. Kitaplı genç, kıza dönerek,

“Bu arada ben Yalçın. Yalçın Karahan.”

“Ben de Gül Seda Toprak. Tanıştığıma memnun oldum.”

“Ben de. Bu arada bilgi kaynağı arkadaşınızla bir gün tanışmak isterim. Bu kadar tanındığımı bilmiyordum.”

Gül Seda kısık bir ses tonu ve alttan bir gülümsemeyle,

“O pek öyle düşünmüyor ama.”

Yalçın son denileni anlamamış olmasına rağmen çok umursamadan dersin olduğu dersliklere doğru yöneldi.

Gül Seda ise ders başlamadan okulu biraz gezmek için çevrede dolanıyordu.

Galiba Amine haklıydı. Sabah dükkâna gitmesi onun içini rahatlatmıştı. O bakışları düşünmek neden içinde sıcak bir his oluşturuyor tam olarak bilmese de bunu pişmanlığa bağlıyordu.

Bölüm sonu

1 yorum