İçeriğe geç

Yalanlar Mirası (Kemikler Mirası İkinci Kitap)

Bölüm 7 · 42 dk okuma

Yalanlar Mirası (Kemikler Mirası İkinci Kitap)

Bölüm 7

Altıncı Bölüm: Kurşun

Seeellaaam en sevdikleriimm!!

Nabersiniz nasıl gidiyor, keyifler nasıl?

Geç kaldım bölüm için çok üzgünüüümmmmm.

Ay çok özledim sizi yoğunluktan başımı kaldıramadım son haftalarda o yüzden bölüm de atamadım, yorumlara da dönemedim ama geldim, yettim burdayım!!

O yüzden lafa tutmuyorum bölüme alıyorum sizi.

Kaskları takalım lütfeennn.

Keyifli sürüşler!

Altıncı Bölüm

“Kurşun”

Dez

Daha önce öldürmüştüm. Motosiklet çete kavgaları sırasında, görevler sırasında, Yedi’ye ihanet edenler yüzünden. Bu yüzden kısa süreli tutuklanmalarım olmuştu. Logan, Rebel’dan sonra bıraktığı yan mesleği sayesinde sık sık hapishaneye girerdi, ben hiç girmemiştim.

Günahlarımın bedelini ödemem gerekmemişti. Vicdanım mı? Ondan bende yoktu. O konuda mışıl mışıl uyuyan bir bebek iblis kadar rahattım.

Çaylaklık dönemimde bizzat işkence gördüğüm de olmuştu. Günlerce, saatlerce, aralıksız. Zemindeki kanım daha kurumamışken, dizlerimin üzerinde bile doğrulmaya vakit bulamadan benim kanım, anne ve babamın kanı karışmıştı. Bir saniye önce Logan’a beni seçmesi için yalvarıyorlardı diğer saniye gözümün önünde, kanlarımızın arasında yüzen cansız birer bedene dönüşmüşlerdi. Çünkü abim kahrolası seçimini yapmıştı. Yanlış tercihi. Benim omuzlarıma bir yaratık gibi oturan ve hiç kalkmayan yükü bırakmıştı.

Gerisi belliydi. Öfke sorunları, travma, tetikleyiciler, daha çok öfke sorunu, bastırılmış içgüdüler, bastırılmış karanlık arzular.

O zaman da öldürmüştüm. Logan kasabayı yakarken, sayısız kurşun sıkmış, sayısız boyun kırmıştım. Ödenecek bir bedel yoktu. Seve seve öderdim gerçi, buna değerdi. Birileri benim için gelse yüksek kahkahalar atardım.

O olay bir katliamdı.

Ancak bu sabaha karşı neredeyse yapmak üzere olduğum şey katliam değil, keyif aldığım için cehennemde sürümeme sebep olacak bir vahşet olacaktı.

Onların kim olduğu düşünülürse muhtemelen hapis yatmazdım ama kulübün başını belaya sokardım. İşleri zorlaştırırdım. Kendimizi hiç derdimiz yokmuş gibi güçlü bir aileye hedef yapardım. Riley yani Rafaella beni kendi elleriyle öldürmeye kalkabilirdi ya da sadece izlerdi bilmiyordum.

Bildiğim şey ailemi öldürenler dışında kimsenin boğazını kesmeyi bu kadar şiddetle istememiş olduğumdu.

Nico. Riley’nin kardeşi. O lanet olası İtalyan pislik. Ve adamları. Ve tüm lanet olası ailesi…

Riley odadan ayrıldığında peşine düşmüş bir süre onu kaybetmiştim. Rüzgâr sanki onu ileriye taşımak için esiyor, altındaki motosikleti kapasitesinden daha hızlı bir şekilde sürüyordu.

Bulduğumda bir otoparktaydı, etrafı çevriliydi, bir arabanın arkasına gizlenip, hepsini teker teker indirmeyi düşünmüştüm. Özellikle o puştu Riley’e dokunduğu için sona bırakacak ve her kemiğini özenle kıracaktım.

Ama sonra Riley’nin oraya bilerek gittiğini hatırladım. Ailesiyle hep gizli gizli buluştuğunu anımsadım, kavga etseler de bunun olması gerekenden daha hiddetli bir kardeş kavgası olduğunu fark ettim.

Her şeyi duymadım ama şimdilik önemli olanı, kanımın çekilmesine, düşlediğim o cinayetler silsilesini nerdeyse harekete geçirecek kadarını dinledim.

“…Ben sadece korkmuş, çaresiz ve öfkeli bir kadınım. Yedi yıl boyunca RDM gibi bir güçten saklanmayı nasıl başarırım?”

Riley ailesinden kaçıyordu. RDM’den kaçıyordu. Yedi yıl önce bu yüzden Helbarvest’e gelmişti. Bu yüzden saklanıyordu. Bu yüzden kimliğini gizliyordu.

“Benimle geleceksin ve o lanet olası herifle evleneceksin!”

Evlilik…

Siktiğimin evliliği.

Bir anlaşma için. Riley’i evlendirmek istiyorlardı.

“Kabul et Rafaella. Adam yakışıklı, güçlü, genç… Her şeyden sonra seni kraliçeler gibi yaşatacağına eminim.”

Onu kraliçeler gibi yaşatacak bir yavşakla evlendirmeyi planlıyorlardı. RDM’den biriyle. RDM’den bir orospu çocuğuyla. Kanaryayı buna zorluyorlardı. Benim kanaryamı…

“Evliliğin bizim olduğu kadar onlar içinde ne kadar değerli olduğunu biliyorsun. Evlilik bağı güçleri birbirine kenetler… Bir taraf gerçekten küçük düşürücü bir ihanete kalkışsa bile dokunulmazdır. Evliliğe saygı duyarız Rafaella. Hepimiz. Buna onlar da dahil. Aklını kullan. Evli bir kadın olursan dokunulmaz olacaksın, ailen de öyle.”

Bunlar dayanamadan ortaya çıkmama yetmişti. Bu ve o kahrolası herifin Riley’e dokunması.

Bir an için. Sadece bir an için, ki bu ortalığı yakmam için bile yeterli bir andı. Ailesinin RDM ile bağlantısını, Riley’nin arkamızdan çevirdiği dolapları duymazdan gelmeyi seçmiştim.

Tek odaklanabildiğim o sözcüktü. Evlilik.

Saniyeler içinde kendim için yeni bir problem geliştirmiştim. Kafada senaryolar kurmak. Saniyeler içinde onu bir adamın yüzüğünü takarken, bir evliliğe zorlanırken, çelikten kanatları kırılmışken düşünmüştüm.

Tepemin atması ya da ateş solumak hissettiklerimi anlatmaya yetmezdi.

RDM bizim düşmanımızdı. Eğer ailesinin bağlantısı varsa onlar da öyleydi. Riley’nin hepsinden kaçtığını biliyordum bu evliliği istemediği lanet olası gün gibi ortadaydı.

Eh, buna bir çözüm getirmiştim. Bencilce bir karar değildi, belki stratejik de değildi ama doğru olandı. Onu köşeye sıkıştırmalarını izleyemezdim. O kadınlar artık bizim bir parçamızdı, ailedendi. Riley’nin sırları ağzımıza sıçabilme potansiyeli taşısa da, ona güvenmesem de Riley benim bir parçamdı. Kahretsin. Dönüp beni bıçaklama ihtimali olsa bile ve bu ihtimal beni heyecanlandırsa da onu korumak zorundaydım. Sadece ben. Sadece ben onu bildiğim yolla koruyabilirdim.

Takıntım. Nefretim. Küçük kanaryam. Buzlar kraliçem. Riley başlı başına bir belaydı. Ama benim belamdı.

Gizli dokunuşu ve banyoda paylaştığımız nefretle karmakarışık olmuş o arzu ikinci bir deri gibi üzerimdeyken yapmam gerekeni yaptım.

Onun artık benim dünyamda olduğunu gösterdim.

Sınırları çizdim.

Madem evlilik ailesi için kutsaldı, onlara baştan sona okumaları gereken kutsal bir kitap vermiştim: Benim yüzüm, benim ismim, Riley’nin seçimi ve aramızdaki bağ.

Sahte bir evlilik uydurmuştum. Bir saniye bile düşünmemiştim. Göğsüm garip bir hisle sıkışmış, gurur kanımı doldurmuş ama hislerimi rafa kaldırmıştım. Onlara ihtiyacım yoktu.

Riley’nin sessizliği beni daha sonra doğramak istediği sinyallerini gizlese de o an için kabullenmişti. Bir kaçış yoluydu.

Kardeşi ikimize bakmış, yaşananları aklına kazımış ve siktir olup gitmişti.

Tek kelime etmemişti. Benim bölgemdeydi, aptalca bir şey denememesi gerektiğini biliyordu.

Aşınmış bar tezgahında önüme bırakılan ikinci viski bardağını kafama diktim. Birincisinden daha kolay bir şekilde boğazımdan aktı ama yakıcı sıvı ciğerlerime kadar inerken boş bardağı tezgâha bıraktığımda tısladım.

Yaklaşık yirmi dakikadır buradaydım. Ama üçüncü tura hazırdım.

Elimi kaldırıp bardağı işaret ettiğimde, yanımdaki yüksek taburede oturan Seth sadece bardağının üstünden yan gözle bana baktı.

Sabaha karşı yola koyulmuş, Arlanwood’a varana kadar saatlerce sürmüş sadece benzin almak için durmuştuk.

Riley tek kelime etmemişti. Sessizliği ölümcüldü. İçimde öyle yoğun hisler kaynıyordu ki patlayacağı anı merakla bekliyordum.

Ağzını açtığında neler olacağını biliyordu. O ağızla neler yapmak istediğimi bildiğini ise pek sanmıyordum.

Önüme bir bardak daha geldi. Kehribar sıvının dibindeki buzları tenime yapıştırmayı düşündüm. Pimi çekilmiş bir bomba gibiydim.

Eskiden Cehennem Yolcuları’nın yerleşkesi şimdi ise Mahşer Sürüsü Yedi’nin Arlawood şubesi olan kulüp evindeydik.

Dikdörtgen barın duvarındaki raflar çoğunlukla boştu, rafların ortasındaki duvardan Cehennem Yolcuları arması kazınmış yerine sürünün sembolü çizilmişti.

Müzik çok gürültülü değildi bu yüzden arkamdaki koltuklardan kahkahalar geliyor, solumdaki merdivenin çıktığı üst kattan tartışma sesleri yükseliyor, sağımdaki bilardo masasında adamların ve kadınların kıçları oyunu engelliyordu.

Pencereden dışarıya baktığımda Riley ve Sawyer’ı görebiliyordum. Sawyer’ın surat ifadesini seçemiyordum ancak duyduklarını sindirmeye çalıştığını anlayabiliyordum.

Riley ise… viskimden uzun bir yudum alıp ağzımı elimin tersine sildim. Rüzgârda dağılan siyah saçları öfkesinden elektriklenmiş gibi duruyordu. Yüz ifadesi donuktu ancak gözleri birer ateş çukuruydu.

Gel bakalım güzelim, elbet içeriye gireceksin.

“En tepedeler biliyorsun değil mi?” dedim Seth’e. “O kadınların tek fısıltısı tüm dünyanın susması demek.”

Kardeşimin yüzüne bakmadım çünkü herhangi bir tepki alamayacağımı çok önce öğrenmiştim. Seth’in ses tonunun bile değiştiğini sanmıyordum. Monoton, neredeyse sıkılmış ama bir şekilde tehlikeli.

“Neyse ki savaştığımız onlar değil. O fısıltılar sadece güçlerini göstermiyor, bugüne kadar yaşadıkları her şeyi gizliyor.”

Dişlerimi sıktım. “Bize karşı şeffaf olmalılar.”

“Sen yeterince şeffaf mısın kardeşim?”

Yavaşça Seth’e döndüm. “Sen öyle misin kardeşim?”

Ruhsuz bir şekilde suratıma baktı. “Hayır değilim. Riley gibi sözcüklerimi saklıyorum. Vakti gelmeden nefesimi yormanın bir anlamı yok.”

Sinirlenmiştim. Seth’in böyle bir amacı olmadığını biliyordum ama kendini Riley’e benim olduğumdan daha yakın görmesi, benim anlamadığımı ama onun anlayabildiğini ima etmesi sinirlerimi germişti. “Peki Sawyer? Onun sözcükleri?”

Seth’in tek kaşı hafifçe kalktı. Hah.

Ona doğru bardağımı kaldırdığımda küçük zaferime gülmeden edemedim.

Bardağını benimkiyle tokuştururken, “Her ne yaptıysan az sonra buraya girecek ve seni halı gibi yere serecek. Ağlama diye elini tutacağım Dez.”

Söz konusu kadın bir fırtına gibi içeriye girdi. Kapı arkasından duvara çarptığında tüm başlar ona döndü. Tanrım. Buz gibi bir kadına göre için için yanan bir alevden farksızdı.

Dolgun göğüslerinin ve saçlarının zıplamasına sebep olacak, bedenindeki tüm muhteşem kıvrımları ortaya koyacak kadar sert adımlarla bara yaklaşırken vücudum beklentiyle uğuldadı.

Riley yaklaşırken Seth’in omzunu sıktım. “Bence ağlamasın diye Sawyer’ın elini tutmalısın. Annecik ve babacık az sonra kavga edecek, babacık anneciğin tüm sırlarını ortaya dökecek ve bunu yaparken hiç mutlu olmayacak.”

Seth omzundaki elime kısa ilgisiz bir bakış attı ancak sözleri buzlu bir yüzeyin çatlaması gibiydi. “Sen benim kardeşimsin, canın canımdan önce gelir. Ama onun canını sıkacak bir şey yaparsan seni öldürmekte tereddüt etmem.”

Ona göz kırptım. “Öyle olsun kardeşim. Bunu kabul edebilirim.”

İkimiz de Micky Gowan’ın yazdığı manifestonun ömürlük olduğunu biliyorduk.

“Manifestomuzu unutma. Sür ya da öl. Kıyametini getir ve yuvanda yeniden başla. Kardeşlerinle paylaşmadığın yalnızca kadının olsun.”

Sözcüklerle işi yoktu, tavırları Sawyer’ı bir kaidenin üstüne koyduğunu açıkça gösteriyordu.

Tıpkı benim Riley’e yaptığım gibi.

Riley bana bakmadan arkamdan geçtiğinde öfkesi dalga dalga tenime çarptı ama hedefi olmadığım için hayal kırıklığına uğradım.

En uzaktaki tabureyi kaptı. Bardaki kulüp üyesine seslendi. “Tekila duble.”

“Sen aklını mı kaçırdın? Kocası mı? Kahrolası kocası olduğunu mu söyledin?”

Sawyer’ın irileşmiş mavi gözlerine omzumun üstünden baktım. Seth’in onun gelişiyle dakikalardır hareket etmediği yerinden hafifçe döndüğünü de fark ettim. Sarışın bana parmağını sallarken o da bedenini bana çevirmiş, kadının arkasında bir duvar olmuştu.

Sesimi Riley’nin duyacağı kadar yükselttim. “Okyanusunda rahatça avlanması için suları birazcık temizledim.” Omuz silktim. “Sonuçta akıllı bir koca, eşine en iyi şekilde hizmet etmeli.”

“Dez…” diye iç çekerek başını iki yana salladı. “Ne yaptığını bilmiyorsun.”

Evet, biliyordum. Pişman değildim. Binlerce senaryonun hepsinde aynısını yapardım.

“Gece ailesiyle buluşmak için sıvışmasaydı, ailesinin onu tarikattan biriyle evlendirmek istediğini kulübüne anlatmış olsaydı…”

Sawyer’ın gözleri daha da irileşerek arkama kaydığında yaklaştığını duymamış ama varlığını ve sebep olacağı kargaşayı hissetmiştim.

Tabure bir darbeyle tekmelendiğinde ayağa fırladım. Sadece viskimden bir damla elime sıçramış ancak tabure yana doğru fırlayarak devrilmişti.

Evin içinde derin bir sessizlik olduğunda elimdeki viski damlasını yalayarak Riley’nin gözlerinin içine baktım. Dudaklarım öfkemi kusmanın habercisi gibi uğursuz bir gülümsemeyle gerildi.

“Sonunda… kraliçem yaşıyor.”

Doğrudan sinirlerine saldıran hitabım dilimde enfes bir tat bırakmış, onunsa burun deliklerinin genişlemesine sebep olmuştu.

Elindeki bardakla üzerime atıldığında, elimdeki bardağı bırakıp, göğsüme çarpmak üzere olan bileğini yakaladım. Sırtını tezgâha dayamadan önce elimi arkasına yerleştirdim ve vücudumu ona bastırdım.

“Karın mı!” diye bağırdı. “Karın mı!”

“Bar kavgası konusunda tecrübeli olmadığını görüyorum. Sonuçta sen elit bir hırsızsın değil mi tatlım?” Kendimi ona daha çok bastırırken tezgahla sırtı arasındaki elim eziliyordu ama önemli değildi. “Başıma bir tabure geçirmeli ya da bardağını dikkatimi çekmeden indirmeliydin.”

Dudaklarını yüzüme doğru uzatıp hırladı. Göz bebeklerinin bile titrediğine yemin edebilirdim. “Yedi yıl Dez. Onlardan kurtulmak, kendi avantajıma kullanmak, hepsini kendi silahlarıyla gafil almak için yedi yıldır uğraşıyorum. Hepsini bir gecede mahvettin!”

Parmaklarımı bir silah şeklinde şakağına dayadım. “Eğer o kafanın içinde çevirdiğin oyunları kulübüne de anlatsaydın, tek başına kıçını yırtman, kahrolası bir evlilikten kaçman gerekmezdi.” Elimi ittiğinde pes etmeden yüzünü avcumun içine aldım. Böğürerek bu evlilik meselesine ne kadar öfkelendiğimi dile getiremezdim ama ona dokunarak anlatabilirdim, bunu sadece Riley anlayabilirdi. “İşe yaradı değil mi? Sevgili kardeşin kuyruğunu kıçının arasına sıkıştırarak kaçtı.”

“Şimdilik Dez!” Kaşları çatıldığında endişesi yüzünden yüzümü buruşturmadan edemedim ama pişman değildim. “Onları tanımıyorsun.”

Etrafımız kulüp üyeleriyle çevriliydi, Sawyer merakla izliyor, Seth içkisini içmeye devam ediyordu. Bu yüzden fısıltımı ikimizin arasında tuttum. Göğüslerimizden yayılıp çarpışan o ateşin arasına hapsettim. “RDM’le bağlantıda olduklarını ve bir sebepten -ki bence bu sadece bir evlilik değil- bize hiçbir şey söylemeyecek, onlarla bağını koparamayacak kadar derine sızdıklarını biliyorum…”

“Kulübü ilgilendirmediği sürece seni de ilgilendirmez, kendi geçmişimi ortaya sermek zorunda değilim,” dedi ama söylediklerine kendisi bile ikna olmamıştı.

Dudağımın kenarı seğirdi. Aniden onu kalçalarından tutup tezgâhın üstüne oturttum. Şaşkınlığını iyice hırçınlaşarak üzerinden atamadan yanımdaki tabureyi çektim ve önünde bacaklarının arasına oturdum. Şimdi neredeyse aynı boydaydık.

Aramızdaki mesafeyi işaret ettim. “Geçmişin, şimdin ve geleceğin benim Riley. Kulüp bizim her şeyimiz. Ama sen ve ben… ikimiz kulüpten de öteyiz. Böyle olmak zorunda. Aynı koltuğu paylaşıyoruz. Aynı yolu sürüyoruz. Aynı ruhu, aynı zihni paylaşıyoruz. Geçmişin, şimdin ve geleceğin ben olmak zorundayım. Bundan kaçamazsın çünkü kendi elinle imza attın.” Dizlerini sıktığımda dudağına düşen saçları nefesiyle uçuşuyor ama aldırış etmiyordu. Kelimelerime odaklanmıştı ve dudaklarıma. “Sen ve ben. İki ayrı tekerin üstünde gidiyor olabiliriz ama rüzgâra karşı birlikte sürüyoruz. Fırtınaya, kasırgaya, savaşa ve düşmanlarımıza karşı.”

“Ne zamandan beri bu kadar bilge bir adam oldun sen?” diye sordu kuşkuyla gözlerini kısarak.

“Bu benim hayatım ve kulübüm. Bu iş Riley. Sırların hepimizi tehlikeye atar, yalanların hepimizin başını derde sokar, seni koruduğum gibi sen de bizi korumazsan, bundan sonra toprağa verdiğimiz her isimden sorumlu olursun.”

Geçmişin, geçmişten kaçmaya çalıştıklarımızın, geçmişle tek başımıza mücadele etmenin en güçlülere bile ne yaptığını görmüştüm. Zihnimden bir an bile silinmiyordu.

Ufak sızıntının bir evi yıkabileceğini biliyordum.

Micky Gowan’ı bir kral, Savannah Gowan’ı bir kraliçe olarak görürdüm. Geçmişlerini hafife almışlardı.

Sözlerimin ciddiyeti ve sesimdeki monotonluk, Riley’nin yüzünde incinmeye benzer garip bir ifadeye sebep olmuştu. Sadece iş değildi. Riley asla sadece iş değildi.

Kuru kuru güldü. “Düzmece bir evlilik… pardon, sadece bizi karı koca ilan etmiş olman her şeyi çözecek mi yani? Buna inanıyor musun?”

Karı koca. Riley ve ben. Dizlerindeki parmaklarım kasıldı.

“Eve döndüğümüzde seni bir sandalyeye oturtacağım, gerekirse seni oraya bağlayacağım Riley ve her şeyi öteceksin. İşte bu bir şeyleri çözmeye yaklaştığımız ilk an olacak. Ve evet, kardeşin evliliğe karşı gelmeyeceklerini kendi ağzıyla söyledi. Bu bize zaman kazandırır.”

Çünkü ailesi RDM ile bağlantıdaysa ve burnumuzun dibinde yıllardır dolaşıyorlarsa tarikat da çok uzakta olamazdı. Belki de bu yüzden sessizlerdi. Belki de Riley onları oyalarken, onlar da kendi planlarını yapıyorlardı.

“Benim onlardan biriyle evlenmemi istiyorlar Dez…” dedi konuyu o lanet olası evlilik meselesinde tutarak. “Bir motosiklet kulübü serserisiyle evli olmam boyun eğecekleri bir bağlılık değil.”

Acıttı.

Arkamızdan huysuz yuhalamalar yükseldiğinde Riley, “Kesin sesinizi!” diye bağırdı.

Bir elimi beline doğru kaydırdığımda dokunuşumun altında kaskatı kesilse de gözleriyle hançerler fırlatmaktan başka bir şey yapmadı. Riley her zaman buz gibiydi, ona dokunanın zihinsel bir hipodermi yüzünden uzuvlarını kaybetmesi işten bile değildi. Ama son zamanlarda ruh hali çok dengesizdi. Bir geri sayımın içindeymiş gibiydi. Yönünü kaybetmeye başlamış gibi.

“Bu motosiklet serserisini artık kocan olarak tanıyorlar. Sınırlarımı zorlamayı denesinler Riley. Beni denesinler.”

Alaycı bir homurtu çıkardı. “Gerçeği öğrenmeleri uzun sürmez.”

“Gerçek mi? Yasal boklardan mı bahsediyorsun?” Güldüm. “İstediğin gerçeklikse, imza atacağın bir kâğıt parçasıyla bunu hallederiz.”

Tanrım. Ağzımı dikmek istiyordum. Kendimi nasıl bir boka bulaştırdığım hakkında hiçbir fikrim yoktu. Ama duramıyordum.

Gözleri irileşti. Sanırım ciddiyetimi henüz kavramaya başlamıştı. “Ancak cehennem buz tuttuğunda Dez.”

Cık cık ettim. “Tatlım, senin tek bir bakışınla halledebileceğin şeyleri imkânsızlık derecesi olarak gösterme. İkimiz de bunu yemiyoruz.”

Deri ceketimin yakasını yumruğunun içine alıp tırnaklarını geçirdi. “Hiçbir şeye imza atmıyorum. Senin karın olarak anılmayacağım.”

“O halde aile üyelerin Helbarvest’in on kilometre yakınından bile geçemeyecek. Telefonlarını, motosikletini, seni sürekli izleyeceğim. Sahnede bile kıçının dibinden ayrılmayacağım. Uyurken bile yanında beni hissedeceksin. Oyununa devam etmek istiyorsan beni ve kulübü de bu işe dahil edeceksin.”

Sawyer’a bakıp cansız, kötücül bir kahkaha attı. Gerçeğini ondan alan adam olmak için ruhumu satardım. “Şunu görüyor musun Saw? Bunu bir oyun sanıyor. Bunu lanet olası bir oyun sanıyor!”

“Kabul et ya da kulüp içinde kararlarıma karşı gelenlere ne oluyormuş gör.”

Tehdidim yerine bulduğunda yüzüne adeta bir perde inmişti. Az önceki hiddetli alaycılık yerini bomboş bir ifadeye bırakmıştı. “Beni sürgünle mi tehdit ediyorsun?”

Çenesini yakaladım. Evet öyle yapıyordum. Sürünün başkan yardımcısı olan yanım Riley’e şimdiden bir ceza biçmeye hazırdı, kanunlarımız herkese eşit davranırdı, bedeller de eşit olurdu. Ancak bu kadına takıntılı olan hasta yanım, tedirgindi. Onun uzaklaşması düşüncesi dayanılmazdı çünkü bu işte iyi olduğu kesindi. Uzaklaşıp planlarını harekete geçireceği başka bir yer bulabilirdi. Başka birini. Belki de onu. O adamı.

Dişlerimi o kadar sert sıktım ki çatırdamasından korktum. “Ayrıcalıklı değilsin kanarya. Hiçbirimiz değiliz.”

“Yani ya seninle sahte bir evlilik yapacağım ve geçmişimi ortaya sereceğim ya da sürüleceğim öyle mi?”

“Bence bunları eve döndüğümüzde…” diye başladı Sawyer.

“Bekle, bu nereye gidecek görmek istiyorum.” Seth Sawyer’ın sözlerini ondan asla bekleyemeyeceğim, sanki taşakları kıçının arasına sıkışmış gibi bir uysallıkla bölerken Riley’nin gözlerinin içine bakmaya devam ettim.

“Kulüp, hakkımda bilmesi gerekenleri öğrenecek…” dedi Riley, sonraki sözleri bir yeminden farksızdı. “Ama şunu bil ki Dez, kendi kanımda boğuluyor olsam ve rahat bir nefes almamı sağlayacak tek şey seninle sahte bir evlilik yapmak olsa, saatlerce boğulmaya devam etmeyi ve sonunda gebermeyi tercih ederim.”

Bu yürekten ve detaylı anlatım için biri bu kadına ödül vermeliydi. Dilinin keskinliğinin ayarı yoktu saldırıya geçtiğinde her zaman zalimdi.

Ama ilk tanıştığımızda derimin altına sızmasına sebep olan yönleriyle beni aşağılayamazdı. Bu sadece, onu becereceğim gün, zevk çığlıklarının yüksekliğini ve sertliğimin derecesini belirleyecekti.

“Tatlım, birbirimizden ne kadar nefret edersek edelim benimle bu koltuğu paylaştığın sürece kafandaki o kanlı senaryoların hiçbirinin yaşanmasına izin vermeyeceğim,” dedim…

Ve sonra kendine yarattığı bir karakter olan Riley’i değil, belki de asla tanımadığım o kadını gördüm yüzünde. Rafaella. Hayatında karşılaştığı en korkunç yaratıkmışım gibi bakıyordu bana. Savunma duvarları olmadan, inansa mı inanmasa mı karar veremeyerek, kafa karışıklığıyla. Fazla uçmayacaktım ama adını umut ya da çıkış yolu koyabileceğim parlak bir ışık vardı gözlerinde.

Başını iki yana sallayarak geri çekildi. Gerçekten silkinmesi gerekti. “Unut bunu. Lakaplarımın yanına bir de kara dulu eklemeye ihtiyacım yok.”

Aklımda çok fazla soru vardı. Hepsi birbirini kovalıyor, diğerini ateşliyordu. Öfkem bir yanardağ gibi içimde patlıyor sonra da derin düşünceler bir kova su etkisiyle o patlamaları dindiriyordu. Allak bullaktım.

Onu kimle evlendirmek istiyorlardı? Neden kaçtı? Ailesi kimdi? RDM ile bağları ne kadar derine uzanıyordu? Ailesinin eyaletimize rahatça girip çıkmasına izin vermek bir hata mıydı?

Riley’nin dolgun dudaklarına, kenarlarında olması gereken ama hiç görmediğim o gülme çizgilerine, çenesindeki gergin seğirmelere dalıp gittim.

Daha önce bana kendi ile ilgili verdiği o küçük parçaları hatırladım.

“…Geldiğim çukurda ben bir hırsızdım Dez. Hakkımda şüphe duyduğun her şey benim sanatım.”

“…Bahsettiğim o kurşun var ya, onu bir adamın kaşlarının arasına isabet ettiğini ilk gördüğümde altı yaşındaydım. On ikime geldiğimde, sebebiydim. On altımda, emri verendim…”

Esas soruyu güç bela yakaladım. Belki de cevabını kesin olarak bildiğim soruydu bu.

“Sen bir hırsızdın,” dedim ondan, kıyafetlerinin üstünden bile hissettiğim teninden, yakınındayken muhakeme yeteneğimi yerle bir eden sıcaklığından uzaklaşarak. “Kaçmadan önce onların hırsızı mıydı Riley?” Sesimi alçalttım ama boğazımda biriken hırıltıyı bastıramadım. “Redemorte’yi gerçekten… yakından tanıyorsun değil mi?”

Bir insanın çehresinde yer edinen suçluluğu hemen tanırdım. Ama Riley’nin kaş çatışı ve çenesini kaldırışında bundan daha fazlası vardı. Katıksız bir nefret.

Sawyer, Riley’nin oturduğu tezgâha dirseklerini yaslayıp iç geçirdi. Uzun, ağır ve derin bir iç çekişti. Başı omuzlarının arasına düştüğünde Riley’nin yüzüne bakıyordu. “Yoruldum Riley.”

Riley başını arkadaşına doğru o kadar hızlı çevirdi ki, boynunun kırılacağından korktum. “Sakın Sawyer.”

Bakışmalarında o kadar çok yaşanmışlık vardı ki göğsüm sıkıştı. Sawyer’ın parlak ruhunu gölgeleyen perişanlığı ortaya çıktığında karşımdaki kadının ifadesi yumuşadı.

Elini tuttuğunda o sert kabuğun altındaki yürekli kadını görmek zor değildi. Rebel onları bir araya getiren parlak bir lider, Logan’ın söylediği gibi bir anne ejderhaysa; Riley, hepsini koruyan, onlar için günaha ve kana bulanmayı umursamayan korkutucu bir muhafızdı.

Bana döndüğünde gözeneklerimden bile sızan hayranlığı gizleme gereği duymadım. Bir yalancı olabilirdi, bana hissettirdikleri yüzünden ondan nefret ediyor olabilirdim ama Riley tapılası bir varlıktı.

“Öldüreceğim her yüzü gerçekten, yakından tanıyorum Daxton,” dedi ve bacaklarını barın iç tarafına sarkıtıp raflardaki şişelere yöneldi. Bardaki kulüp üyesi ona bakakalmıştı. Gerçek adımı kullandığında yumruklarımı sıktım.

“Neden onları öldürmek istiyorsun Rafaella?”

Şişeye uzanırken adına, adıyla karşılık verdiğim için kısa bir süre irkildi ama cevap vermeden kulüp evinden çıktı.

Çaktırmadan gözlerini silen Sawyer’a odaklandım. “Her ne yapıyorsan devam et Dez,” dedi yumuşak bir sesle.

“Ne demek istiyorsun?”

“Onu yıllardır böyle görmemiştim. Tanıştığınız günden beri aranızda bir savaş var, ona şiddetle karşı çıkıyor, şiddetle üstüne gidiyorsun. Bunu başka biri yapsaydı, şiddetle karşılık vermez, kıçına sinsi bir buz sarkıtı sokar ve ölüme terk ederdi…”

“Ama,” dedim cümleyi bitirmesini son nefesimmiş gibi arzulayarak.

Bana buruk bir gülümseme verdi. “Artık duygularını yaşadığını görebiliyorum. Hâlâ seni vurmak istediğini düşünüyorum ama hiç olmadığı kadar canlı.”

Sawyer da bahçeye yönelirken arkasından baktım.

Bu iyi değildi.

Lanet olsun bu hiç iyi değildi.

Ruhumda uyandırdığı canavarın yüzeye bu kadar yaklaşması tehlikeliydi.

Riley’nin uyanışı bensem, o duyguları en küçük zerresine kadar ele geçirmeyi arzulardım.

Korkarım ki, istediğimi alana kadar da asla durmazdım.

“Hırsız…”

Seth’in mırıldanışıyla şakaklarımı ovaladım. “Yakaladığın adamı sorgulamak istiyorum, sarhoş olmasan iyi edersin.”

Tekrar konuşmasını beklerken gözlerim pencerelerin ardındaki kadından ayrılmadı. Ama kulübümüzün çavuşu tek kelime daha etmediğinde sessizliğinden rahatsız oldum.

“Seth?”

Camın çatlayışı ve viskinin tezgâha dökülüşü ağır sessizliği bozdu. Kaşlarımı çatarak Seth’in yanına yaslandım. Bardak yumruğunun içinde un ufak olmuştu ve avcuna batan cam kırıklarını seyrediyordu.

Ne olduğunu bilmiyordum. O örümcek ağlarıyla kaplı kafasının içinde neler dönüyordu hiçbir fikrim yoktu ama Seth’in ruh halini ve düşüncelerini sorgulamayı uzun zaman önce bırakmıştım.

“Aşağıya gelme. Adamı öldürmeni istemiyorum,” dedim ve omzuna vurup bodruma yöneldim.

*

“Siktir!”

Logan’ın görüntülü aramadan yankılanan küfürleri, indiğim bodrumun merdivenlerinde yankılandı. Kafasına doğru bir yastık daha uçtuğunda durup haline yüzümü buruşturdum.

“Siz kafayı mı yediniz!” diye arkasına doğru bağırıp, yüzünü sıvazlayarak bana baktı. “İki kişiler kardeşim, yakında üç olacaklar. Ve kızlarımla ne yapacağımı bilmiyorum.”

Bebeğin cinsiyeti belli olmasa da içten içe evinde bir kız daha istediğini biliyordum. Ağzından kaçırdığı şeyi yüzüne vurmadım. Evin içinde hızla yürüdüğü sırada Rebel’ın bağırışı duyuldu. “Motosikletimin anahtarlarını nereye sakladın!”

Hemen ardından Wren, idolü Rebel’ı taklit ederek çığrındı. “Anahtarlarımızı ver!”

“Tanrı aşkına,” diye inledim. “Ne oluyor o evde?”

Logan beni duymadı sahanlıkta yürüdüğünü anlayabiliyordum. Kendi kendine homurdanıyordu. “Gecenin bir yarısı motosiklete binip dondurma almaya gitmeyeceksiniz. Lanet dondurmalarınızı size getireceğim.”

Sinirli değildi. Abimin tepesi atmış haline çok kez şahit olmuştum. Halinden fazlasıyla memnundu. Mutluydu. O iki baş belasıyla uğraşmayı seviyordu. Huzurluydu.

Ben değildim.

Kameradaki yüz ifademi fark ettiğimde boğazımı temizledim. Logan benim kanımdı. Kalpsiz iki piç kurusu olabilirdik ama abimi seviyordum. Mutluluğu beni mutlu etmeliydi. Ama unutamıyordum. Kafamın arkasındaki şalter attığında düşüncelerimi ve göğsümü ezen öfkeyi bastıramıyordum.

“Bizim ya da yanındaki o kadının kim olduğunu unutuyorsun bazen,” dedim. “O motosikletle kaza yapma ihtimali seninkinden daha az. Lanet olsun bir motosiklet kulübü yönetiyoruz. Taşakların nereye gitti senin?”

Homurdandı. “Az önce Rebel’ın dizinden kurtardığım taşaklarım mı? Tanrı’ya şükür hâlâ sağlamlar. Bir de hamile dersin, lanet olası bir Dyna Super Glide’dan daha hızlı… Neredesin sen? Orası çok karanlık.”

Merdivenlerin sonundaki karanlığa bakarken yutkundum. Tamamen karanlık sayılmazdı ama içimi şu anda kabul edemeyeceğim hislerle dolduruyordu. Sanki birkaç dokunaç içeriden bana doğru uzanıyor, beni tüketmek istiyordu. Karanlıktan korkmuyordum. Beni tüketmesine izin verme isteği duyuyordum. Kemiklerime kadar sızmasını diliyordum. Bu korkmaktan daha kötüydü.

Aşağıya inip el yordamıyla bodrumun lambasını aradım. “Telefonda kal öttürmem gereken bir kuş var.”

Logan başıyla onayladı. “Seth bahsetti. Ona bulduğunuz grafitiyi göster. O lanet olası kartları sor. Ölürse geri döndürmenin bir yolunu bul. Konuşana kadar da durma.”

Evden çıktığında tepeden sarkan ampulü yakmıştım. Adamımız sürünün bodrumuna kıyasla terk edilmiş bir uyuşturucu deposu gibi görünen mekânın ortasında duruyordu. Sandalyeye bağlıydı, kan revan içindeydi ama ayık ve yaraları temizlenmişti. Seth’in normal şartlarda temiz çalıştığı söylenemezdi sadece adamı benim ellerime sağlam bir şekilde bırakmak istemişti.

“O Dez mi?” Rebel, Logan’a yetişmiş olmalıydı. Korku filmlerinden fırlamış ürkütücü hamile bir kadın gibi peşine düştüğüne emindim. “Riley’e ne yaptın seni göt lalesi?”

Yüzüne düşen kıvırcık saçları geriye atarken kızgın görünüyordu. Ona yaşananlardan bahsetmeyecektim. Seth zaten ağzını açmazdı ve Sawyer’ın da biz istemeden bir şey söyleyeceğini sanmıyordum.

Tek bildiğim pervasız davrandığım ama başka türlü bir yol olmadığıydı. Riley sahte bir evliliğe istediği kadar direnebilirdi ona yapacağımı söylediğim şeyler öylesine atıp tuttuğum tehditler değildi.

Kanarya mekanıma adım attığı gün kafesime girmişti. Şimdi o kafes ikimizi birbirine hapsedecek kadar daralmıştı. Göze alacaktım. Rebel’ı onun hakkında öğrendiklerimle ilgili aydınlatmayacaktım çünkü zaten bildiğine emindim. Fikirlerini Riley konuştuğunda belirtebilirdi.

“Seni görmek de güzel mıcır. Ne zaman doğuracaksın? Hamilelik süren uzadıkça dünya kıyamete bir adım daha yaklaşıyor.”

Rebel gözlerini devirirken duvar dibindeki çeşmeden kovaya su doldurdum. “Çok öfkeliydi. Telefonla konuşmak istemedi.”

“O her zaman öfkeli.”

“Soğuk bir öfke Dez,” dedi kaşlarını çatarak. “O her zaman soğukkanlıdır. Şimdiyse alev almış durumda. Nedenini öğrenmek istiyorum.”

Telefonu yanımdaki paslanmış metal tezgâha yaslayıp kamerayı ikimizi de görünecek şekilde ayarladım. Kova dolusu suyu adamın suratına çarptığımda boğulacakmış gibi sesler çıkararak ayıldı.

“Logan sana âşık olduğu için sırlarına bir süre kör kalmayı seçti.” Adam tamamen ayılsın diye elimin tersiyle yanağına bir tokat attığımda bana küfretti. “Ama ben ne aşığım ne de kör. Gerçeği aradığımda, yalanları ortaya çıkarırım, istediğimi her türlü alırım.”

Tekrar tezgâha dönüp masanın altındaki alet kutusunu alırken Rebel tatlı işkencenin başlangıcından etkilenmemişti. Adam sanki onun için yoktu. “Bazı gerçeklerin saklanması illa ortada bir yalan olduğu anlamına gelmez Dez. Bazıları kendimizi şeytanlarımızdan korumak içindir.”

Kameraya baktım, gözleri parlıyordu. “Ağlayacak mısın?”

Alt dudağını ısırdı. Normalde sorumla ağzıma sıçardı ama duygu geçişleri eyaletler arası ışık hızında motosiklet yolculuğundan daha yoğundu. “Belki…”

Logan telefonu geri alarak beni Rebel’ın gözyaşlarından kurtardı. “Adamı konuştur. Ve kadınımı bir daha ağlatmaya kalkma.”

Telefonu kapattığında nihayet meseleme döndüm.

Dişlerimin arasına iki uzun çivi sıkıştırıp birini elime aldım. Diğer elimde çekiç tutarken adama sırıttım.

*

Avuçları dizlerine çivilenmiş bir şekildeyken cılız çığlıkları dakikalar önce dinmişti. Alnımdaki teri silerek saçlarımı geriye yatırdım. Başı önüne düşmüş hırıltılı nefesler alıyordu.

“Bir kere daha soruyorum ama kesinlikle son değil. Buna sabaha kadar devam edebilirim. Elimde oldukça fazla çivi var,” dedim önünde ayaklarımın üstüne otururken.

Bir dirseğimi dizime dayayıp kolumu sallandırırken, saçından tutup başını geriye sertçe geriye çektim. Tükürmeye çalıştığında tükürüğü çenesine düştü.

“Hah!” diye bağırarak ellerimi birbirine çarptım. “Demek dil. Dil çivilemek her zaman favorimdir. Eğer konuşmayacaksan…”

“Dur!”

Sadece telefonumun ekranını ona çevirerek Carltown’da bulduğumuz başından hançer giren, gözleri sikkelerle kapatılmış kuru kafayı gösterdim. “Bu sembolün ne olduğunu biliyor musun?”

“Gitmeme izin vermeyeceksin,” dedi nefes nefese, kıçından soluyordu. “İzin versen bile onlar beni öldürecek.”

Burnumu çekip ayağımın dibinde duran çiviyle oynadım. “Peki,” dedim omuz silkerek.

Sonra da çiviyi çıplak ayağına hizalayıp çekici indirdim. Adam acıyla ulurken geriye çekildim. Çivinin beton zemine çarptığını duymuştum ama yine de acıya tepki vererek beni tekmelemeye çalıştı.

Bağırışının dinmesini, kıvranışının son bulmasını beklerken iç geçirdim. Tezgâhtan üç çivi daha alıp arkasına geçtim. Çiviyi kulağına hizalayıp çekici boynunun yanına dayadım. “Hadi birlikte üçe kadar sayalım.”

Tepinip kurtulmaya çalıştı.

“Bir.”

“Dur!”

Çekici boynundan çektim ve kulağının yanına getirdim.

“İki.”

“Dur lanet olsun dur!”

Kolumu gerdim ve açıyı ayarladım.

“Üç.”

“Eyaletteki tek motosiklet kulübü siz olabilirsiniz ama dünya onların elinin altında!”

Haykırışıyla durdum.

Duvarları yıkılan bir baraj gibi konuşmaya devam etti.

“İskelet Meclisi’ni dağıtmanız, tüm kulüpleri ortadan kaldırmanız ve madalyonları çalıp onları tehdit etmeniz hoşlarına gitmedi. O sürtüklerin ejderha dövmelerini de biliyorlar!”

Sırtımdan bir ürperti geçti. Çiviyi omzuna getirip çekici vurduğumda bağırmaktan acizdi, acıyı hissetmemeye başlıyordu. “Kelimelerini dikkatli seç yoksa seni günlerce hayatta tutup işime devam ederim…” Karşısına geçtim. “Yani seni RDM yolladı. Sembol ne anlama geliyor?”

Titreyen nefesler çekerken başını geriye attı. “O bir uyarı. Eski bir gücün sembolü. Helbarvest’in en güçlüsü olabilirsiniz ama dünyanın en iyi değilsiniz, bize bu eyaleti vaat ettiklerinden beri değil. Kulübümüze…”

Gözlerimi kıstım. Siktir. “Siz kimsiniz?”

“Bölge, bölge Helbarvest’i ele geçirecekler. Evlerinizi, sokaklarınızı, kadınlarınızı…” Piç kurusu gülümsediğinde hırladım. “O kadınları. Onları alacaklar. Sizi sona bırakacaklar. Redemorte gibi bir oluşumun yanında hiçbir halt değilsiniz. Madalyonlarla onları kışkırtmaya devam ederseniz daha kötü olacak. Şu an sadece oynuyorlar ama oynamaktan sıkıldıklarında bu eyaleti yakacaklar. Yakacağız.”

Duyduklarımı sindirirken onu şaşkınlığım ve gerginliğimle ödüllendirmedim. Sakince cebimden üç kartı çıkardım. Yere attığımda hayalet, kurşun ve ejderha kartları açıldı.

Basamaklar gıcırdadığında arkamı dönmedim ama adamın bakışları oraya yönelmişti. Nabzım hızlandı. Avının heyecanına kapılmışken, daha büyük bir av fark edip deliye dönen bir avcı gibi çarpıyordu kalbim.

Arkamdan yaklaşanın Riley olduğunu biliyordum.

Yanıma geldiğinde kokusu içerideki sidik, kan ve metal kokusunu bastırdı. Adamı baştan aşağıya kayıtsızca süzdü. Gri gözleri gececil kuşlar gibi parlıyordu.

“Geçmişte yaptıklarınızın bedelini ödeyeceksiniz,” dedi adam ikimize birden bakıyordu.

“Çok da geçmiş sayılmaz. Daha yeni başa geçtik, hevesimizi almadık.”

Riley’nin sesinde tek bir duygu kırıntısı yoktu ama sözleriyle adamı yemlediğini biliyordum.

Adamın kan çanağına dönen baygın bakışları bana yöneldi. “Sınırlarınızın dışına çıkmak yaptığınız en büyük hataydı.” Gözleri Riley’e dönerken ağzının kenarında son bir sırıtış vardı. Sağlam bacağını öne ittirip, kurşun kartını ayağıyla ezdi. “Ve sen…”

Gözümü kırpamadan adam bodrumda yankılanan bir pat sesiyle, sandalyeyle birlikte yana devrildi. Riley adamın başına geçirdiği-ne ara eline aldığını görmediğim- sopayı yere attı.

Hareketlerini yerimden kıpırdamadan takip ettim. Adamın öldüğünü sanmıyordum ama sonsuza kadar öyle kalmayacaktı.

“Onu ortadan kaldırması için bir çaylak bulacağım,” dedi ve arkasına bakmadan merdivenlere yürüdü.

Eğilip yerdeki kartları aldım. Kafamın içindeki Riley’nin peşinden gitmemi söyleyen bağırışlar susana ve geriye yalnızca çeşmeden damlayan suyun sesi kalana kadar kartlara baktım.

Karanlıkta içgüdülerim sayesinde iyi görürdüm. Motosikletimi bedenimle değil içgüdülerimle sürerdim. Ve her zaman, her zaman içgüdülerime güvenirdim. Yollar bana bunu öğretmişti, kazandığım yamalar, kulübümde geldiğim rütbe ve kazandığımız savaşların sebebi onları dinliyor olmamdı.

Ve şu an bana bir bela olduğunu söylüyorlardı. RDM sessiz değildi aksine bizi buna inandırarak bir oyun oynuyordu. Beş Halka’nın yok ettiğimiz kulüpleri onlar sayesinde dirilmiyordu; masaya yeni bir kart açıyor, tahtaya yeni bir oyuncu sürüyorlardı.

Yeni bir kulüp. Direkt onlardan emir alan bir kulüp. Helbarvest’in eski kulüpleri gibi giyinen ve akıllı davranan bir kulüp.

Adamın söylediklerini aklımdan çıkaramıyordum. Biz hiç sınırlarımız dışına çıkmamıştık, Helbarvest kanunlarımızla dünyanın geri kalanından ayırdığımız bize ait bir kara parçasıydı. Öyleyse bahsettiği o hata neydi?

Riley’i tehdit edeceğini biliyordum ama onu susturmuştu…

Telefonumu çıkarıp Logan’ı aradım.

“Başkan.”

Çarşafların hışırtısını duydum. Hitabımdaki ciddiyeti kavradığı an duraksadı. “Ne oldu?”

“Sence ne kadar sürede yeni bir savaşa hazır oluruz?”

Abimin sessizliği, yatağında oturduğunu, içgüdüsel olarak komodinin çekmecesindeki silaha uzanmaya davrandığını ve uzun bir süre yanında yatan hamile kadına baktığını biliyordum.

Savaşa alışkındık. Ama bu sefer kaybedecek daha fazla şeyimiz vardı.

“Tüm şubelerle bir toplantı ayarlıyorum.”

“Bizi bekle,” dedim. “Önce Riley’nin konuşmasını istiyorum.”

Riley

Adamın sözlerini sindirmeye vaktim olmamıştı. Çoktan bağlantılarını birleştirerek ulaştığım gerçekleri sindirmeye vaktim olmamıştı. Dez’in sahte evlilik teklifini değerlendirdiğime bile inanamıyorken, sindirmeye vaktim olmamıştı.

Motosiklet üstünde geçen birkaç saatte, mola verip boktan bir benzinlik tuvaletinde işediğim boş vakitlerde bile kendime o keşmekeşe düşme iznini vermemiştim.

Evime gitmem gerekiyordu. Döşettiğim kameraların kayıtlarına baktığım an başka hiçbir şeye odaklanamıyordum.

Artık birinin geçen haftalarda evime girdiği şüphesi duymuyordum, birinin evime girdiğini görmüştüm. Kar maskeli, iri, tamamen siyahlara bürünmüş, elini kolunu sallaya sallaya odalarımda dolaşmış bir adamdı.

Yol ayrımında sürüden ayrılıp evime doğru sürerken hızımı artırdım. Kalbim ağzımda atıyordu. Kendimi hazırlıyordum. Karşılaşacaklarıma, olabileceklere…

Aynamdan Dez’in Softail Fat Boy’unun arkamda olduğunu görünce küfrettim.

Motosikleti benimkinin gürleyişine eşlik ediyor, tekerleri müthiş bir hızla dönüyor ve kahrolası motorun üstünde beni fethetmeye kilometrelerce hızla yaklaşan bir kral gibi görünüyordu.

Güneş ışıkları üzerine düşüp rüya gibi bir parıltı yaratan büyük göl görüş alanıma girdiğinde hızımı artırdım. Kulüp evi gölün ufacık bir nokta gibi görünen karşı kıyısındaydı. Dez’in, Rebel ve Sin’in ayrıca arkadaşlarımın evleri de gölün farklı kıyılarındaydı.

Benim beyaz sundurmalı mütevazı ahşap evim de şimdi tam karşımdaydı. Evime girmişlerdi… Hiçbir zaman tamamen bana ait hissetmediğim ama şimdi korumak için içimdeki yırtıcının çılgınlar gibi tepindiği, öfkelendiği, ateş püskürtmek istediği evim.

Geniş sokakları olan sakin bir mahalleydi. Gündüz vakti etraf cennet gibi görünüyordu. Sokağa motosikletler girdiğinde sakin evimin camlarının titremesini seviyordum. Göl manzaramdan, penceremin önünde şarabımı içmekten hoşlanıyordum. Bu huzuru benden alamazlardı.

Kaldırıma yanaştığımda Dez’in paniğimi anlamaması için pencerelerden içeriyi görmeye çalışmadım.

Arkamdan gelmedi. Tam olarak, geceleri park edip beni izlediğine defalarca kez şahit olduğum hatta bundan garip bir zevk aldığım karşı sokakta durdu. Motoru kapatıp bir sigara yaktı ve bana hafifçe başını salladı.

Burada olmasını, beni hiç çekinmeden, her zaman takip edeceğini ve bekleyeceğini belirtmesini istemiyordum ama panik ve korkumun yatıştığını inkâr edemezdim. Boğazımı yakacak, bedenimin ısınması sağlayacak bir güven duygusuna kapıldım.

Dez benim için bir yıkım makinesi, kocaman bir tehditken, uzun zaman sonra duygularımı yatıştıran ve bana güven veren tek adam olması kaderin parlak ve boktan espri anlayışından ibaretti.

Sırtımı ona yaslasam vücuduma bir enstrüman gibi şarkı söyleteceğini biliyordum ama sonra o müzik ruhumu tüketmeye başlardı.

Motosikletimden inmeden önce dik dik ona bakmış olmalıydım, nasıl baktığımı Tanrı bilirdi çünkü boynunu hafifçe yana yatırıp kaşlarını çatmıştı.

Gözlerimi kırpıştırıp motosikletimden indim ve verandaya yaklaştım. Basamakları çıkarken bir elimi tırabzanda gezdirdim. Diğer elim belimdeki tabancanın üstünde oyalanıyordu.

İçeride birinin olmadığını biliyordum. Evimden çıkıp gittiğine de şahit olmuştum ama ya saklandıysa? Onu alt edebilirdim, eşiğimden adımını attığına pişman edebilirdim. Ama olur da… işler ters giderse Dez hâlâ burada olur muydu? Kızlarımdan başka birine çığlıklarıma yetişeceğine inanacak kadar güvenebilir miydim?

Son ana kadar mücadele edip başım dik bir şekilde ölmeyi beklemek yerine yardım çığlığı atacak kadar gururumu kırabilir miydim?

Sanmıyordum. Ölümün suratına tükürmeyi tercih ederdim. Çünkü asıl çığlık atmam gereken zamanda atmamıştım. Kendi canımı kurtarmak için asla yapmayacaktım.

Derin bir nefes çekip ciğerlerimi oksijenden çok cesaretle doldurdum. Dez’in hâlâ durduğu yere bakmadan kapıyı yavaşça açıp evime girdim. Gözlerim direkt ayakkabılığın yanındaki tüfeği aradı. Orada olduğunu görünce rahatladım.

Dez’in salon pencerelerinden beni göreceğini bildiğim için silahımı sıkıca kavrayıp koridora, salonla birleşik mutfağın köşelerine ve alt kattaki misafir odasıyla banyoya bakarken duvar diplerinden yürüdüm.

Soğuk terler döküyor ama korkmuyordum. Bir zamanlar bir hırsızdım. Bununla gurur duymasam da en iyilerden biriydim. Sessiz hareket etmeyi, küçük nefesler almayı, nabzımı kontrol altında tutmayı ve tüy kadar hafif adımlar atmayı çok erken yaşta öğrenmiştim.

Evde biri olmadığını, olsaydı da muhtemelen gelişimi fark edeceğini biliyordum ama onu hâlâ şaşırtabilirdim.

Merdivenlerden ikinci kata çıkmadan önce çizmelerimden kurtuldum, parmak uçlarımda basamakları tırmanırken arkamı dönüp kısa koridoru kontrol ettim.

Yatak odama yaklaştığımda silahımı doğrultarak hızla içeriyi taradım. Gardırop, şifonyer, komodin her şey sapasağlam ve yerli yerindeydi. Çarşaflarını yeni gri takımla değiştirdiğim yatağa baktığımda keskin bir nefes aldım.

O pisliğin evime sadece bunun için girdiğini biliyordum. Ama kendi gözlerimle görmek içimi ürpertmişti. Temkinle yatağa yürüyüp içinden ne çıkacağını kestiremediğim siyah kutuyu izledim.

Söz konusu ailem ya da daha kötüsü RDM olduğunda asla bilemezdiniz. Vücut parçaları, kanlı para, değeri hayatınız olabilecek hediyeler…

Silahımın ucuyla kapağı kaldırıp ittim.

Ürperme yerini hafif titremelere bıraktığında dişlerimi sıktım.

Kutunun içi belgeler ve fotoğraflarla doluydu. Ne olduklarını biliyordum. Tanrı aşkına, onların nereden çıktığını incelemeden biliyordum.

Birkaç fotoğraf seneler öncesindendi. Acey City sokaklarında yürürken sokak kameralarından çekilmiş, davetlerde daha yakından yakalanmış fotoğraflarım. Sonra da gizli olanlar. Bir müzeye, bir binaya, bir gece kulübüne; orada olmamam gereken, arkamda hiç iz bırakmadığımı sandığım yerlere girerken gizlice çekilmiş fotoğraflarım.

Yatağa otururken başım ağrımaya başlamıştı. Şakaklarımdan gözlerime doğru bir acı yayılıyordu.

Elimi sırtıma götürüp ejderha dövmeme kazınmış madalyonun izlerini takip etme dürtüme direndim.

Daha önce evime girenin ailem olmadığını aptal kardeşim sayesinde kanıtlamıştım ancak artık geçen sefer de yakın zamanda da evimde dolaşanın, bunları bırakanın RDM olduğu kesinleşmişti.

RDM.

Beni bulmuşlardı.

Biz kemikler miraslarıyla onların varlığını tehdit ederken, şimdi karşılık veriyorlardı. Sistem kendilerine karşı bir tehlike teşkil ediyorsa bile, ağ hâlâ onlara aitti.

Evimden basıp gitme, Dez’in yanına koşma, arkadaşlarıma sığınma isteğimi bastırırken baş ağrım şiddetlendi. Panikliyordum, açığa çıkmış olduğum gerçeği dalga dalga önce yavaş sonra da daha şiddetli bir ritimle zihnime çarpıyordu.

Fotoğraflar ağın içinden çekilmiş fiziki kanıtken, belgeler; ailem, geçmişim, anlaşmalarım ve çaldıklarım hakkında her şeyi anlatıyordu.

Kalan tek fotoğrafı elime aldığımda dudaklarımın arasından can çekişen bir hayvanı andıran tiz bir inleme döküldü.

Bir damla gözyaşı fotoğraftaki adamın üstüne düştü.

Carter.

Yedi yıl önce kaçtığım günün bir önceki gecesiydi. Tarihi biliyordum, saati biliyordum. Hiç unutmamıştım. Otele girerken çekilmişti.

Fotoğrafı göğsüme bastırırken çığlık atma isteğim boğazımı tahriş ediyordu.

“O gece, şahit olduğum her şey arasında kendi kız kardeşimin hayatımda gördüğüm en korkunç. En gaddar. En kalpsiz. En ruhsuz canavar olduğunu düşünmüştüm.”

Nico’dan nefret ediyordum çünkü doğru söylüyordu. Çünkü haklıydı…

Neredeyse canımı yakan bir öfkeyle ayağa fırlayıp, fotoğrafı buruşturup kutunun içine geri attım, tüm belgeleri toplayıp kutuya tıkacakken durdum. Kutunun içinde küçük siyah, kadife bir kutu daha vardı.

Kutuyu elime aldığımda gülmeye başladım. Histerik, kestirip atamadığım, kurtulamadığım bir kahkahaya dönüştü. Ne göreceğimi bilerek açtım. Altın bir yüzük. Bir nişan yüzüğü.

“Sizi kahrolası, adi pislikler…”

Redemorte mesajını bir paketle birlikte evime bırakmıştı.

Evlilik ya da hazin son.

Hatta kutunun içindeki notta yazdığı gibi… Kan ya da altın.

Yüzüğü avcumun içine aldım. Ellerim titrerken iç çamaşırlarımla kalana kadar kıyafetlerimden kurtuldum. Yanıyordum. Ateşin derimin altında dolaştığını hissediyordum. Gözümü kör ediyordu. Tenimin üstüne o kadar yaklaşıyordu ki altında yalnızca buz gibi bir soğukluk bırakıyordu. O ateş söndüğünde yerini yalnızca o hissizlik, soğuk ve tek bir amaca hizmet eden kin kalıyordu.

Yatağa sırt üstü uzanıp tavanı izledim. İzledim. Ve izledim.

Eski telefonuma uzanıp rehberde Carter’ın üzerinde durdum. Telefon takip edilemezdi, yıllardır bu yüzden ondan kurtulmuyor rahatça kullanıyordum. Atamıyor olmam ayrı bir meseleydi. Mesajları okuyor, dinliyor, yüzlercesini bırakıyordum. Sadece bir ya da iki kez aramaya kalkmıştım. Karşı taraftan hiç ses ya da yanıt alamasam da açılacağını biliyordum. Bu çaresizliğin, acizliğin ne kadar dibiydi bilmiyordum ama umursamıyordum da.

Kendime acı çektirmeyi sevmiyordum, o acıyı hak ediyordum, hissetmem gerekiyordu. Ama bu sefer boğazım kuruyup telefonu kulağıma bastırışımın sebebi çaresizliğim değildi.

Bir kere çaldı.

İki.

Üç.

Dörde gelmeden açıldı. Her zaman olduğu gibi boş bir hayale tutunarak, zihnimin beni birkaç saniye kandırmasına izin vererek umuda kapıldım. Yerle bir olması için tek bir görüntüyü gözümün önüne getirmem yeterliydi.

Nefes yoktu. Arka plan sesi ya da herhangi bir işaret.

“Bir zamanlar savaşların sessizce verilmesine inandığımı hatırlıyor musun? Kurnaz olmalısın, akıllı davranmalısın, saklanmalısın, saldıracaksan da kendinden emin olmalısın, son kez akmayacaksa etrafı kan gölüne çevirmenin manası yoktur, bu sadece tazıları uyandırır,” dedim gözümü kırpmadan tavanı izleyip, kendi sesimi dinleyerek. “Çünkü bir hırsız her zaman görünmez olmalıdır. Ses çıkarırsan, yenilirsin… Ama ben artık bir hırsız değilim. Kurallarım yok. Belli ki saklanacak yerim de yok. Çığlık atmamı istiyorlarsa, onları sağır ettiğimden emin olacağım.” Yatakta doğrulurken perdelerin arasından dışarıya baktım. Karşı sokağa. Dez’in hâlâ durduğu yere. “Savaş istiyorlarsa, onları bekliyor olacağım.”

*

Bu gecede kırmızılara bürünmüştüm. Ama Arco ailesinin kırmızısı değildi. Kan kırmızısıydı. İnce askılı satenin sırtı bel oyuntuma kadar açıktı. Ejderha dövmem herkesin görebilmesi için ortadaydı.

Sahnenin platformu alçak olsa da yine de White Rabbit’e yüksekten bakıyor, spot ışıkları fazla aydınlık olmadığı için herkesle göz teması kurabiliyordum.

İzliyor, söylüyor, şarkılar ağzımdan döküldükçe, mikrona yaklaşıp uzaklaştıkça, standı bırakıp bir sevgiliye sarılır gibi yeniden tuttukça göğsümdeki baskının, kafamın içindeki seslerin azaldığını hissediyordum. İlerleyen saatlerde yapacağımız toplantıyı, evimde olanları, dün yaşananları ve o adam söylediklerini bir süre düşünmek istemiyordum. Özel güçlerim yoktu ama yeni bir savaşın geldiğini biliyordum, boğucu enerji havada çatırdıyordu.

Mizacıma tersti, Rafaella Arco, her zaman dikkat çekse de ışıkların üzerinde olmasını istemezdi ama şimdi göz önünde olmayı, sahnede olmayı seviyordum.

Özgürce çığlık atabildiğim, içimde tuttuğum hikayeleri bağırarak anlatabildiğim tek yer burasıydı.

Dez’i White Rabbit’te gerçekleştirdikleri için takdir ediyordum. Sin’in aksine Ottalane’in kültürüne neredeyse zıt, aykırı bir mekân oluşturmuştu. Özeldi, eşsizdi. Bir gece herkesin çizmeleriyle yeri dövdüğü country şarkılar söylerken ertesi gece kolayca tarz değiştirebiliyordum. İç mekân dekoru bir opera binasını andırsa da taşranın asi izlerini de taşıyordu.

Kapanış şarkısı olarak Paint It, Black’i seçmiştim. Şarkıya olan saygımla özünü koruyarak kendi yorumumu katmıştım. Başkalarını memnun görmekle gururlandığım nadir anlar burada oluyordu. Müşterilerin sevgilisi, kıymetli kanaryası olmaktan hoşlanıyordum.

Elbette sadece biri bana gerçekten öyleymişim gibi bakıyordu. Bu sahnedeyken de, sahneden indiğimde de, sadece nefes aldığımda bile.

Son nakarata girdiğimde bakışlarım Dez’le buluştu.

Bu gece en öndeki yerindeydi. Yanındaki bütün masaları boşaltmıştı. Kendi masasından uzaktaydı, sandalyesini direkt bana çevirmişti. Mekânda başka hiç kimse yokmuş gibi bu ona özel sergilenen bir gösteriymiş gibi bacaklarını açmış, bir dirseğini sandalyesinin arkasına dayamış, diğer kolunu bacaklarının arasından sarkıtmış, parmaklarının ucunda bir gülü döndürüyordu.

Bedeninden güç yayıyordu. Hakimiyet. Kudret. Bu benim bedenime de direkt etki ediyordu. Ben de bu gösteri sadece onunmuş gibi hissediyordum. Tadını çıkarıyordum. Ben platformdaydım o aşağıda. Bakışlarıyla bana tapınıyordu. Ağzı konsantrasyonla açılmıştı. Şarkıdaki notaları, inişlerimi ve çıkışlarımı takip ederken vücudu da buna tepki veriyordu. Başını sallıyor, nefesini tutuyor, sesimi içine çekercesine takip ediyordu.

Şarkı bittiğinde mikrofonu kendimden uzaklaştırıp çenemi kaldırdım. Anında bir alkış tufanı koptu. Dudağımın kenarına mağrur bir gülümseme yerleştiğinde ıslıklar yükseldi.

Dez’in gözleri hâlâ üzerimdeydi, memnun görünüyordu. Orgazm olduğunu iddia edecek kadar ileri gidemezdim belki ama yüzündeki mahmur, ağır, erkeksi memnuniyet onu andırıyordu. Dez’in boşalırken nasıl göründüğünü hayal etmekten kendimi alamadım. Gürültücü müydü, sesini bastırmayı mı tercih ediyordu, hırlayışını bastırmak için bedenimi kullanır mıydı?

Yanaklarımın ısındığını hissettiğimde, mekânda çalmaya başlayan Can’t Help Falling in Love şarkısının sözlerini kafamın içinde tekrarlayarak düşüncelerimi susturdum.

Dez yerinden kalkıp ağır adımlarla sahneye yaklaştı, gül parmaklarının arasından sarkıyordu. Dikenliydi, Fay’in dükkanından özel bir seçim olduğu belliydi.

Sahnenin ucuna doğru yürüdüm, başını kaldırıp gözlerimin içine baktı. “Yaklaş.”

“Diz çök.”

Boğazından hırıltılı bir ses çıkararak gülümsedi. “Zaten dünyamın tepesindesin tatlım, bu kadar açgözlü olma.”

Karnım kasıldı. Topuklularımın üstüne oturarak Dez’e yaklaştım. Diz boyundaki elbisemin yırtmacının ayrılışını ve bacağımı ortaya çıkarışını izlemediyse bile bakmadan gördüğü, elindeki gülün yapraklarını ve dikenlerini dizimde dolaştırışından belliydi.

Tüylerim diken diken oldu. İrkilmemek için bacaklarımı birbirine bastırdım.

Viskisini bana uzatırken ağzımı izliyordu. Kadehi alıp dudaklarıma götürdüğümde aldığım yudumun beni yatıştıracağını sansam da boğazımı yakan içki daha da uyarılmama sebep oldu.

Dudaklarımda kalan tadı yaladığımda ağzının kenarı seğirdi. “Küçük kanaryam… yalanlarını güzel sesinle saklamaya çalışman çok kötü,“ dedi cık cık ederek. “Yalanların olmasaydı ve senden biraz daha az nefret etseydim, dünyadaki tüm renkleri senin için siyaha döndürürdüm.”

Son parçamın sözlerine atıfta bulunuyordu, dünyayı benim için siyaha boyayacağını söylerken bile beni tehdit ediyor, kinini kusuyordu.

Ama bizimki hiçbir zaman tek kişinin oynadığı bir oyun değildi.

“Şarkıya aldırma canım…” Tatlı tatlı, dudaklarımın kıvrımında bin bir zehir saklayarak gülümsedim. “O kara kalbin yüzünden senden çıkacak tek renk zaten siyah ama benim canlı renklere ihtiyacım var anlıyor musun?” Elimi boğazına yaklaştırmak için eğildiğimde gözleri göğsüme kaydı, yüzünü bileğime doğru içgüdüsel bir şekilde eğmesi neredeyse nefesimi kesecekti. Tırnağımı boğazına sürttüm. “Şuraya biraz kan kırmızısı.” Parmağımı alt dudağına doğru sürüdüğümde göz bebekleri bir yırtıcı gibi büyümüştü. “Buraya hafifçe morluk.” Yüzünü işaret ettim. “Birkaç noktaya yine kırmızılar saçılsa fena olmaz.”

“Hayatım boyunca çok farklı fantezileri olan kadınlar gördüm ama bir cesedi becermeyi hayal edeni ilk defa görüyorum.”

Fantezileri olan kadınlardan bahsettiğimde neredeyse tırnaklarımı yüzüne geçirecektim. “Gerçekten ölsen mutluluktan ne yapacağımı bilemeyebilirim.”

Dez güldüğünde gafil avlanmıştım. O bir oyuncuydu, çekiciliği karanlık yönlerini bastıran bir silahtı bu yüzden sıklıkla gülümserdi ama hiçbirinin gerçek olmadığını biliyordum. Şimdi sergilediği ise… oldukça sahici görünüyordu.

“Sen bambaşka bir şeysin değil mi Riley?” diyerek kendini geriye itti.

Dez ortadaki bara yürürken sürü kapıdan içeriye girdi. Ayağa kalktığımda hafifçe bocaladım. Uzun bir gece olacaktı. Rebel, Sawyer, Emerson ve Morgan’ın yüzlerindeki ciddi ifadeye karşı dişlerimi sıkarak sırtımı dikleştirdim. Sürüye bir şeyler vermek zorundaydım çünkü olan bitenden sonra sırf ağzımı açmazsam sebep olacaklarım yüzünden içimizden birinin zarar görmesi beni mahvederdi. Evimde yaşananları kızlarıma bile anlatamazdım, çıldırırlardı, sağduyusuz davranılardı. Ailemden ve RDM’den bahsedebilirdim, bilmesi gerekenleri, arkadaşlarımın bildiği kadarıyla anlatabilirdim ama daha fazlası olmazdı.

*

Bir saat kadar sonra White Rabbit tamamen boşalmış, Dez tüm çalışanları evlerine göndermişti. Hepimiz barda oturuyorduk. Seth, Sin, Axel, Bolin, Fay, Cleo, Cooper, Liena hatta Fox ve Rico da buradaydı.

Rebel barın iç kısmında herkese içecek bir şeyler hazırlarken Sin sanki esen rüzgâr ayağına dolanacak ve onu yere serecekmiş gibi koruyucu bir şekilde Rebel’ın kıçında duruyordu. Morgan’a yandan bir bakış attığımda gözlerini başkanlarımızdan ayırıp yüzünü buruşturdu.

“Yani onlardı,” dedi Cleo birasını tezgâha çarparak.

Dez’in işkence ettiği adamı ve kasabalarda bulduklarımızı anlatmayı yeni bitirmiştik. Ben çoğunlukla susmuştum.

Arkamdaki masaların arasında volta atan Dez kuru bir kahkaha attı. “Eski kulüplerin ceketlerini giyerek kafamızı karıştırmaya çalıştılar. Böylece Helbarvest’e sokmaya çalıştıkları yeni kulüpten haberimiz olmayacaktı. Bulduğumuz semboller yüksek ihtimalle temsil ettikleri kulübe ait.”

Sin’den öfkesini ortaya seren bir homurtu yükseldi. “Kafatasının gözlerinde sikkeler vardı. Tarikatın yaratıcı olmadığını söyleyemezsiniz.”

Emerson cevabını hiçbirini bilmediğimiz halde Sin’e döndü. “Kim onlar?”

“Öğreneceğiz.”

Omzumun üstünden Dez’e baktım, zihnindeki çarkların çalıştığı görebiliyordum. “Onları tanıdığımızı ima etti.”

Axel burnundan güldü. “Geberttiğimiz orospu çocukları her ne olursa olsun gerçek birer kulüptü. Hayatımda sinsi bir solucan gibi hareket etmeyi kabul edecek hiçbir çete tanımadım ben.”

“Bunların anlamı ne ki? RDM’in gücünü inkâr ettiğimiz yok. Onlar için tehdit olabiliriz ama onların da elinde yeterince koz var. Bu yüzden bunca zaman sessiz olduklarını varsaymıştım. Büyük, şeytani bir plan bekliyordum.”

Fay gözlerini devirdi. “Üzerimize bomba atacaklarını mı düşündün?”

Cooper yüzünü asarak sessiz kaldı.

Rebel meyve suyunu içerek mırıldandı. “Üzülme Coop. Yanılmıyorsun, bunu yapacak güçleri var. Bir kıtayı saniyeler içinde kargaşaya sürükleyecek kadar güçleri var.”

“O halde neden yapmıyorlar?”

“Çünkü kan kaybediyorlar. Bu çıplak ellerle, silahlarla, aşırı güçle mücadele edebilecekleri bir savaş değil,” dedi Sin. Rebel’a arkasından sarılıp karnına elini koymuştu. Bunu bilinçli olarak yaptığını düşünmüyordum ve tedirginliğini kendi içimde de hissedebiliyordum.

“Madalyonların sırlarını geri almak istiyorlar,” dedi Liena. Kocası Bolin bizi işaret etti. “Dövmelerinizden haberleri varsa temkinli davranmaları normal, piçler daha fazla sürpriz istemiyorlar.”

“Akıl oyunları oynamayı seviyorlar. Daha önce elini hiç gerçek anlamda kirletmemiş, ayakkabılarına sıçrayan kanı cebindeki mendille silen insanlardan daha azını beklemem.” Hepimiz tezgâhın üstünde oturup bira şişesinin etiketiyle dalgınca oynayan Sawyer’a baktık. Seth yanındaki bar taburesindeydi, elinin kıpırdadığını, Sawyer’ın bacağına ulaşmak üzereyken hemen geri çektiğini gördüm.

Seth’e değerlendiren bir bakış atarken, Sawyer’ı ondan uzak tutma çabalarımızın gereksiz olup olmadığını düşünüyordum, belki de… belki de Seth’in yolunda bir engel olmamalıydık.

“Öyle değil mi Riley?”

Daldığımı, benim hakkımda konuşulduğunu fark edince irkildim. Dez, Morgan ile arama girmiş sırtını tezgâha yaslayıp kaslı kollarını göğsünde kavuşturmuştu.

“Ne?”

Bana doğru eğildiğinde kaşlarımı çattım. Kaplan sarısı gözleri yüzümün her yerinde dolaşıyor, gerginliğime rağmen alnına düşen siyah tutamları dikkat dağıtıcı buluyordum. “Tek ilgilendikleri madalyonlar, dövmeler ya da akıl oyunları değil, değil mi?”

Sawyer bana doğru biraz kaydı, Emerson ve Morgan da savunmacı görünüyordu, Rebel kaşlarını çatsa da eli Sin’in karnındaki elinin üstünde yumruk olmuştu. Tanrım. Bu yükü taşımalarına daha fazla izin veremezdim.

Dez’in bir sonraki hareketi içeride sadece kısık müziğin duyulmasını sağlayacak bir sessizliğe yol açtı. Çenemi tutup yüzümü yüzüne çevirmişti. “Hadi,” diye hırladı.

“Ona biraz zaman ver Dez. Hazır olduğunda anlatabilir.” Sin’in makul ve iş birlikçi başkan tonuna, anlayışına ihtiyacım olmadığını söyleyerek çıkışacaktım ki Dez bir kere daha, beni bile hayretle durdurdu.

“Bu ikimizin arasında Başkan. Karışma.”

Sin çenesini sıkarken Rebel’ın gözleri büyüdü. Cleo yerinde hafifçe kıpırdanırken elbette Emerson çenesini tutamadı. “Ah, burası biraz sıcak oldu sanki.”

Morgan’ın tezgâhın altından ona para uzattığını yakaladığımda, ikisine de ölümcül bakışlar attım. Tanrım bu ikisi!

Dez’in az önceki çıkışı yüzümde dolaşan bakışlarına usulca karşılık vermeme sebep oldu. Şarabımı tek yudumda içip daralmış hissederek tabureden indim. Kendime yeni bir kadeh doldurdum ve sürüye arkamı dönerek, barajın kapaklarından birini, geri dönülemez bir şekilde açtım. Her anından nefret ettim ama yapmak zorundaydım. O kadar da bencil bir sürtük değildim.

“Gerçek adım Rafaella. Rafaella Arco. Son kuşak Arco ailesinin tek kız çocuğuyum. Hım… Arco ailesini nasıl tanımlayabilirim, bilemiyorum. Sinsice vahşi, kan donduracak kadar kurnaz, Acey City’den, dünyadaki, kendilerine ait olan ya da olmayan bir şeyi elde etmek isteyen açgözlü insanları parmaklarında oynatacak kadar becerikli? Sanırım bu olur. Fures fumus. Nesillerdir gururla fısıldadığımız sözler bunlardı. Biz hırsızdık…” Şarabımdan bir yudum alıp boğazımı rahatlattım çıt çıkmıyordu ama Dez’in bakışları her şeyden daha gürültülüydü. “Ailemle, ailemin sanatıyla gurur duyardım, en onurlu ve en mükemmel şekilde çalardık. Biz, iş insanlarıydık. Dokuz yıl öncesine kadar öyleydik en azından…”

Detayları atladım. Babamın bir adamla karşılaştığı, onu dünyayı yönetme teklifi sunduğu sonra da içine düştüğümüz o ağın bizi ve etrafımızdaki insanları nasıl çepeçevre sardığını…

“Redemorte ile çalışmaya başladık…” Ses çıkmadı ama gerilen bedenlerin arasında dolaşan o akımı hissedebiliyordum. “Kan ya da altın. Onların dünyayı oyun alanlarına çevirmesini sağlayan aileler arasında en güçlülerden biriydik. Kimse birbirini tam anlamıyla tanımıyordu, kimse kimsenin ne işe yaradığını tam olarak bilmiyordu. Ödeme yapıyor, karşılığında ödeme alıyorduk. Güç kazanıyorduk, kıtalar arasında yayılıyorduk. Kemikler mirasının benzerleri herkese veriliyordu. Nereye ait olduğumuzu ve ağdan çıkmaya çalışırsak geriye bizden toz parçası bile kalmayacağını hatırlamamız için…”

Sin,”Onlar için çalıştın,” diye sertçe beni yargılarken Rebel adamın tutuşundan kurtuldu. “Hayır, çalışmadı.”

Ona buruk bir gülümseme verdim. Kendimi onlardan uzakta bir sandalyeye bıraktım. Bu tarafta tek başımaydım. “Evet çalıştım. Ama onları öğrendiğim gün araştırmaya başlamıştım. Aileme çok geç olmadan geri çekilmeleri için yalvardım. Tahmin edersiniz ki, yalvaran bir kadın değilimdir…” Ellerime bakıp yumruklarımı sıktım. “Midemi bulandırıyorlardı. Yüzlerini bile görmediğim o insanların yaptıkları anlaşmaların büyüklüğünü ve avucuna aldıkları isimleri duydukça kendimi hasta hissediyordum. Ama ailem beni dinlemedi.”

Kalp kırıklığımdan, ailemi ilk defa yabancı olarak gördüğüm o anlardan bahsetmedim. Kanımın donuşundan, paranın ve gücün onları nasıl kör ettiğinden.

“Böylece kendi planlarımı yapmaya başladım. Beni sevmelerini sağladım. RDM’in görevlerde özellikle beni seçmesini sağlayacak kadar hırslıymışım gibi davrandım…”

Yol arkadaşım olan iki kardeş de yanımdaydı, demedim. RDM’den benim kadar nefret eden bir adam olduğundan, aynı şeyi istediğimizi fark ettiğimizde, o dünyada nasıl birbirimize tutunduğumuzdan bahsetmedim.

Ayrıca Dez’in yanıma oturduğunu da fark edemedim. Ona yandan bir bakış attım. Sandalyesini bana doğru çevirmiş, bacakları bacağıma değerken, dirsekleri dizlerine yaslamış bir halde o hesapçı gözleri her bir hareketimi ve mimiğimi takip ediyordu.

Beni burada yalnız bırakmayışı, tek başıma oturmama izin vermeyişi gibi hareketlerine büyük anlamlar yüklemek istemesem de… yaptığı bu olabilir miydi?

“Onları içeriden yıkmak istedin,” dedi boğuk bir sesle.

Başımla onayladım. “O ağdan kurtulmak mümkün değil, kaçamazdım, saklanamazdım, buna izin vermezlerdi. Kendimi hem yenilmiş hem de zafere yakın hissetmiştim. Özgürlüğümün ve bağlarımı koparmanın bedelini ödemeye hazırdım.”

“Başarısız oldun,” dedi Sin. Sözleri iğneleyici değildi anlayışlıydı. Yine de tiksindim.

Boğazımı temizleyerek hikâyede bir boşluk bırakarak devam ettim.

“Hayır olmadım. Bir şey çalmam gerekiyordu, bu onlara para kazandırmayacaktı ya da müşterilerini mutlu etmeyecekti… kıçlarını kurtaracaktı, yaptıkları büyük bir hatayı kapatacaktı. Ben de çaldım… Sonra da kaçtım.”

Dez şüpheyle bana bakarken, benim bakışlarım Rebel’la buluştu. Kaşlarını çatmış ama tek kelime etmemişti. Arkadaşımın sadakati yüreğimi ısıttı.

“Onlardan çaldığın şey yüzünden mi kaçtın? Yakalanmamak için mi?” Dez bacağımı tutup beni kendine doğru çektiğinde baskı yüzünden boğulacakmış gibi hissettim bu yüzden ona hırladım. “Ama öğrendiler değil mi? Ailen bu yüzden seni tarikattan biriyle evlendirmek istiyor…”

“Siktir ne!” Cleo’nun bağırışı neredeyse içkisinde boğulmasına sebep oluyordu.

Dez onu umursamadan devam etti. Her kelimesiyle beni fiziksel olarak da kafesliyor, neredeyse dudaklarıma karşı nefes alıyordu. “Çünkü tarikatın hedefi haline geldiler, dışlandılar, tehdit edildiler, güç kaybettiler. Kan ya da altın… ama verecek bir altın yok.”

Keskin, pislik zekâsı beni tahrik etmemeliydi hele ki şöyle bir anda ama doğruydu. Rebel’ın üzülmesini istemediğim için ailemle yıllar sonra iletişime geçtiğim kısmı atladım.

“Anlaşmalı bir evliliği bir zeytin dalı gibi gösteriyorlar ama bu tarikatın endişesinin, beni içlerinde hapsedip öttürmenin ve ailemin kellelerini kurtarmalarının bir sembolü. Kazan kazan. Onlar için bundan ibaret.”

Dez’in burun delikleri genişledi, öfkesi neredeyse elle tutulur bir biçimde büyüyordu. Bacağımı gittikçe daha fazla sıkıyordu. Sanki beni tutup, asla bırakmamak istiyordu.

“Oyunlarının en büyük sebeplerinden biri seni istemeleri, senden çekinmeleri bu yüzden evliliği şart koşuyorlar ama seni korkutup kaçırmamalılar.” Dudaklarıma, gözlerime, yüzümün hatlarına ve bedenime öyle yoğun bakıyordu ki… “Cesedimi çiğnerler Riley. Sikik cesedimi çiğnemek zorundalar.”

Bakışlarımı kaçırdım çünkü içimde büyüyen duyguları kontrol edemiyordum. “Benim de Dez.”

Reddettiğim teklifinden bahsetmedi, ben de, Seth ve Sawyer da öyle.

“Tanrı aşkına, siz kızlar nasıl bir cehennemden çıktınız böyle,” diye inleyerek başındaki bandanayı çıkardı Axel.

Fay omzuna vurup susmasını işaret etti.

Sin tezgâha kollarını yaslayıp bana ayaklı bir tehlike levhasıymışım gibi bakarken Dez’in az önce yarattığı sarsıcı hislerden sıyrıldım. “Ailen seni tamamen satmış gibi görünmüyor, yerini bildikleri halde, onların lanet eyaletimizde dolaşmalarına izin verdikten sonra bile ifşa etmediler. Kusura bakma ama bunun öldürülmenden korktukları için olduğunu sanmıyorum. Bence öyle büyük bir şey çaldın ki, tarikat seni öldürüp intikam almaktansa, seni aralarından biriyle evlendirmekten yana.” Rebel arkasından yaklaşıp adamın gittikçe yükselen sesini alçaltması için omzunu sıktı. Sin ona bakıp şakaklarını ovdu. “Ne çaldın Riley? Lanet olsun, bunu en başından söyleseydin tarikata karşı kullanabilirdik!”

Dez, abisine kilitlenmiş, dişlerini gıcırdatırken deri yeleğinin iç cebinde tuttuğunu bildiğim kartlara uzandım. Göğsüne dokunuşumdan irkilerek bileğimi yakaladı. Kartları çekip çıkarırken bileğimi bırakmadı.

Ayağa kalktığımda arkamdan geldi.

Kartları bar tezgahına atarken bedenini sırtıma yakın tuttu.

Ejderha kartına dokundum. “Bu benim.” Hayalet yazılı hayalet maskesi kartına dokundum. “Bu çaldığım kişi, bir hayalet.” Kurşun kartına gelince derin bir nefes aldım. “Bu çaldığım şey. Bir kurşun.”

Sawyer, “Hayalet…” diye kendi kendine fısıldarken, Dez yanımdan uzanıp kurşun kartını iki parmağının arasına aldı. Omzumun üzerinden eğilip yüzüme baktı. “Bir kurşun mu çaldın?”

White Rabbit’te Sweet Dreams çalıyordu ve müzik içime işliyordu.

Başımı çevirip Dez ile burun buruna geldim. Dudakları hayalet bir dokunuşla dudaklarımın üstünde asılı duruyor, nefesini tenimde hissediyordum. “Bir kurşun, bir kanıttır.”

Dez’in kaşları kalktı. Kartı ikimizin arasında tuttu. Gözlerinde tam olarak ne vardı bilmiyordum ama şeytani bir gölge dolaşıyordu. “Katilin kim olduğunu ortaya çıkarır…”

“İlk defa bir hata yaptılar, arkalarında iz bıraktılar ve ben de oradaydım.”

Bir anda gürültü koptu. Herkes birbiriyle konuşmaya bana sorular sormaya başladı. Sin şimdiden planlar yapmaya başlamıştı. Rebel ona katılmıştı.

Dez yanımdan ayrılmadı, benden uzaklaşmadı. Ağzının kenarındaki kas seğirdi. Nefes alışımı izlerken burnundan derin bir nefes çekerek bir an gözlerini kapattı. O.. o beni mi kokluyordu?

Geri çekilemeden, hareketimi sezerek gözlerini açtı. Çenemi sıkıca tutup, burnuyla saçlarımı kenara çekti ve dudaklarını kulağıma sürttü. “Beni sahte kocan olarak kabul edeceksin kanarya, en kısa sürede...”

Veee bölüm sonu canavarı!

Sinsi bir sessizlik içindeyim...

Nasıl bölüm, ne düşünüyorsunuz? Ben şeytani bir şekilde ellerimi ovuşturuyorum çünkü çok heyecanlıyım heheheh

Okuduğunuz, bana destek olduğunuz, benimle birlikte bu yolda sürdüğünüz için çok çok mutluyum. Teşekkür ederim her şey için.

Sizi çok seviyorummm

Kendinize bebek gibi bakın

Kaçtıımmm, yeni bölümde görüşürüz!

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.