Hellloooooo en sevdiklerim!!!
Nabersiniz, nasıl gidiyor?
Kaldığımız yerden devam ettiğim için çok mutluyum ama uzun süreli ayrılığımıza ve malum durumlara rağmen hala burada olduğunuzu ve bana destek olduğunuzu bilmek beni daha da mutlu ediyor. Çok teşekkür ederim.
Ay bu ne duygusallık????
Öhöm, o zaman sizi olaylar olaylar bölümümüze alıyorum.
Kaskları takalım lütfennnn
Keyifli sürüşşşlerrrrr.
🐉
Dördüncü Bölüm
"Geçmişin İzleri"
Riley
“Yalnız gidebilirdim.”
Kulüp evinden çıkarken güneşin yaktığı bir vampir gibi tıslamamak için kolumu yüzüme siper edip gözlüğümü taktım.
Dez de elinde çantası, çizmelerindeki metaller birbirine çarpıp şıngırdarken ensemdeydi.
“Seni yalnız göndermeyeceğim Riley.”
Ön bahçeye adım atar atmaz kollarımı göğsümde kavuşturup durdum. Zor bir gündü, her zaman huysuz bir kadın olmuştum ancak bugün üzerimde ekstra bir tahammülsüzlük vardı.
“Nedeni sorabilir miyim?”
Dez etrafımızda koskoca bir alan yokmuş gibi göğsünü omzuma sürtüp yanımdan sıyrılırken homurdandı. “Hayır soramazsın.”
“Dez…”
“Rileyciğim,” diyerek sinirlerimi oynatan o klasik pislik sırıtışıyla bana döndü. Tek kaşımı kaldırdığımda beni baştan aşağıya, geçen hafta kulis kapımda ilan ettiği meydan okumadan beri gözlerinde olan o karanlık ifadeyle süzdü.
O meydan okumanın ne olduğunu biliyordum, telefondayken beni dinlediğini tahmin ediyordum, savaş bayrağını çektiğini biliyordum ancak nedenini, onu ateşte yürümeye itenin ne olduğunu ve kafasında neler döndüğünü kestiremiyordum. Aramızdaki zaten dengesiz olan dinamikler bir anda değişmişti. Soru sormamış, yakışıklı suratını dağıtmamıştım ama ayak uydurmaya çalıştığım her an biraz daha tehlike içinde hissediyordum.
Bunun tamamen kulüpten ve ondan sır saklamamla, geçmişimi herkesten gizlememle ilgili olduğunu hiç düşünmüyordum. Mesele, Dez Gowan’ın hırslanmasıydı; isimlerimiz bir unvanda ve koltukla yan yana geldiğinden, bana baktığında bilmediği hiçbir şey kalmasın istiyordu.
Bakışmamız, iç geçirip çantasını arkaya fırlatması ve arkadan geçen Cooper’ın beceriksizce, küfrederek çantayı tutmaya çalışmasıyla son buldu.
İstifini bozmadan bir adım daha atıp bana yaklaştı. Pislik herif kişisel alan konusunda hiçbir boku umursamıyordu.
“Bu ciddi bir mesele Riley. İnce bir buzun üstündeyiz ve dikkatli olmamız gerekiyor. Oradaki adamların çoğunu tanımıyorsun, onlar da seni tanımıyorlar. Ve tanımadıkları bir otoriteden-ki bu otorite bir bakışıyla adamların taşaklarını düşürmeye yetecek olan sensin- emir almakta zorlanacaklar.” Eliyle evden çıkan Seth ve Sawyer’ı işaret etti. “Bu yüzden Seth ve Sawyer birlikte gidiyor.” Parmağını burnumun dibine sokup kaplan sarısı gözleriyle bakışlarımı yakalarken, o kahrolası parmağını ısırıp koparmanın ne kadar harika olacağını düşündüm. “Bu yüzden biz de birlikte gidiyoruz.”
Sawyer motosikletine yürürken cıvıldadı. “Sen sahne ışıklarını seviyorsun sadece Dez. Orada tüm konuşmayı ben yapacağım, Seth sadece karanlıktan dik dik onlara bakacak…” Söz konusu adamın göğsüne vurdu. “Değil mi koca adam?”
Seth’in irkilip çenesini sıkışına arkadaşım alayla güldü.
Kulübün diğer şubeleri hâlâ bu birleşme sürecine alışmaya çalıştığı için çoğunlukla sıçıp batırıyorlardı ve hiçbirimizin tahammülü kalmamıştı. Bu yüzden Sin, bir anda ortaya çıkıp, ortalığı karıştırıp sonra da kaybolan eski kulüp üyelerini bulmamız için bizi gönderiyordu.
Boynumu sinsice eğip Dez’e sokuldum. “Yani senin otoriteni tanıyorlar, öyle mi başkan yardımcısı? Dizlerinin üstlerine de çöküyorlar mı?”
“Bir keresinde,” diye bağırdı Cooper, “Beş Halka toplantılarından birinde bir adamı altına işetmişti. Üstelik ona sadece gülümsemişti Riley, sadece kahrolası bir gülümseme. Büyük bir adamdı…”
Cleo homurdandı. “Evet, prostatı vardı ve yetmiş yaşında bir emektardı.”
Dudaklarım hafifçe seğirince Dez’in gözleri ağzıma kaydı. Bakışlarını çekmeden mırıldandığında, yutkunuşum olması gerekenden daha ağırdı. “Sadece bir gülümseme tatlım, pek çok sebep yüzünden bir adamı mahvedebilir.”
Biri kırmızı biri siyah iki motosiklet çakıllı yoldan araziye girdiğinde bakışlarımı kaçırdım. Rebel ve Sin’in geldiğini gördüklerinde Emerson ve Morgan da evden dışarıya fırladı.
Sin motosikletinden inip, Rebel’ın yanına koştu. Arkadaşım onun elini çekmeye çalışsa da, motosikletinden inerken sanki yüksek bir merdivenden iniyormuşçasına korumacı bir tavırla sırtını ve karnını tutuyordu.
“Hamileyim Logan, sakat değilim.”
Adamın homurtusunu buradan duyabiliyordum. “Seni sırtıma atıp indirmediğime dua et.”
Kontrolden geliyorlardı bu yüzden Rebel’ın bize yaklaşırken ağzı kulaklarına varana kadar gülümsediğini görünce rahatladım.
“Cinsiyetini öğrendiğiniz mi?” diye sordu Morgan onun üzerine atılırken.
“Size söyledim, doğuma kadar bilmek istemiyoruz.”
“Bebeğimin sağlıklı olması yeterli,” dedi Sin ciddiyetle.
Elimi Rebel’ın şişkin karnının üstüne koydum. “O velet hırçın bir kız, hissediyorum.”
Dez, arkamdan yaklaşıp elini omzuma koydu. Kulağıma eğildiğinde irkildim. “Yanılıyorsun. Erkek.”
Yüzümü ona döndüm. “Kız.”
“Ah, anlıyorum. Her zaman biz kızın olmasını istedin değil mi?”
Gözlerimi kırpıştırdım, çocuk istemiyordum, hele bu atışmayı hiç istemiyordum ama kelimelerimi tutamadım. “İkiz. Genlerimde var. Bir gün bir adam o kadar şanslı olursa muhtemelen ikizlerim olacak.”
Dez’in dudakları aralandı, dilinin hafifçe alt dudağının üstünde dolaştığını gördüm. “Demek ikiz,” derken gözleri karnıma kaydı sonra da çok yavaş bir şekilde tenimde iz bırakarak yüzüme çıktı. “Bir ikizin var mı Riley?”
Vardı ve Arco ailesinde benimle hiçbir şekilde irtibata geçmeye çalışmayan tek kişi oydu. Yıllar önce kendi yolunu çizen ve ben de dahil herkesten kurtulan erkek kardeşim.
“Çocuğumun cinsiyetini tartışmayı bırakıp yola koyulmaya ne dersiniz?” diye çıkıştı Sin.
O sırada Rebel’la göz göze geldik. Yıllarca süren arkadaşlık ürpertici bir telepati yeteneği doğuruyordu bu yüzden bakışlarında neler olduğunu görebiliyordum.
Tik tak.
Zaman doluyor.
Artık bu kulübün, bu insanların özellikle de Dez’in büyük bir parçasıydım. Sonsuza kadar kaçamazdım. Sonsuza kadar kendimi kapalı bir kutu gibi saklayamazdım. Sadece köşeye sıkışmış hissetmekten nefret ediyordum. Paylaşmak istemediklerimi anlatmak zorunda kalmayı sindiremiyordum. Kabullenemediklerimi…
Araçta bulduğumuz kartlar. Ejderha, kurşun ve hayalet maskesi.
Bir süredir arkadaşlarıma bile söylemeden evimde uyku uyumamama sebep olan o fotoğraf.
Sırların olayı buydu. Sizin iradeniz dışında bile ortaya çıkabilirlerdi.
Ya da birileri bunun olmasını sağlardı.
Evime biri girmişti, buna emindim. Bu yüzden uzakta olsam bile eve döşettiğim gizli kameralarla sürekli izliyor olacaktım.
🐉
Ottalane kasaba sınırındaki benzinlikte motosikletlerimize benzin doldururken Seth ve Sawyer ile vedalaştık. Onlar eskiden Cehennem Yolcuları motosiklet kulübünün kasabası olan ve savaştan sonraki birleşmeyle artık Mahşer Sürüsü’nün bir şubesi haline gelen Arlanwood’u kontrol edecek, eski kulüpten kalan isyancıların izini sürecekti ve işleri bittiğinde bizimle Carltown’da buluşacaklardı. Bir süre önce Arlanwood’a birlikte gitmeyi planlamıştık ama işler değişmişti.
Ottalane artık evim sayılırdı. Kendimi burada savunabildiğim gibi rahatlıkla kasabayı da savunabilirdim ama yollarda kendimi açıkta hissediyordum.
Eski telefonumu kontrol etme ihtiyacıyla deri yeleğimin iç cebine uzanırken göz ucuyla, benzin doldurup bir yandan sigara içen Dez’e baktım.
Gözlüğü, güneşte sıvı altın gibi parlayan gözlerini gizliyor, dağınık siyah saçları alnına dökülüyor, pompayı saran eldivenli eline doğru gerilmiş kaslar ve koyu dövmelerin bir tablosu iniyordu.
Dez Gowan, büyük, tehlikeli ve şeytani derecede yakışıklı bir adamdı. Çekiciliği bana korkutucu geliyordu çünkü bazen bir aynaya bakıyormuş gibi hissediyordum. Bir süreliğine hayatıma, yatağıma aldığım adamları bile özenle seçerdim. Benim tam tersim olurlardı. Kolayca baş edebileceğim, keşfetme ihtiyacı duymayacaklarım… ama Dez, yan yana durduğumuzda bile içgüdülerimin alarma geçmesine sebep oluyordu.
Telefonun yan tuşuna bastığımda kapalı olduğunu gördüğüm ve kalbim hızla çarpmaya başladı. Telaşımı ele vermemek için dudaklarımı ıslatıp yutkundum. Lanet olsun, şarj etmeyi unutmuştum.
“Sorun ne?”
Başımı hızla Dez’e çevirdim. “Ne?”
Pompayı bırakmış, kaşlarını çatarak bana bakıyordu. Elbette bana bakıyordu…
“Sikik bir hayalet görmüş gibisin…” Etrafını dikkatle izleyip bana doğru yürüdüğünde telefonu cebime soktum. Yüzümde her ne okuduysa, endişelenmişti. Siktir, gözlerinde gördüğüm gerçek bir endişeydi. “Riley,” dedi ürkek bir ceylana yaklaşırcasına, “Son zamanlarda sende bir şey var…”
“Tuvalete gitmem gerekiyor.”
Yanından fırlayıp benzinliğin marketine girdim. En azından açılmasını ve bir süre idare etmesini umarak külüstür telefonu şarj etmesi için kasiyere bıraktım. Dez’in meraklanıp geleceğini biliyordum bu yüzden bir süre tuvalette oyalanıp, marketin içinde ihtiyacım bile olmayan yiyecekleri toplayarak dolanmaya başladım.
“Tanrım, çok ateşli görünüyor. Sana inanmakta güçlük çekiyorum.”
Çikolata raflarını kurcalarken omzumun üstünden diğer koridorda arkası bana dönük iki kadına baktım.
“Sana söylüyorum, beni reddetti.”
Sarışın olan, sigara içip telefonla konuşan Dez’i görmeye çalıştığında başımı eğdim ancak merakım derimin altında bir kaşıntı gibiydi.
“Seni reddetmesine inanıyorum hayatım ama bunu başka bir kadın için yaptığına inanmıyorum.”
Kaşıntı yerini yakıcı bir hisse bıraktı. Neredeyse… hayır. Kesinlikle kahrolası bir hayır.
Kadın kıkırdadı. “Siktir git. Başka bir kadın içindi…” Sesini alçalttı. “Tam işe koyulacağımızı sandığım anda bana kadının adıyla seslendi, o sırada kadını hayal ediyordu.”
“Bu romantik mi yoksa ben mi deliriyorum…”
“Lanet olsun değil mi? Beni istememesine aldıramadım bile, lanet olası Dez Gowan’dan bahsediyoruz.”
Tanrım kendimden nefret ediyordum çünkü neredeyse sırtım diğer rafa çarpacaktı. İçimde anlam veremediğim bir his vardı.
“Kadın kim peki?”
Kulak tırmalayan bir kahkaha eşliğinde sarışın iç geçirdi. “White Rabbit’in biricik kanaryası… Bana kanarya diye seslendi.”
Elimdeki çikolataları düşürdüm. Kadınların sesinin kesildiğini bana doğru baktıklarını biliyordum ama kıpırdayamıyordum. Umurumda değillerdi.
Bu saçmalıktı. Düpedüz saçmalık…
Zihninde beni çözmek, damarıma basmak ve sapkınlıklarına alet etmek için nasıl hastalıklı bir oyun çeviriyorsa bu da o oyunun bir parçası, dışavurumuydu.
Kollarındaki bir kadına bana taktığı isimle seslenmiş, onunlayken beni hayal etmiş olamazdı.
Hayal edilemez olduğum için değildi, kim olduğumu biliyordum. Birbirimize karşı kinliydik. Patronum ya da eş başkan yardımcım olması bir şeyi değiştirmiyordu.
Dez’in, gözlüğünü başına yerleştirip kapıya yaklaştığını gördüğümde dizlerimdeki lanet olası gevşemeyle kasaya ilerledim.
Kapının önünden geçerken göz göze geldik ve yanaklarımın, ensemin alev aldığını hissettim.
Onu öldürecektim. Lanet olası herifi diri diri gömecektim.
Telefonu kasiyerden kapıp ellerimdeki ıvır zıvırları kasaya dizdiğimde bir boğa gibi ensemde soluyordu.
“Lanet olası on beş dakika…” Derin bir nefes alarak durdu ve kasaya baktı. “Savaşa mı gidiyoruz yoksa tatil yapacağımızı mı düşündün?”
Hiçbirini yemeyecektim. Kasada bırakıp çekip gidebilirdim ama öfkeliydim, çoğunlukla duyduklarım yüzünden savunma duvarlarım yükseliyordu.
Yüzümü Dez’e döndüm. “Kartını çıkar…” Gözümün ucuyla kadınların merakla bize-çoğunlukla Dez’in kıçına- baktığını kestiğimde, içimde, ucunu kaçırdığım için çok pişman olacağım bir telin koptuğunu hissettim. Elimi göğsüne koydum ve gülümsedim. “Canım.”
Dez’in çenesinde bir kas seğirdi, bakışları göğsündeki elime inerken, gözleri koyulaşmıştı. Sorguluyordu ama soru sormuyordu. Yalnızca yavaşça bileğimi kavradı ama sanki o an bedenim üstünde hükmünü ilan ediyordu. “Sana yeterince ödeme yapmıyor muyum küçük kanarya?”
Kanarya…
Dişlerimi sıkarak gülümsedim. Göğsümü göğsünden ayırmadan, bileğimdeki elini üzerimden çekmeden vücudumu ona sürterek yanından sıyrılmak için hareket ettim. “Değerimi biliyorsun Dez,” dedim bakışlarımı takip etmesi için gözlerimi iki kadına doğru kaydırırken, “O yüzden hayır, yeteri kadar değil.”
Arkasından dolanırken kadınlara bakıyordu iç çekişinde yenilgi ya da öfke yoktu, tamamen muzırlıkla doluydu. Sanki anında ikiyle iki toplamıştı ve hoşuna mı gitmişti?
Dirseğimi yakalayıp göğsünü sırtıma bastırarak kulağıma eğildiğinde bir adım daha atamamıştım. Kalbim hızla çarpıyordu. “Evet… elbette biliyorum Riley. Ben kör bir adam değilim. Ama sen benim gözümdeki değerinin büyüklüğünün farkında değilsin. Sadece birazını sana göstermemi istersen, geçmişinden kaçmak için yanlış eyaleti seçtiğini düşünebilirsin.”
Dez
Carltown’a girdiğimizde gidonlardaki ellerim gerildi. Burası Ottalane’den daha büyüktü hatta eyaletin en büyük bölgesi sayılırdı. Yol üstünde birkaç karavan parkı görsek de merkeze yaklaştığımızda alçak binaların yerini daha yüksek olanlar, daha işlek caddeler ve daha çok turist almaya başlamıştı.
Carltown’un tarihi birkaç yeri ve güzel bir sahili vardı. Limana demir atan turistik yatlardan inen insanlar etrafı ele geçirmişti ve bundan memnun değildim.
Kahrolası yerin göğüne bile Don Viperan’ın kulübünün havası sinmişti. Gündüz gözüyle hoş sayılırdı ama gece çöktüğünde hâlâ aynı tekinsiz kasabaydı. Helbarvest bizimdi. Her bir karışına adımızı kazımıştık, polis merkezlerinden, küçük esnafa kadar herkes bu gerçeği kabullenmişti. Kabullenmek zorundaydı.
Mahşer Sürüsü Carltown şubesinin kulüp evine sürerken sokaklardaki insanların yarısı merakla yarısı heyecanla birkaçı da hoşnutsuzlukla bizi izliyordu. Bakışlarına dudaklarımda tekinsiz bir gülümsemeyle karşılık veriyordum, Harley Davidson Fat Boy’umu bağırtıyordum. Kaçacak yer arıyorlar bu da beni daha çok gülümsetiyordu. Bize teşekkür etmelilerdi. Onları koruduklarını sandıkları eski kulüp, eğer biz durdurmasaydık bu yeri bir tarikatın inine çevirecekti. Ve halk da en az kulüpleri kadar kanın içinde yüzecekti.
Motosiklet kulüpleri bir avuç gangster grubu, sokaklarda caka satan serseriler ya da keyfi suç işleyen kanunsuzlar değildi. Helbarvest’te değildi. Biz halkın yansımasıydık. Onları besleyen, geçindiren, koruyan, kendi dünyalarını yaratmalarını sağlayanlardık.
Gözümün ucuyla Riley’e baktım. Zihnim ve kalbim yine o saçma hareketi yaptı. Dirseklerini hafifçe kırmış, o daracık kotun içindeki geniş kalçalarını dışarıya çıkarmış, yolların kraliçesi gibi motosikletini sürüyordu. Benim aksime kimseye bakmıyordu.
Kaskının altındaki kuzguni saçlar rüzgarla savrulurken, birilerini kendine hayran bırakıyordu. Kabul edecektim. Riley gibi bir kadın hiç tanımamıştım. Sessizliğinde bile asi bir asalet vardı. Keskin çenesini havaya kaldırırken karşısında bir muhatap olmasa bile meydan okuyordu.
Benzinlikte o kadınlardan duyduklarını tahmin edebiliyordum. Ancak rahatsız olmak yerine rahatlamıştım. Beni daha çok görmesi; farkında olmadan, sadece nefretimizle oyun oynadığımızı sanırken nasıl etrafını sardığımı öğrenmeye başlaması hoşuma gitmişti. Geçen hafta o sikik telefon konuşmasını duyduğumda ona savaşın başladığını söylemiştim. Ciddiydim de. Göğsüme yasladığı el, o kurnaz gülümseme ise bana ayak uydurduğunu gösteriyordu.
Küçük kanarya, benimle baş edebileceğini düşünüyordu.
Riley ile basit romantik bir bağ istemiyordum, hayır. Romantizm denen şey midemi bulandırıyordu. Onu mahvedebilecek adam olduğumu bilmesini istiyordum. Kulüpten ve benden hiçbir şey saklayamayacağını, aynı koltuğa oturduğumuz an, kaçamayacak kadar bana ait olduğunu anlamasını istiyordum. Tüm sırları ve planlarıyla birlikte. Kulübüm, kardeşlerim söz konusuydu ve arkamdan iş çevrilmesine müsamaha göstermezdim.
‘’Planlı, güçlü ve kararlı bir adam bir ayda dünyayı ele geçirebilir ama şartları eşitleyen bir kadın için bu süre yalnızca birkaç saattir.”
Annemin sözleri zihnime üşüştüğünde irkildim. Birkaç ay önce bu sözleri Logan’a, Rebel üzerinden hatırlatmıştım. Anlaşılan sıra bendeydi.
Rebel’ın aylar önce tam savaş sırasında kaçırıldığında yakıp büyük hasar verdiği kulüp evine yaklaştık. Tamamen yenilenmişti. O gün Carltown’ı yakıp yıkmıştık ve her şeyi onarmıştık. Ancak burası özeldi. Boynuzlu Yılanlar’dan kalan kulüp evi yerine başka bir yer bulabilirdik ama şubemizin burada olması önemliydi. Onları lanet olası külleri ve kemikleri üzerinde tepinip kendimizin yapmıştık.
Motosikletimi yavaşlatıp Riley’e seslendim. “Geldik.”
Kaldırıma yanaşıp benden önce durdu kaskını çıkarıp saçlarını kafasını sallayarak düzelttiğinde arkasındayım. “Biliyorum. Yedi yıl önceki aynı bok çukuru.”
Doğru. Riley her nereden ve kimden kaçıp geldiyse, ilk durağı burası olmuştu. Carltown’da gizlenerek kaç yılını geçirdiğini, arkadaşlarıyla aramıza sızıp kaç yıl başka kasabalarda kaldığını tam olarak bilmiyordum.
Uzun bacağını motosikletin üstünden attığında yanında bittim. “İlk kimle tanışmıştın?”
Fırtına bulutlarının rengindeki gözlerini evde dolaştırırken düşünceliydi. Güzel yüzünde bir anlık keder belirdiğini gördüm sonra da nedenini anladım. “Blake.”
Başımı salladım. Rebel’ın amcası, Boynuzlu Yılanlar’ın çavuşuydu. Korumak istediği kızlar ve devrim inancı için canından olmuştu. Kansız kardeşi tarafından öldürülmüştü. “O iyi bir adamdı.”
“O iyi bir dosttu,” dedi. Sesi minnettarlık ve saygıyla dolup taşıyordu. Ölü bir adama imrenmemeliydim ama imrendim. Riley’nin saygısını kazanmak kolay değildi.
Mülke girdiğimizde bizi evin içinden ve arka bahçeden yükselen iki ayrı müzik karşıladı. Verandanın ahşap korkuluklarına yaslanmış birkaç kulüp üyesi vardı, aralık perdelerden evin içindekileri ve arka bahçedeki çılgınlığı görebiliyordum. Sol taraftaki garajın önüne motosikletler dizilmişti.
Şubenin başkanı Brick bir kolunda bir kulüp kadını, diğer kolunda bir kulüp erkeğiyle dışarıya çıktı. Büyük bir adamdı, kel kafasına bir bandana takmıştı ve boğazında taze bir Mahşer Sürüsü dövmesi vardı.
Bizi fark edince sarhoş sırıtışı çatladı ancak hemen toparladı.
“O herife ne yaptın?”
Riley’e göz kırptım. “Bir zamanlar adını hak edip etmediğini denemek için kafasında bir tuğla kırmış olabilirim.”
Brick kollarındaki yapışkan tipleri kovalarken bize yaklaştı. “Başkan yardımcısı…” Riley’e döndü, gözleri onun üzerinde beğeni ve merakla oyalandığında. “Sanırım tanışmadık…”
Uyarı mahiyetinde boğazımı temizledim. Bedenimi ona yakın tutuyordum, buradaki herkesin mesajı alacağını biliyordum. Ancak herifin kafası uçuyordu.
“Memelerime takılan gözlerini biraz daha sola kaydır Brick. Seninle o zaman tanışacağım.”
Brick kaşlarını çatarak Riley’nin başkan yardımcısı yamasına baktı. “Ah… tamam.” Elini uzatıp gerginliği yatıştırmak istercesine gülümsedi.
Riley eline bakmadı bile. Yanından geçip gitti. Hem bu herifin beynini patlatmak istiyor hem de bu kadın için yatıştırması güç bir arzuyla doluyordum.
Arkasından ıslık çalarak bana ona nasıl katlanıyorsun bakışı atmaya çalıştığında omzunu sertçe sıktım. “Yapma Brick.”
Çitlerle çevrili arka bahçeye çıktı. Ortada uzun bir masa vardı, Mahşer Sürüsü ceketli ve yelekli kadınlar ve adamlar kucak kucağa oturuyor, çimlerin üstünde dans ediyor, bazıları hararetle kâğıt oynuyordu. Kulüp evinin tel örgülü kapısı kucak kucak alkol taşıyanlarla açılıp kapanıyordu.
Neşelerine, kutlama havalarına karşı şakağımda şiddetli bir zonklama başladı. Barbeküleri severdik, sürekli kutlama yapacak ve sarhoş olacak bir bahane bulurduk. Ancak savaştan yeni çıkmıştık ve tehlike hâlâ geçmemişti. Hayır, tehlike gölgelerde büyüyerek yaklaşıyordu.
Gelişimizi fark edenler çaktırmadan kendilerini düzelterek toparlanmaya çalıştı, grup grup durulmalar oldu.
“Neyi kutluyorsunuz?” diye sordu Riley, Brick’e, gayet monoton bir sesle. Ama aynı şeyleri düşündüğümüzü biliyordum.
Brick kahkaha attı. “Bir nedene ihtiyacımız mı var?”
Boynumu büküp gözlerimi üzerine diktiğimde azarlanmış bir çocuk gibi yavaşa sindi. Denetleme olacaktı, artık kesindi. Bu kahrolası yere daha önce gelmeliydik. Buradaki insanların çoğu farklı kulüplerden, çürümüş yapılardan gelmişti. Mahşer Sürüsü ile birleşmeyi kabul etmemişlerdi yalnızca, bizden olmuşlardı. Boğazlarına sarılmamayı, savaşın üstüne onları biraz rahat bırakmayı düşünmüştük ama görünen o ki bir tasma istiyorlardı.
Köşedeki küçük masaya yürürken çizmelerim çimleri eziyordu. Yüksek sesli müziğin taştığı küçük ses bombası alıp yere çarptım, çizmemi üzerine indirdiğimde ses bozuldu, bir kere daha sertçe bastığımda tamamen kapandı. Ses bombasını alıp çimlerin dışına fırlattım.
Derin sessizlik.
Üzerimdeki gergin bakışlar.
Ah, keyfinizi kaçırdığım için çok üzgünüm…
Alnıma düşen saçlarımı geriye yatırdığımda Riley’nin köşeden kendine bir bira açıp şişeyle gülümsemesini gizlediğini gördüm. Sakince Brick’e döndüğümde bana da bir bira uzattı.
“Carltown’da olay çıkaran eski üyeleri yakaladınız mı?” diye sordum birayı alıp en dostane tavrımı sergilerken.
“Hayır, kardeşim. Bir daha ortaya çıkmadılar.”
Kaşlarımı kaldırıp onu onayladığımı göstererek biramdan bir yudum aldım. Uzun, boğazımdan inişini hissettiğim bir yudumdu.
Brick’in omzunu tekrar sıkarken gülümsedim. “O halde…” parmağımla üyeleri işaret ettim. “Carltown’daki tüm bu Mahşer Sürüsü üyeleri neden burada? Tam olarak neyi kutluyorsunuz Brick?” Cık cık ettim. “Sana bir sır vereyim. Eğer bölgemizi tehdit eden birkaç piç kurusu elini kolunu sallaya sallaya geziyorsa, parti vermeyi geç… Biz. Sikik. Bir. Uyku. Yüzü. Bile. Görmeyiz.” Kelimelerin üstüne basarken omzunu daha da sıktım.
Mahcubiyetle iç geçirdi. “Haklısın Dez ama herkes çok stresli, alışmaya çalışıyoruz, yeni düzene uyum sağlamaya çalışıyoruz…”
“O adamlar bir gün kulüp evine gelip, daha fazlasını yapmaya karar verirse, alnının ortasına sıkacakları kurşuna da uyum sağlama konusunda sana başarılar dilerim.” Bu erotik bir şarkı kadar hoş ancak adamın boğazındaki pençelermiş gibi hissettiren ses Riley’den gelmişti.
Brick şimdi öfkeliydi. Riley’nin onun üstü olmasını kabul edemeyenler arasında olduğunu sanmıyordum ama bana duyduğu korkuyu ona beslemiyordu.
“Kadın, nereden geldin bilmiyorum ama…”
“O cümleyi bitireyim deme…” diye hırladım.
Riley elini kaldırdı. “Hayır bırak devam etsin.”
“Buralarda işlerin nasıl yürüdüğü hakkında hiçbir fikrin olduğunu sanmıyorum, buralardan olmadığını biliyorum,” dedi Brick tükürürcesine.
Riley aç bir kurt gibi gülümsedi. Gözleri parlıyordu. “Son yedi yıldır, buralardaydım Brick. Ayrıca, bu işlerin nasıl yürüdüğü pek değişmiyor. Sana şunu söyleyebilirim. Bahsettiğim o kurşun var ya, onu bir adamın kaşlarının arasına isabet ettiğini ilk gördüğümde altı yaşındaydım. On ikime geldiğimde, sebebiydim. On altımda, emri verendim…” Sadece Brick değil şimdi ben de dikkatle ona bakıyordum. “İşte ben oralardanım. Ve kendini öldürtme ihtimali olanları hemen tanıyabiliyorum.”
Brick sıkıntıyla kıpırdanırken, arkadan kulak misafiri olan birkaç kadının Riley’e kadeh kaldırdığını gördüm.
Göğsümü kaplayan gurur ve şehvetin yerini kolayca şiddetli bir merak aldı. Oralar neresiydi? Kahrolası altı yaş… Bakışlarımız buluştu ve derisindeki gizlilik kabuklarından çok küçük bir parçanın soyulduğunu gördüm. Riley gerçekte kimdi?
“Bize neler olduğunu anlat sonra da kamera kayıtlarını göster,” derken gözlerimi Riley’nin üzerinden çekmedim.
Brick başıyla onaylayıp birkaç üyeyle birlikte eve yöneldiğinde Riley’i bekledim. Bana yan yan bakıp salınarak önümden geçerken kolumu uzatıp yolunu kestim. Parmaklarım ona dokunmak için karıncalanıyor, kanım bile ona doğru çekiliyordu. Resmen bedenimden çıkmak ve ona akmak istiyordu.
“Sizi bir araya getirenin intikam isteği olduğunu biliyordum. Ama daha fazlası var değil mi küçük kanarya? Kişisel, derin bir intikam isteği…”
Parmaklarımın tersini boynuna götürdüğümde dişlerini göstererek elimi yakaladı. Durmadım. Zarif parmaklarını avcumun içinde sıkıştırdım. Rebel, Sawyer ve onun isimlerini saklamak için canını hiçe saymıştı. İsimlerini tarikattan gizlemek için… Bunu görmezden gelemezdim.
“Öğreneceğim tatlım. Kim olduğunu, nereden geldiğini, neden geldiğini… Ve öğrendiğimde ortada kulübümü tehlikeye atacak bir risk olduğunu duymasam iyi olur. Kendine sakladıkların bize zarar verirse, oturduğumuz o koltuk canını yakacak.”
Bakışlarıyla bana hançerler fırlatırken, gür kirpiklerini sayabilecek kadar yakınındaydım. Bu yüzden daha da zorladım. “Carter’ın kim olduğunu öğreneceğim. Hatta belki seni anlatması için direkt onu bulurum.”
İşte bu işe yaramıştı. İşte yaraması öfkenin içimi yakıp geçmesine sebep olmuştu, bir gerçekle yüzleşmemi sağlamıştı ama değerdi.
Riley artık sadece sinirli değildi, belinde olduğunu bildiğim silaha uzanıp beni vurmak üzereydi. Bu sefer maskesini çekmesi normalden daha uzun sürdü. “Arkadaşlarımı riske atacak hiçbir şey yapmam.”
“Peki ya kulüp?”
Peki ya ben?
Tutuşumdan kurtuldu. “İşler o noktaya gelmeyecek ama benim yüzümden kanın aksaydı bir süre keyfini çıkarmayı ihmal etmezdim.”
🐉
“Bu kayıtları nasıl aldınız?” diye sordu Riley iki büyük ekrana yayılmış görüntülere bakarken.
Bilgisayarın başındaki çaylak arkasına döndüğünde Riley’nin, oturduğu sandalyenin sırtını kavradığını ve ona doğru -aslında ekrana doğru- eğildiğini görünce boğazını temizledi. Bana doğru telaşlı bir bakış atıp önüne döndü.
Burun kemerimi sıktım.
“Carltown şerifi gittiğinden, yerini yenisi geldiğinden beri polis departmanıyla aramız…” Evet, dili varmıyordu. Kanunlarımıza, dünyamıza aykırıydı, biliyordum. “Boynuzlu Yılanlar’dan daha çok nefret ediyorlar ve hiçbirinin bir daha geri dönmesini istemiyorlar.”
Bu ittifak elbet bir gün patlayacaktı, muhtemelen patlatan taraf da biz olacaktık. Ancak o zamana kadar nimetlerinden faydalanmamız şarttı.
Riley kırmızıya boyanmış uzun tırnaklarıyla ekrana dokundu. “Geldiler.”
İki motosiklet büyük deponun önünde durdu, plakaları yoktu. Motosikletlerin ikisi de en yeni modellerden Harley Davidson’dı. Boynuzlu Yılanlar’ın klasikleri kullanmayı sevdiğini biliyordum. Artık hiçbir paraya ve hesaba erişimleri olmadığını düşünürsek bu epey ilginçti.
Kasklarını çıkarmadılar, yüzlerini örten kar maskeleri vardı. Biri deponun zincirlerini kırarken diğeri etrafı kontrol etti.
“Direkt kameraya bakıyor…” dedi Riley dişlerini gıcırdatarak.
Ellerinde benzin bidonlarıyla depoya girdiklerinde deri ceketlerinin arkasındaki Boynuzlu Yılanlar arması açıkça görünüyordu.
“İki piç kurusunun görüldüğünü duyunca peşlerine düştük,” dedi Brick o sırada adamlar apar topar depodan çıkıp motosikletlerine koştular. “Geldiğimizi duydukları an.”
Başka motosikletler göründüğünde kamera açısından çıkmışlardı. Ne yüzlerini görebilmiş ne plakalarını yakalayabilmiştim, kirli sakalımı sıvazlayarak odada volta atmaya başladım.
“Onları nereye kadar izlediniz?”
“Carltown’ın giriş çıkışlarını tuttuk ama onları bulamadık. Pusu kurduğumuz yerleri kullanmadıkları kesin. Kasabayı bizden daha iyi biliyorlar, başka bir yol kullanmış…”
Ona ölümcül bir bakış attığımda kelimelerini yuttu. “O zaman siktiğimin her sokağına, her caddesine, aklına gelebilecek her yere bir üye dik. Kasabanın dışındaki kayıtlara ulaş, kahrolası izlerini sür.” Sinirlerime hâkim olmadan öfkeli bir kahkaha attım. “Bu bokta yeni değilsin Brick. Daha önce o ceketleri çocukların doğum günlerinde kostüm diye mi giyiyordunuz lanet olsun.”
Brick’in gözlerinde tereddütlü bir öfke parladı. “Onları bulamadık.”
Üstüne yürüdüm. “Daha çok uğraş, bir daha gelecekler ve bu sefer kaçırırsanız sorumlusu sen olacaksın. Sürgünün ne olduğunu unutmadığını umuyorum.”
“Hey…” Riley kaşlarını çatarak ekranın dibine girdi. “Geri sar.”
Çaylak dediğini yaparken Riley’nin arkasında durup omzunun üstünden ekrana eğildim. Odaklandığı için ona yakınlığımın farkında değildi ama ben ağır, kadınsı kokusunun tadını çıkarıyordum. Uzundu ama ağırlığımı üstüne versem altımda ufacık kalacağını biliyordum. Aynı anda tenindeki her noktaya dokunabileceğim kadar hem de.
Gözlerimi ekrana kaydırdığımda ne gördüğünü sormama gerek kalmadı.
Sürüden birkaç kişi deponun önünde sigara içip nöbet tutarken onlardan uzakta kapüşonlu biri görünüyordu. Trafik levhasının üstüne grafiti yapıyordu. Tam olarak seçemediğim bir sembol çiziyordu ama acele ediyordu. Sürekli sürünün üyelerine bakıyor, hızlı davranıyordu. İşini bitirdiğinde daha da hızlı bir şekilde oradan uzaklaştı.
Ekrana iyice yaklaştım ama hiçbir şey seçilmiyordu. Parmağımla levhanın bulunduğu yere dokundum. “Bunu görmek istiyorum.”
“Bundan bir şey çıkacağını sanmam, sadece genç bir serseri,” dedi Brick.
Riley omzunun üstünden baktığında bakışlarımız buluştu, kaşları hafifçe çatılmıştı. Başımı salladığımda bana aynı şekilde karşılık verdi ve uzaklaşıp kimseyi beklemeden kapıya yürüdü. “Ne zamandan beri genç serseriler kulüp üyelerinden tedirgin oluyor?”
Arkasından baktım ve çenemi sıvazlayarak iç geçirdim. Bu işin sonunda ya ben mahvolacaktım ya da birlikte yanacaktık, başka bir yol göremiyordum.
🐉
Motosikletlerimizi yol kenarına park etmiş, evrenin şifresi gizliymiş gibi levhaya bakıyorduk.
Brick aptalca bir yorum yapmamak için kendini tutuyordu. Bunun boşa zaman harcamak olduğunu düşünüyordu ama hayır değildi. Riley de benimle aynı fikirdeydi. Bu kadına güvenmiyordum ama ona olan saplantım, o kadar derine işlemeye devam ediyordu ki, beyinlerimizin aynı şekilde çalışıyor olmasından haz alıyordum.
“Bana herhangi bir şeyi çağrıştırmıyor, daha önce gördüğümü sanmıyorum,” dedi Riley, ellerini beline dayamış başını geriye atmıştı. “Boynuzlu Yılanlar arması görmeyi bekliyordum.”
Bir kuru kafaydı. Başının tepesinden girip ağzından çıkan bir hançer vardı. Göz çukurları boş değildi sanki üzerlerinde iki madeni para vardı. Eski zamanlarda ölülerin göz kapaklarına örtülen sikkeler gibiydi. Alışılmadık bir sembol değildi yine de sokaklarda rastlamadığım doğruydu.
Görmezden gelmemi güçlendiren bir mide bulantım vardı. Bir yerden anımsıyor, çözemiyordum.
Fotoğrafını çektim. “Sürüye gönderiyorum, diğer şubelere de. Herkes gözünü dört açıp etrafta buna benzer bir şeyler görüp görmeyeceğine baksın.” Brick’e döndüm. “Siz de bölgeyi kontrol edin.”
Uzun süredir haber almadığımız Seth’i görüntülü aradım. Ona canlı olarak göstermek istiyor ve bir şeyler bulup bulmadıklarını duymak istiyordum.
Riley aramanın sesini duyunca yanıma geldi görebilmesi için telefonu biraz aşağıya indirdim. Bana meydan okumak dışında istekli olarak yakın durduğu nadir zamanlardan biriydi. Ben de her saniyesini onu içime çekerek değerlendirdim.
“Bana öyle bakmayı kes Dez.”
Ön kameradan bakışlarımız buluştu. Gözlerimi diktiğimin elbette farkındaydım, utanmıyordum. “Sana nasıl bakıyordum Rileyciğim?”
“Bir sonraki yemeğinmişim gibi.”
Aletim bu ifadenin bana çağrıştırdığı görüntüler yüzünden seğirdi. Kafam bacaklarının arasındaydı, tırnakları saç derimi çiziyordu ve onu yalayıp yutuyordum…
Tadını almayı ne kadar arzuladığımı göstermek için dilimi dudağımda gezdirdim. “Ah, yanlış. Bu bir yemek değil, açlıktan ölen bir adamın ziyafeti olurdu Riley.”
Tam o sırada Seth aramayı yanıtladı ancak ekranda Sawyer’ın sarı kafası belirdi.
Riley benden önce davrandı. “Neden Seth’in telefonunu sen açıyorsun?”
“Seth’in eli biraz meşgul…” Bunu söylerken küçük bir deli gibi kıkırdamıştı.
Riley’nin tek kaşı kalktı. “Bu da ne demek oluyor Sawyer?”
Kamerayı yüzüne çok yakın tutuyor hızlı soluklar alarak yürüyordu ve arkasından…
“Lanet olsun. O kimin bağırışı?” diye sordum. O yakınlaştıkça daha da yükselen bağırışlar duyuluyordu. Bir adamın bağırışı ve küfürleri.
“Size göstereceğim ama kendini kontrol et Riley, kan yüzünden sarhoş olmanı istemiyorum.”
Merakım ve gerginliğim yüzünden gülemedim ama köpekbalığı benzetmesine kahkahalar atmak istemiştim. Riley gözlerini devirdi. “Göster şunu.”
Sawyer arka kamerayı çevirdi. Seth bir odadaydı. Elinde bir bıçak vardı. Bağırışlar, önündeki sandalyeye bağlı bir adamdan geliyordu. Yüzünden ve çıplak göğsünden kanlar akıyordu.
Telefonu daha sıkı kavradım. “Siktir. Ne haltlar oluyor orada?”
Sawyer Seth’e yaklaşıp dirseğine dokundu ve bu hareket karşımdaki manzaradan daha çok şaşırttı beni. Kimse, lanet olası ben ve Logan bile Seth iş üstündeyken ona arkasından yaklaşmamaya dikkat ederdik. Kendini kapatıyordu, düşüncelerini uzaklaştırıyordu, insanlıktan çıkıyordu. Ama Sawyer’a dönerken gözlerindeki şiddetin yumuşadığına yemin edebilirdim.
Telefonu alıp yüzüne sıçrayan kan damlasını sildi. “Bu piç kurusunu Arlanwood’da yakaladık. Bir motelde kalıyordu, temizlik görevlilerinden biri odasında deri ceketini görmüş sonra da hemen kulübe haber verdi.” Adama insanın kanını donduran bir bakış attı, hiçbir şey yapmasına gerek yoktu, adam korkudan inlemişti. “Şimdi de dilini kesmeden önce neler söyleyebileceğine bakıyoruz.”
Kısa bir konuşmadan sonra motelde ipucu olabilecek hiçbir şey bulamadıklarını öğrendik. Evet, işkence görüyordu ama henüz ötmemişti.
Seth’e tabeladaki sembolü gösterdiğimde etrafına dikkat edeceğini söyledi, adamı birkaç kez yumruklayıp sembolü sordu ama herif konuşmadı.
“Bu arada,” dedi Seth. “Üstünde sadece bunları bulduk.”
Üç kart çıkardığında kaşlarımı çattım. Geçen haftalarda kamyonun içinde bulduklarımızın aynısıydı. Ejderha, kurşun ve hayalet maskesi.
Riley çok yakınımdaydı. Eğer dibinde duruyor, ona tepeden bakıyor ve nefesini bile duyabiliyor olmasaydım verdiği tepkiyi kaçırırdım. Bastırılmıştı, işte bu yüzden belli oluyordu. Gerilmişti, neredeyse kaskatı kesilmişti. Gözümü ekrandaki aksinden ayırmadım.
“Bu bir mesaj, muhtemelen bir itlik daha yapıp oraya bırakacaktı, bir şey söyledi mi?”
Seth bana odaklanmışken gözleri kısa bir an Riley’e kaydı. Çok kısaydı ama bunu da görmüştüm. “Tehdit, hepimiz için, başka bir şey söylemedi.”
Pekâlâ. Bu saçmalıktı. Burada bir şey oluyordu, bir haltlar dönüyordu ve… Tanrı aşkına, Seth’in duraksaması ve Riley’e bakışını aklımdan çıkaramıyordum.
Kendimi gülümsemeye zorladım. “Şimdi yola çıkıyoruz, profesyonelliğime ihtiyacın var gibi görünüyor.”
Birilerini öttürmek konusunda kulübümüzün çavuşu elbette hünerliydi ama o soğukkanlı bir hiddetken ben kurnaz bir öfkeydim.
Başıyla onayladı. “Evet kardeşim, yardım iyi olurdu ama bu herifin hiçbir yere gittiği yok. Sabah yola çıkarsınız.”
Telefon kapattım ve oldukça sakin bir tavır takınarak yanımdaki kadına döndüm. “Riley.”
Gözünü tekrar sembole dikmişti, orada bir şey arıyordu, telefon görüşmemizden sonra çok daha dikkatli bakıyordu. “Evet?”
“O kartlar ne anlama geliyor?”
Mimiklerinde ya da hareketlerinde hiçbir değişim olmadı. Yine de sorumun onu sarstığını biliyordum. Çünkü onu çok uzun bir süredir izliyordum. Gözlemiyordum. Özümsüyordum.
“Kör olmadığın kesin Dez. Sen ne gördüysen ben de onu gördüm, sen ne anladıysan ben de onu anladım.”
Benden uzaklaşmaya çalıştığında bir adımda önüne geçtim. Bir duvar gibi bedeninin karşısında dikildiğimde bana çarpamamak için göğsümü itti. “Yalan söylüyorsun Riley.”
Yolundan çekilmeyeceğimi anladığında göğsünü göğsüme bastırarak yüzünü yüzüme doğru kaldırdı. “Gördüğün benim düşünceli halim Dez. Düşünüyorum, çözmeye çalışıyorum ama hayır yalan söylemiyorum.” Yumruklarıyla deri yeleğimi kavradığında onu belinden yakaladım. Gözleri her zaman fırtınalıydı ama şu anda bir kasırgaya bakıyordum. “Doğruyu söylerken bile seni yalan söylediğime ikna edebilirim. Yalan söylerken bile doğruyu söylediğimden şüphe duymazsın. Beni tanıdığını tanıyorsun ama tanımıyorsun. Geldiğim çukurda ben bir hırsızdım Dez. Hakkımda şüphe duyduğun her şey benim sanatım.”
Gözlerime son, ihtiyatlı bir bakış atıp yanımdan geçti. Ve beni arkasından bakar bir halde, sözlerini kara kara düşünürken bıraktı.
Hayır, içini ansızın dökme kararı vermemişti ya da ben bir açığını yakalamamıştım. Her şeyde olduğu gibi bunu da bilinçli yapmıştı. Bana hakkında bir kırıntı bırakmıştı. Ve bu da beni asıl sorulara getiriyordu.
Riley neden onun geçmişi hakkında bilmem gerekenleri direkt itiraf edemiyor ve parçalarını dağıtarak çözmemi istiyordu?
Bu öfkeli, korkusuz, gururlu ve acımasız kadın itirafları kendi ağzıyla yapmaktan neden korkuyordu?
🐉
Sürüş boyunca hatta kulüp evine döndüğümüzde bile sessizdik. Sadece kulüp evine bir kere bakmış ve yüzünü buruşturarak bu bok çukurunda kalmak istemediğini dile getirmişti. Böylece en yakın motele gelmiştik. En yakın motelde kalan tek odaya yürüyorduk. Ayrı odalar tutmayı teklif etmemiştim o da sorgulamamıştı ama her ne kadar başka bir oda için sorumluya baskı yapmak istesem de gururum el vermemişti. Benimle kalacaktı. Riley ile başkaları olmadan sessiz bir kutunun içine sıkışıp kalacaktım.
“Seninle aynı odada kalmak benim için sorun değil Dez. Yirmi yılımı vahşi hayvanlarla aynı kafeste geçirdim, birkaç saat canımı sıkmaz.”
Bana söylediği sözler bunlardı.
Lanet olası.
Meydan okumalarının beni ne kadar sertleştirdiğinin farkında değildi.
Bu gelişmenin, onunla baş başa kalacak olmanın, cevaplarımı almak ve gözlerimle ziyafet çekmek için bir fırsat olması gerekirdi ama gergindim. Geceler benimdi. Geceler özeldi. Karanlık çöktüğünde yalnız olmayı tercih ederdim. Hayır. Yalnız olmam bir zorunluluktu. Senelerdir birkaç istisna dışında-kulüp evinde sızdığım günler dışında- hiç biriyle aynı odayı paylaşmamıştım.
Odanın kapısını açıp içeriye girdiğimde karşılaştığım manzarayla çenemi sıktım.
Küçük odanın içinde çift kişilik tek bir yatak vardı. Zihnimdeki kirli düşüncelere engel olamıyordum. Riley’nin araya yastık koymaya ya da beni yataktan atmaya yeltenmeyeceğini biliyordum, umursamıyormuş gibi davranacaktı ama o da en az benim kadar tetikte olacaktı.
Vücudumun yanındaki sıcaklığını şimdiden hissedebiliyordum, yastığa yayılıp benim tarafıma taşan saçlarının kokusunu alabiliyordum, nefes alıp verişlerini duyabiliyordum. Bir sene öncesine kadar yattığım kadınları yatağın üstünde gördüğüm an bile hayallere kapılmazdım.
Ama arkamda duran kadın o yatağın daha yakınında bile değilken düşüncelerimi kontrol edemiyordum. Tanrım. Onu deli gibi istiyordum ve üstümdeki gücünden tiksiniyordum.
Üstelik tek sorun arzularım değildi, düşüncelerimi gölgeleyen, kaslarımın kasılmasına sebep olan endişeydi.
Riley’nin yanında asla uyuyamaz, asla karanlıkta kalamazdım.
İki zaafın bir arada olması bir adama ne yapardı biliyor musunuz? Sikik bir patlama gerçekleşirdi.
Omzumun üstünden baktığımda onu, açık ikinci kattan otoparkı dikkatle izlerken yakaladım. Baktığımı hissedip bana döndü.
“Bütün gece orada mı duracaksın?”
Kapıyı itip geçmesi için kenara çekildim. “Çıplak uyuyor olmam senin için bir sorun yaratmaz umarım küçük kanarya.”
Yerdeki lekeli döşemeye, duvara dayalı beyaz çarşaflı yatağa, yatağın karşısındaki ışığı yanan küçük banyoya göz gezdirdi. “Çıplak erkeklerle aynı yatakta birkaç deneyimim var Dez, arkamı dönüp uyumakta bir sıkıntı yaşamam.”
Riley. Başka bir adamla aynı yatakta. Sarmaş dolaş. Belki de… yüzü olmayan ama ismi zihnime pençelerini geçiren o adam. Carter.
Görüntüler gözümün önüne geldiğinde kapıyı çarpıp bileğini tuttum. Tutuşumdan kurtulmaya çalışmadı. Sanki ne yaptığını çok iyi biliyormuş gibi dokunuşumu izledi. “Sorun nedir canım?”
Dudağımın kenarındaki tik yine seğirdi.
“Benim yanımdayken başka adamlardan bahsedemezsin Riley. Geçmişinden konuşmuyorsan bunun hakkında da konuşma.”
Kurnaz gözleri ışıldadı, ağzında yarım bir sırıtış vardı. “Hım… kıskançlık mı bu?”
Kulüpteyken, diğerleri yanımızdayken ikimizin de hissettiği o kaynar haldeki gerginliği kavgalarla ya da atışmalarla söndürüyorduk. Ama bu anın farklılığı vardı. Farkındalığımız vardı. Yalnızdık. İkimizdik.
Yüzümde onunkinin tam aksini, aç bir kurdu yansıtan bir gülümseme belirdi. “Ölmelerini mi istiyorsun kanarya?”
İfadesi hafifçe çatladı. “Ne?”
“Hepsinin isimlerini bulup, teker teker kafalarına sıkmaya gücü ve sağlam motivasyonu olan bir adama böyle şeyler söyleyemezsin. Bu seni suç ortağım yapar.”
Çok yakınındaydım, sessizlik nefeslerini duymama yardımcı oluyordu ve bu açıdan boynundaki nabzı bile görebiliyordum. Kirpiklerinin altından bana bakarken baştan çıkarıcı görünüyordu. Ah, ayrıca… Riley’nin onun vahşi doğasına zincir vurmaya çalışan eylemlerden nefret ettiğini bilsem de, gücü sevdiğinin de farkındaydım.
Riley gücün kendisiydi, ne olduğunun bilinceydi. Ve içten içe ona denk bir güce boyun eğmenin nasıl olacağını merak ediyordu. O güç onu ele geçirdiğinde alacağı zevk mi yoksa acı mı olacaktı, kendi tatmak istiyordu.
Bu yüzden ince tişörtünün altındaki meme uçları dikleşiyordu.
“Biz zaten suç ortağıyız Dez. Aynı koltukta oturuyoruz hatırladın mı?” diye sorarken parmağını şakağına vurdu. “Ama aynı koltukta olmamız beni sahiplenebileceğin anlamına gelmiyor.”
Onu sahiplenemeyecektim öyle mi?
Hiçbir fikri yoktu.
Sadece başımı aşağı yukarı sallayarak gülümsedim. Sırtımdaki çantayı yatağın üstüne atarken Riley pencerelerden bir kere daha dışarıya bakıp perdeleri çekti. Oda karanlığa bürünmeden baş ucumuzdaki lambayı yaktım.
Sonra da gözlerimiz tam ortada buluştu. Kaşlarımız çatıktı. Sorguluyorduk ama tek kelime etmemeyi seçtik. İlk defa sadece sustuk.
O neden lambayı yaktığımı sormadı ben de neden sürekli dışarıyı kontrol ettiğini.
Çizmelerimi tekmeleyerek çıkardığımda Riley, çantasını pencerenin önündeki sehpaya bırakarak içini kurcaladı. Önce üstümdeki deriyi ardından ensemden çekip tişörtümü çıkarırken gözlerimi üzerinden ayırmadım.
Birkaç adım uzağımdaydı ama bakışlarını kaçırmıyordu. Ayağa kalkıp kemerimi çözerken metalin tıkırtısı odada yankılandı. Göğsünün kalkıp inişini izledim. Gri gözleri büyümüştü. Dövmelerimi ve karın kaslarımı süzerken tenim beklentiyle dolu bir ateş içindeydi. Tek bir göz gezdirişle derimi adeta yakıyordu. Sertleşmek umurumda değildi. Kotumu zorlayan aletimin tamamıyla farkında olmasından zevk alıyordum.
Kasıklarımda oyalanan gözler tekrar yukarıya kayarken meme uçlarımda durdu. “Tabii ki… İki piercing…” diye fısıldarken iç geçirdi. Alaycı olmaya çalışsa da o iç çekişin nefesini, bedenini rahatlatmak için olduğu ortadaydı.
“Ne oldu tatlım?”
Boğazını temizledi. “Takıların… etkileyici.”
Kuru kuru güldüm. “Amacım etkileyici görünmek değil Riley…” Elimi kotumun önünde dolaştırdım. “Bazıları daha iyi bir amaca hizmet ediyor, acıya değiyor.” Aletimin üstünde duran elimi izlerken gözleri irileşti. “En azından içinde adım geçen çığlıklardan öyle olduğunu düşünüyorum.”
Aramızda gergince titreyen bir bağ vardı. Büyüdüğünü ve şu anda neredeyse onu yuttuğunu görebiliyordum. Aklındaki düşünceler neredeyse yüzünden okunuyordu. Dalgınlığını fark edince sırtını dikleştirerek toparlandı.
“Ben duşa giriyorum.”
Hızlı adımlarla banyoya yürürken yatağa oturdum. Dirseklerimi dizlerime yaslayıp dolgun kıçının hareket edişini izledim. Tam kapıdayken durdu ve gülümsedim.
İşte benim kızım.
İşte benim hem nefret ettiğim hem de taptığım kadın. Isırmadan gitmeyeceğini biliyordum.
“Ben de takıları seviyorum. Ancak senin aksine, sadece çıplak bir şekilde aynadaki yansımama baktığımda onların üstümde ne kadar güzel durduğunu görmek acıya değiyor.”
Kapıyı kapattığında son gördüğüm gülümsemesi oldu. İnleyerek kendimi yatağa bıraktım. Siktir, harika.
Riley’nin meme ucunda gerçekten bir piercing olup olmadığını düşünürken avuçlarımı gözlerime bastırdım. Kapısını çalmayı istiyordum. Kendim görmek istiyordum. Küstahlığını aletimle birlikte ona yedirmek istiyordum.
Doğrulduğumda ne kadar süre geçtiğini bilmiyordum ama duş sesi gelmiyordu. Bu beni soğuk su etkisiyle ayıltmaya yetti.
Fermuarı açık çantasına doğru gözlerimi kıstım. Bir kere daha kapısını izledim.
“Sikerim böyle işi.”
Ayağa kalkıp pencereye doğru yürüdüm. Çantasını kurcalamakta tereddüt etmedim. Aradığım şeyi de tabii ki bulamadım.
“Lanet olası!”
Çantayı masaya doğru iterken çenemi sıvazlayarak yüzümü banyo kapısına döndüm.
Telefonların ikisini de yanına almıştı. Muhtemelen ben burada duşunun sesini bekler, onu kendime ait kılma düşünceleriyle boğuşurken o diğer telefonundan o orospu çocuğuna ya da ailesine mesaj atıyordu.
Yumruklarımı sıkıp bıraktım. Kalbim boğazımda atıyordu. Canavarı uyandırdığını biliyordu, benimle oynayamazdı. Saklanamazdı. Arkamı döndüğümde sırlarını toprağa gömemezdi. Artık olmazdı.
Kafamın arkasında bir şalter atarken banyoya doğru yürüdüm.
🐉
Veee bölüm sonu canavarrrıı!!!
EEEEE HİSLERİ ALAYIM???
Sadece Riley değil Dez de bir şeyler saklıyor ve ikisi de ortaya çıktığında hem çok şaşıracak hem de birazcıııkk acı çekeceğiz birazcık ama (((::::
Semboller, kartlar falan bilemiyorum bakalım neler çıkacak...
Çok gıcık bir yerde bıraktığımın farkındayım ama diğer bölüm heerr şeye değecek. Hatta belki bu kitapta neden sahte evlilik konusu olduğunu da artık öğreniriz (((::
Sizi çooooook seviyorum
Destekleriniz için çoooook teşekkür ediyorum
Kaçtımmmm