İçeriğe geç

Yalanlar ve gerçekler bxbxi

Bölüm 2 · 5 dk okuma

Yalanlar ve gerçekler bxbxi

Bölüm 2

BÖLÜM 1

Hava soğuktu, rüzgârın uğultusu kulaklarımda yankılanıyordu, ama bedenim yanıyordu sanki ateşler içindeydim. Okulun arka bahçesinde, yine aynı kabus: zorbalar etrafımı sarmıştı. Okan önde, gözleri kin dolu. Ben ne yapmıştım ki onlara? Hiçbir şey. Sadece kendi köşemde, başımı öne eğip yürümek istemiştim. Kimseye dokunmadan, görünmez olmak istemiştim. Ama hayat bana hiç izin vermiyordu buna.

Okan'ın tekmeyi diz kapağıma savurduğu an, zaman durdu. Çat. O sesi hâlâ duyuyorum; kemiklerin kırılganlığını hatırlatan, içimi titreten bir çatırtı. Acı o kadar ani ve şiddetliydi ki, nefesim kesildi. Bacağım zonkluyordu, sanki binlerce iğne batıyordu. Dayanamadım, yere yığıldım. Ellerim soğuk betona değdi, ama asıl soğukluk kalbimdeydi yalnızlığın buz gibi soğuğu.

"Seni kimse sevmiyor ibne. Şu haline bak, acınası bir halde yatıyorsun. Kaybolsan kimse seni aramaz. Bir iyilik yap kendine ve bu dünyadan kaybol ibne."

Sözleri zehir gibi akıyordu içime, her kelime bir yara açıyordu. Bacağım yanıyordu, gözyaşlarım boğazımda düğümlenmişti. Ağlamak istiyordum, ama biliyordum: Ağlarsam, daha sert vuracaklardı. Dişlerimi sıktım, sustum. Gözlerimi kapattım, acıyı içime gömdüm.

"Acınası duruyorsun. Ailen bile seni sevmiyor ibne."

Birkaç tekme daha geldi, rastgele, acımasız. Sonra gittiler. Kahkahaları uzaklaşırken, ben yerde sırt üstü yatıyordum. Bacağımı kıpırdatamıyordum, sanki bedenimden kopmuştu. Etraf sessizleştiğinde, içimdeki fırtına patladı. Avazım çıktığı kadar çığlık attım. Gözyaşlarım sel gibi aktı, ellerimle yere vurdum, vurdukça daha çok ağladım. Kızıl saçlarım yüzüme yapışmıştı, okul formam ter ve gözyaşıyla sırılsıklam olmuştu. Kimse gelmedi. Kimse duymadı. Ve o an, yine geldiler aklıma eski yaralar, hiç iyileşmeyenler.

...

"Anne, lütfen beni buraya kapatma. Karanlık korkutuyor beni."

"Kes sesini Efgan. Cezalısın. Bıktım senden, keşke kaybolsan."

Küçücüktüm, belki beş-altı yaşında. Karanlık en büyük düşmanımdı, ama annem umursamazdı. Beni bodruma kilitlemişti yine. Kapı kapandığında, ağlamaya başladım. Karanlık her yanı sarıyordu, duvarlar üstüme geliyordu. "Anne, lütfen çıkar beni. Korkuyorum!" diye yalvardım, yumruklarımı kapıya vurdum. Ama sesim boşa gidiyordu.

Babam da katılmıştı bazen bu cezaya. O bodrum... Korkunçtu. Kokusu hâlâ burnumda: nem, küf ve o iğrenç, çürümüş koku. Hayvan cesetleri miydi, yoksa başka bir şey mi bilmiyordum, ama kan kokusu gibi geliyordu bana. Her yer kanla kaplı gibi hissediyordum. Korkudan titriyordum, kapıya yaslandım, yere çöktüm. Kulaklarımı kapattım, ama sesler içimdeydi kendi hıçkırıklarım, kalp atışlarım.

Kandan nefret ediyorum. O yapışkan, metalik kokusundan.

Cesetten nefret ediyorum. Ölümün sessizliğinden.

Gürültüden nefret ediyorum. Çığlıkların boşluğundan.

Karanlıktan nefret ediyorum. Beni yutan o sonsuz siyahtan.

Kendimden nefret ediyorum. Neden bu kadar zayıfım diye.

Herkesten nefret ediyorum. Neden kimse yardım etmiyor diye.

Ben çocuktum, ama içimdeki o masum çocuk o bodrumda öldü. Ya da ölmedi belki, sadece saklandı. Derinlere, çok derine. Çünkü dışarı çıkarsa dayak yiyecekti, incinecekti. O yüzden sustu. Yerine büyüyen Efgan aldı sırayı dayak yemeye, acı çekmeye alıştı. Canı yansa da sesini çıkarmadı. Çünkü konuşmak hiçbir şeyi değiştirmiyordu. Sadece daha fazla acı getiriyordu.

...

Başka bir akşam... Mutfak masasında yaprak sarma. Annem babama ve kendine yapardı hep. O yağlı, parlak yapraklar, içinden taşan pirinç ve baharat kokusu... Midem guruldayınca bakardım uzaktan, gözlerim dolu dolu.

"Anne, acıktım. Bana da yaprak sarma verecek misin? Canım çekti, tadını merak ediyorum."

Küçük çocuk masanın kenarından uzanıyordu, umutla. Ama annem kaşlarını çatar, "Defol öyle pis pis bakma. Sen buna layık değilsin, hak etmiyorsun." derdi. Ben ne yapmıştım ki? Hiçbir şey. Sadece doğmuştum belki.

Bana bir kuru ekmek parçası atardı. Köşeye çökerdim, ekmeğimi kemirirken onları izlerdim. Keyifle yerlerdi, sohbet ederlerdi. Canım o kadar çekerdi ki, içim yanardı. "Çok güzel görünüyor. Büyüyünce ben de yiyeceğim." derdim içimden, o acıyı yutardım.

O gece, herkes uyuduğunda kalktım yatağımdan. Minik adımlarla mutfağa gittim, ayaklarım soğuk zeminde titreyerek. Sadece bir tane, bir lokma... Masaya yaklaştım, parmak uçlarımda yükseldim. Yetişemedim. Elim tabağa değdi, ama dengesi bozuldu. Tabak yere düştü, şangır şangır kırıldı. Parçaları toplamaya çalıştım telaşla, ama bir cam elime battı. Kan aktı parmaklarımdan, yere damladı. Korkudan çığlık atmamak için dudaklarımı ısırdım. Ellerim titriyordu, dudaklarım, her şeyim. Gözlerim kararıyordu, midem bulanıyordu kan kokusundan.

Annem sinirle geldi, ensemden tutup kaldırdı beni. "Sen ne yaptığını sanıyorsun küçük bela?"

Tokat attığında, ağzımdan bir hıçkırık kaçtı. "Sadece yaprak sarma yemek istedim..." diyebildim, sesim titreyerek.

"Kes sesini! Sadece yemek istemiş hepsini heba ettin. Bıktım senden!"

Babamı çağırdı. Babam uykusundan uyanınca bir canavara dönerdi gözleri kızarır, sesi gürlerdi. Ben canavarlardan korkardım, en çok da ondan. Geldi, sinirli. "Ne bağırıyorsun Aysun? Bir uyku uyutmadın."

"Görmüyor musun şu veletin yaptığını? Al bunu, ceza ver."

Babam sırıttı, o korkunç sırıtışıyla. Kolumdan tuttuğu gibi odama sürükledi. T-shirtümü çıkardı bir çırpıda, kemerini çözdü. Sırtıma indirdi, sert, acımasız. "Baba, vurma! Acıyor!" diye yalvardım, ama çığlıklarım duvarlarda yankılandı sadece. Duyuyordu, ama umursamıyordu. Belki hoşuna gidiyordu o sesler. Yorulunca bıraktı beni, kanlar içinde, sırtım yanıyordu günlerce. İzleri hâlâ hissediyorum bazen.

...

Bu anıları hatırlamak, her seferinde bir bıçak gibi saplanıyor içime. Defalarca denedim gitmeyi, yok olmayı. Başaramadım. "Keşke kaybolsam, yok olsam." dedim binlerce kez, geceleri yastığa gömülüp.

Bacağım hâlâ zonkluyordu, acı dinmiyordu. Elimi uzattım, doğuştan sakat olan sol bacağımı tuttum. Küçükken bir çocuk dövmüştü beni, o gün yerinden çıkmıştı. Bir daha düzelmedi tam. Her darbede tekrarlıyor, ben dişlerimi sıkıp kendim yerine oturtuyorum. O an da öyle yaptım: tuttum, çevirdim, çat sesi geldi yine. Acı gözlerimi yaşarttı, ama düzelmişti. Her gece uykudan ağlayarak kalkıyorum o ağrı yüzünden, ama evde ağlamak yasaktı. Yastığa bastırırdım yüzümü, sessizce akıtıyorum gözyaşlarımı.

Yavaşça kalktım, topallayarak yürüdüm. İnsanlar yok olmamı istiyorsa, belki haklıydılar. Markete uğradım, bir kutu konserve yaprak sarma aldım. Sonra her zamanki yerime, o uçuruma gittim. Karanlık çökmüştü, rüzgâr saçlarımı savuruyordu. Kenara oturdum, kutuyu açtım. Bir tane aldım, ağlayarak ısırdım.

"Tadı çok kötü..."

Anneminkinin yerini tutmuyordu. Yapay, soğuk. Acaba bir annenin sevgisiyle yaptığı yaprak sarmanın tadı nasıldı? Hep merak ettim, hâlâ ediyorum. O sıcaklık, o özen...

Ağlamam dinmiyordu, ben de durdurmuyordum. Kalktım, uçuruma baktım. Aşağısı karanlık, sonsuz.

"Buraya kadarmış Efgan. Ölüyorsun, sevdiklerini geride bırakıyorsun."

Sevdiklerim... En yakın arkadaşlarım. Beni hayata tutunmaya çalışanlar. Cisem'in tatlı gülümsemesi, o içten kahkahası. Çiğdem'in benim için kızlarla kavga etmesi, "Efgan'ı rahat bırakın!" diye bağırması. Ata'nın o saçma şakaları, komik olmasa da bizi güldüren. Üzgünüm çocuklar. Dayanacak gücüm kalmadı. Affedin beni. Belki dünya bensiz daha güzel olur. Hayır, kandırmayayım kendimi dünya zaten güzel bir yer değil

Tam o sırada arkamdan bir ses yükseldi. Karanlıkta göremiyordum, uzak gibiydi.

"Hey çocuk! Sen orada ne yapıyorsun?"

Korktum. Yine korktum her şeyden. Topallayarak kaçtım oradan, düştüm kalktım, koştum. Yine başaramadım. Yine ölmeyi başaramadım.

O gece eve döndüğümde, yatağa uzandım. Bacağım acıyordu, ama içimde bir şey kıpırdandı. Belki o saklanan çocuk hâlâ oradaydı. Belki bir gün çıkacaktı. Belki bir gün biri bana gerçekten sarılacak, "Sen layıksın" diyecek. Şimdilik sadece nefes alıyorum. Ve bu bile, küçük bir zafer gibi geliyor.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.