İçeriğe geç

Yalanlar Mirası (Kemikler Mirası İkinci Kitap)

Bölüm 9 · 33 dk okuma

Yalanlar Mirası (Kemikler Mirası İkinci Kitap)

Bölüm 9

Sekizinci Bölüm: Kan İzleri

Hellooooo en sevdiklerimmmm!

Geç kaldım üzgünüm ama öyyyylleeee yoğunum ki şu an mesaiden ve telefondan bölüm atmaya çalışıyorum heehejrjtj

Nabersiniz nasıl gidiyorrrr çok özledim anlattınnn sonra kasklarınızı takın lütfeeeenn.

Sizi bölüme almadan önce yine yine yine teşekkür etmek istiyorum. Yanımda olduğunuz için o kadar minnettarım ki elimde olsa hepinizle kocaman sarılmak istiyorum.

TAMAM.

Kaskları taktık.

Keyifli sürüşlerrrr!

Sekizinci Bölüm

"Kan İzleri"

Riley

Dünyanın en prestijli müzik okullarından birinin web sitesinde dolaşıyordum. Başvuru kutucuğuna basıp geri çıkıyordum. Biraz nefesleniyor, cesaret ediyor sonra da vazgeçiyordum.

Dört enstrüman çalabiliyordum. Sesime güveniyordum. Disiplinliydim. Yetkindim. Yeterliydim.

Ama çalmakta en iyi olduğum şey enstrüman değil değerli bilgiler ya da eşyalar olduğu sürece hayalimdeki o hayat için yeterince iyi olmayacaktım.

Bacağımda bir morlukla bir otel odasındayken, laptop kucağımda durur ve parmaklarımın arasında Latince kan ya da altın sözcükleri kazınmış sikkeyi döndürürken o hayata başımı uzatıp kapı aralığından bile bakamayacaktım.

İstediğim okula rahatlıkla girebilecek kadar nüfuzum, bağlantılarım vardı ama hiçbirinden medet ummaz, bu hileye özellikle onların aracılığıyla başvurmazdım. Kazanmak isterdim. Yine de yapamazdım. Bana izin vermezlerdi. Uzaklaştığım an o hayali başıma yıkarlardı.

Öfkeyle laptopu kapattığımda yatağın sol tarafında, çarşafların arasında bir hareketlenme oldu.

"Neden başvurmuyorsun?"

İç geçirip başımı yatak başlığına dayadım. "Uyuduğunu sanıyordum."

"Kabul edileceksin. Sınavları geçeceksin. O hayata sahip olmanı sağlayacağım, bunu biliyorsun."

Başımı iki yana salladım. Ben gerçekçi hedef odaklıydım, o ise bir hayalperestti. Üstelik ikimiz de ailelerimiz ve bağlı olduğumuz ağ yüzünden türlü riskli işlere bulaşırken, boğazımıza kadar batmışken o benden daha çok tehlikedeydi. İki yüzü olan bir hayat yaşıyordu. Onlar için çalışıyordu aynı zamanda da kanunların yanında diğer insanlar için. Ne de olsa bir köstebekti.

Çenemi nazikçe tutup yüzümü kendisine çektiğinde bakışlarımı dağılmış sarı saçları, yüzündeki çarşaf izi ve mavi gözlerinde dolaştırdım.

"Rafaella bebeğim," dedi kendine has muzır gülümsemesiyle. "O müzikal çığlığınla bir bardağı çatlatıp kırdın, senin yolunu açtığımda, yeteneğin için yarışacaklar."

Ona kaşlarımı çattım ama dudaklarımda kaçmak üzere olan bir sırıtış vardı. "Bakmadığımdan emin olduğunda bardağı tezgâha vurup kırmıştın."

"Böyle bir şeyi asla yapmam."

"Gördüm, Carter. Ben her şeyi görürüm."

"Her şeyi değil," derken çarşafı üzerimden çekip bacağımdaki morluğa dikkat çekti.

Bacaklarımı yataktan sarkıtıp ayağa kalktım. "Mesleki riskler."

Bir şey söylemek için ağzını açtığında ikimizin de telefonuna aynı anda mesaj geldi.

Kimden geldiğini biliyordum bu yüzden Carter'ın komodine uzanıp ikimize de gelen mesajı okumasını bekledim.

"Bir buluşma olacak."

Gözlerimi yumup başımla onayladım. Şu anda tek yapabildiğim buydu. Başımı sallamak, kabullenmek, boğazıma kadar onların pisliğine batarken duygularımı susturmak.

"Bunun ne hakkında olduğunu biliyorum," dediğinde şaşırarak, tavanı izleyen endişeli yüzüne döndüm.

Bir buluşma öncesinde bizden ne istediklerini asla bilemezdik. Redemorte'nin kıymetli üyelerinden olan ailelerimiz bile bilmezdi.

Sessizliğimi devam etmesi için bir teşvik olarak kabul etti.

"Killian söyledi. Ağda bir güç ve fikir ayrılığı söz konusuymuş..." Yutkunup doğruldu. Uzun bacaklarını yataktan yere sarkıtırken, beni kalçamdan tutup bacaklarının arasına çekti ve birilerinin duymasından çekiniyormuş gibi fısıldadı. "Buna bir çeşit darbe diyebilirsin. Devrim, temizlik, kaza süsü..."

Gözlerim irileşti. "Bir suikast."

Başıyla onayladı.

"Kim?"

Omuz silkti. "Bilmiyorum... Rafaella?"

Yüzümdeki aydınlanmaya kaşlarını çatarak baktı. Kafamın içinde bir anda beliren planları, hayallerimin kapılarının aralanışını görebiliyordu sanki.

"Hayır, kesinlikle hayır."

Yüzünü iki elimle kavradım. "Bu bir fırsat. Toplantıya çağrıldık. Bize güveniyorlar. Bize inanıyorlar. Biz..."

"Hayır!" Bir anda ayağa fırladığında geri adım attım. Başını iki yana sallayarak yatağın bir ucundan diğerine volta atıyordu. "Sakın aklından bile geçirme. Seni asla böyle bir tehlikenin içine atmam."

Göğsüme bir darbe yemişim gibi geriye sendeledim. "Haberin vardı... Ne zamandır? Bana söylemedin."

Bakışlarını benden kaçırarak kirli sakalını sıvazladı. "Başka bir yol bulacağım. Bizi öldürtmeyecek bir yol."

Ona arkamı dönüp pencereye yürüdüm."Korkaklık ediyorsun!" Cevap vermeyince öfkeme yenik düştüm. "Bu büyük bir açık. Sızabileceğimiz bir çatlak. Böyle bir şans bir daha asla elimize geçmez. Bir iç savaş çıkabilir ya da onları tüm dünyaya açık edebiliriz..."

Carter'dan hâlâ çıt çıkmıyordu. Yumruklarımı sıkarak tekrar ona döndüm.

Dudaklarımın arasından küçük bir çığlık taştı. İçeride birkaç adam ve kadın vardı. Takım elbiseli, karalara bürünmüş, yüzlerini ne kadar uğraşırsam uğraşayım seçemediğim insanlar.

Elimi kalbime götürüp dehşetle geriye tökezlemek ve kalabalığın arasına dalıp Carter'ı bulmak arasında kaldım. Dilim tutulmuş, kekeliyordum.

Az önce otel odasındaydık. Neden şimdi karşımda bir hastane odası görüyordum?

"Carter..."

Başım dönüyordu. Anlar... Anlar üst üste biniyordu. Dakikalar, saatler, mekanlar bir girdaba kapılıyor; fısıltılar zihnime hücum ediyordu.

İnsanlar... önümdeki o karanlık suratlar aynı anda avuçlarındaki sikkeleri havaya attılar. Yazı tura atar gibi.

Sikkeler boşlukta dönerken her bir turda zaman gittikçe yavaşlıyordu. Tanrım, ne oluyordu?

Altın parıltılar, kurşuni bir renge sonra da griye döndü. Yer çekimine yenilip geri düşerken, hepsi birer birer kurşun halini aldılar.

Uyandığımda gözlerimi açmadım. Kâbusun etkisi zihnimden başlayarak, parmak uçlarımda bıraktığı kaskatı hissi yumuşatıp kaybolana kadar öylece bekledim.

Göz pınarlarımda biriken ıslaklığı silip derin bir nefes aldım.

Karnımda bir ağırlık, kulağımın dibinde horultuyla karışık bir tıslama vardı.

Geriye düşmüş boynumu rahatlatmak için doğrulurken başım "bize bunu yapma" diye itiraz ederek bana direndi. Şakaklarımda içtiğim kadehlerin bedelini hissediyordum.

Emerson'ın bedeninin yarısı yerdeydi başı bacaklarımda tek kolu kucağımdaydı. Kulüp evinin koltuğunda olmamıza, o yerde olmasına rağmen mışıl mışıl uyuyordu. Aynısı omzuma salyasını akıtan Morgan için de geçerliydi.

Epey... yoğun bir akşam olmuştu. İçerisi hâlâ karanlık olduğu için sızalı çok da bir vakit geçmemiş demekti. Birkaç gün önce evime geldiklerinde, dışarıdaki aracı Dez görmüş peşine birilerini takmış ama yakalayamamıştı. Ancak izlendiğimi bildikleri için alarma geçmişlerdi.

Önceliğimiz kasaba şerifini de işe dahil ederek giriş çıkışları iş birliğiyle kontrol etmelerini sağlamak olmuştu. Ben bu fikirden onlar kadar nefret etmiyordum ama polis departmanıyla yan yana durduklarında bile tüyleri diken diken oluyordu.

Diğer kasabalardan üyeleri çağırarak saatler süren bir toplantı gerçekleştirmiştik. Rebel'ın ve Sin'in tokmaklarının ayrı ayrı masaya indiği, yaklaşan tehlikeye kendimizi nasıl hazırlayacağımızın tartışıldığı, müşterilerimizin hangilerini devreye sokacağımızın değerlendirildiği, RDM'in bir sonraki adımının ne olabileceği ve tabii ki, tarikatla el sıkışan şu diğer kulüple ilgili nasıl bilgi toplayabileceğimizin konuşulduğu bir toplantı olmuştu.

Bu toplantılara kilise diyorlardı, hâlâ alışabilmiş değildim. Rebel ya da Sin ya da ben ve Dez bağırmadan herkes hararete kapılıp gitmişti. Sonunda kendimizi burada bulmuştuk.

Toplantı Rebel ve Sin'in ayrılmasıyla içkilerin elden ele dolaşmaya başladığı daha rahat bir ortama dönmüştü.

Pencerenin önünde biri yatıyordu. Duvarı kaplayan ve içinde eski bir Harley motosikletin sergilendiği vitrinin önünde de horlayanlar vardı. Koridorun, odaların ve mutfağın da aynı şekilde olduğuna emindim.

Siktir. Viskinin tadı hâlâ ağzımdaydı. Dez'in gözleri toplantı boyunca bana döndükçe, sürü anlattıklarımdan daha fazlasını dinlemek istediklerini açıkça belirttikçe usanmış ve kadehlerce viski içmiştim.

Kızları uyandırmamaya dikkat ederek doğruldum. Morgan homurdanarak kendini koltuğa bıraktığında ayağa kalktım.

Bir çift gözün üzerimde olduğunu biliyordum. Vücudumu rahatlatmaya çalışırken o tarafa bakmadım. Ama bakışları ısrarcıydı.

"İnsan olmadığından endişelenmeye başladım," diye fısıldadım.

"Aynı şekilde."

Cevap benimki kadar sessiz değildi. Kimseyi uyandırma endişesi taşımıyordu ama gölgeler dile gelseydi üzerimde aynen onunki gibi bir etki bırakırdı.

Seth'e yandan bir bakış attım. Tekli koltukta dimdik bir şekilde oturuyordu. Yanındaki diğer tekli koltukta da Sawyer dizlerini kendine çekmiş bir şekilde uyuyordu.

"Son baktığımda oturduğun koltuğun duvara daha yakın olduğuna eminim. Bilirsin, yanındakinden oldukça uzakta."

Seth'in tek bir kası bile oynamadı. Koyu tenine tezat bir buz mavisi rengine sahip gözleri neredeyse cansız duruyordu. Onun bir psikopat olduğuna emindim.

"Uykunda sayıklıyordun Riley."

Gözlerimi kıstım. "Ve senin bunu biliyor olman hiç ürkütücü değil."

Başını yavaşa yana eğdiğinde eğer yeterince coşkulu bir insan olsaydım ondan bir tepki aldığım için kendimi alkışlardım.

"Burada beni ürkütücü bulmayan sayılı insanlardan birisin."

"Sen böyle görünür ve davranırken, oldukça ilginç değil mi?"

Beni saç diplerimden ayaklarıma kadar inceledi. "Hayır pek ilginç değil. Daha azını beklemezdim."

İşte bu ilgimi çekmişti. "Neden?"

Sustu. Kapatma tuşuna basılmış bir robot gibi öylece kaldı. Gözlerimi devirip su içmek için mutfağa doğru döndüm.

"Sayıklıyordun," diye tekrarlayarak arkamdan seslendi. "Ve merak ettim. Şu çaldığın kurşun, onu saklı tutmak için ödediğin bedel neydi Riley? Helbarvest'e kaçarken arkanda ne bıraktın?"

Ayaklarım yere çivilenmiş gibi duraksamasaydım, Seth'in kurduğuna şahit olduğum en uzun cümlelerden biri olduğu için onu tebrik edebilirdim.

Bedel. Bu güçlü bir sözcüktü. Ama arkamda bıraktığım şeyle kıyaslanamazdı bile.

Seth'in merakından, beni kışkırtmak ya da bir şeylere burnunu sokmak istemesinden bu soruyu sormadığını biliyordum.

O diğerleri gibi değildi. O hiçbirimiz gibi değildi.

Sin'in karşısına geçip silah çeksem önce neden diye sorar sonra karşılık olarak o da silahını çekerdi.

Dez'e silah çeksem, neden diye sorarken gülümser, silahını bana doğrultur sonra da ne kadar çekici göründüğümü söylerdi.

Ama Seth'e aynı şeyi yapsam, neden diye sormazdı bile. Canını almak istesem bile ilgisini çekemezdim.

Bir an için basıp gitmeyi düşündüm ama omzumun üstünden ona bakma dürtüm baskın geldi.

"Nedeni öğrenmek bizi RDM'den bir adım öne geçirmeyecek ya da tüm sorunlarımızı çözmeyecek. Bu kişisel ve öyle kalmasını tercih ederim."

Bu "siktir git ve hayatımı kurcalama" kelimelerinin en yumuşatılmış haliydi.

"Bunu sana sürü adına sormuyorum. Bir arkadaş olarak soruyorum."

Gözlerimi kırpıştırdım. İnanın bana, benim gibi bir kadını şaşırtmak kolay değildi. Her ne kadar bir buz dağının bile ondan daha fazla mimik yapabileceğine inansam da şu an samimi görünüyordu.

Yine de... "Sürü neyse sen de osun. Alınma."

Gözleri çok kısa bir an Sawyer'a kaydı. "Bir şeyleri hatırlamam gerekiyor."

"Anlamıyorum..." diye yüzümü buruşturdum. Benim geçmişim ona neyi hatırlatabilirdi ki? Orada bir şeyler vardı. Seth hep gizemliydi ama her zaman bundan daha fazlası olduğunu sezmiştim.

Yedi sene önce buraya kaçışımın ona bir fayda sağlamayacağına emindim.

Koridordan kısa kadınsı bir çığlık ve birinin sanki duvarlara vuruyormuş gibi patırtı sesleri gelince ortak salondaki gerilimi arkamda bıraktım.

Dar karanlık alan boştu ama sesler gelmeye devam ediyordu. Birkaç adım attıktan sonra kaynağını buldum.

Bodrum kattaki toplantı odasının kapısı hışımla açılırken son basamağa takılıp düşmek üzere olan sarışın bir kadın apar topar kendini koridora attı. Saçları dağılmış, omzu açık tişörtü neredeyse sol memesine kadar inmişti. Bir yandan göğsünü tutuyor bir yandan küfürler ediyor ve çılgınca tavırlarla bana yaklaşıyordu.

Onu birkaç kez etrafta gördüğümü anımsıyordum. Bu koridorlarda kimse utanç yürüyüşü yapmazdı kaldı ki bodrumdaki daha derin meselelerin masaya yatırıldığı toplantı odasında sürüden kimsenin bir adamı ya da kadını masaya yatırmayacağını biliyordum. Ama kadın bana aksini düşündürtmüştü.

Yanımdan geçerken kulağımın dibinde bağırarak çıktığı yeri işaret etti. "O adam... onun karanlık bir tarafı olduğunu biliyordum. Ama lanet olası bir kaçık olduğundan haberim yoktu!"

Tiz sesine karşı yüzümü buruşturup başımı tükürüklerinden kaçınmak için geriye çektim. Kimden bahsettiği hakkında hiçbir fikrim yoktu. Aklıma benim bile güvenli bir yuva olarak gördüğüm yerde yaşanması asla mümkün olmayan birkaç düşünce gelince gerildim. Sonuçta diğer kasabalardan da üyeler vardı ve hiçbirini tam anlamıyla tanımıyordum.

"İyi misin?"

Yüzümdeki ciddi endişeye karşı gözlerini devirdi. "Bana o bakışı atma. Bir kız eğlenmek isteyebilir ama hevesim bir psikopat tarafından kursağımda bırakıldı." Tekrar bodruma bakıp ayaklarını yere vurarak yanımdan uzaklaşırken korkmuş ve öfkeli mırıltıları onu takip etti. "Adam tüylerimi ürpertiyor. Annem her zaman şeytan tüyü olanların gerçekten de şeytan olabileceklerini söylemişti."

Kadının arkasından bakarken Cooper, mutfak tarafından uykulu bir şekilde bağırdı. "Bebeğim, bütün gece seni aradım..."

"Kes sesini Cooper!"

Kapıyı çarpıp çıktı.

Ben de bodrumun açık kapısına bir göz attım. Aşağıdaki psikopatın kim olduğunu merak etmemin tek sebebi karnımı kazıyıp içeriye bir şüphe tohumu atan düşünceydi. Göğsümde ufak, çok ufak bir baskı oluşturan isim. Dez'i uyandığımdan beri görmemiştim. Toplantı sonrasında da beni odanın uzak bir köşesinden izlediği birkaç saatten sonra kaybolmuştu.

Basamakları temkinli bir şekilde inmeye başladım. Aşağısı zifiri karanlıktı. Merdiven çizmelerimin altında gıcırdıyordu.

Duvara tutunarak son basamağa ulaştım. Gözümün karanlığa alışması mümkün değildi ama el yordamıyla arayarak ışığı da açmak istemiyordum.

O kadının az önce burada bir psikopat olduğunu söyleyerek kaçtığının farkındaydım ama ben bunun üstüne gidiyordum.

Çünkü biliyordum. Bir şekilde. Hissettiklerim de meraktan çok... midemi yakan, beni pervasızlığa iten yakıcı bir duyguydu.

Temkinli, sırtım dik bir şekilde bodrum kata adım attım. Arkamdan vuran loş ışık sadece önümdeki uzun masanın bir kısmını ve diğer taraftaki koltuğun bir ucunu aydınlatıyordu.

Bir hareket yakalamaya çalışırken yaklaşan sessiz, yavaş adımları dinledim. Bir anda hızlandı. Ritmini kaybetti. Sonraki saniye sırtım duvara çarptı. Kaslı bir kol beni karnımdan kavrayarak karanlığa çekti.

Boğazımda biriken içgüdüsel çığlığı yuttum.

İri eller karnımdan yukarıya, göğüslerimin yanına ve omuzlarıma çıktı. Bir dizi bacaklarımın arasındaydı. Kamburunu çıkarmış bir yırtıcı gibi üstümde duruyor, dağınık saçlar alnıma düşüyor, beni gittikçe daha büyük bir baskıyla duvara itiyordu.

Hırıltılı nefesi suratımdaydı, ağzımın, burnumun, tenimin üstündeydi. Kalbim dehşetle değil, coşkuyla çarpıyor; kanım korkuyla değil, istekle çağlıyordu.

O olduğunu biliyordum. Bergamot, amber ve baskın viski kokusunu sanki burnumu daldırmışım gibi ciğerlerime doluyordu.

Bu saçmalıktı. Sonuna kadar boktandı. Ama o pisliği zifiri karanlıkta, bu kadar yakınımda olmasa bile tanırdım.

Ellerini çıplak kollarımdan aşağıya indirip daha da sıkı kavrayarak tekrar omuzlarıma çıktığında soğuk bir metal hafifçe tenime değdi. Bir bıçak.

Başını eğip burnunu boynuma yasladığında ve bir eli boğazımın etrafına dolandığında o bıçağın varlığını neredeyse unutacaktım ama hâlâ oradaydı. Köprücük kemiğime değiyordu.

Beynim uyuşmuştu. Üstelik saniyeler için de bunu ister olmuştum. Suçu kâbusuma atmak isterdim.

"Gerçekten kanımı akıtmak isteyeceğini hiç düşünmemiştim," dediğimde sesim nefes nefese, şehvetle sarmalanmış bir fısıltı gibiydi.

Göğsümün üstünde bıçağa sarılı eli bir yumruğa dönüştü. Ucunu yavaşça giysilerime sürterek aşağıya indirdi. "Bu adil olurdu." Buna bir cümle, bir konuşma bile denemezdi. Issız bir ormanda kulağınıza çalınan bir hırıltı kadar boğuktu. Üstelik hiç tanıdık değildi. Bıçak kalçama kadar indiğinde bir süre orada oyalandı sonra da kolunu savuruşuyla gürültüyle yere çarptı. "Bana çektirdiğin işkenceyi düşünürsek bu adil olurdu. Ödeşmek için kan akıtmak benim aşina olduğum bir yol ama bıçağın ucundaki sensen..." Dişlerinin arasından canı yanıyormuş gibi bir homurtu yükseldi.

Nereden geldiğini bilmediğim bir cesaretle boşlukla salınan ellerimi üzerine koydum. Yanıyordum, vücut ısım yüzünden terliyordum ve yeniden sarhoş hissediyordum.

Dizlerim gevşiyordu ama zayıf hissettiğim nokta arzularım ve zihnimdi. Bu bodruma hiç inmemeliydim. O kapıdan aşağıya çekilmeme sebep olan duygular şimdi beni avlıyordu. Hesap mı sormak istemiştim? Merakıma yenik mi düşmüştüm? Yoksa nedensiz, sebepsiz, katıksız ve çıplak bir ihtiyaç mıydı benimki?

Bilmiyordum.

Bildiğim gerçek, birbirimizi görmediğimiz anlarda bile Dez Gowan'ın avuçlarımı çıplak göğsüne koyacağım kadar beni etkilemesiydi.

Sıcak teni dokunuşum altında gerildi, nefesi bir tıslamayla yüzümdeki saçları uçuşturdu. Kasları altımda gergince hareket ediyordu, kalbi gümbür gümbür atıyordu.

Çıplaklığının farkındalığı beni ensem tutup o şehvet sarhoşluğundan dışarıya çekti.

Çıplaktı. Az önce bir kadın buradan çıkmıştı. Dudaklarım gerildi. Bedenim taş kesti. Neden, neden... Hayır. İçimde yanan ateşten iğrendim. Kalbimin ezilmeye başlamasından nefret ettim.

"Az önce buradan koşarak çıkan arkadaşına da mı böyle yaklaştın? Kadını korkutmuşsun." Saldırıya geçmek üzere olan bir yılan gibi dişlerimin arasından konuştuğumun farkındaydım ama artık çok geçti. Dez'in kimseye göstermediği dengesiz bir yanı vardı. Belki de fantezileri de...

Bunu kullanabilirdim. Az önce gösterdiğim zayıflığı bir saldırıya çevirebilirdim.

Anında kaskatı kesildi. Tutuşundan uzaklaşmaya çalıştığımı anlayıp beni daha sıkı tuttu. Bu sefer tamamen üstümdeydi. Bir eli göğsündeki bileğimi kavramış, vücutlarımızın arasında sıkışmıştı. Diğer kolu başımın yanında duvara dayalıydı.

Başını iki yana sallayışını, yüzüme değen saçları ve burnumu teğet geçen burnundan anladım. Kadını bir şeye zorladığını düşündüğüm için öfkeli değildim. Öyle olsaydı taşaklarına dizimi geçirir sikini o bıçakla koparırdım. Ama o Dez'di. Dez pek çok şey olabilirdi ama asla bunu yapacak kadar alçak bir adam değildi.

Öfkemin sebebi o kadınla burada olmasıydı.

Bana yanıt vermiyordu. Sadece burnunu yanağıma sürtüyor, nefeslerinin ağırlığını üzerimde bırakıyordu. Başımı çevirdiğimde göğsünü yarıp boğazına tırmanan hırıltıyı hissettim.

"Senin bir psikopat olduğunu düşünüyor Daxton. Kadınlar arasındaki şöhretin gittikçe lekelenmeye başladı..."

Solukları ansızın durdu. Üstümde öylece donup kaldı. Sonra da bugüne kadar ondan duyduğum en boğuk, en şiddetli kelimeler boğazından döküldü. "O isimle seslenme bana. Burada değil. Şimdi değil."

Sinirlerime yenik düşerek kıkırdadım. "Neden Daxton? Bu, karanlıkta fısıldanmaması gereken o isimlerden biri mi? Tehlikede miyim?"

İki bileğimi birden yakalayıp başımın üstüne kaldırdığında, vücudum tamamen onunkiyle kaplanmıştı. "Kes sesini Riley..."

İkimiz de nefes nefeseydik. Burnundan soluyordu, dudakları ağzımın üstünü karıncalandırıyordu. Kalplerimiz birbirine karşı eş bir ritimle çarpıyordu ve bu... hayır bu yanlıştı. Aklımdan geçen ilk düşünce değildi. Ne kadar mükemmel bir senfoni oluşturduğumuz değildi.

"Beni bırak ve burada ne halt ediyorsan ona dön." Cılız bir talepti. Neredeyse zayıf.

Başını iki yana salladığında bir sonraki hareketini beklemiyordum.

Dizini yukarıya çekip bacaklarımın arasına bastırdığında az önceye kadar ne kadar ıslandığımı bana hatırlattı. Keskin bir nefes aldığımda burnunu önce saçlarımda sonra da işkence gibi hissettiren bir yavaşlıkla boynumun çizgisinde gezdirdi. "Çok güzel kokuyorsun. Her zaman öylesin. Hep bunu yapmak istiyorum. Lanet olası bedenim içimdeki arzuya dar geliyor..." Ağzı boğazıma değdiğinde göğsümü ona doğru itmekten başka bir şey yapamadım. Bedenim artık benim savunma silahım değildi, onun enstrümanıydı.

"Dez..." İniltim bodrumda yankılandığında tenime karşı hırladı.

Dişleri nabzıma sürtüğünde o keskin sızıyı bacaklarımın arasında hissettim. Zihnim pusluydu, mantığım suskundu, sadece zevk... ondan gelebilecek zevkin beklentisi vardı.

"Sikeyim. Bundan nefret ediyorum. Hem aklımı oynatmama sebep olan hem de onu rayına sokan bir varlık mümkün olmamalı..."

Soluk soluğa, "Biz birbirimizinden nefret ediyoruz," diye hatırlattım. Meme uçlarım çıplak göğsüne sürtündükçe sertleşiyor, bedenimin her bir karışı sızlıyordu. "Ben senden nefret ediyorum."

"Yapma. Beni daha çok sertleştiriyorsun." Evet... evet onu hissedebiliyordum. Karnımın üstünde, tenime baskı yapıyordu. "Eminim ki az sonra bacağımın üstüne boşaldığında da adım yerine benden ne kadar nefret ettiğini haykıracaksın. Bana bir müzik gibi gelecek Riley. Ruhumu, arzularımı doyuracak."

Kalçalarımı bacağına doğru itip, istemsizce o hazzı kovaladığımı fark ettiğimde yanaklarım yanmaya başladı ama utanç beni durdurmadı. Bana bunu veriyordu ben de açgözlü bir şekilde aldıkça alıyordum.

Karanlıktaydık. Kimse bizi göremezdi. İstediğimi alabilir sonra da bunu unutabilirdim.

"Sürtün tatlım. Seni hissedeceğim. Hadi..."

Dudakları tekrar dudaklarımın üstünde asılı kaldı. Gözlerim yarı kapalıydı ama güçlü hatlarını seçebiliyordum. "Senden nefret ediyorum," diye tekrar ve tekrar inledim.

Yutkunuşu kalp atışlarımdan bile gürültülüydü. Dudakları ayrıktı, nefesimi içine çekiyordu. "Tanrım. Bana olan nefretin sana çok yakışıyor."

Vücuduna doğru bükülerek kıpırdandığımda, sırtım duvardan ayrıldı. Onu itmek istememiştim, ona daha yakın olmak, beni doruğa ulaştırmasını ummuştum ama...

O anda Dez'in keskin yakarışı vücudumdaki tüm ısının aniden çekilmesine, buza batmış gibi ayılmama sebep oldu. "Gitmene izin vermem. Kalman gerekiyor Riley."

Vahşi bir hayvanın yapacağı gibi ona tırmanmıştım. Gözlerim irileşmiş, kafam karışmış bir halde kendimi geriye çektim.

Burnundan derin nefes alarak alanımdan, az önce birbirimize dolanarak doldurduğumuz boşluktan uzaklaştı.

Geriye birkaç adım... masaya çarptığını anlayınca durdu.

Bir tıkırtı duydum. Göremiyordum. Yutkunuş sesleri, şişeyi masaya çarpışı, yudumlarından sonra derin öfkeli bir nefes alışı. Hâlâ göremiyordum.

Karanlıkta bu kadar rahat hareket etmesine şaşıramıyordum bile.

Az önce ne olmuştu? Ben ne yapmıştım... Hiddet, kendime olan öfkem bir şelale gibi göğsümün ortasında çağladı.

Kulaklarım uğulduyor, bedenlerimizin arasındaki gerilim havadaki oksijenden daha fazla yer kaplıyordu.

Tek kelime etmeden arkamı dönüp merdivenlere yürüdüm. Yapacak başka bir şey bulamamıştım. Bir aptal gibi orada dikilmeye devam edemezdim çünkü ağzımı açarsam bunun sonu ikimiz için de iyi bitmezdi.

İlk basamağa atım attığımda Dez'in boğuk sesi aramızdaki mesafeyi doldurarak bana ulaştı. "O kadına dokunmadım. Buraya indiğinde onu duymadım. Buraya geldiğinde..." Durdu. "Buraya gelmemeliydi."

İçimdeki rahatlama kısa sürdü. Sözlerindeki manalar beynimi yakıyordu. Çok derin geliyordu. Az önceki Dez, her zaman karşılaştığım o alaycı, çalımcı, tehlikeli şeytan değildi. Dez'in karşılaşmayı hiç ummadığım ama her zaman orada olduğunu, karanlıkta beklediğini bildiğim tarafıydı. İncelemek çok derine inmek, yüzleşmek istemediklerimin üstüne gitmek olurdu.

Basamakları çıkmaya devam ettim ve bodrum kapısını arkamdan kapattım. Durmaya niyetim yoktu. Beynim komutlara kapanmıştı. Dosdoğru motosikletime atlayacak ve evime gidecektim.

Koridora çıktığımda ayağım kaydı ve dengemi kaybederek duvara tutundum.

"Sıçtığımın..."

Homurtularım aşağıya baktığımda boğazıma dizildi. Ayağımı yavaşça yerden kaldırdım ve ışığa alışan bakışlarımı çizmemin tabanına çevirdim. Islaktı. Neden ıslaktı?

Koridorda yürüdüğüm mesafeye baktığımda donup kaldım.

Ardımda çizmelerimin izini bırakmıştım. Eğilip bakmama, elimi değdirmeme gerek kalmadan ne olduğunu biliyordum. Kandı.

Üstüm de öyleydi. Dez'in bıçağının değdiği her nokta üzerimde silik, kandan lekeler bırakmıştı.

Dez

Birkaç sene önce devraldığım striptiz kulübü Firebird'ün flaşlı aydınlatmalarının ve yoğun mavi ışığının ofis kapımın altından sızışına bakarken şakaklarımı ovdum.

Muhasebecimle yaptığım toplantıda kârımın gittikçe katlandığını öğrenmeme rağmen sadece yarım saat dayanabilmiş, adamı, koltuk altına bir şişe Macellan sıkıştırarak göndermiştim.

Firebird, White Rabbit gibi değildi. Burayı benimseyemiyordum, vakit geçirmekten çok keyif almıyordum. Sadece getirisinden memnundum.

Sigaramı dudaklarımın arasına sıkıştırıp deri yeleğimi giydim ve ofisten çıktım.

En son ne zaman bangır bangır çalan müziğin kulaklarımı acıttığını, orta alandaki masalardan üç ayrı platforma paralar saçan turistlerin üzerine düşen ışıkların sinirimi bozduğunu ya da çalışanlarımın sahne kıyafetlerindeki parıltıların canımı sıktığını hatırlamıyordum.

Bu pek sık olmazdı.

Masaların tam tersi yönde, uzun duvarı kaplayan barı aşıp çıkış kapısına durmadan ilerlerken dansçılardan biri kendini bardan itti.

"Bugün oldukça somurtkansın patron."

Sanırım adı Dove'du, hatırlamıyordum. Ona homurdanarak yanından geçip gittim.

Bodrumdaki o geceden beri alnıma bir çivi çakılmış gibi sürekli yüzümü buruşturuyor, kaşlarımı çatıyor, genellikle sadece homurtuyla karışık kısa yanıtlar veriyordum.

Biz işimiz gereği zararsız derecede açgözlü adamlardık. Güç ve para söz konusuysa hep daha fazlasını istiyorduk. Müşterilerin her biri sadece tabloda aştığımız ve çarptığımız birer hedefti. Hayatlarımızda stabil olan tek şey, asla sınırını aşmayacağımız ve aşılmasına ya da aşağıya çekilmesine izin vermeyeceğimiz kanunlarımızdı.

Hayatım boyunca çok fazla kadınla tek gecelik ilişkiler yaşamıştım. Ama hiçbirini açgözlü bir şekilde arzulamamıştım. Daha fazlası sadece mide bulantısı yapardı.

O kadın peşime düşüp gördüğünü sandığı manzaradan kaçtıktan sonra Riley yanıma inmişti. Tehlikeye doğru, tabii ki tereddütsüz ve cesur bir şekilde yaklaşmıştı. O anda açgözlülüğün ne kadar büyük bir sorun olabileceğini görmüştüm. Kafamın içi sikik bir kargaşadan ibaretken, açgözlülüğün beni bir hayvan gibi dürtüsel davranmaya itebileceğini fark etmiştim.

Bir kadını açgözlü bir şekilde kendime ait kılmanın ve bunda asla bıkmayacağım gerçeğinin ne kadar tatmin edici olabileceğini hissetmiştim.

Sonra da isteğim katıksız bir ihtiyaca dönüşmüştü. Öyle ki benden uzaklaşmak istemesinin, aklında başkası olabileceği gerçeğinin ve o sikik herifin canı ellerimdeyken gitmesine izin vermemin farkındalığı beni çıldırtmıştı.

İçmek kısa süreli bir çözümdü. Yapmıştım.

Sürmek beni daha uzun süre yatıştıran bir seçenekti. Yapmıştım.

Normal şartlarda bu kulüpten bir kadınla yatmak yapacağım bir diğer denemeydi. İşte onu yapmayı isteyemiyordum bile. Siktiğimin beynimle oynuyordu. Kapıya yürürken etrafım yarı çıplak kadınlarla doluydu, çalışanlarıma asla yaklaşmazdım ama görünüşlerini takdir edecek kadar bile bakışlarımı üzerlerinde tutamıyordum.

Kapıdan çıktığımda ılık hava yüzüme çarptı, derin bir nefes aldım. Sigaramı kaldırım kenarındaki su birikintisine fırlatıp yenisini çıkardım. Zippomu ceplerimde bulamadığımda şakağımda bir kas zonklama başladı.

Kapıdaki iki fedaiden biri olan Mickey çakmağını uzattığında elinden alıp, sigaramı yaktım. Ciğerlerimin yandığını hissedene kadar çektim sonra da gözlerimi kapatıp dumanı üfledim.

"İstediğin kadına asla dokunamayacağın ama kafanı sikip attığı için başkasını da beceremediğin bir hayat mı sürmeyi isterdin yoksa direkt sikinin kopmasını mı tercih ederdin?" diye sordum çakmağını geri uzatırken.

Tek kaşı kel başına doğru yükseldiğinde kollarını tekrar göğsünde kavuşturdu. "Bu hileli bir soru mu patron?"

"Hayır."

"Hım. O halde sikimin kopması diyeceğim. Evet acı verecektir ama beni yanlış anlama. Karıma tapıyorum. İstediğim tek kadın o. Ve onu elde edemeyip kafayı yiyeceğime zaten bir sikim olmadığı için yapamamayı kabullenmek daha iyidir."

"Karın evlenmeden önce senden nefret ediyor muydu?"

"Kesinlikle evet patron."

"Kan kokusu almış bir köpekbalığı kadar vahşi ve küçük bir kanarya kadar büyüleyici miydi peki?"

Boğazını temizledi. "Onu hiç bu şekilde değerlendirmemiştim ama... sanırım hayır. Bebeğim her zaman öfkeli ama nazikti."

Burnumdan güldüm. Kahrolası nazik. Riley'nin nezaket anlayışı bir adamın uzuvlarını paslı bir testereyle doğramak yerine yeni bilenmiş keskin bir bıçakla ince ince kesmekti.

Lanet olsun ki ben de bir çeşit mazoşisttim.

"Yani çözüm evlilik mi? Evlilik aletimi kurtaracak mı?"

Kafası karışmış bir şekilde lafı geveledi. Omzuna vurup motosikletime doğru yürüdüm.

"Güzel sohbetti Mickey."

🐉

Kaldırımın kenarına park etmiş, motosikletime yaslanmış sanki kiliseye girdiğinde alev alacak bir iblismişim gibi karakola dik dik bakıyordum.

Cooper'ın telefonu açmasını beklerken çizmelerimle bir ritim tutturdum. Tüm sokakları dolduran bangır bangır country müzik bile sinirlerimi zıplatıyordu. Bu cadde boştu ama arkamdaki belediye binasının diğer tarafındaki Ellerdale caddesine girip çıkan ve festival alanına yürüyen insanları görebiliyordum.

Sikik bir festival.

Turistlerin ilgisini çeken, kasabalıların şöyle bir göz atmak için uğradığı, yaz tatiline çıkmadan önce buradaki zamanlarının tadını çıkarmak için üniversite öğrencilerinin dolup taştığı bir country festivali.

Birkaç yılda bir gerçekleşirdi ama şu zamanda böyle bir kalabalığa ihtiyacımız yoktu. İptal edecek otoriteye sahiptik ancak kasabalıları germek istemiyorduk.

Belediye binasının ikinci katında yanan tek ışık dikkatimi çekti. Cooper'ı tekrar ararken pencerenin önündeki adama elimi salladım. Belediye başkanı Jasper sikik Golden ürkek bir şekilde selamıma karşılık verdiğinde sırıttım.

"Bir şey buldum," diye açtı Cooper telefonu.

"Ah, harika. Seni üç kez ne için aradığımı hemen anlaman çok güzel."

Klavye seslerini duyuyordum, laflarımı dinlemeden konuşmaya devam etti. "Aracın plakası seksen yaşında golf oynamayı seven ve şimdilerde dördüncü torununu bekleyen bir ihtiyara ait. Sahte bir profil olduğuna eminim ama yine de bir şey yakaladım."

Durdu.

"Bu oyunu oynamayacağım Cooper söyle şunu."

"Coşkulu kişiliğine hayranım," diye homurdandı. "Plaka Acey City'ye kayıtlı. Tam olarak Palmway Eyaleti'ne..."

Telefonu iyice kulağıma bastırarak doğruldum. İşte bu ilgimi çekmişti. "Kızların bir ay boyunca saklandıkları ve onları bulduğumuz yer Acey City'di."

Savaştan önce sakladıkları sırlar-bizi yerin altı metre altına sokma planları- ortaya çıktığında Riley, Rebel ve diğerleri Ottalane'den kaçmış, Acey City'de saklanmışlardı. Onları sürüden önce bulmuş, bir süre takip etmiştim ama Riley hiç göz önünde değildi. Özellikle onu arasam da izini sürmek zordu. Nihayet bulduğumda tarikatın adamlarıyla bir çatışmanın ortasındalardı.

"Evet, öyleydi," dedi Cooper. İkimiz de o pis kokuyu aldığımız için bu sefer duraksamadan devam etti. "Biraz araştırdım ve eyaletin yarısına sahip, Tanrı'dan bile zengin bir ailenin ismine rastladım. İtalyan bir aile. Mücevherat işindeler. Arco'lar."

İtalyan. Kırmızı, her zaman şatafatlı kırmızı mücevherler. Arco.

Dişlerimi sıktığımda telefonu kırmaktan korktuğum için elimi gevşettim. Çenem bu gerginliğe alışkındı.

Rafaella Arco.

Sahte adıyla Riley ve Roxanne. Benim kahrolası küçük kanaryam.

"Seni sonra arayacağım Cooper."

Biliyor musunuz... Bu gizemden sıkılmıştım. Harekete geçmek için Riley'nin güzel dudaklarının arasındaki kelimeleri beklemeyecektim ya da sürümün herhangi bir hamlesini. Ben Logan değildim.

Riley'e karşı sağlıksız bir zaafım olabilirdi ama zaaflarının onu zayıflatmasına izin verecek bir adam değildim ya da kafasını kuma gömecek bir aptal.

Kontrolden hoşlanırdım. Kontrolün elimden gitmesinden memnun olmazdım. Yalanlardan nefret ederdim. O deliğe çekildiğimi hissettiğimde de göründüğüm gibi bir adam olmaktan çıkardım. Bu gerçekten... tatsız durumlara yol açardı.

Karakola girmeden önce eski bir iş arkadaşıma hızlıca mesaj yazdım.

Ben sadece Mahşer Sürüsü Yedi'nin başkan yardımcısı değildim. Helbarvest dışında birkaç ortaklık ve mekânla adı geçen bir iş adamıydım.

Acey City'de yapacağım yeni bir yatırım kulağa hoş geliyordu.

🐉

Karakoldan kulüp evine döndüğümde sert bir şeyler içmek ya da oraya giren bacaklarımı büyük bir özveriyle kırmak arasında kalmıştım. O kanun adamlarıyla kısa süreli bir ateşkes yapmak yeterince kötü değilmiş gibi başkan yardımcısı olarak arabuluculuk yapmak da zorundaydım.

O binaya kendi ayaklarımla girdiğim için yüzümdeki ekşi ifade bir türlü geçmiyordu.

Ben. Dez Gowan. Kendi rızasıyla polislerden birinin canına okumaktan çok iyi niyet göstergesi sunmak için onlarla bilgi alışverişi yapıyordu.

Siktir, ağzımda yuttuğum küfürlerin zehir gibi tadı vardı.

O herifi kıstırıp bir ölü bir de sakat korumasıyla geri gönderdiğimizden beri ne Riley'nin ailesinden ne tarikattan ne de yeni doğan kulüpten ses soluk yoktu. Bu şüphe duymamız için yeterliydi.

Anlıyordum. Ben de, eğer aklımda tıkır tıkır işleyen bir plan varsa kendimi geri tutardım.

Savaştan sonra sınırlarımızı genişletmiş, eyaleti avucumuzun içine almıştık. Mahşer Sürüsü büyüyor, alışabileceğimiz kadar yavaş evrimleşiyor ve müşterimizle aramızdaki iş ilişkisi sağlamlaşıyordu. Güç ve para da bunlarla birlikte geliyordu.

Ancak savaştan kalan yaralarımızı sarmaya devam ediyorduk. Logan bu yüzden sınırlarımızı korumanın önceliğimiz olduğunu savunuyordu. Tokmak masaya inmiş, oylar sayılmıştı. Ama onun tek sebebi kayıplarımız ya da savaşa kendi bölgemizde hazırlanmamız değildi. Rebel'dı. Hamile sevgilisi. İtiraf edemezdi ama ona bir şey olma ihtimali abimi korkutuyordu.

Bu yüzden polisleri telefon görüşmeleri yerine yüz yüze bilgilendiriyordum. Kasaba şerifiyle birbirimizi yumruklamadan Ottalane'i koruma altına alıyorduk. Gerçi denemesini isterdim. Bahanem olursa elim kaymış ve onun gırtlağını parçalamış olmaktan yırtabilirdim.

Sürüden bağımsız hareket etmeye alışkın değildim. Doğru olduğunu da savunamazdım ama bu kişisel bir meseleye dönüşmek üzereydi. Riley, benim kişisel meselemdi.

Mutfağa girmeden önce içeride yaşanmakta olan kargaşaya hazırlıklıydım, tabak çanağın gürültüsü ve kahkahaların sahiplerinin kim olduğunu biliyordum.

Wren ada tezgâhın üstünde yarısını üzerine döküp kalanını karıştırmaya çalıştığı kek hamuruyla boğuşurken Rebel hamile karnıyla oldukça tehlikeli görünen dans figürleri sergiliyordu. Tüylerim diken diken olmuştu.

"Lütfen gözümün önünde yeğenimi doğurmana sebep olacak bir hareket yapma."

"Dez amca!"

Wren elindeki kabı aniden bıraktığında Rebel bana orta parmağını göstermeyi unutmayarak kabı yakaladı.

Uzanıp yedi yaşına yaklaşan ve okula başlayacak kadar büyüyen, bir anda gerçekten büyüyen küçük haşereyi sarı başından öptüm. "Bize yardım et canımız kek çekti."

Rebel'a bir bakış attım. "Ben almayayım hayatım. O kadının elinden çıkan bir keki bir daha asla yemeyeceğim."

"Neden ki?"

Rebel kızın saçlarını düzeltirken bana sinsi küçük hamile bir yaratık gibi sırıttı. "Bağımlı olmaktan korkuyor bebeğim."

"Komik olduğunu sanıyorsun."

"Rebel annem her zaman komik Dez amca," dedi Wren çok bilmişlik taslayıp gülümseyerek.

Ancak ben hitap şekline takılarak gözlerimi Rebel'a diktim. Sanırım bunu ilk defa duymuyordu yine de gözleri dolmuş dudaklarını ısırmaya başlamıştı. Suçluluk ve mutluluk bir aradaydı.

Boğazımı temizledim. "Logan nerede?"

"Sinner'da. Biz bugün kızlar gecesi düzenlemeye karar verdik."

Bakışlarımla başkalarına dair izleri bulabilecekmiş gibi etrafı taradım. "İki kişilik bir kızlar gecesi mi?"

İsmini anmasam da Rebel gözlerini kısarak muzırca sırıttı. "Emerson, Morgan, Sawyer ve Cleo festivale katılmak istedi. Riley'nin de başlarında dikilip somurttuğuna eminim."

Anında sırtımı dikleştirdim. "Festivale gitmelerine izin mi verdin? Böyle bir zamanda mı?"

"Üzgünüm ama son baktığımda yalnızca kendi çocuklarımın annesiydim. Yetişkin beş kadının değil."

Kafayı mı yemişlerdi bunlar?

O festivalin kontrolden çıkmasının, kalabalığa karışmak için kimsenin uğraşmasına gerek kalmayacağının farkında değiller miydi?

Kendimi tezgâhtan itip arkama bakmadan kapıya yürüdüm.

"Kendini öldürtme Dez!"

"Önce ben onu öldürmezsem Rebel."

🐉

Festivalin çim park alanına yanaştığımda müzik çoktan motosikletimin gürültüsünü bastırmaya başlamıştı. Park halindeki araçları incelemek istesem de o kadar kalabalıktı ki bunu denerken kör olabilirdim.

Kovboy şapkalı ve çizmeli yüzlerce insan alana akın ediyordu. Festival sahnesi diğer uçta, tam karşımda kalıyordu.

Motosikletimi park ettiğimde üçüncü kez Sawyer'ı sonra da Emerson'ı aradım. Riley'yi aramayı denemiyordum bile açmayacağını biliyordum.

Belimdeki silahı deri yeleğimle örtüp kalabalığın arasına karıştım.

Her zamankinden daha bütçeli bir etkinlik olduğu kesindi. Pinti Golden paraya kıymıştı. Festival alanına bir panayır kurmuştu.

Tezgâh açmış esnaflara başımla selam verdim, karşılığında şaşkın baş sallayışlar kazandım. Haklılardı, müziği sevsek de bu tarz etkinliklere katılmazdık.

Patlamış mısır tezgâhını, dondurmacıyı ve turistlerin beceriksiz atışlar yaptığı oyunları geçerken telefon hâlâ kulağımdaydı.

Şu anda bir Elvis çakmasının inip yerine Dolly Parton kılığına bürünmüş bir kadının çıkışını kısmen görebildiğim konser alanındalarsa telefonu açmadıkları sürece onları bulmam mümkün değildi.

Paranoya yapmıyordum. Riley'i ne kadar istediklerini biliyordum. Bu savaşı ne kadar kazanmak istedikleri, elimizdeki tüm kozları bizimle birlikte yok etmek istedikleri ortadaydı. Eğer sınırlarımızdan çıkacak olsaydık böyle bir kalabalık bizim için de büyük bir fırsat olurdu.

Cleo da açmayınca Riley'i aradım.

Üçüncü çalıştan sonra açtığında şaşırmadığımı söylersem yalan olurdu.

"Daxton."

Lanet olası ismim ve lanet olası ismimin lanet olası dudaklarından dökülüşü.

"Neredesin Riley?"

Sesi boğuktu ama müziğin çok yakınlarında olmadığını anlayabiliyordum.

"Ah, hayır. Nihayet biraz eğlenmeye başladım bu yüzden nerede olduğum seni hiç ilgilendirmez."

Çoktan ortalıkta dolaşmaya insan selinin arasında uzun bacaklarını ve siyah saçlarını aramaya başlamıştım. Ama bir saniye... nefes nefese konuşuyordu ve eğleniyor muydu?

Beynime bir pıhtı attığına çok emindim.

"Neden nefes almakta zorlanıyorsun?"

"Aman Tanrım! Sakin ol seni aptal alet..." Kendi kendine ya da yanındaki biriyle konuştuktan sonra sesi biraz daha yükseldi. "Biraz meşgulüm Daxton sonra tekrar ara."

"Riley, sana yemin ederim..."

Telefonu kapattı.

Siktiğimin telefonunu suratıma kapatmıştı.

Bacaklarım beynimden daha hızlı hareket ederken, buraya geliş sebebimi çoktan unutmuş, başka bir neden yüzünden çılgınca panayırı turluyordum.

Tezgahların arkalarındaki tenhalara bile baktım. Geldiğim yere geri döndüm sonra da tekrar konser alanına yaklaştım. Telefonu açmıyordu.

"Sana söylüyorum dostum! Abim White Rabbit'te fotoğrafını atmıştı. Bu o kadın!"

"Adı Roxanne salak."

Yanımdan koşarak geçen veletlerin sözlerine kulak kesilirken telefonu bırakmıştım. İnsanların halka olduğu, tezahürat yaptığı ve birbirini sarstığı bir alana doğru aceleyle yürüyorlardı. Peşlerine takıldım. Telefonlarını alıp kırmayı ve abisi her kimse onun adını öğrenip bir daha kulübüme almamayı düşündüm bir an ama önceliğim onu bulmaktı.

İnsanları itmeme gerek kalmadan beni görenler sırayla önümden çekildi, kıyıdan çekilen dalgalar gibi yolumu açtılar. Yumruklarım sıkılı, çenem kaskatıydı.

Önümdeki son engel de çekildiğinde adımım havada asılı kaldı.

Plastik çitlerin ardında, minderlerle kaplı bir alanın ortasındaydı.

Kahrolası bir mekanik boğaya biniyordu.

Riley'i böyle bir durumda görmenin şaşkınlığını yabana atamazdım. Kızların hepsi çılgın eğlence anlayışlarına sahipti ama Riley... onun eğlence anlayışı bu değildi.

Tek kolunu profesyonel bir boğa binicisi gibi havaya kaldırmıştı. Çok sarsıldığında düşmesin diye siyah kovboy şapkasını tutuyordu. Boğa öne arkaya sallanır, kendi etrafında döner ve onu sırtından atmaya uğraşırken esmer bacaklarını mekanik saçmalığın böğrüne sımsıkı bastırıyordu. Işık üstüne düştükçe kaslarındaki gerginlik belirginleşiyor, çıplak teninde biriken ter izleri parlıyordu.

Boğa öne doğru büküldüğünde ben de istemsizce müdahale etmek için bir adım attım ama lanet olası kadın bunda da becerikliydi. Kalçası yerinden bile oynamamış ancak kısa kot şortu iyice yukarıya sıyrılmıştı.

Boğa birkaç saniyeliğine yavaşladığında sırtı bana dönüktü. İnce askılısının kenarlarından ejderha dövmesinin hatlarını seçebiliyordum kalanını beline dökülen ve sırtına kırbaç gibi çarpan siyah saçları kaplıyordu.

Boğa bir kere daha öne doğru indiğinde Riley kendini geriye atmak yerine onunla birlikte hareket etti.

Siktir

Siktir. Siktir.

Bu kadın... Tepinen mekanik bir boğanın üstünde bile tapılası görünüyordu. Dağılmış hali ve bedeninin hareket edişi beni her geçen saniye daha çok sertleştiriyordu.

Kahrolası bir panayırın ortasında ereksiyonum pantolonumun içinde büyüyordu.

Etrafımdan yükselen tezahürat ve alkışlardan lanet olsun ki yalnız olmadığımı biliyordum.

"İşte sürünün başkan yardımcısı!"

"Motosikleti neden bir kraliyet atını sürer gibi sürdüğü belli lanet olsun!"

"Bu boğadan indiğinde beni de..."

Yanımdaki adamın yakasına yapışmak üzereyken Riley'nin yüzü tamamen bana döndü. Beni görmüyordu ama az önceki kaş çatışı ve konsantre bakışlarının yerini onda görmeye asla alışamayacağım, inkâr etsem de çok fazla hoşuma giden bir ifade almıştı. Çok belirgin değildi ama oradaydı. Rahattı. Eğleniyordu. Dudağının kenarında mağrur ve keyifli bir kıvrım vardı.

Her şeyden öte, gerçek adıyla Rafaella Arco, sarhoştu.

Hayatından keyif alan genç bir kadın gibi görünüyordu. Olağanüstü derecede güzel genç bir kadın.

Boğa onu tekrar savurduğunda düşmemesi için şapkasını tuttu başına iyice geçirirken kadınsı, içimi gıdıklayan bir kahkaha patlattı.

Birkaç oğlanın ve kızın ona âşık olduğunu görebiliyordum. Gözlerinden lanet olası kalpler fışkırıyordu.

"Hakla o mekanik aleti kızım!"

Tanıdık bağırışlar duyduğumda çitleri sarsan Emerson ve Morgan'ı, çite tırmanmış ayakta duran Sawyer'ı ve birasını yudumlayan Cleo'yu gördüm.

"Saçlarını savur!"

"Kıçını görmek istiyorum! Göster bana!"

Morgan'ın son haykırışına istinaden yanlarına yaklaştım. "Kimse Riley'nin kıçını görmek istemiyor."

"Siktir," diyerek yerinden zıpladı Morgan.

Emerson parmağıyla bir daire çizdi. "Sayın başkan yardımcısı, alandaki herkes boğanın üstünde dakikalarca dengede kalışını değil kıçını izlemek için burada. Biz de dahil." Sarhoştu. Hepsi öyleydi. Boğaya dönüp tekrar bağırdı. "Dez'e kıçını göster bebeğim! Kasabadaki en iyi kalçalar!"

Tanrı aşkına.

Riley duymuş olacak ki omzunun üstünden bir bakış attı. O bakışla, saçlarının savruluşu ve yetmiyormuş gibi gözlerimin içine bakıp arsızca sırıtışıyla kanım kasıklarıma doğru akmaya başladı.

"Eğlencesini mahvetme. Bu çok nadir oluyor," dedi Sawyer çitlere oturup bana yarım, tereddütlü bir gülümseme verirken.

"Onu sarhoş mu ettiniz?"

Şok olmuş gibi elini göğsüne götürdü. Tek kaşımı kaldırarak bu sevimli ifadeyi yemediğimi belli ettiğimde yüzünü buruşturdu. "Bilirsin, asla yeteri kadar sarhoş olmaz. Biraz kafasını dağıtmaya ihtiyacı vardı."

Karşılık vermek için ağzımı açtım sonra tekrar kapattım. Gözlerimi Riley'nin üstünden ayıramıyordum. Boğa yavaşladı, yavaşladı ve yerinde ileri geri sallanmaya başladı.

Riley de tırıs giden bir ata biner gibi üstünde oturuyor soluklanıyordu. Kalçası altındaki harekete uyum sağlayarak kıvrılıyordu.

Yüzüne düşen birkaç tutamı üfleyerek ittiğinde kalp atışlarım hızlandı.

Az önceki hararetli ve vahşi bir eğlenceydi şimdi ise resmen erotik bir gösteri izliyordum. Çenemi yüzümde iz bırakacak kadar sertçe sıvazlayıp insanların yüzlerine bakmaktan kaçındım.

Kimseyi öldürmek istemiyordum.

Şapkasını boğanın boynuzlarına takıp ensesini yapışmış saçları kaldırıp kendini yellediğinde birkaç kişini iç geçirdiğini duydum. Yerimden fırladım. "Bu kadar yeter."

Duramıyordum. Durduğum yerde ateş çıkacakmış gibi hissediyordum.

Çitlerin üstünden atladığımda Riley'ninkiler hariç tüm gözler ilerleyişimi takip ediyordu. O da boğadan nasıl ineceğini çözmeye çalışıyordu.

Elini çarpıp şapkayı düşürdüğünde görevli benden daha yakındı. Yere eğilip şapkayı aldı. Yüzünde aşağılık bir gülümseme olan iri yarı bir adamdı.

Adımlarımı hızlandırdım.

Şapkayı bir elinde tutup Riley'e yardım etmek için kolunu uzattı. "Hanımefendi."

Riley homurdanıp adamın elini itmek üzereydi. Böyle anlarda onun bu huysuzluğu, agresifliği ve aşağılayıcı bakışlarından zevk alıyordum. Dünyanın kalanına aynen böyle davranmasını istiyordum.

Ama o adamı reddedemeden, piç kurusunun elindeki şapkayı çekip aldım. Dilini yutmuş gibi bana bakarken başımla geri çekilmesini işaret ettim.

Riley kıpırdanmayı bırakıp aşağıya baktı. Alnındaki ter damlalarını silmek, göğüslerine doğru inen şeridi dilimle takip etmek neredeyse yenileceğim bir dürtüydü. Dağılan saçlarını düzeltmek sonra da tekrar kendi eserimi yaratarak bozmak istiyordum.

"Ondan hoşlanmıştım."

Dilinde yuvarlanan, resmen tökezleyen kelimelerle kendimi toparladım.

"Adamı boğanın boynuzlarına oturtmak üzereydin."

Boynuzlara bakış attı ve iç geçirdi. "Dediğim gibi ondan hoşlanmıştım."

"İn artık şu boğadan," derken kollarımı ona doğru uzattım.

Avuçlarımı dikkatle izledikten sonra kaşlarını çattı. "Kendim inebilirim Daxton."

Bacaklarını bana doğru sarkıttı, atlayacakken eyerin üstünde kaydı. Öne atılıp kalçalarından yakaladım. İnanın bana bilinçli değildi ancak poposunu kavradığımda elimi çekmek için uğraşmadım.

Bedeni bedenime yaslanmış bir şekilde onu yere indirirken bacakları aletime sürttüğünde iniltimi bastırdım.

Üstündeki alkol kokusunu alabiliyordum. Kendine has, teninin güzel kokusuna karışıyordu. Belki de bu yüzden kollarını boynuma dolamıştı. Ayakları yere bastığında ellerimi kalçalarından ayırmadım. O da tırnaklarını deri yeleğime daha sert geçirdi.

Kirpiklerini kırpıştırıyor, dudaklarım ve gözlerim arasında bir yol izliyordu. Gri fırtınalara baktığımda beni yutacağını düşünüyordum. Etimi kemiğimi sıyıracak bir fırtınaydı ve ben de deli bir adamdım.

"Gözlerin," dedi birden, "Kaplan sarısı diyorum rengine ama yakından sıvı altın gibi duruyor."

Kalçasındaki ellerim kasıldı. Etini sıkmamak, onu kendime bastırmamak için yanaklarımın içini ısırdım. "Gözlerimi bu kadar çok mu inceledin Rileyciğim?"

Başını aşağı yukarı salladı. "Her zaman gözleri izlerim patroncuk. Tüm sırlar oradadır. Ama seninkileri çözemiyorum bu da beni sinirlendiriyor."

Yüzümü ona yaklaştırdığımda bir nefes koyuverdi. "Daha yakından bak, istersen sana ipucu vereceğim."

Başını kaldırdığında burnu dudaklarıma değmek üzereydi. "Evet..."

"Farklı bir renk göreceksin. Sana baktığımda değiştiğini hissediyorum. Koyulaşıyor, kararıyor, aklımdan geçenleri resmen dışavuruyor."

"Sawyer'ın kitaplarındaki gibi..."

Dediği şeyi anlamaya çalışarak kaşlarımı çattım.

Omuz silkti. "Sürüşümü beğendin mi canım?"

Nerede olduğumuzun farkına vararak şapkasını başına geçirdim. "Bunu bir daha yaparsan tüm eyalette mekanik boğaları yasaklatırım."

Alaycı bir şekilde homurdandı. "Gerçeğine alışabilirim."

"Hiçbir boğayı öldürmeyi düşünmemiştim, beni zorlama."

Bıkkınlıkla inleyip tutuşumdan kurtuldu. "İmkânsızsın."

Önüne geçip kızları işaret ettim. "Onların pervasız olduğunu biliyorum ama sen öyle değilsin. Peşinde kahrolası bir ordu varken böyle kalabalık yerlerde, kahrolası mekanik oyuncaklara binemezsin. Nesin sen on yaşında bir çocuk mu?"

Bana doğru salınarak yaklaştı. "Az önce beni o mekanik oyuncağın üstünde izlerken sinirli görünmüyordun canım. Ayrıca on yaşındayken oyuncaklarla oynamazdım, büyüklerin en sevdikleri oyuncakları çalardım."

"Öyle mi? Bugüne kadar çaldığın en değerli oyuncak neydi küçük hırsız?"

Parmağını göğsüme bastırdığında, eğer yerinde bir bıçak olsaydı sonuna kadar gideceğinden emindim. "Bir kalp."

Sözlerinden sonra gözlerinin kalbimin üstünde sabit kalışını izledim. Sanki benimki çalınabilecek bir kalpmiş gibi bakıyordu ya da... izlediği yerde başka bir şey görüyordu.

"Umutlanma, burada çalabileceğin bir şey yok."

Dilini şaklattı. "Biliyorum ikimiz de kalpsiz pislikler olduğumuz için şanslıyız. Çalınacak bir şey yok."

Başımla onaylarken bakışları yavaşça boynuma, boğazıma, çeneme ve gözlerime tırmandı. "Geçen gece beni biraz kirlettin."

Geçen gece. Bodrumdan bahsettiğini hemen anlamıştım. Zaten zihnimdeki tüm düşüncelerin önünde saf tutuyordu. "Ah, sen ve ben yaşananlara farklı yerlerden bakıyoruz. Bana kalırsa sen beni kirletmek üzereydin."

Ve o ihtimal geceleri beni avlıyordu.

"Kandan bahsediyorum Dez."

Dudaklarımı ıslattım. Kandan bahsediyordu. Bir köpekbalığı gibi etrafında dönüyordu hatta. Yüzümü dikkatle izliyordu.

"Kan tutuyorsa oturduğun koltuğu bir daha değerlendirmemiz gerekecek."

Gözlerini kıstı sonra da tartışmaya ya da daha çok soru sormaya zahmet etmek istemediğini anlayarak uzaklaştı.

Arkadaşlarına doğru yürürken adımlarım onunkileri takip ediyordu, insanlar bizi izlerken hepsinin bakışlarına karşılık veriyordum.

Çitlere ulaştığında sendeledi. Tanrı aşkına. Gerçekten sarhoştu. Belini tuttuğumda teni dokunuşumun altında gerildi.

Sawyer ona deri yeleğini uzattığında direkt ceplerine saldırdı. Ellerinin hızla hareket edişini, panikle yeleği kontrol edişini izledim.

"Burada merak etme," dedi Sawyer kısık bir sesle benden tarafa kaçamak bakışlar atıp, Riley'nin telefonunu uzatırken. "Düşmesin diye almıştım."

Riley telefonu kapıp derin bir nefes verdi. "Carter aramadı değil mi?"

Hepimiz, kızlar da dahil donup kaldık.

Göğsümde büyüyen ve kulaklarımdan taşmak üzere olan hiddet ayaklarımı yere çiviledi.

"Ha-hayır aramadı... Riley." Sawyer şaşkınlıkla konuşurken, adını bir uyarı gibi uzatmıştı.

Onu soruyordu. Aklına ilk gelen oydu. Telefonu kaybettiği için neredeyse panik atak geçiriyordu ve o kahrolası herifi merak ediyordu.

Riley'i bırakıp tişörtümün yakasını çekiştirdim.

Hayatımda birini bu kadar öldürmek istediğimi hatırlamıyordum. Adı kafamın içindeydi. Bir hedef tahtasıydı.

Onu bıraktığımı anlayıp omuzlarını hafifçe bana çevirdiğinde çenemdeki kaslar acıyordu. Bedenim acıyordu. Öfkemi yansıtamamak fiziksel olarak bana işkence ediyordu.

Gözlerimin içine baktığında bakışlarındaki pusun dağıldığına, ifadesinin yumuşadığına ve pişmanlığın izlerine anbean şahit oldum.

Ağzını açtı, parmaklarının yeleğime uzandığını gördüm ama yarıdayken durdu. Başını iki yana sallayıp için için yuttuğu bir sinirle kızlara döndü.

"Eve gidiyoruz," diyebildim yeterince sakinleştiğimde.

Hepsinin az önceki tek isimle tadı kaçtığı için-Tanrı bilir neden- sessizce onayladılar.

Önümden yürürken Riley'nin bileğini yakaladım ama onu kendime döndürmedim. Sadece durdurdum. Göğsümü sırtına yaslayıp kulağına doğru eğildim.

"O ismin seni incittiğinin, vakti geldiğinde kulübe de bela olacağının farkındayım Riley. İşte o zaman benim onun canını nasıl yakacağımı da göreceksin."

Fırsatım varken yapmalıydım. Pişman değildim ama o adamı tanımıştım, kulübümün yararına gitmesine izin vermiştim. Kendi faydalarımı düşünecek olursak, başına bir kurşun sıkmalıydım.

Başını çevirip dudaklarıma baktı. "Durman gereken yeri bilmemen bir yana, bunu asla yapamazsın Dez."

Ağzımın kenarındaki kas seğirdi. "Belki de senin gözlerinin önünde yaparım. İnanman için."

Riley'nin vücudundan gözle görülür bir titreme geçti. Onun için korkmuş muydu? Lanet olası herif için endişelenmiş miydi?

Zihnime saldıran düşünce aynı zamanda mideme inen bir yumruktu.

Riley o adama aşık mıydı?

🐉

Veeee bölüm sonu canavarıııı!!!

Ne düşünüyorsunuz aşklarım yorumları alayım heheheh

Dez'e ne oluyor sizce?

Ortalığı çok kızıştıracağım daha ısınmadık bile. Önümüzde inanılmaz bir yol var ve bazı yerlere kalbim şimdiden dayanmıyor.

Bu arada sonraki bölüm O BÖLÜM. Kemikler Mirası epilog bölümü.... ah neler olacak nelerrrrr. Şu evliliği yapalım artık ::))))

Sizi çoook seviyorum

Kendinize bebek gibi bakın

Kaçtııımmm

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.