Selaaaam en sevdiklerim!!
Nabersiniz nasıl gidiyor??
Bölüm biraz gecikti kusura bakmayın ama bomba gibi geldim hemen gönlünüzü alacağım.
HEM DE NASIL ALACAĞIM YANİ...
Sizi daha fazla tutmadan bölüme alıyorum.
Kaskları takalım lütfennn
Keyifli sürüşler!
Beşinci Bölüm
"Hırsız"
Dez
Kapı kolunu tutup indirmemle banyoya adım atışım bir oldu. Fırtına gibiydim, fırtına gibi hissediyordum. Riley'nin gri gözlerindeki çalkantılı ateş düşünüldüğünde öyle olmalıydım zaten, onun gibi tatlı dilli vahşi bir yalancı sadece ve sadece gerçek yüzümü görmeyi hak ediyordu.
Kendimi küfürlere, lanetlere belki göğsüme inecek kızgın darbelere hazırladım. Tanrım bunu heyecan ve öfkeyle bekliyordum. Gözümün üstünde olduğunu bildiği halde burnumun dibinde gizli kapaklı işler çevirmesi, o lanet olası telefonlarda yediği haltları ve kasabamızda her adımını izleyen ailesini gizlemesi canımı sıkıyordu.
Ancak hiçbiriyle karşılaşmadım. Kapıyı açıp bıraktığımda, çıkan tek ses kapının gürültülü bir şekilde duvara çarpma sesiydi.
Donup kaldım.
Lanet olsun.
Beynim kıçıma kaçmış gibi orada dikilip durdum.
Hayır, beynim kıçıma kaçmamıştı. Ayaklarımdaki ve başımdaki tüm sinirlerin uyuştuğunu tüm oralarda dolanan tüm kanımın kasıklarıma doğru aktığını hissettim.
Yumruklarımı sanki boğazımda biriken hırlamayı bastırabilecekmiş gibi sıkarken önümdeki manzaraya tutuldum.
Riley'nin arkası bana dönüktü. Vücudundaki tüm dolgun kıvrımlar ve parlak, esmer teni tüm ihtişamıyla karşımdaydı. Küçük küvetin dışındaydı, bir bacağını küvetin kenarına dayamış elindeki jilet baldırındayken omzunun üstünden bana bakıyordu. Yüzünde anlaşılmaz bir ifade vardı ve lanet olsun ki çözemeyecek kadar zihnim bulanmıştı.
Siyah dantelli tangası yuvarlak poposunun hiçbir yerini örtmüyordu. Eğildiği için yanları o aptal iç çamaşırı parçasını zorluyordu, hayatımda daha seksi bir şey görmemiştim.
Sırtındaki ejderha dövmesinin ve ince belinin üstüne dökülen saçlarını kavrama isteğiyle avuçlarım yanıyordu.
Aksi bir tepki vermedi sabırla ağzımı açmamı bekledi. Sanki o zaman saldıracaktı ama bu saldırının sebebi şaibeliydi. Gri gözlerindeki ifade bir kavga belirtisine de yorulabilirdi, açlığa da.
Kelimelerim boğazıma dizilmişti çünkü üstünde bir şey yoktu, istifini bozmadan eğilmişti, güzel kıçı bana dönük durduğu için memelerini göremiyordum ama yanlardan dolgun hattını seçebiliyordum.
Musluğu sadece jileti ıslatacak kadar açtığı için duyamamıştım. Bir kadının bacaklarına jilet yaptığını izlemeyi garipsemesem de çekici de bulmazdım. Şimdiyse hayatımda daha erotik bir görüntü düşünemiyordum.
Aletim bir kere daha acıyla seğirdi.
Onu çıplak bulmayı beklemiyordum, arkamdan iş çevirirken yakalamayı umuyordum ama şu an hangisinin daha kötü olduğuna karar veremiyordum.
Parmaklarının jiletin üstünde kasılmasını izledim, nefesini yavaşça verirken gözlerini kırpıştırdığında nefesini tuttuğunu fark ettim. Kızarmıştı, yanaklarından boynuna doğru tatlı bir kızarıklık yayılmıştı. Başını çevirip hiçbir şey olmamış gibi jileti tekrar suyun altına soktu ve bileğinden dizine doğru bir çizgiyi takip etti. "Ne istiyorsun?"
Hipnotize olmuştum, bir silah gibi kavradığı jiletin kalın uyluklarına doğru hareket edişini izledim. Bir adım attım. Sonra bir tane daha ama konuşmadım.
Riley en sonunda tekrar başını çevirip bana baktı, boğazı yutkunuşuyla kıpırdadı. "Dez," dedi pürüzlü bir sesle. İstediği kadar sert çıkmadığı hatta neredeyse yakardığı için kendine kızarak kaşlarını çattı.
Bir titreşim aramızdaki bütün sıcak katmanları, gergin bağı, boğucu pusu dağıttı. Klozet kapağının üstündeki kıyafet yığınına ve ışığı yanan telefona baktım. İki telefon da oradaydı.
Sonra buraya neden girdiğimi hatırladım.
Ben yönümü değiştirip telefonlara yürüdüğümde duş perdesini vücuduna doğru çekiştirerek önüme geçmeye çalıştı. "Dışarı çık..."
Omzumla onu engelleyip eski telefonu tek elimle kaptım. Kolumu havaya kaldırdığımda göğsüme vuruyor duş perdesini bırakmadan bağırıyordu. "Bırak şunu!"
"Neden iki telefon Riley? Neden iki telefon taşıyorsun?"
Sonunda burnundan soluyup küçük öfkeli bir bağırışla perdeyi bıraktı ve kıyafetlerine uzanıp hemen göğsüne çekti. Üstüme atıldığında sırtım ve başım açık kapıya çarptı. Kahkaha attım ama neşeden yoksundu.
"Telefonu geri ver ve içeri git Dez," diye hırladı. "Hatta daha iyisini yap, bu odadan siktir olup git ve beni yalnız bırak!"
Eski püskü telefonu diğer elime alıp yüzüne doğru salladığımda elimden kapmaya çalıştı ama göğsünü örtmeye çalıştığı için hareketleri kısıtlıydı. Bir an bile üzülmedim. Riley üzüntünüzü çiğneyip geri suratınıza tükürecek bir kadındı çünkü. "Bunu mu istiyorsun? Paniklemene ve soğukkanlılığını kaybetmene sebep olan bu telefon mu?"
"Seni ilgilendirmez!" Boştaki elinde hâlâ jilet vardı ve göğsüme doğru savurmasına saniyeler kalmıştı.
Bileğini tutarak onu döndürdüm. Sırtını kapıya dayadığımda bedenimi ona bastırdım. Dişlerini göstererek tısladı. "Bu telefonun ucundaki adama ulaşmamdan mı korkuyorsun? Peki neden küçük kanarya? Korkusuz, kalpsiz Riley'miz bizden ne saklıyor?" diye kulağına sokularak fısıldadığımda jilet de telefonda elimizde tam göğüslerimizin arasında duruyordu. Kotumu zorlayan şişkinlik karnına dayalıydı ve ikimiz de o hararetin içinde bunu hissedebiliyorduk.
Yüzündeki duygu geçişini, korkusunu bastırışını ve yerine o kayıtsız, soğuk kadını yansıtan maskeyi çekişini hayranlıkla izlemek beni nasıl hasta bir piç kurusu yapıyordu bilmiyordum.
"Kanarya ha?" dedi uğursuz bir gülümsemeyle, "Bunu çok, çok sık dile getiriyorsun. Ulu orta hem de."
Ah, ah...
Burnumu yanağına sürttüm. "Bilsen şaşarsın tatlım."
Yüzünü yüzüme doğru çevirdiğinde burunlarımız birbirine değiyordu. Patlamak üzereydim, kalbim onunkine karşı dört nala çarpıyordu. "Aslında biliyorum Dez. Kuş isimlerine karşı garip bir fetişin yoksa..." Kolunu göğsünden çektiğinde kıyafetleri ayaklarımızın dibine düştü ve elini aramızdan geçirip sikimi kavradı. "Neredeyse bir kadını becermek üzereyken ona, bana taktığın isimle seslenmen çok ilginç."
Hırladığımda dişlerim yanağını sıyırıp geçti ve bileğini tuttum ama onu aletimden uzaklaştırmak yerine avcuna daha çok bastırdım. "Hoşuna gitti mi peki küçük kanarya? Beni, o anı kafanda canlandırabiliyor musun? Seni hayal ediyorum ama başka bir kadının bacaklarının arasındayım. Senin adını inliyorum ama ağzımı başkasının teninde gezdiriyorum..."
Gözlerinde gördüğüm şiddetli parıltıyla gülümsedim. Öfke. Kıskançlık... Bir yıldır kimseye dokunmadığımı bilmesine gerek yoktu onda bıraktığım etkiyi görebiliyordum.
"Sana da bu yıldırma oyunlarına da acıyorum," dedi tiksintiyle. "Acınasısın Dez Gowan."
Dişlerimi sıktım. Kıskançlığı saf hiddete döndüğünde benim de duygularım ters yöne doğru akmaya başladı. Neden burada olduğum, neden birimiz yarı diğerimiz tamamen çıplakken bu konumda olduğumuz...
"Öyle mi?"
Geri çekilip telefonu elimden bıraktım, kıyafetlerin üstüne düşeceğini, kırılmayacağını biliyordum, o telefon onun için de benim için de önemliydi ama tepkisini görmem gerekiyordu.
Telefon yere düştüğünde gözleri irileşti ve anında yere eğildi. Topuklarının üstüne oturmuş bir halde bir süre öylece kaldı ve telefonu kontrol etti. Bu andan iliğimle kemiğimle nefret ettim.
Riley hiç kimse ve hiçbir şey dizlerinin üstüne çökmezdi ama şimdi sikik bir telefon için önümde öylece duruyordu.
Boynunu geriye atıp bana baktığın biliyordum ama başımı eğip onunla göz göze gelmeyi reddettim. Bakışlarımı kaçırdım. Kalbim hem öfke hem de başka bir hisle çarpıyordu.
Ondan gelecek her hırçın duyguyu görmeyi karşılayabilirdim bundan zevk alırdım, nefreti bile. Ama ağzını bıçak açmadığı için incinmiş olduğunu düşünüyordum ve gözlerinde bunu görmeye dayanabileceğimi düşünmüyordum.
"Dışarı çık Dez," dedi sessizce.
Yumruğumu kapıya geçirip yüzümü sıvazladım. Ayaklarının üstünde doğrulup yine jileti kavradığında üstümde hissettiğim bakışları yüzümü yakıyordu. Ancak kıpırdamadım.
Eğer şu anda çekip gitmiyorsam ya da onun direncini kırabileceğim her yolu denemiyorsam sebebi Riley'nin ve diğerlerinin kulübüm için yaptıklarıydı. Geçmişlerinin acı, dehşet ve intikam arzusunu besleyecek kadar yaşanmışlıkla dolu olduğunu biliyordum; yanımızda kalarak, savaşta bize yardım ederek, bizim olarak en basit ifadesiyle canlarını ortaya koyduklarını biliyordum. Özellikle Riley'nin.
"Dez sadece, şu lanet olası kapıyı kapat ve çık."
Başımı iki yana salladım ve avcumu ona doğru uzattım. Ağzımı açamadan bağırdı, sesi fayansların arasında yankılandı. "Telefonu sana vermeyeceğim, bu jiletle boğazını kesmeden siktir git buradan!"
"Jileti ver Riley ve küvete geç."
Sonunda ona döndüm, şaşkınlıkla bir elime bir yüzüme bakıyordu. Kaşları çatılmayla gevşeme arasında savaş veriyordu. "Ne?"
Afallayışını fırsat bilerek jileti elinden kaptım, duş perdesini açıp musluktan akan suyu iyice sıcağa çevirdim ve jileti ıslattım. "Sadece bacakların mı?"
Yanımda durdu bana hayatında gördüğü en garip yaratıkmışım gibi bakıyordu. "Az önce neredeyse seni doğrayacağım jiletle bacaklarımı tıraş etmeyeceksin Dez."
Küvetin kenarına vurdum. "Otur ve bacağını uzat."
"Hayır," derken bana arkasını dönüp üstüne incecik askılı bir bluz giydi. Gözümün ucuyla sırtını kaplayan ejderhaya baktım, daha aşağıya, o muhteşem poposuna inemeden bana doğru döndü.
Tanrı'dan sabır dilenerek küvetin önünde tek dizimin üstüne çöktüm. "Otur şuraya kadın."
Eli kalçasının yanında yumruk oldu, sanki önünde diz çekiyor olmam onu daha çok sinirlendirmişti. Bacaklarının arasındaki külotunun üçgenine bakmamaya gayret ettim.
"Neden yapıyorsun bunu?"
Sadece dik dik suratına baktım. Benden bir açıklama alamayacaktı çünkü lanet olsun, ben bile neden yaptığımı bilmiyordum.
En sonunda iç çekip nefesinin altından mırıldanarak küvetin kenarına oturdu.
Ayağını bir kraliçe edasıyla dizime koyduğunda dilimi yanağımın içinde dolaştırdım. Ayak tabanındaki dövmeyi göz ucuyla seçebilmiştim. Ucuz duş jelini alıp bacağındaki seyrek tüylerin üstüne döktüm. Parmak uçlarımla bileğinden diz kapağına yayarken uzun bacaklarını tuttuğum yeri çok sıkmamaya çalıştım. Çünkü lanet olsun... çok zordu. Uyluklarına doğru çıkarken gözlerine baktığımda dudaklarının arasından telaşlı bir nefes kaçtı. İnlememek için dişlerimi birbirine geçirdim.
Riley'e dokunuyordum. Parmak uçlarımı istediğimden, yapmam gerekenden, çıldıran güdülerime rağmen daha nazik bir şekilde teninde dolaştırıyordum.
Tanrı aşkına bir yıldır kimseye dokunmamıştım, istememiştim de. Arzuladığım tek kadın şu an benimle kıç kadar bir banyoda, avuçlarımın arasındaydı. İçimdeki o ısrarcı, dilimi esmer bacaklarında dolaştırma isteğini bastırabildiğim için beni sikik bir aziz ilan etmelilerdi.
Jileti bileğine hafifçe yaslayıp yukarıya doğru çekerken fısıldadı. "Sakın beni kesme."
Kan akışım resmen yönünü şaşırmıştı. Yumuşak sesi, yumuşak teni baştan çıkarıcıydı. Parmaklarıma kadar dövmeli kolumun altında pürüzsüz cildi çok tezat ama bir o kadar da tamamlayıcı duruyordu. Sanki o cilt benim onu damgalamam için boş bırakılmıştı.
"Benim için biraz kanasan fena mı olurdu Riley?" diye sordum jileti temizleyip dikkatle daha yukarılara çıkarken.
Uyluklarına ulaştığımda küveti sıkan ellerindeki boğumlar bembeyaz kesildi. Bacaklarını sıktığında kalçası hafifçe yukarıya kalktı.
"Kendi kanımın kokusundan kafayı yemek istemem."
Tek kaşımı kaldırarak gözlerine baktığımda bakışlarını kaçırıp alt dudağını ısırdı. Lanet olsun. Az önce kendisine yapışan köpekbalığı lakabına bir gönderme yapmıştı. Bu en azından benim gördüğüm yepyeni bir yanıydı.
Diğer bacağını uzatması için avcumu açtığımda narin bileğini elime bıraktı, bu sefer ayağını dizime değil bacağımın üstüne koydum. Daha yakındı. Daha iyiydi.
Telefonu bir kere daha titrediğinde kısa bir an durdum ama onu elimi, kollarımdaki damarların yolunu, göğsüme ve karnıma uzanan dövmeleri seyrederken yakaladım. Telefonu fark etmeyişi göğsümün kabarmasına sebep oldu.
"Bunu ne zamandır kendin yapıyorsun Riley?"
Başta anlamayarak kaşlarını çattı ama yüzümde bu sorunun gerçek anlamını gördüğünde burnundan derin bir nefes alarak tavana izlemeye koyuldu.
Ne zamandır onunla kimsenin ilgilenmediğini soruyordum. Ne zamandır tek başına olduğunu. Ne zamandır dünyaya karşı yalnız ama dimdik durduğunu.
Carter hariç. O her kimse... Dişlerimi sıktım. O piçi şu anda aklıma getirmek istemiyordum.
"Kendimi bildim bileli. Kimseye ihtiyacım olmadı, olmayacak da," dedi ağzı dümdüz bir çizgi halini alırken. "Geldiğim yerde, kendine yetebildiğin, başının çaresine bakabildiğin, tek başına öldürülmeden yaşayabildiğin kadar aile bağların güçlü olurdu. Zayıfsan, zayıf halkasındır. O bağa tutunamazsın."
Şaşkındım, sanırım bana ilk defa kendisiyle ilgili bu kadar uzun bir cümle kuruyordu.
Boğazını temizlediğinde bacağıyla ilgilenmeye devam ettim. "Riley bir İtalyan ismi değil."
"Sana İtalyan olduğumu hiç söylemedim."
Ona kaşlarımı kaldırarak baktım. "Aksanın olmayabilir, konuşmamış da olabilirsin ama bu tarz şeyleri benden gizleyemezsin."
"Rafaella." Bacaklarını tıraşlamayı aniden kestiğimde yerinde kıpırdanarak yutkundu, bu itiraf onu rahatsız ediyor benimse sinir uçlarımı uyuşturuyordu. "Gerçek adım, Rafaella."
Roxanne, Riley, Rafaella...
Yirmi yedi yıllık ömrüne kaç isim, kaç hitap sığdırmıştı?
"Rafaella," diye tekrarladım, dilimde her harfi dolandırarak. İsminin tadını almaya çalıştım, ağzımdan nasıl döküldüğünü tarttım. Mükemmeldi. En az kanarya diye seslenişim kadar mükemmeldi. Diğer her ismin ona yakıştığı kadar. İçimde, öğrendiğim bu yeni bilgiyi bir kutuya kaldırıp saklama isteği duydum. Riley'nin Rafaella olduğunu bilen çok fazla insan olmasını istemiyordum. O ismi RDM'den sır gibi sakladığını biliyordum."R'lerden gittiğini görüyorum."
Yüzünü buruşturdu. "Evet, sanırım pek yaratıcı davranmamışım."
"Neden ismini tarikattan saklıyorsun?" diye sorarken dişlerimi sıktım. Hayır bariz sebeplerden dolayı değildi. İç bacağında jileti dolaştırmak için diz kapağına avcumu yerleştirerek dizini hafifçe bükmüş ve bacağını yana açmıştım. Neredeyse hayalimde bacaklarının arasına tapındığım zaman yaptığım hareketin aynısıydı. Külotunun danteli çok, çok inceydi.
Kahretsin işkence gibiydi. Üstelik onu yönlendirmeme izin vermesi, kanımın gümbür gümbür akmasına sebep olmuştu.
Bir süre sessiz kaldı, yüzüne baktığımda arkamda kalan lavabo aynasından kendini izlediği gördüm. Kararsızlık belirtileri çatık kaşlarının arasındaki çizgilere dolmuştu. Ağzını açtığında hayatının en büyük savaşını vermekten çıkmış gibiydi.
"Çünkü ismim sırtımdaki dövmeden daha büyük bir tehdit."
Bedenimde öfkeli bir güç dalgası patlarken, geriye çekilme, ona farklı bir açıyla bakma düşüncesi beni vurmasına rağmen, ihtiyacım daha baskın geldi. Jileti kenara bırakıp, dizini avcumun içine alarak öne doğru eğildim. Bir bacağı kalçamın yanından sarkmış, bacaklarının arasına girmiştim.
"Ben daha büyük bir tehdidim Riley," dedim, boğazımdaki hırıltı fısıltımı bastırırken. "İsminden, sırtındaki dövmeden önce benimle yüzleşmeleri gerekecek."
Dudaklarının arasındaki küçük, panik dolu bir nefes kaçarken göz bebekleri büyüdü ama yüz hatlarımı izlediği birkaç saniyede çenesini dikleştirdi. "Dizimi sıkıyorsun."
"Biliyorum."
"O zaman bırak."
Jileti tekrar elime aldım ama uzaklaşmadım. "Ama soyadın da onlar için önemli değil mi?"
Bilmediğim soyadı. Onu yakınlığımızla, ilgili tavırlarımla manipüle ediyorsam öyle olsun, adi herifin tekiydim ancak bu durumdan, bahanelerimin arkasına sığınmaktan utanmıyordum.
"Dez..." diye adımı andı, az önce benim yaptığım gibi ismimi tartarak konuyu değiştirdi. "Bu bir takma isim, gerçeğini hiç duymadım."
"Çünkü hiç kullanmıyorum."
Tek kaşını kaldırıp bekledi. O bana gerçek ismini vermişti ve elbette karşılık bekliyordu. Yenilgiyle iç çektim.
"Daxton."
Dudaklarındaki belli belirsiz mağrur gülümsemeye karşı dilimi ısırdım. O kurnaz beyninde kim bilir neler dönüyordu. "Açıkla."
"Doğum uzun sürmüş, benim yaşlı adam endişeden kafayı yediği için hastanenin koridorunda matarasındaki viskiyle sarhoş olmuş, neredeyse ağlıyormuş... Senelerce başkanın alay konusu olduğunu söylememe gerek yok." Samimi ve buruk bir tebessüm verdiğinde devam ettim. "İçeriye dalmış, tabii doktorlar onu uzak tutamayacaklarını biliyorlarmış. Annem çok acı çekiyormuş, aklından neler geçtiğini hiç söylemedi ama bana vermek istediği adı tekrarlayıp durmuş."
"Ah, bunun nereye gittiğini görebiliyorum..."
Ben de gülümsediğimde, ki bu uzun sürmedi çünkü göğsümdeki baskı artmaya başlamıştı. Onları hatırlamak, mutlu anılarla bile olsa canımı yakıyordu.
"Dilinin sürçtüğünü söylerdi ama bence annemi iyi duyamayacak kadar sarhoştu. Önce Dez oldum tabii annem ağzına sıçtıktan sonra Daxton ile düzeltmişler."
"Tabii takma ismin yapışıp kaldı."
Omuz silktim. "Dez'i beğeniyorum. Kadınların inlemesi daha kolay oluyor."
Alayımı duymazlıktan geldi ama yalan değildi. "Evet, ben de Dez'i beğeniyorum."
Donup kaldım. O da yaptığı şeyi fark edip boğazını temizledi. "Sanırım bu kadar yeterli."
Bacağını elimden kurtardı. Hızla doğruldu ve bana arkasını döndü. Sinirlenmiştim. Hayır, tepem atmıştı. Ona, kendime; beni bu kadar aşağıya çektiği, onu dizlerinin üstünde bırakmam gerekirken bunu yapmama engel olduğu için takıntıma... Yumruklarımı sıkarak ayağa kalktım.
"Duş alacağım," diyerek son noktayı koydu.
Kapıyı kapatmadan önce telefonu bir kere daha titrediğinde, kayıtsız bir ifadeyle omzumun üstünden baktım. Az önce neler olmuştu bilmiyordum ama bu eşikten geçtiğim an ikimiz için de unutulacağı kesindi.
"Dinliyorum Riley. Bu kapıyı kapattığım an telefona sarıldığını duyarsam, karşıdaki kişinin duyacağı son şey benim sesim olacak."
Hıhladı ama bana yüzünü dönmedi. "Sevimlisin."
"Şimdilik, evet öyleyim."
Gerçekten öyleydim ve diğer tarafa adım atmama çok ince bir sınır kalmıştı.
Pantolonumu çıkarıp yatağa girdim. Odanın içindeki karanlık köşeler beni çerken, bana seslenirken Riley'nin yanında uyumayacağım da kesindi. Ancak telefonla konuşmamıştı bu da bir parça olsa rahatlamamı sağlamıştı.
Birkaç dakika sonra duşun sesi kesildi, o kapıyı açtığında gözlerimi kapattım. Sırt üstü yatıyordum, çarşaf kalçama dolanmıştı, yüzüm onun yatacağı tarafa dönüktü.
Zarif adımları yaklaşırken kalbim kulaklarımda atmaya başladı. Ağırlığıyla yatak çöktüğünde görmek dışında bütün duyularıma deli gibi tutunmuştum. Karanlık ve sessizlik, içgüdülerimi ve duyularımı bir yırtıcınınki gibi artıyordu. Yılların tecrübesi bu konuda beni sivri bir bıçak haline getirmişti.
Duş sonrası kokusunu alabiliyordum.
Nemli teninin sıcaklığını hiç olmadığım kadar yakında hissediyordum.
Yumuşak nefeslerini duyabiliyordum.
Çarşaflar hışırdarken dişlerimi sıkmamak onu altıma alıp yatağa bastırmamak, sırlarını zevk verdiğim bedeninden söküp almamak için direndim.
Yatağa kıvrıldığında yüzünün bana dönük olduğunu biliyordum, gözlerini üzerimde hissedebiliyordum. Beni izliyordu. Neden beni izliyordu? Kahretsin, bir köpekbalığı ile aynı yatağa giriyordum, yastığımın altında bir bıçak tutmalıydım.
Nefes alışları hızlandı, sıklaştı. Heyecan? Korku? Beklenti? Bu da nesiydi?
Aletim onun tepkileri yüzünden seğirip sertleşirken uyanık olduğumu belli etmemek güçtü.
Saniyeler geçti. Dakikalar aktı. Hâlâ beni izliyordu. Aramızdaki gerilim resmen havada çatırdıyordu. Kahrolası bir toz parçasının bile uçuştuğunu fark edebilecek kadar tetikteydim.
Merakım, ilkel bir beklentiye, kanımda kaynayan ihtiyaca dönerken çarşaflar tekrar hışırdadı.
Sonra da eli -eğer uyanık olmasaydım asla anlayamayacağım- tüy gibi bir dokunuşla yüzümdeydi. Sikik kalbim durma noktasına geldi. Ufacık bir temastı ama ağzı üstümdeymiş gibi bedenim sarsılmıştı.
Ona izin verdim. Ne yapacağını merak ettim. Hareket etmedim. Tırnakları boynuma oradan da çıplak göğsüme indiğinde inlememek için dilimi kanatacak bir kuvvetle ısırdım.
Ne yapıyorsun Riley?
Bana ne yapıyorsun lanet olası kadın?
Tırnakları derimin üstünde gezerken dövmelerimin çizgilerini takip ettiğini düşünüyordum. Aklına kazıyormuş, hafızasında depoluyormuş gibi.
Ondan nefret ediyordum ve kafayı onunla bozmuştum. Nötr olmalıydım. Paylaştığımız bir iş bir koltuk vardı. Ama bana böyle dokunarak ne halt ediyordu?
Elini aniden çektiğinde sinirle homurdandı. Kendine duyduğu öfkeyle. Bense bileğini tutup o eli tekrar üzerime çekmek istedim. Tırnaklarının derime batmasını ben onu yalvartırken canımı yakmasını arzuladım.
Bana bir daha hiç dokunmadı. Ne kadar manyakça olursa olsun ikimiz de uyumuyorduk, gözümü açmıyordum çünkü uyumadığını hissedebiliyordum.
Yarım saat geçti. Bir saat. Lanet olası yatakta ter dökmeye başladığımda Riley kıpırdandı. Çarşafı üzerinden attı ve yataktan kalktı.
Su içmeye ya da tuvalete gittiğini düşünürken kıyafetlerinin sesini duydum. Kemerinin tokasının şıngırdayışı, çizmelerinin fermuarı.
O zaman hafifçe tek gözümü açtım. Masanın başındaki sandalyeye oturmuş telefonuna bakıyordu. Kaşları çatıktı. Dudaklarını kinle kanatırcasına çiğniyordu. Telefonu yumruğunun içine alıp burun kemerini sıktı ve sessizce küfrederek ayağa fırladı.
Sonra kapıyı yavaşça açıp, çıt çıkarmadan kapattı ve odadan çıktı.
Birkaç saniye bekledim. Nefeslerimi düzene soktum. Mantığıma, beynimin kulüp için çalışan tarafına sığındım ve yataktan kalktım.
Motosikletinin gürültüsünü işittiğimde kapıdaydım.
Riley
Gözler yolda. Gözler yolda...
Saçlarını okşayan rüzgâr, bir nefes değil.
Elindekiler gidon, altındaki canavar gibi bir Harley; bir adam değil.
Lanet olsun!
Gecenin bir yarısı son sürat motosikletimi sürerken odaklanmak için etrafımdaki her şeyi birkaç kez düşünmem, gözden geçirmem gerekiyordu.
Gittiğim yeri hesaba katarsak toparlanmam gerekiyordu ama yola odaklanamıyordum, hedefimi düşünemiyordum bile.
Aklım o pislik, alçak herife kayıp duruyordu. Kadınları benim adımla reddedişini düşünüyordum, bana ettiği ürkütücü yeminleri sonra da banyoyu... Aptal beynim neredeydi benim?
Dez beni banyoda köşeye sıkıştırdığında afallamıştım. Aklım çok dolu olduğu için duvarlarımı çekerken çok yavaş davranmıştım ve o kurnaz iblis bir şekilde açıklıktan sızmayı başarmıştı.
Bir an kavga ediyorduk, bir an onu neredeyse kesecektim ama sonra onu öldürdüğümü düşlediğim jiletle bacaklarımı tıraşlıyordu.
Bacaklarımı tıraşlıyordu...
Tenimi ateşe veriyordu. Nazik, özenli, dövmeli ellerinin arasındaki uzuvlarım sanki elmastan yapılmış gibi dikkatle. Bakışı aklımdan gitmiyordu. Tapmak mı istiyordu, aklımı kaybedene kadar becermek mi yoksa bana nasıl kolayca zarar verebileceğini göstermek için soğukkanlı bir güç gösterisi mi yapıyordu bilmiyordum.
Ama en çok konuşmalarımızdan utanıyordum. Ona ismimi vermiştim. Karşılığında ismini almıştım.
Midem yanıyordu, bedenim hâlâ gergindi çünkü zihnim vücuduma o an hissettiklerimi zorla hatırlatıyordu. Dez'le o anda, o sessiz, kimsenin olmadığı, kimsenin izlemediği anda; zamanda asılı kalmayı dilemiştim.
Onu yatakta uyurken gördüğümde ise yelkenlerim çoktan okyanusun bir ucunda batmaktaydı. İnkâr edemeyeceğim kadar güzel bir histi. Kirli sakalında, keskin hatlı yüzünde, her biri şaheser gibi duran dövmelerle kaplı kaslı, iri vücudunda parmaklarımı, tırnaklarımı dolaştırmak.
Dez Gowan bir belaydı. Karanlık, dipsiz bir çukur. Ona kapılan kadınlara sempati duymak istemiyordum ama imkansızdı.
Baskın olacağını tahmin ediyordum. Birinin beni kontrol etmesine, gücümü sindirmesine asla izin vermezdim ama Dez'in bunu yapabilecek, bunu yaparken zevk almamı sağlayacak potansiyeli vardı. İzin versem, acı ve şehvetle sarhoş olacağıma emindim.
Dudaklarımın arasından öfkeyle dolu bir inleme rüzgâra kapılıp gitti. Bu yüzden suçluluk daha ağırdı. Bunların hiçbirini hissetmemeli, ona dokunmamalıydım. Devam etmeliydim, mesafemize, ondan nefret etmeye, meydan okumalarına tüm varlığımla karşılık vermeye ama asla, asla boyun eğmemeye...
Motosikletimi hızla sağ şeritteki cebe doğru sürdüğümde arkamdaki arabadan korna yükseldi. Kolumu arkaya kaldırıp orta parmağımı gösterdim.
Buluşma yerine yaklaşmıştım ama kafamı toparlamadan oraya gidemezdim. Motosikletimi aniden durdurup eski telefonumu çıkardım.
Ekrana bakarken burnumdan soluyordum. Canım pahasına bu alete tutunuyordum. Bunun hastalıklı ve yanlış olduğunu biliyordum ama engelleyemiyordum.
Üstelik... onu direkt kulağıma dayamak yerine tereddüt etmek beni yıkılmaya bir adım daha yaklaştırıyordu. Dez ile banyodayken bir an, telefonu unutmuştum. Unutmuştum... Bunu nasıl yapabildim?
Carter ile olan mesajlarıma girip sesli mesajı açtım. Kulağıma dayadığımda gözlerimi sımsıkı kapatmıştım.
"Şu an gecenin bir yarısı muhtemelen meşgulsün, bir iş üstünde olduğunda ne kadar huysuz olabileceğini biliyorum, sürprizleri sevmediğini de... ama bebeğim, ah, nasıl desem? Sanırım evimizi buldum." Boğazını temizleyişi tanıdıktı, canımı yakacak kadar tanıdık ama yüzünü gözümde canlandıramıyordum. "Evet, o ev. Acey City'nin epey dışında. Bir çiftlik evi. Büyük bebeğim, kocaman bir ev. Her şey bittiğinde, bunun sonunu getirdiğimizde burayı nasıl doldurabileceğimizi hayal edebiliyorum. Şu an verandadasın. Surat asıyorsun, elbette. Ama Tanrım. Çok güzelsin... Ah, konudan saptım, her neyse. Evi alıyorum. Sadece bilmeni ve buna tutunmanı istiyorum."
Telefonu sakince kapattım. Kollarımı gidona dayayıp başımı geriye attım ve içimden sayarken karanlık gökyüzüne baktım. Gözümü kan bürüyordu. Bu iyiydi.
Umut tehlikeliydi. Bunu ilk elden öğrenmiştim. Hisler... hisler öldürme gücüne sahipti. Bunu da bizzat yaşamıştım.
Zihnimdeki kanla kaplı arzulardan başka hiçbir şeyin içime sızmasına izin veremezdim.
Yırtıcı ve acımasız bir ruhtan başka bir şey olamazdım. Özellikle çok sevgili aile üyelerimin yanına giderken.
🐉
Konuma vardığımda motosikletimi yavaşlattım. Bir süper marketin otoparkındaydım. Boştu, sokaklar da öyle.
Otopark lambalarından bazıları yanıyordu ve birkaç araba dışında pek bir şey yoktu. Uzakta sanki buraya aitmiş gibi park etmiş birkaç İtalyan arabası dışında...
Ceketimi giymemiştim, buraya bir motosikletle gelmem dışında kulüple bağlarım olduğunu biliyorlardı ama başkan yardımcıları olduğumu bildiklerini sanmıyordum.
Nico'nun Maserati'sine doğru yürürken bir sigara çıkarıp yaktım.
"O iğrenç şeyi söndür. Büyükannem mezarında ters dönecek."
Sesin geldiği yere döndüm. Nico'yu başka bir aracın yanına yaslanmış halde bulduğumda bir şey hissedeceğimi düşünmeyi uzun süre önce bırakmıştım.
Küçük kardeşim yakışıklıydı. Hepimiz bir şekilde birbirimize benziyorduk. Esmer ten, koyu saçlar, köşeli bir yüz, siyah bir takım elbise. Bana doğru yürümeye başladı. Evet, yürüyüşleri bile aynıydı. Arco ailesinin yürüyüşü. Bir hırsızın zarafeti ve ölümcül sessizliği yine de bulunduğu alanı hükmedecek kadar gürültülü.
Büyükannem puro içerdi, sigaradan nefret ederdi. Onu da sikeyim. Sigaramdan bir nefes daha çektiğimde araçların yanında başka bedenler göründü.
Marco'yu hemen tanıdım. Nico'nun sağ koluydu. Karanlıktı ama yüzünü seçebiliyordum.
"Yara izin kötü görünüyor Marco," diye seslendim adama. "Birinin fena damarına basmış olmalısın."
Kayıtsızca omuz silkti. "Bayan Rafaella'dan güzel bir veda hediyesiydi."
Gülümsedim ama samimi değildim. "Evet öyleydi."
Kaçtığım gece bana ilk ulaşan Marco olmuştu ve onu kesmekte bir an bile tereddüt etmemiştim.
"Adamımla uğraşmayı bırak Rafaella," dedi Nico karşıma geçtiğinde. Beni şöyle bir süzdü aşağılama, öfke ve incinmişlikle. "Nasılsın kız kardeşim?"
Purosunu içişini, parmağındaki yakut aile yüzüğünün parlayışını izledim. "Buluşmaların aralarını kapatıyorsun ve bu hoşuma gitmiyor Nico. Ayda bir görüşme bu şekilde anlaşmıştık."
Cebine uzandı. "Şartlar koyabileceğine hâlâ inanman çok komik."
Sigaramı yere atıp, dumanı yüzüne üfledim. "Eğer koyamayacak durumda olsaydım beni o çirkin arabanın bagajına tıkmaya çalışır ve dosdoğru evine götürürdün."
"Evimize," diye düzeltti sertçe sonra da cebinden çıkardığı yakutlarla bezeli kolyeyi iki ucundan tuttu. "Yaklaş. Annemden bir hediye..." Sinsi bir sıçan gibi gülümsedi. "Takman için ısrar ediyor."
Uyum sağlamaktan nefret ediyordum. Dişlerimi gösterip saldıramamaktan. Karşılıklı pasif agresif bir savaş veriyorduk, beni bezdirmeye, zayıflığımı bulmaya, pes ettirmeye çalışıyorlardı ve zaman geçtikçe, çıkmaza düşmekten korkuyordum.
Ona yaklaşıp saçlarımı toparladım ama arkamı dönmedim.
Kolyeyi takarken kulağıma yaklaştı. "Hayal ettiğim gibi bir tasma değil ama iş görür."
Başımı yüzüne çevirdim ve gözlerinin içine baktım. "Eğer bir tasma olsaydı, çoktan sikine bağlayıp seni bu otoparkta onunla sürüklemiştim Nico."
Bu onu gülümsetti ama hemen toparladı. Küçüklüğümüzde olduğu gibi şakalaşmıyorduk ama sanki anılar gözünde canlanıyordu.
"Bunu nereden çaldın?" diye sordum kolyeye tiksintiyle dokunurken. Arco ailesi böyle küçük mücevherleri çalmakla uğraşmıyordu artık ama bu yerinde bir hakaretti.
Gri gözlerinde bir ateş yandı. "Sayende kardeşim, hâlâ yasaklı listesindeyiz, bir cezanın bedelini ödüyoruz, kendi bağlantılarımız dışında küçük işlere bile kalkışamıyoruz." Omuzlarımı hışımla kavradığında parmaklarım belimdeki silaha ulaşmak için karıncalandı. "Ailene ne yaptığını görüyor musun Rafaella? Arco ailesini nasıl rezil ettiğini görüyor musun?"
"Arco ailesi bana ne yaptığını görüyor mu peki?" diye sordum en sakin tavrımı takınarak. "Bana ne yaptığını hatırlıyor musun Nico? Bize ne yaptığını..."
Alnımdaki saçı kulağımın arkasına atarken bileğini yakaladım. Şefkatli bir kardeş gibi davranıyordu ama değildi. "Ne zaman anlayacaksın Rafaella... Biz olmasak, ailemizden herhangi biri ağzını açmış olsa, hâlâ uzlaşma yolu bulmaya çalışmasak şu anda burada duruyor olmazdın." Yüzümü tuttuğunda dayanamadan hırladım. "Biz. Seni. Koruyoruz. Senin yapmadığını yapıyoruz ve sana ailenin itibarını kurtaracak, seni kurtaracak şansı kabul etmen için kıçımızı yırtıyoruz."
"Beni satmaya çalışıyorsunuz! Tarikata tekrar kabul edilmek ve yasağınızın kalkması için beni satmak istiyorsunuz!" diye bağırdığımda sesim otoparkta yankılandı.
Nico da ben de öfkeli nefesler alırken öylece birbirimize baktık.
Evet. Arco ailesi buydu işte.
RDM'in en güçlü ailelerinden biriydi, yedi yıl öncesine kadar öyleydi. Tarikatın hırsızlarıydılar.
Redemorte'nin hırsızlarıydık.
"Aileden bahsediyorsun ama bana yaptıklarını umursamıyorsun bile Nico. Siz sadece eski şanınıza kavuşmayı arzuluyorsunuz. Koltuğunuzu geri almak istiyorsunuz. Bana sürekli seni yolluyorlar çünkü diğerleri karşıma çıkarsa onları düşünmeden vuracağımı biliyorlar."
Kardeşimin vicdan yapmasını, şefkat ve sevgi göstermesini beklemedim. O gece en son gelen Nico'ydu ama o da bana merhamet etmemişti. Hayatımıza kaldığımız yerden devam etmemiz gerektiğini söylerken benim için bir yabancıdan farksız hale gelmişti.
Birkaç adım geri çekildi ve nötr bir surat takındı. İfadesi beni ürpertti. Hayır, bu iyi değildi.
"Yerini bilmiyorlar Rafaella." Bizim sayemizde, diyordu sessizce. "Yeni kimliğinden haberdar değiller." Bizim sayemizde. "Ama yaşadığını biliyorlar." Bizim seni yıldırmak için çıkardığımız fısıltılar sayesinde. "Sana ihtiyaçları var. Kendini aklanmış sayabilirsin ama öyle olmadığını ikimiz de biliyoruz." O gece söylediğin yalanlara ve sergilediğin oyuna kimse inanmadı.
Boynunu bir yırtıcı gibi yana eğip gözlerini kıstı. "Ve hoşgörülü tekliflerinin süresi doluyor. Güç kullanmak isterlerse, sanırım onları durdurabilecek bir şeyimiz kalmadı." Kabul etmezsen, seni ele vereceğiz.
Belimdeki silaha davranarak Nico'nun üstüne yürüdüm. Adamları irkilip hareketlendiler. "Beni tehdit mi ediyorsun?"
Dilini şaklattı. "Gerçek bu Rafaella. Seni yakalatıp onların önüne atmamamın tek sebebi, bunun itibarımız için iyi olmayacağı. Arco ailesini çaresiz gösterir, kendi evlatlarına bile söz geçiremeyen bir aileyi aralarında istemezler. Ayaklarınla onlara gitmelisin... onlar seni bulmadan önce."
Kollarımı iki yana açarak bedenimi, cesaretimi, yeni ve eski benliğimle kavrulmuş yeni kişiliğimi gösterdim. "Bırak o zaman bulsunlar beni. Adınızı kirletmeden beni ifşa etmenin yolunu bulabileceğinden eminim."
Aslında... bunu yapmamalarını umuyordum. Çünkü henüz, tarikatla yüzleşebilecek durumda değildim. Bir şekilde Nico her ne söylerse söylesin, ailemin ölmemi ya da zorla esir edilmemi, işkenceye maruz kalmamı istemediğini biliyordum. Adımı temizlememi istiyorlardı ki onların üzerinde de leke kalmasın. Bazıları beni hâlâ seviyor olabilirdi ama Nico'nun onlardan biri olmadığına emindim.
Küçümsercesine gözlerini kıstı. "O kulübe çok güveniyorsun değil mi? Bir savaş kazandınız hakkınızı vermeliyim. Helbarvest on yıllar sonra RDM'i tedirgin eden tek bölge. Bu yüzden vakitlerini bekliyorlar."
"Neyi bekliyorlar?"
Gülümsedi. "Komiksin Rafaella."
İç geçirdim ve kahretsin, denedim. "Bir zamanlar Arco ailesi gururlu bir kaleydi Nico. Hırsızların hükümdarlarıydık. RDM bizim ötemizde, bulaşmamamız gereken bir güçtü. Yaptıkları..." Yutkundum. "Midemi bulandırıyorlar, beni hasta hissettiriyorlar."
"Güç, güçtür. Para da para. Bazen hırsızlar da elini kana bulamalı, gelişimi kabul etmelidir. Dünya dönmeye devam ediyor ve bu dünyanın kudreti de onların elinde. Geride kalmamız, biz artıklarla yetinirken boyun eğmeyi kabul eden birkaç aptalın hak etmedikleri bir konuma gelmeleri demek olur."
Başımı iki yana sallayarak, sokak lambalarına, boş otoparka, sökmek üzere olan şafağa baktım.
Sormak istemiyordum ama zorundaydım. "Benim Mahşer Sürüsü'ne katıldığımı biliyorlar mı?"
Umursamaz bir tavırla omuz silkti. "Emin değilim, biliyorsun, bu aralar bizimle pek bir şey paylaşmıyorlar. Ama onların bilmediği pek bir şey yok."
İçim buz kesti. Bu ihtimal dahilindeydi ama Nico'nun açık tehdidinden sonra duymak, gerçeği suratıma bir tokat gibi çarpmıştı. "Kartları onlar mı yolluyor?" diye sorarken verdiğim nefesteki tedirginliği gizleyememiştim bile.
Kuşkuyla yüzünü buruşturdu. "Ne kartı?"
"Ejderha. Kurşun. Hayalet maskesi."
Mimiklerini, beden dilini dikkatle inceledim. Nico'yu tanıyordum. Bizler aynı kafeste büyümüş, birbirinden öğrenmiş, nesilden nesle aktarılmış hırsızlardık. Yalanlarımızı ve doğrularımızı başkası göremese de, biz görürdük.
"Ah..." derken kaşları havaya kalktı. "Kurşun ve hayalet maskesi ha?"
Dişlerimi sıktım. Bilmiyordu yani sadece tesadüf olabilirdi. Olabilirdi...
"Sana bir kart yollanıyorsa ve eğer bu sevgili Redemorte'den bir hediyeyse... sandığımdan daha tehlikedesin demektir kız kardeşim. Bu, çevirdiğin haltı yemedikleri anlamına gelir."
"Hiçbir halt çevirmedim," diye hırladım.
Kirli sakalını sıvazladı. "Öyle mi? Gerçi hafızam beni yanıltmıyorsa, seni, başına gerçekten bela olabilecek bir hırsızlıkla suçladıklarında o tatlı kırmızı elbisenin içinde titriyor, ağlıyor ama tek kelime etmiyordun..."
Anılar zihnime dolduğunda kalbim göğsümü dövmeye başladı. Terliyordum.
"O gece, şahit olduğum her şey arasında kendi kız kardeşimin hayatımda gördüğüm en korkunç..." Bana doğru bir adım attı. "En gaddar..." Bir adım daha. "En kalpsiz..." Çenemi tutup çekti. "En ruhsuz canavar olduğunu düşünmüştüm. Sonuçta Carter..."
Yakasına yapışıp onunla burun buruna geldiğimde arkasında silahların beni hedef aldığını biliyordum. Burnumdan soluyordum, öfke başımı döndürüyordu. "Sakın onun adını ağzına alma."
Bileklerimi tutup sıktı. "Benimle gel Rafaella. Anlaşmaya imzanı at. Suçlamaları reddet ya da kabul et, sikimde bile değil. İstedikleri şeyi onlara ver ve aileni gururlandır... Eski günlerde olduğu gibi."
Yedi yıl önce ortadan kaybolduğumda senelerce izimi sürememişlerdi. Bir hayalettim. Rebel'ı kurtarmak için onlarla iletişime geçtiğimden beri beni bırakmıyorlardı. Pişman değildim. O zaman işe yarayacağını düşünmüştüm ama ailemin ağdan düştüğünü unutmuştum.
Beni kendi ellerimle çizdiğim sınırdan kontrol etmeye çalışmalarına, tacizlerine, zorlamalarına ve tuzağa düşürme çabalarına izin veriyordum. Bu küçük bir bedeldi. Böylece hem onları avcumun içinde tutuyor hem kendimi gelecek olandan koruyor hem de RDM'in eylemlerini tahmin edebilecek kadar bilgi alabiliyordum.
Arco ailesinin damarına basmaktan çekinmiyordum ama o damarı kesemezdim. Karşınıza almak isteyeceğiniz insanlar değillerdi. Eğer manevi mirasımı reddedecek bir hareket yaparsam kendi kanlarından olmam kaderimi değiştirmezdi.
"Sadece bir bedel Rafaella. İçeriye girdiğinde..." Dudaklarını ıslatıp fısıldadı. "İstediğin intikamsa, seni durdurmayacağız."
Yalan.
İçeriye girdiğimde hiçbir şeye kalkışamayacağımı biliyordu. Yapamazdım. O ağa bir kere takıldığınızda sizi boğardı.
Ancak bir yanım vardı ki, onlarla olan bağımı tamamen koparmamayı akıllıca bulan zavallı yanımdı. Anlaşmayı kabul edersem kendime yeni bir ihtimal yaratabileceğimi biliyordu. Çok kolay olurdu, aralarına sızabilirdim, RDM etrafımı aç kurtlar gibi sarsa da beni kucaklardı, böylece istediğim, onlardan çaldığım şeye daha yakın olurdum. Belki onu bulurdum, belki onları içeriden bitirebilirdim.
Kulüpten kimsenin canı yanmadan bu işi bitirebilirdim. Tarikatın sonunu getirecek fitili yakabilirdim. Rebel'ın çocuklarını korkuyla büyütmesini engelleyebilirdim, Sawyer'a bir hayat verebilirdim... Kendi intikamımı alabilirdim.
"Ah kız kardeşim..." dedi Nico sırıtarak. "Bu işin faydalarını gördüğünü anlayabiliyorum. Sonuçta kimse ucu kesin ölüm olan bir yolu kolayca seçmez. Hayatını kurtarabilecek ihtimale sırtını öylece dönemezsin."
Sözleri beni puslu düşüncelerin arasından sıyırdı. Onu iterek kendimden uzaklaştırdım. "Nico, Nico, Nico... Küçükken de böyleydin, tatlı zehirli dilinle beni manipüle edebileceğini sanıyordun."
Boynunda damarlar belirdi, kendini sıkıyordu. "Seni manipüle etmiyorum, ailemi kurtarmaya çalışıyorum."
"Onlardan mı?" Kendimi işaret ettim. "Benden mi? Çünkü biliyorsun, ben yanarsam, sizi de kendimle birlikte yakarım." Burun delikleri genişler, yumruklarını sıkarken, vücuduma dolan özgüvenle kollarımı bedenime sarıp burnumu çektim. "Ben sadece korkmuş, çaresiz ve öfkeli bir kadınım. Yedi yıl boyunca RDM gibi bir güçten saklanmayı nasıl başarırım? Yardım almadan? Üstelik... sanatımı ailemden öğrendim." Gözümü siliyormuş gibi yaptıktan sonra gülümsedim. "Ortada RDM'e karşı işlenmiş bir suç varsa, hırsızlar ailesi bunu nasıl fark etmemiş olabilir ki? Yoksa... örtbas etmeye mi çalıştılar?"
Dramatik oyunuma karşılık olarak üstüme atıldığında geri kaçamadım. Beni boynumdan yakaladığında ben de onun boğazına sarıldım. "Anlaşmayı kabul edeceksin!" diye bağırdı, sesi otoparkta yankılandı. "Benimle geleceksin ve o lanet olası herifle evleneceksin!"
İşte böyle.
Bir evlilik.
Redemorte'nin en üst rütbelilerinden biriyle. Arco ailesi böyle ayağa kalkacaktı, beni böyle kıstıracaklardı, böyle sustuğumdan emin olacaklardı. Ölürsem, çaldığımın her an ortaya çıkabileceği korkusuyla yaşayacaklardı. Üstelik denklemde bir bilinmeyen vardı o da bizdik. Mahşer Sürüsü, kızlarım, madalyonlar, dövmelerimiz...
Yıllarca onları arkadaşlarımdan, aylarca kulüpten uzak tutmaya çalışmış, buluşmalara gizlice gitmiştim ama bu hayatı sonsuza kadar saklamam mümkün değildi.
Her buluşmada aynı baskı vardı. Aynı tehditler.
Evlilik...
"Siktir git," diye tısladım.
"Hadi ama bu kadar drama yeter."
Nico'nun ellerini üstümden silkerken omzunun üstünden gelen sese baktım. Dangalak arkadaşlarından biriydi. Antonio. Orada olduğunu fark etmemiştim.
"Bu işe karışma," diye hırladı Nico gözlerini benden ayırmadan.
Antonio sanki tüm kasaba onu duyamıyormuş gibi sarhoş bir halde bağırıyordu. "Kabul et Rafaella. Adam yakışıklı, güçlü, genç... Her şeyden sonra seni kraliçeler gibi yaşatacağına eminim."
"Evliliğin bizim olduğu kadar onlar içinde ne kadar değerli olduğunu biliyorsun. Evlilik bağı güçleri birbirine kenetler..." Nico boynunu hafifçe bükerek imalı imalı yüzüme baktı. "Bir taraf gerçekten küçük düşürücü bir ihanete kalkışsa bile dokunulmazdır. Evliliğe saygı duyarız Rafaella. Hepimiz. Buna onlar da dahil. Aklını kullan. Evli bir kadın olursan dokunulmaz olacaksın, ailen de öyle."
"Evet güzel, hırçın Rafaella. Kardeşini dinle."
Silahımı belimden çektiğimde Nico'nun gözleri irileşti, kolumu yakaladı ama çoktan arkadaşına doğrultmuştum. "Seni kıçından vurmadan önce arabaya dön Antonio."
"Siktir..." diye bağırarak ortadan kayboldu.
"Burada saklanamazsın Rafaella. Seni koruyamazlar..."
"Kendimi koruyabilirim."
"Gerçekten değer mi? İntikam arzun kendi canından önce mi geliyor? Sen bir hırsızsın, sefil duyguların seni ele geçirmesine izin veremezsin, çalarsın, yaşarsın, dünyanın en tepesine çıkmak kaderindeyken, dünyayı karşına almak aptallık olur," diye fısıldadı, İtalyanca, acımasızca, tamamen saf, katıksız, onun için doğru olduğuna inandığı kelimelerle.
Ana dilimi yıllarca ağzıma almamıştım ancak sözcükler bir bir, irademin çatlaklarından döküldü. "Babama selamlarımı ilet ve aramızın bozulmasını ya da oğullarından birini sakat bırakmamı istemiyorsa beni zorlamayı bıraksın."
Nico omuzlarımı sıktığında dişleri öfkeden birbirine çarptı. "Evlene-"
"Bebeğim, her yerde seni arıyorum. Yatağımızdan kaçıp küçük İtalyan adamlarla buluşmaman konusunda anlaştık sanıyordum..."
Hızla arkamı döndüm. Yüreğim ağzıma fırlarken silahımla birlikte hareket ettiğimi bile fark edememiştim.
Benimle birlikte bu kahrolası otoparkta bulunan herkes aynı durumdaydı.
Hepimiz, namlusu yüzümün yanına doğru uzanan Nico da dahil silahlarını Dez Gowan'a çevirmişti.
Az önceki öfkem bambaşka bir duyguyla tırnak tırnağa, diş dişe mücadele ediyordu. Kalbim hızla, başımı döndürecek bir kuvvetle çarpıyordu.
Ben kelimelerimi toparlayamayıp gözlerim fal taşı gibi açık bir halde ona bakarken lanet olası Dez, bedenine nişan alınmış silahlar bir karşılama hediyesiymiş, halkının onu selamlamak için fırlattığı çiçeklermiş gibi çalımlı, kaygısız bir tavırla bana doğru yürüyordu.
Durmuyordu. Bakışları karanlık, sırıtışı hem hiddet dolu hem de çarpıcıydı. Vücuduma elektrik yayıyordu.
Arkamdan birkaç kişi onu bağırarak uyarmasına rağmen Dez'in gözleri sadece ama sadece benim üzerimdeydi. Deri ceketi onun kim olduğunu haykırıyor, güçlü adımları korkutucu bir özgüvenle yeri dövüyor, iri bedenin gölgesi o bana ulaşmadan üzerime düşüyordu.
Karşıma geldiğinde silahımı beklenmedik bir nezaketle, elinin tersiyle kenara doğru itti. "Bir daha bana silah doğrultmayacağını söylemiştim," dedi sadece benim duyabileceğim kadar kısık bir sesle sonra da ona delici bakışlar atan ve yüzünü nişan alan kardeşime döndü. Yüzünde kadınlığımın kasılmasına sebep olan, saldırgan bir gülümseme belirdi. "Hiç uslanmıyor, beni deli ediyor."
Nico'dan uzundu bu yüzden kardeşim onu bir yırtıcı edasıyla izlerken bu epey uzun sürmüştü. "Seni tanıyorum..."
Dez'in kolu belime dolanıp beni vücuduna bastırdığında hissettiğim... rahatlamaydı. Lanet olsun. İri eli karnımı kaplamıştı. Sıcak, sert bedeni beni kaplamıştı. Burada olmaması gerekiyordu, burada olmamalıydı. Beynim yaşananlara ayak uyduramıyordu, çözüm bulmaya, bir şekilde onu ortadan yok edebileceğim hayal ürünü senaryolara odaklanmıştım.
Ama... onların karşısında hep tek başıma durmuşken benim tarafımda birinin durması, beni sahiplenircesine kavraması ve Nico'nun yüzünde beliren afallamış, kin dolu ifade hoşuma gitmişti.
"Hayır tanımıyorsun. Tanısaydın, bu kadını benim sıcak yatağımdan çıkarıp yanına getirmeye, ona dokunmaya cesaret etmemen gerektiğini bilirdin," dedi o kendine has hırıltılı ve gür ses tonuyla.
Nefesim kesildi. Eğer karşımdaki Nico olmasaydı, aile üyelerim bu ana tanık oluyor olmasaydı onu karnından yumruklardım. Vajinam "bizi ona götür" diye çığlık atsa da kanını akıtmaya daha istekli olurdum.
Nico silahını indirirken gözlerindeki tereddüdü hayal etmediğime emindim. Gözü korkmuştu.
"Bu bir aile meselesi-"
"Hah, aile demek! Sonunda bir araya gelebildik!" Dez öyle delicesine bir hevesle, çatlak ama bir o kadar tüyler ürperten bir havayla bağırdı ki, irkildim. Bedenimi daha sıkı kavramış, beni kendisiyle bir bütün yapmıştı. "Ben de aileden sayılırım o yüzden baştan başlamaya çok istekliyim."
İşte o his yerini bulmuştu. İçgüdülerim her zaman keskin olmuştur. Beden dilini, mimikleri, saniyeler sonra yaşanabilecekleri ve düşünceleri okumak sanatımın bir parçasıydı. Ve şu anda bir şeyin geldiğini biliyordum.
"Dez..." diye uyardım ve ona uyaran bir bakış attım.
Bana hayatında gördüğü en güzel şeymişim gibi bakarken ortamın gerginliğinden ve olabileceklerden bir an bile etkilenmemişti. Dez'in çekicilik kisvesiyle gizlediği deliliği seksi olduğu kadar korkutucuydu. Alnıma düşen saçı kulağımın arkasına attı. "Kanarya, bana haber vermemene gücendim."
İçin için yanan, karanlık bir ateşle parlayan gözlerini Nico'ya çevirdi. "Dez Gowan," dedi elini tokalaşmak için uzatarak. "Mahşer Sürüsü Motosiklet Kulübü'nün başkan yardımcısı. Bu güzel kadının patronu ve..."
Bana yandan bir bakış atıp dudağının kenarı kötücül bir ifadeyle kıvrılırken başımı iki yana salladım.
"Kocasıyım. Şimdi... karımı neden gecenin bir yarısı bu aile buluşmasına getirdiğinizi öğrenmek istiyorum."
🐉
VEEEE BÖLÜM SONU CANAVARI!!!
Ay nasıl kahkahalar atıyorum kıkırdıyorum tepiniyorum bir bilseniz...
Evet yorumları alayım çünkü yönümüzü hooop diye değiştiren, sırlarla, olaylara dolu bir bölümdü.
Neden sahte evlilik olduğunu azıcık anladık bence (((:::
Sorularım:
1.Sizce tarikat Riley'den ne istiyor? Riley onlara ne yaptı ve neden intikam almak istiyor?
2.Carter... sorum sadece bu isim. (aşk üçgeni yok tekrar belirtiyorum)
3.Dez ve Riley arasında neleeer olacak???
Sizi seviyorum çok çok çok
Kaçtım
Kendinize bebek gibi bakın