Kadir Amca'nın hala keyfi yoktu. Filiz Teyze de farkındaydı fakat eşinin üzerine gitmek istemiyordu. Gül Seda ise geldiklerinde beri odadan çıkmamıştı. Evin sessizliğini Gül Seda'nın telefonu bozdu.
"Kızım telefon çalıyor."
"Bakıyorum anneanne."
Diyerek, odadan çıkarak, hızla komidinin üzerinden telefonu aldı. Arayan Amine'ydi.
"Alo."
Telefonun diğer ucundaki genç kızın tanıdık sitem dolu sesi, Gül Seda'ya güven vermişti. Genç kızın yüzünde kocaman bir tebessüm oluşmuştu.
"Aloymuş, sanki yabancı arıyor. Kız sen nerelerdesin? İstanbul'a geleceğim dedin sonra ses çıkarmadın. Mesajlara da bakmıyorsun. Sen beni kalpten mi götüreceksin?"
"Haklısın ya özür dilerim. Kafam o kadar dolu ki."
"Ne oldu canını sıkan bir şey mi var? Anlatmıyorsun ki bir şey. Neyse şimdilik affediyorum. Yarın buluşalım sana da iyi gelir konumu atarım ben sana."
"Çok iyi düşündün. Bana da değişiklik olur."
"Ne demek kardeşim benim ya. Telefonu kapatmadan konuşalım ister misin?"
"Şimdi değil, yarın konuşsak olur mu?"
"Olur olur. Hayırlı akşamlar. Filiz Teyzeme selam söyle."
"Aleykümselam. Yarın görüşürüz inşallah o zaman."
Gül Seda telefonu tekrar komidine bıraktı. Şu an nasıl hissettiğini bile bilmiyordu. Koltukta oturan dedesine baktı. Sabahkinden daha iyiydi ama canını sıkan bir şey olduğu belliydi. Kafasını kurcalayan o kadar şey vardı ki, annesinin ölümü, nerede olduğundan bir haber yaşadığı babası. Bir taraftan bıçak gibi boynuna dayanmış nefes aldırmayan geçmiş diğer taraftan fırtınanın ortasında kalmış sandal gibi savrulan gelecek.
Saate baktı, biraz çıkıp dolansam mı dedi ama saat çok geçti. Odada kafasını boşaltmaya karar vererek salonun içindeki kapıya doğru yöneldi. Görmeye alışkın olduğu oda değildi, görmeye alışkın olduğu Gül Seda bile değildi. Hayat bir darbesiyle alışkanlıklarının hepsini bir tarafa savurmuştu. O anda alışkın olduğu bir ses duymak istedi ve bazanın altına saklamış olduğu neyini çıkardı. Parmaklarını neyin siyah işlemeleri üzerinde gezdirdi. En alt kısmında bir gül işlemesi vardı. Annesinin son hediyesiydi bu ney. Neyi eline alarak, sandalyesine oturdu. Neyi dudaklarına yaklaştırdı. Gözlerini kapattı. Ciğerlerini dolduran sıkıntıyı neye üfledi. Ney ise o sıkıntıyı işleyip bir melodiye dönüştürdü. O melodi dinleyenleri huzurla doldurdu. Evin havası bir anda değişmişti herkesin nefes alışverişi düzene girmiş, kafalarındaki sesler bile susmuş neyin seslenişini dinliyordu.
***
Yeni bir gün insanların gözlerini farklı manzaralara açtığı, kimilerinin mutlulukla kimilerinin edişe kimilerinin korkuyla uyandığı bir sabah daha ay, güneşi kovalıyor, zaman ise insanları. Bu zaman yarışında takıldığımız taşların hangisini hatırlıyoruz? Hangi tümsekte bir daha kalkamayacağız? Gül Seda'nın defterinde yazan satırlardı bunlar. Kalemini masasına bıraktı. Kağıtların arasında kaybolmuş telefonu eline alarak saate baktı. Âmine'yle buluşma saati yaklaşmıştı. Camını açarak, nefes aldığında çeşit çeşit koku geliyordu burnuna hepsinin de duygusu vardı. O sırada dükkânın önünde bir genç gördü. Hamza'ydı bu o gizemli çocuk. Bir süre hareketlerini izledi. İçeriden masaları dışarı taşıyor, sandalyeleri yerlerine koyuyordu. Her teli yılların tozuna bulanmış tel süpürgeyle kapının önünü süpürüyordu.
Ne vardı bu çocukta? Farklı olan neydi? Yaptığı en ufak şeyler bile dikkatini çekiyordu. Bu içindeki anlamlandıramadığı merak duygusu da neyin nesiydi? Duygular, aklı yenebilir miydi? Buna hiçbir zaman inanmamıştı. Telefonun zil sesiyle irkildi. Arayan Amine'ydi.
"Alo."
"Neredesin, hazır mısın? Alayım mı seni?"
"Sana da günaydın canım benim."
"Günaydıııııın. Bugün nasılmış premses?"
"İyiyim iyiyim on beş dakikaya kapının önünde olurum inşallah. Türkçeyi katlediyorsun kardeşim. Prenses demek çok mu zor sanki?"
"Tamamdır efendim. Özel arabacınız hemen harekete geçiyor. Bu arada ben premsesi seviyorum, sen sevmesende olur."
Amine, Gül Seda'nın liseden beri en yakınıydı. Birbirinin sesinin tonundan, gözünün ferinden ne olduğunu anlarlardı.
Gül Seda üstüne hemen bir şeyler aldı, koluna çantasını taktı ve odanın kapısını açtı.
"Anneanne ben çıkıyorum. Amine beni almaya gelecek."
"Allah'a emanet ol kızım. Dikkat edin kendinize."
"Tamam anneanne, dikkat ederiz inşallah."
Siyah deriden, dolgu topuklu sade ayakkabısını ayağına geçiriverdi. Merdivenleri teker teker iniyordu, takii Âmine'nin kornaya hızlı hızlı basması üzerine tüm mahalle ayağa kalkana kadar. Telaşla merdivenleri inerek, apartmanın demir kapısını açtı. Amine arabayı apartmanın önüne durdurmuş, Gül Seda'yı bekliyordu. Gürültü üzerine Hamza dükkândan çıkmış apartmanın önüne yaklaşmıştı. Gül Seda arabaya binerken genç adamla göz göze geldiler. İşte yine o his sarmıştı duygularını. Aklını duygularına mağlup etmeyen bir kız için birkaç saniyelik bir his bile çok fazla geliyordu. Gül Seda bakışlarını uzun tutmayarak arabaya bindi. Amine,
"Normalde yavaş olan ben, aceleci olanın sen olması gerekiyordu. Hoş geldin İstanbul'a."
"Hoş buldum kardeşim. Çok özlemişim seni."
"Ben de, hem de çok."
Sanki yıllardır görüşmemiş gibi sımsıkı sarılmışlardı. Biliyordu ki yıllar geçmemiş olsa bile yılların kaldıramadığı yükleri vardı omuzlarında. Amine arabayı hareket ettirdi. Yolda lise anılarında, lisedeki arkadaşlarının şimdiki hallerinden ve hala anlayamadıkları öğretmenlerinden bahsettiler. Çok sürmeden kafenin önüne geldiler. Kafe boş olmamasına rağmen sakindi. Tavanda asılı olan sarı ampuller ortama loş bir hava katıyordu. Her yerde çiçekler ve tablolar vardı. İçeriye girdiği anda kahve kokusu tüm bedenini esir almıştı. Bir süre etrafı inceledi. Amine'nin arka taraflarda gösterdiği masaya geçtiler. Masanın üzerinde dekorasyon için konulmuş birkaç çiçek vardı. Masaya oturdukları anda garson geldi ve siparişlerini verdiler.
Loş ışığın kehribar rengi gözlerine vurmasıyla, arkadaşı sanki bu dünyadan değilmiş gibi gözüküyordu. Kiremit rengi şalı, üzerine giydiği düz beyaz gömlek ve kahverengi, kemerli eteği tam bir uyum içerisindeydi. Duruşu, herhangi bir insanın içini dökebileceği kadar güven vericiydi. Ve ses tonu, sakinliğin frekansıydı sanki.
"Eeee nasıl gidiyor? Kafanı karıştıran ne?"
Gül Seda ani gelen bu soruya şaşırmıştı. Eliyle siyah eşarbını düzeltiyormuş gibi yaptı
"Yani oldu yine bir şeyler, hep oluyor."
"Ben seninle ne yapacağım gerçekten. Belli bir şey olmuş. İçine atma anlat işte."
"İçime atmıyorum ki gömüyorum, bir gün çiçek açsınlar diye."
"Güzel söz ama edebiyat yaparak kaçacağını düşünüyorsan yanılıyorsun."
"Tamam, anlatacağım ama hemen olayları abartma.
"İyi, tamam öyle olsun."
Amine, Gül Seda'yı ikna etmişken. Masalarına yaklaşan garson tatlılarını ve kahvelerini getirdi. Kahvesinden bir yudum aldı.
"Çok güzelmiş ya bitiyorum şu kahveye. Tüm sıkıntımı alıyor."
Amine kafasıyla onayladı. Gül Seda ellerini masaya koyup tereddütle anlatmaya başladı
"Bir tane çocuk var."
Amine hemen heyecanla lafa girecekti ki Gül Seda onu durdu.
"Düşündüğün gibi bir şey değil."
"Nasıl bir şey peki?"
"Şöyle anlatayım, dedemin dükkanında işe başlayan biri var."
"Arabanın önünde gördüğümüz çocuk mu?"
"Evet. Bizim apartmanda kalıyor. O çocukla ilgili farklı bir şey var Amine, hiç olumlu şeyler hissetmiyorum."
Amine şaşırmıştı. Tatlı yediği çatalı tabağın kenarına koydu.
"Şu an karşımda sen olmasan bu sözleri senin söylediğine inanmazdım. Benim tanıdığım Gül Seda peşin hükümlü değildir. Aklına takılanı araştırır, öğrenir. Hiç konuştunuz mu çocukla?"
"Hayır."
"Ortada bir şey yokken kendi kendini huzursuz etme bence. Bir mesele olursa Kadir Amca'yla evdekilerle konuşulur. Eğer hala için rahat etmiyorsa git konuş derim ben. Tanımadan bilemezsin iyi biri mi kötü biri mi? Hem zaten Kadir Amca öyle birini neden yanına alsın."
"Doğru diyorsun bu ara dağıldım iyice."
"Sıkma canını olur öyle şeyler."
Gül Seda artık konuyu değiştirmek istiyordu.
"Dilara ne yaptı haberin var mı? Geldiğimden beri onunla da hiç görüşemedik."
"Aradım dün onu da açmadı o da iyi staja başladı bir firmada. Geçen dönem sanat fakültesini dereceyle bitirmişti."
"Çok çabaladı. İstediği bölümde olması ne güzel. Senin dersler nasıl?"
"Hiç sorma psikolojiyi çok severek seçtim, hala seviyorum ama çok zor ya!"
"Hangisi kolay ki? Hayırlısıyla mezun olsaydık. Bir dahaki görüşmeyi en kısa zamanda ayarlayalım inşallah. Çok özlemişim seninle sohbet etmek çok iyi geldi. İyi ki varsın."
"Sen de sen de"
***
Daha güneş iş başı yapmadan, Eren'in alarmı çalmaya başlamıştı. Eren alarmı fazla yormadan sıcak yatağından kalktı. Baş ucundaki lambaya basıp, yataktan doğruldu. Saat sabah beş civarlarıydı. Yan odasından gelen tıkırtıya uyanan Hamza odasının kapısını açtığında karşında saçı başı dağılmış, kıvırcık saçları birbirine geçmiş, uykulu gözleri yarım açık Eren duruyordu. Gün içindeki halinin tam tersi bir şekilde karşısındaydı. Eren'in böyle görünce Hamza dayanamadı, gülmeye başladı. Hamza,
"Beyefendi erkencisiniz, bu şıklıkla neden ayaktasınız acaba?"
Hamza hala kıkırdıyordu. Odanın beyaz ışığıyla gözleri kamaşan Eren koluyla açık kahverengi gözlerini kapatarak, uykulu bir sesle,
"Efendim, ne oldu?"
Hamza, Eren'in hemen ayılmayacağını anladı.
"Git elini yüzünü yıka, öyle konuşuruz."
Eren'i sırtından iterek banyoya kadar götürdü. Birkaç dakika sonra deminki halinden eser olmayan bir Eren çıktı banyodan, tamamen ayılmış gözüküyordu. Hamza'nın anlamadığı bir şekilde alttan alttan gülüyordu ki Hamza'nın sormasına fırsat vermeden avcundaki su birikintisini suratına fırlattı. Ne olduğunu anlayamamıştı, yüzüne hiç beklemediği anda gelen su damlaları Hamza'nın da uykusunu açmıştı. Pijamasının kollarıyla yüzünü sildi. Onun bu halini gören Eren elini duvara yaslamış, diğer elini karnına götürmüş gülüyordu.
"Hiç beklemiyordun değil mi? Suratını görmen lazımdı."
Hamza biraz bozulmuş şekilde mutfağa geçti. Masanın üzerinde duran bardağa suyu koydu. Bardağı arkasına alarak koridora girdi. Gülmesini yeni bitiren Eren'in üzerine doğru suyu attı. Bu sefer şok olan ev arkadaşıydı ve gülme sırası Hamza'daydı. Hamza,
"Nasılmış? Hiç beklemiyordun değil mi?"
"Ama hile var hocam. Bir avuçla bardak aynı mı?"
"Sen başlattın. Son gülen iyi güler."
Eren'in banyodan getirdiği havlularla ellerini yüzlerini sildiler. Hamza,
"Saat beş bugün niye erken kalktın."
"Sabah namazına erken kalktım bugün. Zaten ıslandın abdestini alda beraber kılalım. Bekliyorum."
Eren'in bu davetiyle, Hamza banyoya geçti. Abdestini alıp çıktığında arkadaşı çoktan namazlaları sermiş namaza durmuştu bile. Namazlarını kılıp dualarını tamamladıktan sonra evin tam ortasına bulunan küçük oturma odalarındaki, kanepelerine uzandılar. Evi bu hale getirmek elbette kolay olmamıştı. Hala ufak tefek eksikleri vardı ancak ev kalacak hale gelmişti. Eren uzun kanepelerden birine uzanmış koluyla yüzünü kapatmış bir şekilde, tekli koltuklardan birine oturmuş Hamza'ya döndü,
"Alışverişe çıkacağım bugün birkaç kıyafet bakacağım sende gel."
"Özetle benim dolaptaki kıyafetlerimi rahat bırak mı diyorsun? Yoksa yanlış mı anladım."
"Yanii öyle gibide, değil gibide."
"Şaka yapıyorum tabi gidelim Kadir Amca maaşı yeni verdi zaten. Yüksek müsaadenizle ben yatağa geçiyorum. Yüzüme yediğim suyun etkisi geçti."
"Pastaneyi kaçta açacaksın."
"Daha üç buçuk saatim var sayende üç saat 27 dakikam kaldı."
"İyi hadi koş yatağına. Uykucu."
Kısa bir sürede olsa, aynı evde kalmanın vermiş olduğu etkiyle sıkı bir bağ oluşmuştu, bu deli dolu iki gencin arasında. Bu gelişme sayesinde Hamza yeni hayatını birçok yönden düzene sokmuştu. Yıllardır içinde bulunduğu durum buz dağının görünen kısmı mıydı, şu an buzdağının görünmeyen kısmını mı yaşıyordu? Hala çözememiş olduğu sorular olmasına rağmen artık sorular ikinci plandaydı.
Eren haftada iki gün Hamza'ya ders anlatıyor, gireceği açık öğretim sınavları için destek oluyordu. Stajı olduğu günler Eren eve geç dönebiliyor ya da kütüphanede sabahladığı zamanlar da oluyordu. İş haricinde evden pek çıkmayıp genelde evde takılırdı.
Hamza, telefonunun gürültülü alarmı çaldığında pek de derin olmayan uykusundan uyandı. Odasının kapısını açtığında Eren çoktan kahvaltısını yapmış, derse gitmek için hazırlanmıştı bile. Üzerinde lacivert bir takım içinde ise beyaz gömlek vardı. Neden her zaman bu kadar düzenli giyindiğini çözememişti hele ki iki ders saat için. Hamza Eren'in odasının ırık kapısını açtı ve odanın solunda kalan büyük beyaz dolaptan birkaç parça aldı. Çıkarken de Eren'e dönerek,
"Biraz daha idare ediniz beyefendi."
Diyerek kıyafetleri koluna attı. Eren kısık bir gülüşle,
"Sorun değil artık. Ne yapalım?"
"Derse mi?"
"Evet."
"Kaçta dönersin?"
"Belli değil çıkarken ararım hazırlanıp gideriz."
"Tamamdır. Yakışıklı beyefendi."
Bu iltifat Eren'in hoşuna gitmiş olacak ki gülüşü arttı ve eliyle ceketinin kenarlarını düzeltti. Daha sonra siyah el çantasını alarak evden çıktı.
***
Biricik arkadaşıyla görüşmesinin üzerinden iki hafta geçmişti. Nefes almak için dışarı çıkmıştı. Daha sonra dışarının boğucu havası iyi gelmeyince, yeni ama alışık olduğu dört duvar arasına atmıştı kendini, dedesi pastanede, ananesi çarşıdaydı. Daha ferracesini bile çıkaramadan kendini sırt üstü yatağına bıraktı. Başındaki feci ağrı düşünceleriyle birleştiğinde gaza tutulmuş çakmak gibi patlayacağını biliyordu. Çocukluğundan beri hep bir suçlu belirlemişti ,kırılan oyuncağının suçlusu inatçı bir çocuktu, kimi zaman babası kimi zaman yüzünü bile hatırlayamadığı dayısı, çıkılmaz bir labirentteydi şu an ne suç vardı ne de suçlu. Kader yazılanı oynamıştı. Her zaman olduğu gibi. Başını ovarak sol kolunun üstüne döndü. Şimdide hiç tanımadığı bir insandan bile şüphe edecek kadar ileri götürüyordu duyguları onu.
Kafasında şekillenen sorular, annesinin gülüşü, annesinin güçlü duruşu ve annesinin kokusu şu an hepsi de annesine çıkıyordu. Bu da geçecek diye düşünerek doğruldu.
İçindeki düşünleri aklındaki küçük kütüphanede sınıflandırıp sıraya sokmuştu. Ayağa kalkarak, odasını aydınlatan pencereye doğru yöneldi pencere çalışma masasının solunda kalıyordu. Pencereyi açarak masasına oturdu. Kafasının içini toparlamıştı ama masası hiç de topu gözükmüyordu. Kahve bardağı, ders notları, kitaplar. Bilgisayarı bile karışıklıkta görülmez hale gelmişti. Küçüklü büyüklü hamlelerinden sonra masa eski düzenine kavuşmuştu. Telefonundan gelen titremeyle elini demir kutuya yöneltti. Arayan dedesiydi,
"Alo selamun aleyküm çiçeğim naptın evde misin?"
"Aleyküm selam dede, evet yeni geldim çok olmadı."
"Müsaitsen komodinin üstünde birkaç evrak olacak, aşağı indirebilir misin?"
"Olur dede, getiriyorum."
"Teşekkür ederim çiçeğim"
Diyerek kapattı Kadir Amca, yeni astığı borda renk mevlana kesim feracesini üstüne atarak, hızlıca yaptığı eşarbıyla salona ilerledi. Her zaman olduğu gibi salonun her bir köşesi nizam içindeydi. Krem rengi kanepeleri, açık renk pembe desenli halı tamamlıyordu. Komodinin üstündeki belgeler göz önünde duruyordu. Belgelere biraz göz gezdirmesi sonucunda gelir-gider işleriyle ilgili olduğunu anladı. Daha fazla oyalanmadan evden çıkarak giriş kapısına yöneldi.
Yeni tanıştığı gizemli genç yüzünden aklında oluşan sorular hala tazeliğini koruyordu. İki hafta önce arkadaşıyla konuşmuş olması, ne kadar iyi gelse de istediği cevapları bulamamıştı. Bu soruların en başında yaşadıkları kaza sonucunda, hırsızlara şikâyette bile bulunulmaması geliyordu. İçini daraltan sorular belki yaşadığı acı olayları unutmak için bir kaçış yoluydu, belki de cevapları gerçekten merak ediyordu. Düşüncelerinin sebebi olan bir çift gözle karşılaşması sonucunda duraksadı. İnsan bu kadar duygu yüklü bakabilir miydi gerçekten? Gözler yüreğin aynasıysa, ne gösteriyor olabilirdi ki toprak gözleri? Bu gencin yüreğin en derinliklerine gömdüğü tohum neydi?
Dükkânın önüne gelmesiyle birlikte kapıyı açarak, dedesine selam verdi. Dükkânın içindeki dört yuvarlak masanın etrafında dörder sandalye vardı. Kahverengi döşenmiş zemin ve açık kahve duvar boyaması bir uyum içerisindeydi. Duvarda asılı iki tane raf, raflarda da ananesinin getirmiş olduğu belli olan saksılar vardı. Buram buram kokan simit kokusunu içine çekerek, dedesinin ve orta yaşlı adamın oturduğu masaya doğru adımladı. Kadir Amca, oturduğu yerden kalkarak,
"Kızım sağ olasın. Sana da zahmet verdim."
"Olur mu dede öyle şey? Ne olacak sanki." Kadir amcanın ayaklanmasıyla, misafiri de ayağa kalktı.
"Kızım bizim bir işimiz var. İki saate gelirim Allah'ın izniyle. Aneanen merak etmesin, ben çıkıyorum şimdi. Hadi Allah'a emanet."
"Tamam, dede. Haber veririm ben."
Bu sırada Hamza dışarıdaki iki masanın da tozunu alarak içeri girmişti. Üzerindeki bol, açık mavi, beyaz çizgileri olan gömleği, siyah pantolonuyla kombinlemişti. Gömleği içeri doğru katlamış böylece bol bir görüntü elde etmişti. Kadir Amca'ya dönerek,
"Usta, çıkıyor musunuz?"
"Evet. Buralar sana emanet."
"Tamam usta. Aklın kalmasın."
Kadir amca çırağıyla kısa konuşmasından sonra dükkândan ayrıldı. Hamza az önce göz göze geldiği genç kızın yanından geçerek tezgâha yöneldi. Elindeki bezi lavaboya bıraktıktan sonra kaynayan suyla bakır demliğe çay demliyordu. Gül Seda çok kısa bir süre bekledikten sonra derin bir nefes aldı. İlk defa birisine soru sormayacaktı. Sonuçta bu onun işiydi ve şu an ki konu ailesiydi. Cümleye nasıl başlasa doğru olurdu ki? Daha ne kadar bu şekilde ayakta bekleyecekti? İşiyle meşgul oğlana dönerek.
"Bakar mısın?"
Hamza duyduğu ince ve tereddütlü sese doğru kafasını kaldırdı. Karşısında duran genç kızın yüzü güneş ışığının vurmasıyla parlıyordu. Çok beklemeden karşılık verdi.
"Efendim."
"Biraz konuşabilir miyiz? Dedem hakkında endişelendiğim konular var."
Hamza arkasında bulunduğu tezgâhtan çıktı, boyu tamamen gözüküyordu. Yüzünde biranda beliren endişe oluşmuştu.
"Tabii ki. Bir sorun mu var?"
"Geçen ki kazadan sonra dedem iyi değil. Belli etmiyor ama canını sıkan bir durum olduğu belli."
"Yani ne demek istiyorsunuz? Daha açık konuşabilir misiniz?"
"Öyle ciddi bir olaydan sonra bile şikayetçi olunmadı. Sizce bunun sebebi ne?"
"Ne ima etmeye çalıştığınızı anlamadım ama olayda mağdur olan kişi benim. Ve sizce de şikayetçi olup olmamak beni ilgilendirmez mi?"
İki gencin arasında sanki soru tenisi oynanıyordu. Gül Seda kendinden emin bir şekilde konuşmaya devam etti. Birkaç adım ilerlemesiyle yüzü güneşin esiri olmaktan çıkmış, daha belirgin hale gelmişti.
"Bir şey ima etmeye çalışmıyorum olayları anlamaya çalışıyorum sadece. Dedemin hayatına nasıl girdiniz bilemem. Aranızdaki muhabbeti de tabii. Ama olaylar bana hiç mantıklı gelmiyor."
Genç kız daha sonra fazla ileri gittiğini düşünerek pişman olsa da artık her şey için çok geçti.
"Hala sizi neyin rahatsız ettiğini anlamış değilim. Dedenizle olan muhabbetim de dedenizi ilgilendiriyor. Son birkaç günde ustamdaki durgunluğun bende farkındayım. Fakat bunun sorumlusunun benim olmam için bir sebep göremiyorum."
"Farkında mısınız bilmiyorum ama sorularımdan kaçıyorsunuz. Kaçtığınız sadece sorularım olamaz?"
Genç kız bir anda bu küçük kafeyi mahkeme salonuna çevirmişti. Şu anda Hamza kürsüdeki suçlu, Gül Seda ise acımasız bir avukat. Soruları, Hamza'nın aklını ve kalbini deldi geçti. Daha tanışmaya bile fırsat bulamadığı bu kararlı bakışlar gerçekten karşısındaki kıza mı aitti? Hiç aklından çıkmayan geçmişin filmi, beklemediği anda gelen soru tarafından tekrar oynatılıyordu. Gül Seda düşüncelerinin arasından çıkıp yanlışının farkına vardığında, hatasını telafi etmek için ağzını açmıştı ki Hamza, kızın kararlı bakışlarını mahcubiyete çeviren adımlarla kıza birkaç adım yaklaştı. Kırgınlığını belli eden bir ses tonuyla.
"Sorularınızın olduğunu anlıyorum ama ben sizin çözmeniz gereken bir dava değilim."
Gül Seda, masum yüzlü gencin yaptığı bu hamle karşısında şaşırmıştı. Duyduğu pişmanlık gencin parçalara ayrılmış sesiyle daha da artmıştı. Haklıydı bura ne mahkeme salonu ne de Hamza suçluydu. Hiç tanımadığı birine bu kadar derin bir soru sorma cüretini kendinde nasıl bulmuştu? Son zamanlarda yaşadığı olayların ağırlığı, yapmayacağı şeyleri yaptırmaya başlamıştı. Yanından geçip gitmek üzere olan gence dönerek mahcup ve daha deminki yüksek tonundan eser kalmamış bir şekilde
"Kusura bakmayın. Öyle demek istememiştim."
Hamza normalde yapmayacağı bir şekilde kızın yanından geçerek dışarı çıktı. Kırıldığı genç kızdan çok kendisiydi. Gerçekten kimden kaçıyordu? Bu kadar anlaşılır mıydı geçmişi? Her bakan görebiliyor muydu içini? Hala gıcırdamasına çözüm bulunamamış dükkânın kapısını açarak, kendin dışarı bıraktı.
İki elini yüzüne kapatarak nefesini tuttu, daha sonra yüzünün önünde duran ellerine doğru kontrollü bir şekilde, aldığı nefesi bıraktı. İşe yaramıştı. Mucizevi bir hareketti bu. Yıllar önce kardeşinin, Hamza'nın nefes tutma alışkanlığı için bulduğu bir çözümdü. Nefesinin hafifliğini, avucunun içinde hissedince, vücudunu ağırlaştıran oksijenin aslında o kadar korkutucu olmadığını hissediyordu. Kafasını dükkânın üst tarafı cam olan kısmından içeride öylece kalakalmış kıza çevirdi. Sonuçta annesini yeni kaybetmiş genç bir kızdı.
Kendi tanıyamadığı anne sevgisini o kız hissetmiş ve şu an o histen mahrumdu. Onun da yardıma ihtiyacı vardı, kendisi gibi. Ayrıca soruları olması gayet doğaldı. Ailelerine hiç yoktan girmiş ve kaoslarını da beraberinde getirmişti. İki gençte suçlunun kendisinde olduğuna oldukça emindi. Hamza kurumuş boğazını yutkunarak yumuşattı ve tekrar havada kalmış sorularla dolu dükkâna adım attı. Pastaların dizildiği rafa gözünü dikmiş kıza yaklaşarak konuşmaya başladı. Sesi, kızın içindeki yangını söndürecek kadar serin ve duruydu.
"Sorun değil. Siz de kusura bakmayın."
Pişmanlık dolu gözlerle Hamza'ya dönen kız, şaşırmıştı. Şimdiye kadar hiç böyle biriyle karşılaşmamıştı. Kalbi kırılan kendisi olduğu halde özür diliyordu. Kızın yeşil gözleri büyüdü. Şaşkın bir ifadeyle, daha deminki yüz ifadesinden eser olmayan gence bakıyordu. Bir insan bu kadar hızlı toparlayabilir, acılarını gömebilir miydi? Yüzündeki hayal kırıklığının yerini, mütevazi bir gülümseme almıştı. O an kız, bu çocuk toprağın ta kendisi diye düşündü. Başka açıklama bulamıyordu. Bir süredir çocuğun yüzüne boş boş baktığını fark eden kız, hemen tüm vücuduyla Hamza'ya doğru döndü. Kızın tehditkâr sesi sadece havada bir ses dalgası olarak kalmıştı. Yumuşak bir tonla konuştu.
"Asıl ben çok özür dilerim. Hakkınızı helal edin, fazla ileri gittim."
"Önemli değil, oluyor arada öyle şeyler."
Diyerek tebessümünü arttırdı. Hamza içindeki ateşin bu gülümsemeyle bastırıyordu. Herkesin bu hayatta kendi acıları ve yükleri vardı. Kendi sıkıntısı yüzünden kimseyi huzursuz etmek istemezdi. Bu yüzden acı dolu gülüşünü takınırdı. Ortam yumuşamışken içeri Eren'in girmesiyle ikisi birden kapıya döndü.
Sabah giydiği takımı çıkartarak üzerine sade ve şık bej renginde bir kaban giymişti. Neşeli sesiyle,
"Selamun aleyküm. Ey cemaat ne yapıyorsunuz bakalım."
"Aleyküm selam. İyidir senden ne haber?"
Diye karşılık verdi Hamza,
"İyi, yeni çıktım. Kafam patlamak üzere."
"Belli oluyor, kocaman olmuş."
Eren, Gül Seda'ya bakarak konuşmasına devam etti.
"Amcam yok mu?"
Genç kız arkadaşının sorusuna çok beklemeden cevap verdi.
"Yok, dışarda bir işi varmış. Gelir bir iki saate."
"Hamza, plan iptal o zaman."
"Ne planı?"
"Ciddi olamazsın oğlum ya. Daha sabah konuştuk. Balık hafıza olduğundan şüpheleniyorum."
"Doğru, alışverişe gidecektik ya aklımdan çıkmış tamamen."
Gül Seda iki arkadaşın arasına girerek, konuşmaya katıldı.
"Eren siz gidin. Ben buradayım zaten, dedem gelene kadar beklerim."
"Ciddi mi? Çok iyi olur bir hafta başka boş günüm yok çünkü."
"Evet evet. İyi eğlenceler."
Temiz bir gülümsemeyle konuşuyordu. Eren, Hamza'nın askıda olan bej rengi trençkotunu -daha doğrusu kendi trençkotunu- göstererek.
"Teşekkürler. Hamza hadi çıkalım. Trençkotumuzu da alda."
"Tamam, hadi çıkalım o zaman."
Hamza boyuna tam olan trençkotu üzerine geçerek dışarı çıktı. Trençkotun kolunu geçirirken, Eren'in dikkatini kolundaki saat çekti. Şaşkın bir ifadeyle
"Oğlum o benim saatim değil mi?"
Hamza'nı yüzüne muzip bir gülümseme kondurdu
"Salon, mutfak ve banyodaki malzemeler ortak kullanım alanı içerisinde yer alıyor."
"Sen şaka mısın ya?"
Eren'in de yüzünde gülümseme oluştu. Arkadaşının bu halleri hoşuna gidiyordu. Konuşmaya devam etti.
"Eşya bulma konusunda çok tecrübelisin bakıyorum. Ve komik olan şu ki ben kaybolduklarını anlamıyorum bile."
Hamza şımarık çocuk ifadesini bırakmadan, arkadaşına cevap verdi.
"Bu da benim ufak sırrım."
"Sırra bak adam gibi bir şey bulamadın mı?"
Yer yer birbirine laf atarak yer yer gelecek planları yaparak, ellerinden geldikçe geçmişten saklanarak konuşmayı sürdürdüler.