Yollar, kimi somut kimi soyut olan yollar. Bazen içerde bazen dışarda olan yollar. Girip de kaybolduğumuz, zorluğundan pes edip durduğumuz ya da güzelliğine aldanıp yürümeyi bıraktığımız yollar. Hayat bu yolların en büyüğüydü. Ne aldanacaktın semaya ne de korkacaktın topraktan. Sadece adımlayacaksın bu fani dünyadan.
Eren, uzaklığına aldırış etmeden ev arkadaşını mağazaya yürütüyordu. İstanbul trafiğini çekilmez bulan genç yakın-uzak demeden, bir yolunu bularak yolcuğunu yürüyerek gerçekleştirirdi. Hamza ise alışık olmadığı bu tempoda kırk dakikadır yürüyordu. Artık omuzları çökmüş, dükkândan çıkarken ki zindeliğinden eser kalmamıştı. Küçük bir çocuk gibi arkadaşının hızlı adımlarına yetişmeye çalışmasına rağmen birkaç adım gerisinden geliyordu. Hamza, pes etmiş vaziyette, ellerini dizlerine götürerek durdu.
"Oğlum, anladık çeviksin, hızlısın ama ben de insanım. Saatin hesabını mı görüyorsun anlamadım. Al saatini istemiyorum artık."
Bileğindeki ustalıkla birbirine bağlanmış demir halkalı kordonu ve parlak camlı saati, Eren'e uzattı. Hızlı arkadaşı, Hamza'nın bu çıkışına bir kahkaha patlatmıştı. Hamza ile arasındaki mesafeyi kapatarak yanına geldi.
"Kalsın artık o sende. Çok yavaşsın iki adım yer geldik amma nazlandın."
"Öncelikle hediyen için teşekkür ederim. Diğer bir mevzuyla bu takım elbiseyle her yere yürünür mü? Tüm karizma çiziliyor."
"Sen ne yapacaksın beni, trafiğe mi girseydik? Az yolumuz kaldı zaten."
"Yok ben daha gidemem. Dinlenmem lazım."
Hamza, arkadaşından aldığı saati tekrar koluna takarken bir taraftan da dinlenmek için bahane arıyordu. Yürüdükleri sokak pek kalabalık olmamasına rağmen işlekti. Dükkan tabelalarının ışıkları ortamın havasını değiştiriyor, göz dolgunluğu sağlıyordu. Eren ileride sıra sıra dizilmiş bankları göstererek konuştu.
"İyi maden biraz oturalım. Acelemiz yok nasılsa."
"Ohh. Çok şükür Ya Rabbim."
Eren adımlarını banka doğru yöneltmişken biranda durdu.
"Dondurma yer misin?"
Bu teklifi beklemiyordu. Çocuk ruhlu arkadaşına bir anne edasıyla cevap verdi.
"Ne dondurması? Sonbahardayız farkında mısın?"
"Sonbaharda dondurma yenmez mi? Asıl sonbaharda yenir."
"Nedenmiş o?"
"Yazın herkes yiyor çünkü bizim farkımız olsun."
"İyi hadi öyle olsun. Bu arada en son altı yıl önce yemiştim galiba."
Hamza'nın şakayla karışık söylediği bu sözler Eren'i şaşırtmıştı. Daha hakkında adından başka hiçbir şey bilmediği arkadaşı, gerçekten kimdi? Ondaki farklı duruş ve hüzünlü bakışlar dikkatini çekmişti. Bundan dolayı yarasını deşmekten korkup, üzerine gitmekten kaçınmıştı. Hamza ne kadar kendini mutlu, neşeli gibi göstermeye çalışsa da dikkatli bakan biri içinde ki parçalanmış dağları görebilirdi.
Eren hızla ilerdeki dondurmacıdan karışık üç top dondurma alıp, banktaki arkadaşının yanına oturdu. Elindeki peçeteye sarılmış külahı uzatarak,
"Bugün benden. Bir dahakine senden olur."
"Tamam öyleyse. Kesene bereket."
Hamza, şakaya vurdursa da mahcup oluyordu. Yine de herkesin yaklaşımı ona kendini rahat hissettiriyordu. Sanki yıllardır bastırdığı kişi kendini göstermek için kan ter içinde, kapatıldığı odadan çıkmıştı. Kimi zaman kendine ve verdiği kararlara şaşırıyor kimi zamanda kendiyle gurur duyuyordu. İlk defa, ilk defa kendini onaylıyordu. Eren, dondurmasını yalayarak, arkadaşına döndü.
"Ne oldu bugün dükkanda?"
Sesi neşeli arkadaş modundan çıkarak, gündelik halini almıştı. Normal bir insan bu iki halinin aynı kişi olduğuna inanmazdı. Eren, Gül Seda ve Hamza'nın konuştuğunu görmüş ama ciddi bir ortam olduğunu fark edince rahatsız etmek istemeyerek bir süre dışarda beklemişti. Hamza, oturduğu bankta doğrularak üzerindeki kabanı çıkarttı. Daha sonra yanına serdi. İçine katladığı mavi gömleğin hala ütüsü bozulmamıştı.
"Nereden çıkardın bir şey olduğunu."
"Ben bilirim."
"Bir şey olmadı."
Hamza, gelen bu soruyu kestirip atmıştı. O an içinde oluşan yangını bastırmış olsa da külleri hala tazeydi. Eren, konuşmasını devam ettirdi
.
"Gizemli bir tipsin. Kendinden bahsetmekten kaçıyorsun."
Kaçmak, bu sözü bugün ikinci duyuşuydu. Anlık olarak düşünmeden konuştu. Sorusu masumane bir arayıştı.
"Kaçıyor muyum gerçekten?"
Eren, arkadaşının yüzü düşünce istemeden de olsa hassas bir noktaya dokunduğunu anladı.
"Tam olarak kaçma demeyelim ama kapalı bir kutu gibisin."
"Haklısın. Kadir Amca'nın torunu geldi bugün dükkâna, evrakları getirmek için."
"Sonra ne oldu?"
"Aslında bir şey olduğu yok da. Benim hakkımda olumsuz düşünceleri var gibiydi."
"Anladım. Gül Seda'yı çok uzun zamandır tanıyorum. Bilerek kimseyi kırmak istemez. Bazen dikkatsiz konuşabiliyor ama emin ol kötü bir niyeti yoktur. Yaşadıklarının da etkisiyle herkesten şüphe ediyor. Son zamanlarda kolay şeyler yaşamadı."
"Evet, annesini kaybetmiş galiba. Olabiliyor bazen ya insanlık hali. Çok takılmadım zaten, şüphe etmesi normal. Daha tanışmadık."
"Bir gün güzel bir şekilde tanışmanızı isterim."
Hamza, gülümsemeyle cevap verdi. Soru sorma sırası kendisindeydi.
"İki kardeş misiniz siz?"
"Evet, bir abim var. Senin kardeşin var mı?"
Kardeşten öte biri vardı hayatında. Bir seher vakti izini kaybettiği birisi. Hayattaki en büyük duasıydı onunla yeniden karşılaşmak. İçindeki en büyük yaraydı kardeşi. Hatıraları, düşündükçe mutlu ederken, bir taraftan da tüm hücrelerini hüzünle kaplayan bir tetikleyiciydi. Son zamanlarda geçmişteki anıları rüya gibi hissettiriyordu.
Arkadaşının sorusunu daha fazla geciktirmeden cevapladı.
"Evet, bir kardeşim vardı. Ama şu an izini kaybettim maalesef."
"Çok üzgünüm. İnşallah en hayırlı zamanda en hayırlı şekilde tekrar karşılaşırsınız."
"Ne güzel dua ettin. Amin, inşallah."
Birbirlerinin geçmişi hakkında ilk küçük adımı atmışlardı. Fakat Hamza hala geçmişinden kaçıyordu. Kendinden eskisi kadar korkmasa da, geçmişi hala peşini bırakmayan tufan gibiydi. Daha kendine bile geçmişini anlatmaktan korkarken, başkasına nasıl anlatabilirdi ki?
***
Nefes almak, dünyanın en zor ve acı verici eylemi olabiliyor. Saniyeler kıskacına alıyor havayı. Hatıraların sesleri, kokusu, dokunabilecekmişsin kadar yakınına sızıyor. Dünyadan koptuğun anlar işte o zaman başlıyor.
Kadir, evlatlarının kokusunu ciğerlerinde hissederken, simalarını aklına kazıyordu. Tatlı gülümsemelerini biranda Ali'nin kanlı vücudu ve Deniz'in çaresiz bakışları alıyordu. Oğlunun içine sürüklendiği bataklığı görememiş, çırpınışlarına el uzatamamış olmanın ağırlığı gün geçtikçe, nefesini kesen bir cellat oluyordu.
Yaşadığı sıkıntılar arasında, oğlunun çözüm arayışı genç adamı yanlış yollara sokmuştu. Deniz'in, babasına destek olmak için aldığı iş, beklediği gibi çıkmamış, hayatın en karanlık yollarında, önünü görmeden yürümesini sağlamıştı.
Kadir'in düşünceleri içindeki pişmanlık ateşini körüklerken, kapının açılmasıyla irkildi. Gelen biricik eşi Filiz'di. Onu görünce girdiği girdaptan bir nebze olsun çıkabilmişti. Ela gözlerindeki yorgunluk, eşinin gözlerinde kaybolmuştu. Filiz, eşinin yanına yaklaştı. Bu orta yaşlı kadının, daha doğrusu evlatlarını kaybetmiş annenin, yaşadıklarına rağmen dik duruşu ve eşine güveni hiçbir zaman tükenmemişti. Merhamet dolu sesi, Kadir'in kulağına ulaştığında artık nefesi düzene girmiş, saatler akışını tekrar kazanmıştı.
"Hayrolsun Kadir. İyi değilsin bu aralar. Anlat diye bekledim ama konuşmuyorsun. İyice kapandın içine."
"Nereden başlayayım iki gözümün çiçeği."
Orta yaşlı kadın, eşinin dizinde olan elini kaldırarak, kendi elinin üzerine koydu.
"Sen bilirsin nereden başlaman gerektiğini."
Kadir, ciğerini delip geçen havanın yolunu açtı. Nefesi ciğerlerine büyük bir acıyla doldurdu.
"Hamza'nın yaralandığı gece aşağıya inmiştim hani."
Kadir duraksayınca, Filiz devam etmesini işaret etti.
"Sonra."
"Polis aracına götürülenleri gördüm. Nasıl devam etmeliyim bilmiyorum sözlerime Filiz, bunu sana nasıl söylerim."
"Kokutma insanı Kadir. Ne oldu?"
"Söylemek istemiyorum ama kendini hazırlasan iyi olur."
Filiz elini eşinin elinden çekerek kendi dizine götürdü. Kadir, yutkunarak zamanı bıçak gibi kesecek o iki ismi söyledi.
"Deniz ve Tayfun'du."
Filiz, duyduğu isimlerle kalakaldı. Bir eliyle ağzını kapatmış, diğer elini ise kalbine götürmüştü. Yıllardır söylemesi bile kalbine yük olan oğlunun ismi, böyle bir meselede mi anılacaktı? Daha sonra eşinin seslenişlerine rağmen sesler boğuklaşmış, görüntü kararmıştı. Deniz, güzel gözlü oğlu. Çekingen yapısı ve kırılgan yapısıyla, her zaman geri planda kalan bir çocuktu. Onun böyle bir şey yapma ihtimali düşüncelerini zehrediyordu. Ancak olanlar ihtimalden fazlasıydı. Yaşananlar gerçek ve iki adım ötesindeydi. Ali'nin ölümünden sonra bir daha göremediği oğlu, şimdi bir suçlu olarak karşısına çıkmıştı.
Yarı baygın oturan kadın, eşinin getirdiği suyla kendine gelmeye çalıştı. Çatallı çıkan sesi, Kadir'i daha da çaresiz bırakıyordu.
"Neden söylemedin?"
"Nasıl diyeceğimi bilemedim Filiz."
"Gider alırdık oğlumu o çukurdan. Görseydim bir gözlerini."
"Gidecektim karakola ama çoktan çıkartılmışlardı."
Filiz, sandalyeden tutunarak ayaklanmıştı. Gözlerindeki duygu seline engel olamamış, hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Kadir, eşinin hemen arkasından kalkarak onu kollarının arasına alsa da hıçkırıklarına engel olamamıştı.
"Kadir, oğlumun yüzü siliniyor gözlerimin önünden.
Kokusunu alamıyorum artık.
"Tamam sakin ol çiçeğim. Bununda üstesinden geleceğiz. Rabbim dirayet verir, kulunu darda bırakmaz."
"Esma'm da yok artık, Ali'm yok Kadir."
Yıllardır içine attığı duygular bu olayla patlak vermişti. Kızının cenazesinde bile torununa destek olmak için ayakta durmaya zorlamıştı kendini. Ama şimdi her şey farklıydı. Tüm hatıralar, travmalar bir bir nüfus ediyordu beynine.
Kadir, eşini sandalye çekerek oturttu. Çekmecelerden birinden aldığı limon kolonyasını eşinin eline, yüzüne serpiştirdi. Nefes alışverişlerinin düzelmiş olmasına rağmen ağzını bıçak açmıyordu. Sessiz geçen birkaç dakikadan sonra, kadının sesi tekrar duyuldu.
"Neler oluyor Kadir? Her şey üst üste geliyor. Hamza'nın karşımıza çıkması, hayatımıza girmesi. Gözleri aynı oğlumun gözleri."
Yeni yeni toparlayan eşine Hamza ve Deniz'in birbirlerini tanıyor olma ihtimalinden söz etme konusunda kararsızdı.
"Tevekkül edip bekleyeceğiz çiçeğim. Her zorluğun arkasından bir kolaylık gelir. Biz içimizi ferah tutalım. Vardır bunda da bir hayır."
Tezgâhta duran telefonun çalmasıyla Kadir ayaklanarak arka tarafa doğru yöneldi. Arayan torunuydu. Bir süre kendine gelmek için bekledikten sonra telefonu açtı.
"Alo, efendim kızım."
"Ne yaptınız diye aradım dede. Yardıma ihtiyaç varsa ineyim bende."
"Yok kızım sağ olasın. Ananenle oturuyoruz öyle. Sen keyfine bak."
"Bir ihtiyaç olursa haber verin o zaman. Ben yukardayım."
"Tamamdır. Hadi Allah'a emanet."
Torunun kapatmasının ardından tekrar eşinin yanına geldi. İçindeki huzursuzluk gün geçtikçe daha da büyüyordu. Onu bu çukurda hayatta tutan tek şey ise tevekküldü. Yıllarca yaşadıklarının hepsi birer imtihandı. Yaşadıklarının boşa olmadığı düşüncesi önünü görmesine yardımcı oluyordu.
Bir babanın evladını hiç görmek istemeyeceği bir şekilde görmüştü oğlunu. Her gece bakışları gözünün önüne geliyordu. Kendisine verilen emanetleri koruyamamıştı. Şimdi ise geride bir torunu ve nerede olduğundan bihaber olduğu oğlu duruyordu.
Her ne olursa olsun oğlunun, bir insanın canına zarar verecek kadar ileri gitmesini aklı almıyordu. Yıllar önce oğlunun sözü kulaklarında yankılanmaya başladı.
"Baba, size zarar vermelerinden korkuyorum."
Kendinden emin baba edasıyla, 'Ben seni koruyacağım.' demişti oğluna. Oğlunun korku ve endişe dolu bu sözlerinden iki gün sonra her şey değişmişti. Ne o oğullarını koruyabilmiş ne de Deniz girdiği bataklıktan çıkabilmişti.
Ali, Deniz'den iki yaş küçüktü ve birbirlerinin ayrılmaz parçaları gibilerdi. Deniz, Tayfun ve Ali. Evde maddi sorunlar yaşandığı bir sırada Deniz ve Tayfun güzel bir iş bulduklarını söyleyerek, mutlu bir şekilde evlere dağılmışlardı. Başlarda her şeyin yolunda gitmesine karşın daha sonra yöneticilerin isteklerinin değişmesi ve tehditler üzerine iş bir yere kadar gelmişti. Yanlış seçimler, zaman zaman ani verilen kararlar birçok kişinin hayatını etkilemişti.
Gök insanıyım demişti Hamza'ya şu an fark ediyordu ki ne gök olacak cesareti vardı ne de yer. Kayıpları vardı ikisinde de. Geçmişinden kaçtığının yıllardır farkında bile değildi. İçinden geçen şu satırların diline vurmasına engel olsa da, içinde yazdığı sözler dönüyordu.
Gökyüzünde süzülen kelime dolu sayfayım ben
Kimsenin ulaşamayacağı
Kovalamaya uğraşmayacağı
Rüzgârın rehberliğiyle gözlerden uzaktayım
Yeryüzünde, kanadı kırılmış bir güvercinim ben
Ait olmadığım topraklarda
Kafesine sığmayan yüreğimde
Çaresiz adımların merkezindeyim
Çölde kaybolmuş karıncayım ben
Gözün fark bile etmeyeceği
Kalplerin yokluğumu hissetmeyeceği
Umutların uğramadığı yerdeyim
İçinden dökülen kelimeler belki de bir daha hatırlanmamak üzere boşluğa gömülmüştü. Genç Kadir yoktu artık. Edebiyat okuma hayalleri kuran gencin yerini pişmanlık sarmaşıklarının sarmış olduğu bir adam almıştı. Kâbusları gün geçtikçe can sıkıcı hal alıyor, sağlıklı düşünmesini engelliyordu. Ama bildiği tek şey vardı, yürümeye devam etmeliydi. Eşi ve torunu için ayakta durmalıydı. Hala oğlunu o çukurdan çıkarmak için bir ihtimali varken bunu yapmalıydı.
Kadir'in girdiği yollar her zaman geçmişe çıkıyordu. Geçmişe odaklanmayın, önünüze bakın. Böyle demez miydi insanlar?
Peki ya önümüzde geçmişse?