Hellooooooo en sevdiklerimmm!
Nabersiniz nasıl gidiyor keyifler nasıl?
Gerçekten beni acayip heyecanlandıran bir bölümle geldim. Dez ve Riley'nin arasındaki gerilim gittikçe artarken, sırlar da yavaş yavaş ortaya çıkıyor hatta ortalığı iyice karıştıracak olaylar yaklaşıyor...
Bu bölüm sonunda çok sorumuz olacak biliyorum... AMA CEVAPLAYAMAM AKJSDHSAJKD
Hiçbir zaman desteğinizi esirgemediğiniz ve yanımda olduğunuz için teşekkür ederim.
O zaman sizi çok tutmadannnn bölüme geçelim.
Kaskları takalım lütfennn.
Keyifli sürüşler!
Yedincin Bölüm
''Eski Bir Dost''
Riley
Bir motosiklet kulübünde başkan rütbesi, en saygıdeğer konumdu. Korkutucu bir lider, kulübün yüzü, kulübün bulunduğu bölgenin kalkanı ve kanatları anlamına gelirdi.
Başkan yardımcısı, başkanın sağ koluydu. Masada ona en yakın olan kişi, kulüp kanunlarına göre gerektiğinde başkanın yerini alacak olandı. Başkan için ellerini kirletecek ilk kişiydi. Çoğunlukla başkan yardımcısından, başkandan olduğundan daha çok korkulurdu. Çünkü başkanı kanunların zincirleri tutarken, başkan yardımcısını hiçbir zincir tutamazdı.
Çavuş; başkan ve diğer herkes arasındaki savunma hattıydı. Tehditleri göğüsleyen, başkanın kalkanı ve kurşunları olandı. Yeri geldiğinde bir suikastçı, yeri geldiğinde bir danışmandı. Kulübe güvenmeyi ve kanunları kutsal kitap kabul etmeyi çaylaklara öğreten, sadakati test eden ve eli kanın içinden hiç çıkmayan kişiydi.
Sekreter, bir nevi hazinedar, bir nevi de diplomattı. İşlerin kaydını tutan, müşterilerle her zaman arayı bulan, kulübe gerçekten para kazandıran belki de kulübün içindeki en zeki olandı.
Hakem… ah, kulüpte kanunların kendisiydi. Sağ kola en yakın olandı. Cezaları veren, kulüp içindeki huzuru ve kuralları gözetendi.
Emektarlar ise başlı başına bir güç timsaliydi. O yaşlı pislikler kulübün kökleriydi. Kulübün nasıl ve hangi şartlar altında hayatta kaldığının göstergesiydi.
Bu gece ve bundan önceki pek çok gecede olduğu gibi deri yeleklerimizdeki rütbelerin, onları okuyana kim olduğumuzu anlattığını canlı canlı görüyordum. Sanki o rütbelere baktıklarında görevlerimizi bir kitap gibi okuyor ve olması gerektiği gibi saygı ve korku arasında sıkışıp kalıyorlardı.
Başkanlarımız, Rebel ve Sin -bu geceki buluşmaya sekiz aylık hamile karnıyla gelmesi konusunda epey kavga ettiklerine emindim ancak Rebel kazanmıştı- yeni müşterimiz Luis ile konuşuyordu.
Çavuşlarımız, Seth ve Sawyer Ottalane Limanı’ndaki konteynerlerin üstünde konuşlanmıştı. Çünkü işlerin ne zaman boka saracağı belli olmuyordu ve onlar da herkesi teker teker indirmek için yüksek bir yerde bekliyordu.
Sekreterlerimiz, Cooper ve Emerson Luis’in adamlarından aldığımız parayla dolu çantaları kontrol ediyordu.
Hakemlerimiz, Cleo ve Morgan motosikletlerine yaslanmıştı… En azından Cleo öyle yapıyordu çünkü Morgan’ın az önce bir korumadan her ne iddiaya girdiyse kazanıp para aldığını görmüştüm. Sonra da elini öpüp adamın yanağına yapıştırarak adamı afallatmıştı.
Emektarlar arkamdaydı, biz ise başkanlarımıza en yakın konumdaydık. Dez de ben de izliyorduk. Havayı, limana çıkan yolları, konteynerlerin gizli köşelerini ve denizi.
Adamların hepsinin bakışları deri yeleklerimizdeki Kargaşa Adamı ve Kargaşa Kadını yamalarına kayıp duruyordu. Anlamını biliyorlardı. Hepimizde onlardan vardı. Kulüp için kan dökenlere ve bir daha yapmaya hiç çekinmeyeceklere verilirdi.
Kısa boylu ve uzun saçlı bir Meksikalı olan Luis limanda yankılanan bir kahkaha patlattığında gözlerimi devirdim.
“Romantik bir adam olmadığını söyleyemezsin,” dedi Liena.
Bolin iç geçirdi. “Romantik mi? Ben senin için adam öldürdüm bebeğim ama hiç romantik olduğumu düşünmedin.”
Kollarımı göğsümde kavuşturdum. “Bana kalırsa acınası.”
Bolin bana göz kırparken Dez bir sigara yakıp soluma doğru üfledi. “Riley’nin romantizm anlayışı, tatlı, küçük bir hediye paketinde ona adanan kesilmiş sikler olduğu için böyle düşünüyor.”
Elimi uzattığımda bir an duraksadı, kaplan sarısı gözleri parlarken sigarasını parmaklarımın arasına bıraktı. Dudaklarıma götürüp içime çekişimi dilini dişlerinde dolaştırarak seyrediyordu. “Sikini kesip bir hediye paketinde bana verecek misin?”
Nefesimi üflediğimde bana yaklaşıp havadaki dumanı içine çekti. Kahrolası herif, tahrik etmenin kaç yolunu biliyordu?
“Ucunda bir yüzük olacak tatlım,” dedi fısıltıyla. “Yüzük, parmağına girecek, sikim de…”
Elimi kaldırıp onu susturdum. Bu konuda… bu konuda özellikle bu şekilde konuşmak istemiyordum. White Rabbit’teki yüzleşmemden sonra kendimi yeterince çıplak hissediyordum. Eksik parçalar için kimse üstüme gelmiyordu, Dez hariç tabii. Bir de bana köpekbalığı diyorlardı, kan kokusu almış gibi kendime sakladığım sırların peşine düşüyor, kartları ve geçmişimi kurcalayıp duruyordu. Hepsine neden kaçtığımı ve ne çaldığımı detaylarıyla anlatmam gerekecekti ama hazır değildim. Önce kalkanlarımı tekrar inşa etmem gerekiyordu.
Luis bir Meksika kartelinin stratejistiydi. Yeni müşterilerimizden biriydi. Aylar önceki savaştan, RDM’den ve İskelet Meclisi’nden haberi yoktu. En azından hiç bildiğini belli etmemişti. Eski ve sadık müşterilerimiz bizimle çalışmaya istekliydi ama hepimiz travma bağı gibi birbirimize mecbur kalmıştık. Madalyonlarla ve dövmelerimizle erişebildiğimiz o ağ yüzünden tetikteydik. Çoğu işi de şu an olduğu gibi eski usul hallediyorduk. Dijital izler olmadan. Parayı elden alıyorduk, ödemeleri elden yapıyorduk, kayıtları defterlerde tutuyorduk.
Redemorte’nin bizi daha fazla izlemesini istemiyorduk. Ellerindeki, elimizdeki bilgiler yeterince kötüydü.
Birkaç gündür eyaletin herhangi bir yerinden Redemorte’nin görevlendirdiği yeni kulüple ilgili bir şey çıkmamıştı. Tüm kulüpleri önden bilgilendirmiş, herkesi tetikle olmaları için uyarmıştık.
Hazırlanıyorduk… Hazır olmalıydık. Çünkü yakındalardı. Sürprizle karşılaşmak istemiyorduk. Daha fazla sürpriz istemiyordum.
Cooper hesaplamalarını yaptıktan sonra bize baş parmağını kaldırıp, iki çantayı Emerson ile birlikte alıp kamyonete yürüdü.
Luis’in adamları sınırdan geçirmemizi istediği üç çantayı taşıyarak bize yaklaştı. Romantik Luis, o çantaların içinde tamamen yasa dışı yollarda elde ettiği elmasları taşıtıyordu. İşimiz o elmasları sınırdan geçirmek, kartelin başka bir şehirdeki bölümünü yürüten aile üyelerine ve elbette uzak mesafe ilişkisine ulaştırmaktı. Çantalardan biri aileye ikisi sadece şanslı kadına gidecekti.
Adam tökezlediğinde çantalardan biri elinden düştü ve elmas dolu keselerden bazıları ortalığa saçıldı. Luis öfkeyle kükrerken tek kaşımı kaldırdım.
Dez, “Beceriksiz,” diye mırıldanırken adam açılan bir kesenin içindeki elmasları korkuyla geri doldurmaya çalışıyordu.
Gözlerimi kısıp ayak ucuma kadar gelen elmaslara baktım. Üzerine oldukça ışık düşmesine rağmen limandaki ışıklandırmaların ve araçların farlarının altında neredeyse cansız görünüyorlardı. Parıltı zayıf ve düz bir biçimde yayılıyordu.
Yere eğilip elması aldığımda ışığa doğru kaldırdım. Evet, kesinlikle sahteydi.
“Ciddi olamazsın.”
Dez’in mırıltısına karşılık verdim. “Ah, çok ciddiyim.”
“Bu karanlıkta sahte olduğunu anlayamazsın Riley,” dedi ancak sesinde bariz bir hayranlık vardı.
“Değerli bir taşın sahte olup olmadığını sadece dokunarak bile anlayabilirim.”
Güldüğünü duymadım ya da görmedim ama hissettim. Ensemde, bedenimin her yerinde. “Seni küçük hırsız.”
Yerden kalkan adamın yanından geçtim ve arkadaki çantaları açtım. Anında bir kargaşa koptu. Luis’in adamları silahlarına davranırken Sin, Rebel’ı arkasına doğru çekti. Luis kendi dilinde tehditler savururken bana yürüyordu. Onu umursamadan keselerden birini çıkardım.
Kolumda bir dokunuş hissettim ama kuvvetli bir tutuşa dönmeden kayboldu. Arkamı döndüğümde Dez’in iri bedeniyle az önce çantayı düşüren salağın arkasında durduğunu ve şakağına silahını dayadığını gördüm.
“Ona bir daha dokunmaya kalkarsan beynini bu elmasların üzerine saçarım,” dedi hırıltıyla.
Bakışlarımı, kanımı kaynatan bu tavırdan hızla ayırdım.
Sin kaşlarını çatmıştı. “Ne yapıyorsun Riley?”
Elmasları avcuma doldurduğumda şimdi tam karşımda duran Luis’in gözleri büyüdü. Tüm silahlar bana bakıyordu ama daha fazla heyecanlandığım anlar olmuştu.
Elmasları yere saçtığımda Luis’in tükürüğünde boğulacağını sandım. Göğsündeki kırmızı noktayı o görmemişti ama adamları görüyor ve havaya bakınmaya başlıyordu.
“Bu elmaslar sahte,” dedim adama.
Yumruklarını sıktı. “İmkânsız.”
“Üzgünüm Luis ama burada iş yapıyoruz. Sevgiline sahte elmaslar göndermeni, itibarını beş paralık etmeni sonra da bizi sorumlu tutup paranı geri istemeni ya da bize tehdit oluşturmaya cesaret etmeni istemeyiz.”
Adam gözlerini kırpıştırdı. Bir. İki. Üç kez. Morarmaya başlıyordu. “Kanıtla.”
Telefonumun flaşını açıp bir elmasın üstüne doğrulttum. “Elmas ışığı kırar. Gerçek bir elmasta keskin bir parlama, gökkuşağı renklerinde dağılma olması gerekir…” Elması ağzıma yaklaştırıp uzun süre nefesimi üfledim. “Gerçek elmas uzun süre buğu tutmaz kısa sürede dağılır.”
Burun delikleri büyüdü. Çenesini sıvazladı. Dişlerini sıktı. Bir anda patladı. Bağırarak küfretti ve çantaları tekmeledi. Sakinleştiğinde bana döndü. Kısa bir baş sallamasıyla resmi bir tavır takındı. “Teşekkür ederim.”
Hızla adımlarla Sin ve Rebel’a yürüdü, önlerinde durdu ve elini uzattı. “Sizinle iş yapmak zevkti. Ödeme kalsın. Bunu yapanı bulup, kafasına sıktıktan sonra tekrar iletişime geçeceğim. Daha fazla ödemeyle birlikte gerçek elmaslar olacak.”
Luis ve adamlarının üç arabayla birlikte limandan ayrılışıyla tüm gözler bana döndü.
“Aman Tanrım,” diye uzun bir soluk verdi Rebel. “Bir an doğuracağımı sandım.”
Sin hemen arkadaşımın üstüne çullandı. “İyi misin bebeğim? Biraz oturmak ister misin?”
Rebel “ne ile uğraştığımı görüyor musun?” dercesine gözlerini devirip bana baktığında ona ciddi anlamda acıdım.
Sevgilisinin üzerine titremeyi bitirdiğinde Sin bana çarpık bir keyifle baktı. “İyi işti başkan yardımcısı.”
Sadece başımı salladım, onun onayına ihtiyacım yoktu. Motosiklet çetesi işlerinde yeni olabilirdim ama dünkü bok değildim ve uzun zamandır aralarındaydım.
Arkamda yapılı bir bedenin, kuşatan sıcaklığını ve gücünü hissettim. “Seni bu kadar şiddetle istemelerine şaşmamalı kanarya.” Dez bileğimi tutup önüme geçtiğinde baş parmağı nabzımı yokluyor, sinsi dilinden sinsi övgüler dökülüyordu ve Sin’e verdiğim tepkinin aksine kendimi bu adamdan daha fazlasını isterken buluyordum. “O pisliklerle en ufak bir benzerliğim yok ama duydukları ihtiyacı çok iyi anlıyorum…”
Bileğimi bir kere daha, sanki bırakmak istemiyormuş ama kendini dizginliyormuş gibi sıkıp motosikletine yürümeye başladığında sonraki fısıltıları bana sert bir darbeyle çarptı. “Lanet olsun ki, ne yaparsan yap, dökülen her kana değersin.”
Bileğimde bıraktığı sıcaklık bir zonklamaya döndüğünde, sözlerinde kaybolmaya çok yakındım, tahrik olmaya… Telefonum çaldığında düşüncelerimden sıyrıldım.
Sawyer’ın adını görünce ayağa kalkıp bize el salladığı konteynere baktım ve telefonu hoparlöre aldım.
“Diyordum ki, bu tatlı motosiklet kulübünde yarattığımız devrimlere bir yenisini daha ekleyelim ve kahrolası yaz mevsimi geldiği için kendimize kot yelekler yaptıralım. Deri beni kavuruyor.”
Dudağımın kenarı kıvrıldı. “Bu adamların bu denli bir moda devrimine açık olduğunu sanmıyorum.”
Axel telefona yaklaşıp bağırdı. “Sikik 90’larda değiliz evlat.”
Sawyer iç geçirdi. “Yüz yıllık bir bandana takan adam söylüyor bunu.”
Adam elini kalbine götürdü. “Bana yaşlı mı diyorsun?”
“Yaşlısın Axel. Muhtemelen motosiklet sürerken boğazına bir sinek kaçtığı için öleceksin,” dedim bir felaket habercisi gibi.
Kaşlarını çattı. “Annen keşke o filtresiz ağzına acı biber sürecek kadar zalim olsaymış.”
Kalbim ufacık, sadece minicik bir sızı hissettim. “Zalimliği kimden öğrendiğimi sanıyorsun?”
Bocaladı, kelimelerimi duygusal bir manaya yormasıyla panikleyişini izledim. Kollarını beceriksizce açtı. Tanrım, resmen ter döküyordu. “Sarılmak istiyor musun?”
Yüzümü buruşturdum. “Kesinlikle hayır.”
“Tanrı’ya şükür.”
🐉
Bir iki saat sonra sırtımı yatak başlığına yaslamış bir şekilde oturuyordum. Sokak lambalarının ve sokağımdan geçen araba farlarının perdelerin ardından odamda gölge oyunları oynayışını izliyordum. Boy aynamın üzerine düşen ışık huzmesi karanlığı yarıyor sonuna kadar açık gözlerimle neredeyse uçuşan tozları seçebiliyordum.
Hava iyice sıcaklamaya başladığı için perdelerden içeriye hafif ılık bir esinti giriyordu. Altımda dantel bir külot üzerimde ince bir askılıdan başka bir şey olmadığı için hafifçe tenim ürperiyordu. Bu ve örtünün altındaki elimin değdiği tabancanın serinliği beni ayık tutuyordu.
Başım ağrıyordu çünkü günlerdir sadece güneş doğduktan sonraki birkaç saat için kendime uyuma izni veriyordum.
Evime onlardan birinin girdiği gerçeği beni beklediğimden daha fazla etkilemişti. Sonrasında pişman olmaktansa şimdilik uykusuzlukla işkence çekmeyi tercih ederdim.
Kendimi, nefesimi ve odanın sessizliğini dinledikçe bulunduğum alan gittikçe küçülüyor, kapana kısılmış hissediyor ve kalbim daha hızlı çarpmaya başlıyordu.
Korkmuyordum… Hayır, korkmuyordum sadece doğal olarak tetikteydim.
Büyük bir günahın kanıtı olan kurabiye kırıntılarıyla dolu tabağım yatağımın yanındaki komodinde duruyordu. Hemen yanında iki telefon vardı. Eski olana uzanıp ihtiyaç duyduğum konuşmaları dinlemeye çekilirken yumruklarımı sıktım. Tam o sırada diğer telefonum bir mesajla titredi. Dez’in adı ekranımda belirdi.
Nabzımın hızlanmasından, telefona bir kurtarıcı gibi sarılışımdan tiksindim.
Dez: Karanlığı sever misin küçük kanarya?
Odama bir göz attım.
Riley: Ne istiyorsun?
Dez: Karanlığı sever misin?
İç geçirdim.
Riley: Hayır, karanlığı sevmem.
Dez: İlginç tam aksini düşünsem de bu güzel.
Bana gecenin bir yarısı neden böyle bir mesaj attığıyla ilgili çok fazla sorum olsa da hiçbirini yazmadım.
Riley: Ya sen? Karanlığı sever misin?
Bir süre noktalar belirdi, sildi, yine belirdi ve en sonunda mesaj geldi.
Dez: Şu anda karanlık hoşuma gidiyor Riley. Tenine düşürdüğü gölgeleri izlemek ilginç bir deneyim. O yatakta tek başına oturuyorken savunmasız görünüyorsun. Neredeyse kırılgan. Karanlığın içinden sana doğru bir adım atsam, nefes nefese kalıp, ne yapacağımı merakla bekleyecekmişsin gibi.
Hızla yatakta doğruldum ve odama tekrar baktım. Ne halttan bahsediyordu? Evimde miydi? Hayır olamazdı. Pencereye yaklaşıp aralık perdeden dışarıya baktım. Motosikletini duymamıştım ve görünürde yoktu.
Pencerenin önünde dikilip ona cevap yazarken nefeslerim hızlanmıştı. Tüylerim ürpermişti ama sebebi öfke ya da esinti değildi.
Riley: Beni mi izliyorsun Dez? Yapacak başka işlerin yok mu?
Sokağa bir daha göz gezdirdim ama ona dair tek bir iz bulamadım.
Dez: Var ama o da şu anda perdelerin arkasında saklanıyor. Kendini benden gizliyor.
Omurgamdan aşağıya, aşağıya ve daha da aşağıya, merkezime doğru bir sıcaklık aktı. Onu göremiyordum ama oradaydı.
Yıllardır hissetmediğim bir heyecan damarlarımı dolduruyordu. Dez bunu her zaman başarıyordu. Bana kanımın aktığını, cildimin sadece bir deri parçası olmadığını, hislerimin ortaya çıkabileceğini kanıtlıyordu. Bunu istemiyordum. Yapamazdım ama… şu anda canlı hissetmeye ihtiyacım vardı. Benimle kendi bencil çıkarları için oynadığını bilsem de gözlerin görmediği, yalnızca ikimizin olduğu yerde bu oyundan zevk alıyordum.
Madem öyle…
Odanın köşesindeki berjeri pencerenin önüne çektim ve oturdum. Ayaklarımı pencerenin pervazına yaslayarak bacaklarımı açtım ve Dez’e yazdım.
Riley: Saklayacak bir şeyim yok.
Birkaç saniye mesaj gelmediğinde yerimde kıpırdandım ama sonra telefon titrediğinde zafer hissi hoşuma gitti.
Dez: O zaman neden görmek istediğim o tatlılığı ince bir dantelin altına gizliyorsun?
Tenim karıncalandı. Merkezimdeki sıcaklık o kadar ısrarcıydı ki, ıslandığımı hissediyordum. Bir araç yoldan geçerken, Dez’in beni izlediği yerden yüzümdeki ifadeyi görmesinden çekindiğim için başımı geriye ittim. Dez’e yazarken ekranda adı yanıp sönmeye başladı. Aramayı yanıtlarken parmaklarım hafifçe titriyordu.
“Bacaklarını kapat ve kahrolası pencerenin önünden çekil,” diye hırladı. Öfkeliydi, sesi dudaklarımı ısırmama sebep olacak kadar boğuktu.
“Neden canım? Sadece sıcak bir günde penceresinin önünde biraz esintiyle rahatlamaya çalışan bir kadınım.”
“Riley kapını kırmamı istemiyorsan bacaklarını kapat.”
İstemiyordum. İstiyor muydum? Hayır, kesinlikle, hayır.
“İyi bak o zaman. Bu, beni bu şekilde göreceğin son sefer.”
Sinirli bir gülüşe aynı zamanda keyifsiz bir homurtuya benzeyen bir ses çıkardı. “Seni, başkalarının asla göremeyeceği şekillerde göreceğim Riley.”
Bacaklarımı kapattım ama pencerenin önünden çekilmedim. “Benden nefret eden bir adama göre hakkımda çok fazla hayalin var Daxton.”
“O hedefleri gerçekleştirmek için senden hoşlanmama gerek yok Rafaella. Sadece dizlerinin üstüne çöküp bana yalvaracak kadar ihtiyaçla dolmana ihtiyacım var.”
“Ne yazık. Kafasındaki hedefleri gerçekleştiremeden ölen insanlara her zaman üzülmüşümdür.”
Güldü, boğuk, karanlık ve vaatlerle dolu bir gülüştü. “Yani odana gelsem, bacaklarını bir kere daha açmanı izlesem, o küçük külotunun sırılsıklam olduğunu görmeyeceğimi mi söylüyorsun?”
Bacaklarımı birbirine bastırma dürtüsüne direndim. Nefret ettiğim tepkiler vermekten neden bu kadar zevk alıyordum bilmiyordum. Dez benim patronumdu, aynı pozisyonu paylaştığım başkan yardımcısıydı. Arkadaş değildik, birbirimizden hoşlanmıyorduk ama aramızdaki çekim ve elektrik koskoca bir şehri aydınlatabilirdi. Gökte yıldırımlar çaktırabilir ya da daha kötüsü, zihnimi ve dürtülerimi onu istediğime ikna edebilirdi.
“Senin için kontrol etmemi ister misin?” derken buldum kendimi. Siktir. Bana dokunamayacağı bir yerdeyken onunla oynamak ve kendime oyundan tatmin olmaya izin vermek kolaydı.
“Yatağa uzan.”
Bu emir tüm kemiklerimde yankılandı. Aynı zamanda boğuk sesi beni uyandırdı.
Bacaklarımı birbirine bastırırken elimi külotumun içine soktum, nerede olduğunu bilmiyordum ama beni görebiliyordu.
“Riley, siktir…”
Elimi çekip havaya kaldırdım sonra da gülümsedim. “Bir çöl kadar kuruyum Dez.”
Cık cık edişi tenimi karıncalandırdı, dilinin çıkardığı seslerin arasında kaba bir şekilde gülümsediğini biliyordum. Kadınlığımın üzerinde bir fısıltıymış gibi hissedebiliyordum. “Kocana yalan söylememelisin tatlım. Güven bir evliliğin temelidir.”
Dişlerimi sıktım. Yaptığı şeyi, sunduğu teklifi unutmuş değildim, işime gelen yönlerini görmüyor da sayılmazdım ama Dez’in neden bu kadar kafayı taktığını anlamıyordum. Evlilik bizim için sahte olabilirdi ama etrafımızdakiler için öyle olmayacaktı. Evli anılmaktan tiksinmeyi geçtim Dez gibi bir adamın böyle bir şeyi nasıl kabullendiğini anlamıyordum, çıkarlarını kestiremiyordum.
Burnumdan bir nefes çektim. “Neden buradasın Dez?” Yine. Neredeyse haftanın dört gecesi olduğu gibi.
Duraksamadan konuyu değiştirdi. “Kimliğini onlardan gizlemeye çalıştığını biliyorum ama bize neden soyadını söylemedin Riley? Özellikle kulübe katıldıktan sonra. Neden saklamaya devam ettin?”
“Soyadımdan nefret ediyorum,” dedim dürüstçe.
Telefonu ağzına yaklaştırdığının farkındaydım. Konuştuğunda sanki kulağımın dibinde vücuduma karşı fısıldıyormuş gibi gelmişti. “Bir gün bayılacaksın tatlım.”
“Bir daha soruyorum Dez. Neden kendi evinde olmak yerine beni izliyorsun?”
“Aslında eğlenceli bir hikâye Rileyciğim. Karanlıkla bakışmak yerine kafamı daha güzel bir şeyle oyalamak istiyorum.”
O… Aman Tanrım. Beni uğraştırdığı şu haltlar.
“Sen sarhoş musun?”
Güldü. “En sevdiğin renk ne Riley?”
Bacaklarımı kalçamın altında toparladım, gittikçe kaşlarım çatılıyordu. “Pardon?”
“Hecelememi ister misin? Hayır, sanırım rengi heceleyemem.”
Ezberlenmiş ve otomatik bir şekilde kırmızı deme isteği duydum ama bu doğru değildi. “Mavi.”
İç geçirdi. “Bu kötü oldu. Kırmızı ya da pembe diyeceğini sanmıştım. Kıçında ve boynunda bırakacağım izlerin renginden hoşlanmayacaksın o zaman.”
Bir kahkaha patlattım. Son derece alaycı ve aşağılayıcıydı ama uzun zamandır tek tük çıkardığım kahkahalardan biriydi. Sonra da başımı geriye doğru çektim. Yüzümü, bundan keyif aldığımı göremezdi.
“Bir daha yap.”
“Ne?”
“Gül. Kahkaha at. Kıkırda. Ne sikim yaptıysan az önce. Bir daha yap.”
Tamam. Tamam… Bu kadar yeter.
Ayağa kalkıp yatağıma yürüdüm. “Kes şunu Dez. Evine git.”
“Kardeşlerinden yakın olduğun var mı? Bir ikizden bahsetmiştin…”
Örtünün altına girip gözlerimi yumdum. Neden pes etmiyordu? Ne bok yemeye çalışıyordu?
“Yok. Ailemden kimseyle yakın değilim. İkizim evi terk edeli çok uzun zaman oldu. Şimdi, git.”
“Seni evlendirmeye çalıştıkları ve RDM ile iş birliği yaptıkları için onları öldürdüğümde üzülecek misin?”
Ne yapmaya çalıştığını bilmiyordum ama bedenim şimdi öfkeyle ısınmaya başlamıştı. “Sin’le aranız nasıl Dez? Neden arada bir onu öldürecekmiş gibi bakarken yakalıyorum seni?” diye karşılık verdim.
Uzun bir sessizlik oldu. Konuştuğunda sesi neredeyse birbirine çarpan elektrikli teller gibi çatırdıyordu. “Çünkü yanlış tercihler yaptı.”
Bir zamanlar bir hırsızken bile meraklı olmamıştım. Ancak Dez’in ruh halindeki değişimi, o yanlış tercihin ne olduğunu merak ediyordum. Yine de sormadım. Bu ikimiz için de rahatsız edici olacaktı. O konuşma duygusal bir yakınlaşma içerirdi, maskeleri çıkarıp atmak ve derinlere inmek demekti.
“Evine git Dez…” Neden fısıldadığımı ben de bilmiyordum.
“Uyu ve teklifimi düşün çünkü bir süresi var…” dedi ve kapatmadan önce ekledi. “Ayrıca yarım kalmış bir konuşmamız olduğunu unutma. Anlatacaklarının bitmediğini ikimiz de biliyoruz.”
Üstümdeki örtüyü sıkarken telefonu kapattım ve yatağa fırlattım. Başımı yatak başlığına yaslayıp şakaklarımı ovaladığımda birkaç saniye boyunca tavanı izledim.
Bir kova dolusu su etkisiyle zihnime çarpan ve keskin bir nefes almama sebep olan farkındalıkla afalladım. Yalnız olsam bile elimi göğsüme götürüp ovalama isteğimi bastırdım.
Onunla konuştuğumdan beri öfkelenmiş, tahrik olmuş, heyecanlanmış ve rahatlamıştım. Dakikalar önce yaşadığım paniği, üstüme üstüme gelen duvarları unutmuştum.
Carter’ın sesini duyma fikrini ise tamamen aklımdan çıkarmıştım.
Örtüyü tekmeleyerek üstümden attım. İşte olmuştu. Buna ben izin vermiştim. Dez’in üzerimde, bedenimde ve zihnimde bir gücü olmasına müsaade etmiştim.
Bir kadeh şarap içmek için yatağımdan fırladığımda dışarıdan gelen motosiklet sesiyle duraksadım. Dez’in geldiğini duyamayacak kadar dalgın olduğumu sanmıyordum ama şimdi gidişini dinliyordum.
“Kim olduğunu unutma,” diye kendimi azarlayarak merdivenlere yöneldim.
“Bu kahrolası eyalete neden geldiğini unutma.”
Çıplak ayaklarım ahşap basamakları döverken burnumdan soluyordum. Güzel. Öfke güzeldi. Nefret harikaydı.
Zil çaldığında mutfağa dönememiştim bile.
Geri geldiği, verandamda durduğu, kapıyı açmamı beklediği düşüncesiyle vücudumdaki ısınma yavaş yavaş öfkemi perdelemeye başladı.
Başımı iki yana sallayıp kararlılıkla kapıya yürüdüm. Kenardaki tüfeği elime alıp kapıyı bir hışımla açtım.
“Tanrı aşkına Riley!”
“Sürtük, çıldırdın mı sen?”
“Bebeğim şu anda verdiğin sinyaller o kadar karışık ki nereden başlayacağımı bilemiyorum.”
Aynı anda konuşan Rebel, Emerson ve Morgan’la karşılaştığımda gözlerim irileşti.
Sawyer topuklarının üstünde yaylanarak elindeki şişeyi kaldırdı. “Şarap getirdik.”
“Burada olmamalısınız…” Kelimeler ben onları tutamadan öfkemle birlikte ağzımdan döküldü. Rebel’ın karnını işaret ettim. “Sen asla burada olmamalısın.”
Karnını okşayarak bana kaşlarını çattı. “Yeğenini dışlaman hoş değil. Ne yapayım onu kapıda doğurup içeriye mi gireyim?”
Burada olmamalılardı. Şimdi değil. Lanet olası RDM evime girip çıkarken, ailem de dahil olmak üzere sürekli beni gözetleme ihtimalleri varken değil.
Kendim için asla korkmazdım. Ama arkadaşlarımı önemsiyordum, onları çok fazla önemsiyordum. Onlara dokunanı öldürürdüm.
Emerson beni iterek içeriye girdi. “İçine ne kaçtı bilmiyorum ama olduğundan daha büyük bir sürtük gibi davranıyorsun.”
Morgan beni baştan aşağıya süzdükten sonra geçerken kıçıma vurdu. Sawyer yanağıma bir öpücük kondurup gülümsedi.
Rebel hâlâ kapıdaydı. O iri, yeşil, kurnaz gözleri üzerimde ve sıkı sıkı tuttuğum tüfekte dolaşıyordu. “En son yumruğum seni kendine getirmişti bir tane daha mı istiyorsun?”
“Bana patronluk taslama, hamile bir kadına vuramayacağımı biliyorsun,” diye karşılık verdim.
İçeriye girerken elindeki ananaslı meyve suyunun pipetinden bir yudum çekti. “O adamların hepsini ipe dizebilir, ayakta uyutabilirsin ama bizi değil.” Boynunu kütletti. “Uzun bir gece olacak kendini hazırla.”
“Sen ananas sevmezsin bile…” Omuz silktiğinde daha fazla ilerlemeden kolunu tuttum. “Rebel ciddiyim, çok fazla şey oluyor ve artık hamilesin. Ben…”
Onları ben mi tehlikeye atıyordum? Evimin güvenli olmadığını söylememek arkadaşlarımı tehlikelere açık bir hale mi getiriyordu? Kolundaki elimi tuttu. Güldüğünde dudağındaki benin tam yanında bir çukur oluştu. Biraz kilo almıştı ve ona çok yakışmıştı. Annelik arkadaşıma çok yakışıyordu. Max’e hamileyken de öyleydi. Çok tatlı duruyordu ama aslında tatlı bir kadın olmadığını hepimiz biliyorduk.
“Senin nasıl mücadele ettiğini biliyorum Riley ve hamile olmak beni endişelendirmiyor. Bize yaklaşmaya çalışanlar olursa neler yapabileceğini biliyorum.”
Max’i kaybettiğinde yanında değildim. Bilmiyordum, beklemiyordum. Eğer yanında olsaydım… Konstantin savaştan çok daha önce ölmüş olurdu. Her zaman bunun pişmanlığını yaşamıştım. Hepimiz yaşamıştık. Suçluluğu atabilmiş değildik ve karnındaki o mucize çocuk için canımı verirdim.
Ağzımı açtığımda sokağın başındaki yol ayrımında bir aracın durduğunu gördüm. Siyah klasik bir Mustang. Buna içgüdü denebilirdi ama benim için tecrübe edilmiş, kemiklerime kazınmış bir öğrenilmişlikti.
“Hemen geliyorum,” dedim ve tüfeğimle birlikte dışarı çıkarak kapıyı arkamdan kapattım.
Sadece bir atlet ve külotla oluşumu umursamadan çıplak ayaklarımla ön bahçeye çıktım. Mülkün sınırlarından ayrılamadan araç hareket etti ve sağa sapıp sokaktan uzaklaştı.
Arkasından uzun bir süre bakarken paranoya yapıp yapmadığımı düşünüyordum. Ne RDM ne de ailem bu tarz arabalara binmezdi ama bu onlar olmadığı anlamına gelmiyordu. Eğer onlarsa, evime girmeleri ve sokağımda, bu bölgede dolaşmaları tehditkâr bir biçimde sıklaştığı anlamına gelirdi.
Eve girdiğimde salona geçtim. Rebel pencerenin önündeki tekli koltuktaydı, Emerson ve Morgan bej rengi rahat koltuklarımda dimdik otururken, Sawyer mutfak tarafında, ortadaki ada tezgâha kollarını dayamıştı.
Gözleri üzerimdeydi ama tek kelime etmeden şarap kadehlerini çıkardım. Kendime kadehin ağzına kadar doldurmaya koyuldum. “Şerifle konuşmalı, bize köstek olmasını engelleyerek kasabanın tüm giriş çıkışlarını tutmalıyız.”
Onların kadehlerini de doldurdum. “Mümkünse şüpheli tüm araçlarda arama yapmalıyız. RDM’in iş birliği yaptığı kulüp her kimse, motosikletlerle Ottalane’e girmeye cesaret edemezler…”
Uzun bir yudum alıp kırmızı şarabın boğazımdan geçişini hissedene kadar bekledim. Hâlâ onlara bakmıyordum. “Hatta tüm kasabalara haber salmalıyız. İnsanları uyarmalıyız. Eğer çoktan içeriye sızdılarsa bunu öğrenmeliyiz. Az önceki gördüğüm araç aileme de ait olabilir RDM’e de….”
Sawyer keskin bir nefes aldığında sonunda yüzlerine baktım. “Biri evime girdi. İki kere…” Rebel koltuktan ayağa fırlarken kızların bana bağırmaya hazırlandıklarını anladım. Çatal kaşık çekmecesini çekip oraya attığım yüzüğü çıkardım ve tezgâha fırlattım. “Evin her yerine kamera taktırdım. Ve giren adamın bunu bıraktığını gördüm.”
Sadece birkaç saniye süren, duyduklarını sindirdikleri sessizliğin ardından elbette kıyamet koptu.
Morgan bağırdı. “Sen kafayı mı yedin!”
Emerson yumruklarını sıktı. “Nasıl bize söylemezsin?”
Sawyer’in bakışları yüzümü yakıyordu. “Tanrı aşkına, böyle şeyleri saklayamazsın Riley. Onlara karşı olmaz…”
Sonya burada olsaydı başımı tezgâha geçireceğine emindim. Burada olup bunu yapmasını isterdim.
Rebel’ın karnındaki eli yumruk olmuş, kıvırcık saçları mümkünmüş gibi iyice kabarmıştı. “Eşyalarını topla. Bu evde kalmıyorsun.”
“Hiçbir yere gitmiyorum.”
Elini tezgâha vurdu. “Kahrolası evine girdiler Riley! Onlar sıradan serseriler değiller. Hepsi, ailen de buna dahil lanet olası birer katil!”
Kalçamı mutfak tezgahına yaslayıp şarabımdan bir yudum aldım. “Beni öldüremezler. Yüzük bunun en büyük kanıtı, anlaşmak isteyecekler. O kulüp sadece göz dağı vermek için. Bizim de en az onlar kadar kozumuz olduğunu biliyorlar. Önce anlaşmaya çalışacaklar. Bu yüzüğün de amacı tam olarak bu.”
Sawyer örgüleriyle oynarken sadece ikimizin paylaştığı bir geçmiş gözlerinde akıyordu. “Öldürmekten daha etkili yöntemleri olduğunu biliyorsun.”
“Kulüpten birini indirebilirler,” dedi Emerson.
Morgan kaşlarını çattı. “Ya da içimizden birini. Sana ulaşmak için, yaygara koparmadan kemikler mirasının kalıntılarını toparlamak için.”
Başımı iki yana salladım. Elbette bu ihtimal beni korkutuyordu ancak benim üstümde işe yaramayacağını biliyorlardı. Eğer son hırsızlığımın tüm detaylarına hakimlerse, ölüm tehditlerinin bana sökmeyeceğinin farkındalardı.
“Sevdiğim birinin canını yakarlarsa, hepsinin boğazını keseceğimi biliyorlar, en azından bunu denerken ölmeyi kabulleneceğimi ama hayır, ne yaparlarsa yapsınlar konuşmayacağımın farkındalar. Bu yüzden yapmayacaklar.”
Morgan şarabını alıp koltuğa geçti. “Çok rahatladım sürtük.”
“Seni tanıdıklarını biliyorum ama söylediklerinden nasıl bu kadar emin olabiliyorlar?”
Rebel’ın sorusuyla sırtımı dikleştirdim. “Tecrübe,” dedim yalnızca.
Kaşları daha çok çatıldı ama yüzünden sanki benimkini hissetmiş ve onu kucaklamış gibi acıya benzer bir ifade geçti. “Toplantıyı erkene çekeceğim, herkesi bilgilendirmeliyiz. Müşterilerimiz arasından RDM’den kurtulmak isteyen çok fazla isim var, bize her türlü kaynağı sağlayacaklardır. Bilgi, silah… Eyalet dışında gözümüz ve kulağımız olabilirler. Ama sen…” Parmağını bana doğrulttu. “Bu evde bir gün daha kalmak için cesedimi çiğnemen lazım.”
“Karnındaki çocuğu sevmiyor olsaydım bu ihtimali değerlendirirdim.”
Sawyer dalgınca yüzükle oynarken, “Seni kimle evlendirmek istiyorlar?” diye fısıldadı.
Omzumu silktim. “Bilmiyorum ama ailemi yeniden tarikatın içine sokacak kadar önemli konumda biri olduğu kesin.”
“Ya zaten evli olsaydın?”
“Ama değilim,” dedim her harfin üstüne basarak. Dez’den bahsediyordu ama bu konuyu açamazdı. Arkadaşlarımın hepsine güvensem de bazen bazı şeyler sadece Sawyer ve benim aramda kalırdı. Çünkü… ikimiz de tanıdık karanlık çukurlardan kurtulmuştuk.
Tezgâhın etrafında dolaşıp Rebel’ın karşısında durdum. Benden kısaydı bu yüzden her zaman, bunu yapmaya yeterli donanımım olmasa bile ona sarılmak isterdim. Kolunu tuttum. “Bu evden ayrılmıyorum. Beni korkutmalarına izin vermeyeceğim. Ama özellikle senin evime gelmeni istemiyorum.”
Alt dudağı titrediğinde gözlerini çabucak sildi. “Bir çocuk daha kaybetmeye niyetim yok Riley,” diye fısıldadı ve elimi tutup sıktı. “Bir kız kardeş daha kaybetmeye de niyetim yok.”
Emerson derin bir nefes vererek koltukta yayıldı. “Evet. Sen son derece sıkıcı bir kadın olduğun için evinde eğlenceye dair hiçbir şey olmadığından eminim. Bu yüzden yanımda kâğıt getirdim. Donunuza kadar almaya hazırım.”
Morgan çoktan laptopumu açmıştı. “Ben de maraton yapabileceğimiz Keanu Reeves filmlerini sıraya koydum.”
Sawyer ellerini çırparak Morgan’ın yanına sıçradı. “Keanu’yu istiyorum.”
Gözlerimi devirdiğimde Rebel’ın dudağının kenarı kıvrıldı. “Keanu’ya karşı koyamazsın.”
Sawyer kıkırdayıp bana imalı bakışlar attı.
“Yapma.”
Morgan çoktan laptopu dudaklarına yapıştırmıştı. “Ah Keanu! Beni almanı istiyorum. Bebeklerini içime koymanı istiyorum!” diye inleyerek bağırdığında şakaklarımı ovaladım.
“Sarhoştum…”
Rebel kızların yanına geçtiğinde koltuktan bana muzır bakışlar attılar. “Sinema salonundaki afişin camını kırıp çıkarmaya…” Öksürdü. “Becermeye çalıştığın için neredeyse tutuklanıyorduk.”
Şarabımı kadehin içinde döndürüp mırıldandım. “Yaptım da.”
Sawyer kahkahayı bastı. Neşesi evin içinde yankılandı ve ben… minnettar hissetim.
“O adam Keanu değildi!”
Tekli koltuğa oturup dudak büzdüm. “O olduğuna oldukça eminim. Hatta bir değil üç tane olduğuna da.”
Kulüplerin arasına farklı zamanlarda karışmıştık ama bir kere girdiğimizde birbirimizi görmek oldukça güçleşmişti. Bir araya geldiğimizde de olabilecek en vahşi şekilde tadını çıkarıyorduk. Birbirimizi özlüyorduk. Dostluğa ihtiyaç duyuyorduk. Koltuğumda oturan kadınları tanıyana kadar sadece bir kere hissettiğim bir şeydi bu.
Kahkahaları dindiğinde Rebel’ın gülümsemesi soldu. “Kafanda ne var?”
İki şey, kafam da tam olarak iki seçenek vardı ama kendim emin olana kadar itiraf etmeyecektim. Savaşın geldiği belliydi. Benim seçeneklerimin her şeyi değiştireceğini bilirken emin olmam gerekiyordu.
Ailemin istediği kişiyle evlenip ve son bir kez içeriye sızıp, RDM’e neyden yapıldığımı gösterebilirdim. Bu büyük bir fedakarlığın ötesinde intihar anlamına geliyordu. Ve kulübün, arkadaşlarımın buna izin vermeyeceğini biliyordum.
Neden bilmiyorum ama bu konuda beni en çok Dez korkutuyordu.
İkinci seçenek ise bundan daha imkânsızdı. Redemorte dilimden zorla söküp çıkarmadan önce çaldığım kurşunu bulmak. Evet, onu çalmış ve saklamıştım. Üstelik öyle bir yere saklamıştım ki, değil onlar benim bile geri almam çok zordu.
Çünkü o kurşunu sakladığımda yalnız değildim ve yalnız kalacağımı hiç düşünmemiştim.
Dez
Evime koşarken bacak kaslarım yanıyor, alnımdan enseme kadar vücudumdan ter boşalıyordu. Tek düşünebildiğim Riley’di. Ama sebebi, onu, beni göremeyeceği bir köşeden izlemenin verdiği heyecan, pencerenin önünde bacaklarını benim için ayırması, telefondaki gülüşü ya da evinde giydiği o dantelli iç çamaşırı değildi.
Bir kaya kadar sertleşmiş, kapısına dayanmama çok ama çok az kalmıştı ki kızlar bunu benim yerime yapmıştı. Onlara lanet mi etmeliydim yoksa teşekkür mü etmeliydim emin değildim. Beni bir felaketin ucundan döndürmüşlerdi.
Gece uyuyamadığım için çıktığım koşuda sanki bir zincir beni ona çekiyormuş gibi yolum evine sapmıştı. Bazen… bazen sadece Riley’i izlemek bile bana zevk veriyordu. Karşınıza koyup saatlerce seyretmek; tenindeki, yüzündeki, karakterindeki ve ruhundaki her ayrıntıyı ezberlemek isteyeceğiniz bir kadındı. Ama izlemek sadece göz doyururdu, ona olan açlığımı değil.
Bize ait mülkler arasından göle en yakın konumda bulunan mülküme girdiğimde nefeslenmeye bile vakit ayırmadan garaja girdim. Eğer dursaydım öfkeden titriyor olurdum.
Evinden uzaklaştığım sırada Riley’nin elinde tüfeği, altında o minicik iç çamaşırıyla sokağa çıktığını görüp durmuştum. Sonra da o lanet olası Mustang’i görmüştüm. Belimden silahımı çıkarıp Riley’nin yanına gideceğim sırada saniyeler içinde gazlayıp kaybolmuştu.
Hâlâ onu belinden yakalayıp eve sürüklemediğim, eşyalarını toplayıp onu her an kapısında belirebilecekleri araziden uzaklaştırmadığım için acı çekiyordum.
Ama halletmem gereken bir iş vardı.
Motosikletimin gidonuna asılı deri yeleğimi giyip, geldiğim gibi garajdan çıktım. Gazı köklediğimde bebeğim hiddetime yakışır bir şekilde kükredi.
Onları uyarmıştım. Onları uyarmıştım… Zihnim pamuk ipliğine bağlıydı ve onu koparmak üzerelerdi. Beni duyarsız, tutarsız, hissiz bir deliliğe sürüklemek üzerelerdi.
Koştuğum sırada herkese, lanet olası tüm kulübe haber salmıştım. Fox ve Rico’yu çoktan kızların kapısında nöbet tutması için göndermiştim. Mesajımı gördüğünde Logan’ın bizimle gelmeyeceğini, Rebel’ın yanına gideceğini biliyordum.
Diğerleri, o aracın peşindeydi.
Burası Mahşer Sürüsü Yedi’nin topraklarıydı. Eğer bilmiyorlarsa öğrenecekler, unuttularsa hatırlayacaklardı.
Telefonumu çıkarıp Seth’i aradım rüzgârı keserek daha iyi duyabileceğim şekilde kulağıma bastırdım. Birkaç kere çaldıktan sonra açtı.
“Aracı yakaladınız mı?”
Hâlâ motor üstündeydi rüzgârın uğultusundan onu zor duyuyordum. “Ensesindeyiz. Kasaba merkezinden uzak duruyor. Dördüncü caddeden çıktı ve Eski Yol’a dönüyor. Cleo aracı karşılayacak.”
Gaza yüklendim. “Etrafını sarın, geliyorum.”
Kasaba merkezinin etrafını dolaşıp Eski Yol’a saptığınızda sizi bir hiçlik karşılardı. Karavan parklarının bulunduğu bölgeden bile daha ıssızdı. Hiçbir bina ya da ev yoktu. Yolun kenarlarındaki bariyerler aşınmış, yamulmuş ve kopmuştu. Yol Ottalane Ormanı’nın doğusuna bağlanırdı sonra da sizi ya ormanın içine ya da kasaba sınırına götürürdü.
Bu yolu kimse kullanmazdı. Bu yüzden gözüme ilişen farlar sürüyü bulduğum anlamına geliyordu.
Yaklaştığımda yolun ortasında duran klasik aracı ve etrafını bir daire şeklinde sarmış sürüyü gördüm.
Bolin bana doğru yürüyerek elini salladığında yavaşladım. İhtiyar suratında kasvetli bir ifade vardı. “Kimse motosikletinden inmedi, araç da öylece durdu. Camı açmıyor ya da dışarı çıkmıyorlar.”
Başımı sallarken elimi uzattım. “Bana yüzüğünü ver.”
Kafası karışsa da yüzüklerle dolu parmaklarından işaret parmağındaki kuru kafa yüzüğüne uzandı. Onu hemen durdurdum. “O değil. Alyansın.”
“Alyansımla ne yapacaksın kardeşim?”
Burnumdan bir nefes verdim. “Ver şunu Bolin.”
“Eğer birini yumruklayacaksan daha yararlı şeylerim var,” diye homurdanarak alyansı çıkardı. Parmağında yüzüğün kapladığı alan kadar açık renk bir iz kaldı. “Sakın kaybetme, Fay beni öldürür.”
Yüzüğü ondan alıp sürü ve araçla aramdaki kısa mesafeyi de motosikletimle kapattım. Üzerimde tek parça kıyafet yokken bile göz korkutucu bir adamdım. Dövmelerim bir fikir veriyor, genlerim ve sıkı çalışma sonucu bir makine haline getirdiğim vücudum fikirleri tescilliyor ve bakışlarımdaki ifade kesin yargıyı ortaya çıkarıyordu. Ancak Harley’imin üstünde yakın eyaletlere kadar yanından geçerken bile altına işettiğim insanlar olmuştu.
Sürü bana yol açmak için motorlarını çalıştırdığında araca en yakın duran ve motosikletinden inmiş olan tek kişi Seth’di. Kollarını göğsünde kavuşturmuş Mustang’i kaç farklı şekilde havaya uçurabileceğini düşünüyormuş gibi bir ifadesi vardı.
Arabanın filmli camlarının arkasını görmeye çalışarak motosikletimden indim ve bu sırada alyansı yüzük parmağıma geçirdim. Riley’nin ailesi ya da RDM’den biriydi. Sürünün gözü kulağı ve silahları buradaydı. Tek araçtan daha fazlasını beklerdim, bizi hafife almaları gibi bir hakareti kabul etmiyordum. Sadece casusculuk oynuyorlardı.
Seth’e başımı salladığımda beni arkamda ama yakınımdan takip etmeye başladı. Belimden silahımı çıkardığım an ıssız yolda yankılanan hareketliliği hissettim. Herkes motosikletlerinden inmiş çemberi daraltmıştı.
Bize bu yüzden Mahşer Sürüsü Yedi deniyordu. Birbirinden farklı insanlar olsak da çaylaklık dönemlerimizde atlattığımız yedi sınavla birlikte tek bir bilinç haline geliyorduk. Erkek kardeş, kız kardeş, yoldaş, ölüm anında bile kanunlarımıza ve birbirimize sadakatle bağlı.
Kafamın içinde hesaplamalar yapmaya başlamıştım. Aracın içindeki kimdi? Dahası var ve gizleniyorlar mıydı? Kan dökülecek miydi? Konuşacak mıydık yoksa boğazlarına birer mermi mi sıkmam gerekecekti? Bu gece burada yaşananlar bizi nasıl boyutlarda etkileyecekti?
Silahımla arka cama tıklattım ve çekmeden bekledim.
Cam vızıltıyla inerken ön kapılar açıldı. Sürü silahlarını kaldırırken araçtan inen iki iri yarı adama doğrulttu. Seth’in sırtımdan, sağ taraftan inen adama nişan aldığı silahını göz ucuyla görebiliyordum. Bir Mustang’in içinden çıkmasını beklediğim tipler değildi. Takım elbiselerin altında silahların kabartısı vardı. Kıçlarına sopa girmiş gibi dimdik duruyor ve ciddi görünüyorlardı. Sert çocuklar. Dudaklarım kıvrıldı. Onlar korumaydı.
Cam tamamen indiğimde bakışlarımı aracın içine çevirdim.
“Kayıp mı oldunuz?” diye sordum içerideki adamı incelerken.
Riley’e benzer esmer ten, gri gözler, siyah saçlar ve İtalyan bir sima görmeyi bekliyordum ya da benim gibi bronz tenli siyah saçlı birini. Ama bunların hiçbiri değildi.
Yapılı, anneciğine tepesinde dikilerek özenle ütületmiş gibi gri bir takım giyen, sarışın ve mavi gözlü bir adamdı. Bu adamın ailesinden değil tarikattan biri olması ihtimaliyle tetikteki parmağım gerildi. İki elimde aracın tepesine dayalıydı.
“Hayır. Sadece seyahatlerim sırasında serserilerin yolumu kesmesine pek alışkın değilim.”
Aksanı yoktu. Monoton ses tonundan bir şey anlaşılmıyordu. Nico’nun konuşmasında aksan olduğunu hatırlıyordum.
“Eh,” dedim, bir adım geri çekilip silahımı görmesini sağlayacak şekilde kollarımı indirdim. “Nerede olduğunu tam olarak bildiğin için bunu beklemeliydin.”
Baş parmağıyla çenesindeki sakalları kaşıdı sonra da dilini şaklattı. “Sadece bir arkadaşımı ziyaret ediyordum.”
Parmaklarım seğirdi. Kapıyı açıp kenara çekildim. “Arabadan in.”
Dediğimi yaptı. Takımın ceketini iliklerken araçtan çıktı. Kapıyı çarpıp karşısına geçtim. Benden birkaç santim kısa ve daha zayıftı ama duruşundan, bacaklarını açış şekilden her zaman hazırlıklı ve atik olduğunu, bedeninin zayıflıklarını nasıl avantaja çevireceğini bildiğini düşünüyordum.
Kollarını “ya şimdi” dercesine iki yana açtığında sırıttı. Yüzünün sol tarafından boğazına kadar inen yaranın bir eşini de diğer tarafa açma fikri derimin altında bir kaşıntı gibiydi.
Bu adamda tanıdık bir şeyler vardı. Deli deliyi görünce sopasını saklardı; bir psikopat diğeriyle karşılaştığında sadece gülümserdi. Bizim yaptığımız da buydu.
Aniden gülmeye başladım. Kahkahalarım boğazımdan taşıyor, yolda yankılanıyordu.
“Yüce Tanrım,” diyerek kendimi durdurmak için çene kaslarımı ovuştururken Seth’e baktım. Gözünü bile kırpmıyordu. “Şu adamı görüyor musun? Haberi bile yok.”
Adam çenesini kaldırdı. Sinirlerinin bozulduğunu gözlerindeki seğirmeden anlıyordum. “Haberim olmayan şey tam olarak nedir?”
Silahımın namlusuyla boynumda atan damarı kaşıdım. “Sana neler yapabileceğim. Eserimi burada sergileyip, kimsenin ben istemediğim sürece aç hayvanlardan kalan kalıntılarına dokunamayacağı gerçeği.”
Cleo sürünün arasından homurdandı. “Yemeğinle oynama.”
Adam tek kelime etmeden, kılını bile oynatmadan bana bakmaya devam etti. Silahımı şimdi de şakağıma vurup iç geçirdim. “Şöyle yapacağız. Bana kim olduğunu ve neden bölgeme girdiğini söyleyeceksin. Sonra seninle nasıl bir mesaj yollayacağımı tartışacağız. Ben medeni bir adamım.”
Gözleri yamalarıma kaydı. “Sen bir motosiklet çetesi üyesisin. Medeniyet benim gibi adamlar içindir, senin gibi adamlar kendilerini her türlü kuraldan üstün gören barbarlardır.”
Aptal bir adam değildim. Sakinliği salaklığı ya da korkusuzluğu yüzünden değildi.
“Doğru, çok doğru. O yüzden bu saçmalıklara devam etmeyelim…”
Adama atılıp kolumu göğsüne silahımı da çenesinin altına dayayarak sırtını araca çarptım. Camın çatırtısı beni dizginlememiş aksine damarlarımdaki öfkeyi kamçılamıştı.
“Kimsen sen?” dedim gülümseyerek.
Burun delikleri genişledi. Adamları şimdi silahlarını çekmişti işte. Sonunda! Lanet olsun. Sıkılmaya başlamıştım.
“Adımı öğrenmek bir işine yaramaz.”
Kolumu daha yukarı kaydırıp boğazına dayadım. “Bir daha dene. Neden Ri-“ durdum ve dişlerimi sıkarak devam ettim. “Rafaella’nın evinin önündeydin?”
Adını duyduğunda çenesi gerildi. Yüzünden geçen ifade onu tanıdığını, çok iyi tanıdığını gösteriyordu. “Eski bir dostuyum. Onu kontrol etmek için geldim. Korumak için.”
Yumruklarımı sıktım. Tetiği şimdi çekmemek için birkaç saniye durmam gerekti. Göğsümün içinde sıkıştığı için tepinen bir yaratık vardı.
“Eski bir dost öyle mi?”
Başını salladı.
“Bence eski dost, onun peşindesin. Bence seni kim gönderdiyse, burada ölebileceğin ihtimalini sana söylemeyi atlamış.”
Kaşlarını çattı. Bakışları parmağımdaki alyansa ulaştığında az önceki kadar zararsız bir pısırık gibi görünmüyordu.
Yavaşça gülümsedim ve onu bir kere daha iterek uzaklaştım. “Bence… karıma bir kilometreden fazla yaklaşanların başına neler gelebileceğinin mükemmel bir örneği olacaksın.”
“Karın…” dedi hesapçı bir şekilde mırıldanıp, takımını düzeltirken. “Sanırım, yaklaşık on seneden fazladır tanıdığım, tam kuyruk sokumunda gençlik ateşiyle yaptırıp sonra da pişman olduğu için sildirmeye çalıştığı bir melek dövmesi olan, kendini acımasız ve sert gösterirken animasyon filmlerde bile hüngür hüngür ağlayan, önüne vişneli bir kek konduğunda bir tabak yiyebilen, sarhoş olduğunda bağıra bağıra şarkı söylemeyi seven ve arkasında kırık kalbi yüzünden neredeyse ölecek adamlar bırakmaktan gocunmayan karından bahsediyoruz değil mi?”
Rüzgâr giysilerimi süpürüp geçti. Kalp atışlarımın bedenimi, aracı, yolu titretebileceğini düşündüm. Öfkem burayı yıkabilirdi, yakabilirdi, tek seferde yutabilirdi.
Kafamın içindeki şalter tekliyordu. Tekliyor, geri sekiyor tekrar tekliyordu.
Kan dökmek istiyordum. İçinde yüzmek istiyordum.
Adamın dudağının kenarı kıvrılır gibi oldu ama yüzümde her ne gördüyse eli beline doğru meyletti.
Riley’den bahsediyordu ama tanıdığım Riley değildi. Bunların hiçbirini bilmiyordum. Bu Rafaella’ydı. Hakkında onun verdiklerinden başka hiçbir şey bilmediğim kadın. Bu piç onu tanıyordu, benden daha iyi hem de. Huylarını, geçmişini, kuyruk sokumundaki küçük eski bir dövmeyi… Bu kanımı fokurdatıyordu. Nasıl bildiğini düşünmek istemiyordum, hayır, bu mantığımı yerle bir eder, her şeyi mahvetmeme sebep olurdu.
Nasıl…
Omurgamdan aşağıya dikenli tellerin dolaştığını hissettim. Telefon konuşmaları aklıma gelmişti, o gizli yanlarını, yumuşak ve sevgi dolu tarafını telefonun ucundaki adama nasıl gösterdiği….
Carter.
Boğazımdan bir hırıltı çıktığında adam silahını çekmişti. Her ne kadar öfkem gözüme bir perde indirse de ben hâlâ sürünün başkan yardımcısı Dez Gowan’dım.
Silah yüzüme doğrulmadan atıldım. Kolunu yakalayıp havaya kaldırdım. Dirseğimi yüzüne indirdiğimde dengesini kaybetti ve başı araca çarptı. Onu boğazından yakalayıp tekrar doğrulttum.
“Pekâlâ Carter…” Adını söylediğimde ağzından damlayan kanı diliyle siliyordu. Kısa bir an duraksadı. Söyleyeceklerini merak ettiğim için nefesini kesmedim. Kendini yeniden kapatarak kanı elinin tersiyle silmesi beni hayal kırıklığına uğrattı. İsmi tanımıştı ama doğrulamadı.
Umurumda değildi. RDM, ailesi her şey aklımdan çıkmıştı.
“O benim karım,” dediğimde ses tonumdaki sahiplenici, tüketici karanlık daha önce hiç ağzımdan dökülmemişti. “Bu yüzden ona bir daha yaklaşmayacak, hafızandaki her anıyı sileceksin, onu aklına bile getirmeyeceksin çünkü inan bana bunu yaptığını bilirim ve kafanın içine girip çıplak ellerimle hepsini sökmek için peşine düşerim.”
Adamı bıraktığımda öksürdü, öksürdü, boğazını temizledi. Onu boğmak, boynunu kırmak istedim.
İç cebine uzandığında tekrar silahımı doğrulttum ama her ne yapıyorsa devam etti. Bir kart çıkarıp bana uzattığında parmağım tetiğin üstüne hevesle dolaşıyordu. “Bir avukata ihtiyacınız olursa seve seve yardımcı olurum. Bilirsin, onun kadar sırları olan ve tüm dünyanın gözünü diktiği bir kadınla evli kalmak zordur.”
Kartı almadığımda bana doğru fırlattı. Deri yeleğime çarpıp ayaklarımın dibine düştü.
“Bu bir tehdit mi?”
“Hayır, öyle olduğunu düşünüyorsan daha önce tehdit edildiğinden şüpheliyim.”
Omuz silktim, maskemi sadece yüzüme değil bedenime de geçirdim. “O halde, tüm dünyanın gözü onun üstündeyse, hepsini birer birer kör etmek yeni hobim olacak.”
“Kardeşim…” Seth korumalardan birini kaputa bastırmıştı. Elindeki şeyi bana fırlattığında havada yakaladım. “Bu onlar.”
Parmaklarımın arasındaki altın sikkeyi incelerken silahım hâlâ adamın suratının birkaç santim gerisindeydi. Ön ve arka yüzlerine bakar bakmaz tanımıştım. Azıdişlerimi birbirine sürttüm.
Kemikler mirasının bir benzeriydi. Kızların dövmelerine kazıdıkları sembollerin bir benzeri…
Kan ya da altın.
Redemorte.
Bu pek çok yeni kapının kilidini açıyordu. Riley ile ilgili.. bu adamla ilgili ama şimdilik bunlara odaklanmadım.
Sikkeyi sallayarak silahımı adamın şakağına kaydırdım. “Bu küçük sürtük, ne büyük belalara sebep oluyor değil mi?” Yanıt vermesini beklemiyordum bu yüzden devam ettim. “Eyaletimize bunlarla girdiniz, birkaç omurgasız yavşağın aklını çeldiniz ve içimize kadar sızdınız. Bir yenilgi yetmedi. Daha fazlasını mı istiyorsunuz? Sizi bu eyaletten atmamız yetmedi, dünyanın geri kalanından da mı silmemizi istiyorsunuz?”
Başını geriye atıp tek kaşını kaldırdı.
İç geçirerek sikkeyi takım elbisenin cebine tıkıştırdım ve göğsüne sertçe birkaç kez vurdum. “Bizi bunun izleriyle yakmaya çalışırsanız, birlikte yanacağımızın garantisini verebilirim. Ama zaten korktuğunuz şey de bu…”
Elimi kaldırıp sürüye işaret verdim. “Arabayı arayın.”
Birkaç kişi anında harekete geçti. Cleo sürücü tarafına geçerken silahını hâlâ indirmemiş olan korumanın önünde dikildi. Adam kımıldamayınca arabanın kapısını hışımla açıp adama çarptı. Piç kurusu küfrederek ona saldırmaya yeltendiğinde Axel yüzüne yumruğunu indirerek onu yere serdi.
Sürüyü beklerken bir sigara çıkarıp yaktım. Beni gözleriyle takip eden, her hareketimi ve bilgiyi aklına kazıyan adama bir dal uzattığımda kafa karışıklığıyla kaşlarını çattı.
“Denemelisin, insanın sinirlerini yatıştırıyor. Birini alnının ortasından vurmanı engelleyebiliyor.”
“Beni vurmayacaksın,” dedi.
Bir nefes çekip başımla sigarayı işaret ettim. “Tabii bir sınırı var.”
Cleo yanıma geldiğinde başını iki yana salladı ve bir golf setini önüme attı. “Araç bir düzmeceden ibaret ona ait olduğunu bile sanmıyorum.”
Başımı sallayıp silindir çantanın içinden bir golf sopası çıkarırken sigaramı dişlerimin arasına sıkıştırdım. Sopayı birkaç kez adamın önünde ileri geri savurup dengesini ve ağırlığını kontrol ettim.
“Evet, iş görür.”
Adam kıstığı gözleriyle hareketlerimi takip ederken Seth’in zapt ettiği korumaya yürüdüm. Ne yapacağımı elbette anlamıştı bu yüzden iterek adamı bıraktı. Piç kurusu daha dengesini sağlayamadan golf sopasını savurduğum gibi diz kapağına indirdim. Kırılan kemiğin sesi adamın böğürüşüne karıştı. Yere düştüğünde parmağımla adamı işaret ettim. “Şanslı.”
Arabanın önünden dolaşırken sopayı yere fırlattım. Sigaramdan bir nefes daha çekip onu da asfalta attım. Silahımı tekrar çektiğimde Axel da ne yapacağımı anlayarak diğer korumayı önüme itti.
Onu da başından vurdum. Kan arabanın kapısını asfaltı ve talihsiz emektarımızı yıkarken Axel yüzünü buruşturarak yanağındaki damlaları sildi. Adamı işaret ettim. “O kadar şanslı değil.”
En sonunda olan biteni güneşli bir günde bisiklet sürmeye çıkmış birinin rahatlığıyla izleyen adama yürüdüm.
“Peki sen hangisi olacaksın?”
Eliyle dağılan saçlarını geriye taradı ve burnundan derin bir nefes aldı. “Ben elçiyim.”
Parmaklarımı yüzüne doğru şıklattım. “Evet… Adamları al, arabaya bin ve deliğine dön. Seni gönderenlere de mesajımı ilet.”
Arkamı dönüp motosikletime yürüdüğüm sırada arkamdan seslendi. “Mesajı söylemeyi unuttun sanırım.”
Omzumun üstünden alyanslı elimi salladım. “Hayır unutmadım. Çoktan anladın zaten. Karımı, kulübümü ve sınırlarımı tehdit edenleri neyin beklediğini biliyorsunuz. Hatırlamak için o kahrolası ağa bakmayı deneyin.” Motosikletime binip farları açtığımda adam gözlerini kıstı. “Hâlâ savaş istiyorsanız, sizi bekliyor olacağız.”
Bir sigara daha yaktım. Adam diğerlerini alıp siktir olup gidene kadar bitmişti. Araç gözden kaybolduğu an saçlarımı karıştırıp, parmaklarımı zonklayan başıma bastırdım.
“Onları sorguya çekebilirdik,” dedi Cooper.
Tüm vücudum seğiriyordu. O tanıdık his damarlarıma doluyordu.
“Hayır, böylesi daha iyi. O adam RDM’in üst rütbelilerinden olmalı. Ne yaparsak yapalım ötmeyecekti,” dedi Seth.
Şakaklarımı ovalayıp, avcumla yüzümü sıvazladım. Riley… tek düşünebildiğim oydu. Carter… sözleri aklımdan çıkmıyordu.
O sadece bir adam değildi. RDM’den biriydi. Peki o kahrolası kadın, onlardan nefret ettiği, intikam ateşiyle yanıp tutuştuğu halde onlardan biriyle nasıl iletişimde kalabiliyordu? Ne haltlar çeviriyordu? Aralarındaki ilişki neydi? Bizden sakladıkları, derine gömdüğü yalanları vardı.
Bize onlar sayesinde tek kalan kemikler mirasları değildi, yalanların miraslarını da yanlarında getirmişlerdi.
“Ne yapacağız?” diye sordu Axel.
Boynumu kütletip başımı ona çevirdiğimde ellerini havaya kaldırdı. “Sakin ol kardeşim.”
Burnumu çekip motosikletimden indim ve bir süre sadece volta attım. Yaşananları düşünmeli, bir plan yapmalı, bir sonraki adımları değerlendirmeliydim.
“Bu gece burada olanları başkan hariç kimseye anlatmayacaksınız,” diye bağırdım.
Cleo kaşlarını çattı. “Tam olarak hangi başkan?”
Ona beni sorgulamaması gerektiğini anlatan bir bakış attım. “Sin hariç kimseye anlatmayacaksınız.”
“Bunu yapamazsın Dez,” diye bastırdı.
“Yapacağım ve yaptım da. Sadece bir süreliğine, neler döndüğünü çözene kadar.”
Axel homurdandı. “Sin bundan hoşlanmayacak Rebel’dan hiçbir şeyi saklamaz.”
“Ama Rebel ondan saklıyor. Kendine ait bir sır olmadığı için Riley ve Sawyer’ın geçmişini onlar isteyene kadar anlatmamayı seçiyor. Buna saygı duyuyorum. Sin anlayacaktır. Onunla konuşacağım.”
Seth beni baştan aşağıya süzerek kollarını göğsünde kavuşturdu. “Bu kişisel.”
Kardeşime doğru yürüdüğümde burun buruna geldik. “Evet öyle.”
Gözünü bile kırpmamıştı. Seth’in diri diri yakılsa bile bir tepki vermeyeceğine emindim. “O adam Riley’i tanıyordu. RDM bağlantısıyla değil. Onu çok yakından tanıyordu. Bundan hoşlanmadın.”
“Evet, hoşlanmadım,” diye hırladım.
Başını sallayıp motosikletine yürüdü. “Öyle olsun.”
Herkes sessiz bir onayla motosikletlerine dönerken Cleo geride kaldı. Bana dargın, öfkeli bakışlar atıyordu. “Onları dışlıyorsun. Bunu yapamazsın. Biz bir kulübüz Dez.”
Burun kemerimi sıkıp inanmadığım Tanrı’dan sabır dilendim. “Kandırılmaktan hoşlanmıyorum Cleo. Onları dışlamıyorum, onları herkesten daha fazla bu kulübün bir parçası olarak görüyorum. O kadınlara saygı duyuyorum. Ama aptal yerine konmayı kabullenemem.”
Bakışlarına hüzün çökerken bakışlarını kaçırdı. “Tarikatın ne kadar tehlikeli olduğunun farkındayım, tekrar kapımıza dayanırlarsa canlarımız için savaşacağımızı ve kayıplar vereceğimizi biliyorum ama… ya Riley’nin geçmişi gerçekten kötüyse Dez?”
Göğsümün ortasında bir baskı büyüdü, büyüdü ve sonunda dilime vurdu. “Ne demek istiyorsun?”
Başını kaldırıp karanlık göğe baktı. “Ya sakladığı gerçekler ortaya çıktığında bize savaşta fayda sağlamak yerine onu paramparça edecekse?”
Motosikletime yaslanıp gözlerimi kapattım. Kafamın içindeki kargaşa yumruğunu masaya daha sert vurmaya başlıyordu. Düşüncelerimi gölgeliyordu. Karanlık, kaypak, tanıdık bir kaçış beni çağırıyordu.
Omzumu sıkıp buruk bir gülümseme verdi. “Sen benim kardeşimsin. İstediğini yapacağım ama bunu bir düşün.”
Sürü teker teker Harley’lerini bağırtıp yola koyulduğunda, ben benimkine yaslanmış bir halde bir sigara daha yaktım. Zippomu kapatmadan önce alevin dalgalanışını izledim.
Kendimi durdurmadan telefonumu çıkarıp Riley ile olan mesajlarımda durdum.
Ondan hoşlanmıyordum, ona güvenmiyordum ama aklımdan çıkaramıyordum. Şarkılarını duyduğumda o sesi kaydedip geceleri tekrar ve tekrar dinlemek istiyordum. Fırtınalı bakışlarını hep üzerimde tutmak istiyordum. Yumuşak tenini sert bedenimde hissetmeyi arzulamaktan gözüm başka hiç kimseyi görmüyordu.
Kahrolası aklımda oynuyordu.
Bu sadece fiziksel bir çekimdi. Fazlasıyla çıldırtıcı, en karanlık yanlarımı dürten, adeta kafamın içine bağıran bir çekim.
Yine de ona mesaj atarken ne bok yediğimden emin değildim.
Dez: Vişneli kek sever misin küçük kanarya?
Ayağımla gergin bir ritim tutarak yanıt vermesini bekledim.
“Siktir,” diye tıslayarak telefonumu kırmadan önce kaldırırken gelen mesajla titredi.
Riley: Hayır, nefret ederim.
🐉
Veee bölüm sonu canavarı!!
Kabul edin ''BENİM KARIM'' yerinde bir takım ateş basmaları yaşandı kajsdakd en azından yazarken ben bi terledim kajaksdlasd
EVET. EVETTT. NE OLUYOR YA???
Dez ve Riley arasındaki gerilim artıyor ki... bu bir yerde patlar ben söyleyeyim.
Carter... Burada bu isimden başka bir şey söylemek istemiyorum ama o gelen adam sizce ne iş ya...
Bu arada Kemikler Mirası epilog bölümüne geldik sayılır onun mesajını da aldık hatta... ehehehe
Sizi çok çok çok seviyorum
Kendinize bebek gibi bakın
Kaçtımmm