Yavaş yavaş eve doğru yürüdüm. Her adımda bacağım sızlıyordu, ama asıl ağrı içimdeydi. Sokak lambalarının sarı ışığı altında gölgem uzuyordu, sanki benden daha uzun, daha güçlü biri gibi. Eve geç kalmıştım yine. Saat kaçtı bilmiyordum, telefonum yoktu zaten. Ama biliyordum ki kapı açıldığında aynı şey olacaktı. Yumuşak bir karşılama değil. Babamın içkisi bitmişse ya da annemin sigarası tükenmişse, suçlu bendim. Almayınca dayak yiyordum. Alınca da dayak yiyordum. Fark etmiyordu. Ben sadece bahane oluyordum.
Evden kovulmak da sıradan bir şeydi artık. Kapı suratıma kapanır, “Git, bir daha gelme” derlerdi. Sokakta yatardım o zaman. Soğuk banklarda, terk edilmiş inşaatlarda, bazen parkların kuytu köşelerinde. Korkunçtu. Karanlıkta her ses bir tehditti. Bazen biri yaklaşırdı, sözleri iğrenç olurdu, bazen elleri… Tacize uğramıştım birkaç kez. Kaçardım, ama nereye kaçacaktım ki? Eşyalarımı çalarlardı; sırt çantam, içindeki defterim, bir iki parça kıyafetim… Hepsi giderdi. Geriye kalan tek şey korku olurdu. Aciz olmaktan nefret ediyordum. Güçsüz olmaktan nefret ediyordum. Herkesin beni ezmesinden, üstümden geçmesinden nefret ediyordum.
Ben de sevilmek istiyordum.
Gerçekten, içten, “seni gördüğüme sevindim” dedirtecek kadar sevilmek istiyordum. Ama bu hayatta kimseye güvenmemeyi öğrendim. Güvenmek, kapıyı aralamak demekti. Kapı aralandığında ise hep dayak yedim. Hep incindim. O yüzden kapıyı kapattım. Kilitleyip anahtarı denize attım sanki.
Keşke ölebilsem, diye geçirdim içimden yine. Ama onu bile yapamıyordum. Cesaretim yetmiyordu. Ya da belki içimde hâlâ küçücük bir parça “belki yarın farklı olur” diyordu. O küçük parça yüzünden hâlâ nefes alıyordum.
Evin önüne geldiğimde durdum. Derin bir nefes aldım. Göğsüm daralıyordu, astım yine tutacaktı birazdan. Anahtarı çıkardım, ellerim titriyordu. Kapıyı olabildiğince sessiz açtım. İçeri girdim. Koridor karanlıktı, sadece mutfaktan sızan cılız bir ışık vardı. Yavaş adımlarla kilere doğru yürüdüm. Evet, odam orasıydı. Kiler. Soğuk, nemli, küf kokan bir yer. Duvarlarda siyah lekeler, yer betondan. Yatak yoktu. Sadece yere serdiğim eski bir battaniye ve üstüme örttüğüm incecik bir pike. Sabaha kadar donardım. Uyuyamazdım çoğu gece. Nefesim hırıltılı çıkar, astım krizi gelir, saatlerce öksürürdüm. Ama sesimi çıkarmazdım. Çıkarırsam daha kötü olurdu.
Tam kilerin kapısına vardığımda arkamdan o ses geldi. Tanıdık, boğuk, öfkeli.
“Nerdesin lan sen bu saate kadar orospu?”
“Kimlerle sürtüyordun?”
Arkamı döndüm. Babam koridorun sonunda duruyordu. Gözleri kan çanağı, elinde boş bira şişesi. Ona baktım. Korku mideme oturdu. İnsan annesinden babasından korkar mı? Ben ölesiye korkuyordum. Hâlâ.
“Baba…” dedim istemsizce, sesim titrek.
“Bana baba deme orospu. Ben senin baban değilim.”
Küçüklüğümden beri aynı şey. Ne annem ne babam kendilerine “anne” “baba” dememi istemişti. Küçükken çok istemezdi. Bir anne kucağı, bir baba koruması… Hayal etmiştim. Şimdi ise hiçbir şey istemiyordum onlardan. Ne anne, ne baba. Sadece sessizlik. Sadece bir gece huzurla uyuyabilmek. Bir sabah uyanıp “bugün kimse bana vurmayacak” diyebilmek.
“Sana diyorum! Konuşurken bana bakacaksın. Cevap vereceksin. Bu yaşına kadar hâlâ akıllanmadın demek. Şimdi sana bir ders vereceğim. T-shirt’ünü çıkar. Diz çök.”
Duygusuzca yaptım. T-shirt’ümü başımdan sıyırdım, yere bıraktım. Dizlerimin üstüne çöktüm. Soğuk beton dizlerimi yaktı. Duygumu göstermeyecektim. Gösterirsem daha kötü olurdu. Hep öyle olmuştu.
Kemerini çıkardı. O tanıdık şakırtı. Havada ıslık çalarak indi ilk darbe. Sırtımda patladı acı. Gözlerim doldu. Alıştım sanmıştım. Yalan. Alışmak diye bir şey yoktu. Sadece uyuşmak vardı. Kendimi kandırıyordum. Acı her seferinde aynı şiddetteydi, sadece ben bağırmamayı öğrenmiştim.
Kaç kere vurdu saymadım bu sefer. Ama biliyordum, elliyi geçtiğini hissettim. Sırtımdaki eski yaralar kurumuştu, kabuk bağlamıştı. Yeni darbeler o kabukları kaldırdı, kanattı. Kemer izleri kalacaktı yine. Geçmeyecekti biliyordum. Yıllar geçse de tenimde kalacaktı o çizgiler.
Ama asıl yara içimdeydi.
Kalbimdeki yara.
O hiç kurumuyordu. Hiç kapanmıyordu.
Her darbede biraz daha genişliyor, biraz daha derinleşiyordu.
Darbeler bittiğinde kalkmadım hemen. Dizlerimin üstünde öylece kaldım. Nefesim hırıltılıydı. Babam bir şeyler mırıldandı, sonra ayak sesleri uzaklaştı. Ben hâlâ kıpırdamadım.
Sonra yavaşça kalktım. Sırtım yanıyordu. Kilerin kapısını açtım, içeri girdim. Battaniyeyi yere serdim. Pike’yi üstüme çektim. Soğuk beton sırtımdaki yaralara yapıştı. Acıdan dişlerimi sıktım.
Gözlerimi kapattım.
Ve içimden fısıldadım, kimsenin duymayacağı kadar sessiz:
“Bir gün…
Belki bir gün…
Biri bana ‘seni seviyorum’ derse…
O gün bu yaralar belki iyileşir.”
O güne kadar…
Sadece dayanacaktım.
Nefes alacaktım.
Ve o küçük, inatçı parçayı içimde canlı tutacaktım.
Çünkü hâlâ, en derinlerde,
Yaşamak istiyordum.