Kaldığımız yerden devam ediyoruz ve artık durmak yok. OF SİZİ VE ÇOCUKLARIMIZI ÇOK ÖZLEDİM SÜREKLİ BUNU SÖYLEYECEĞİM.
Tamam daha fazla tutmadan bölüme alıyorum artık bunu hepimiz hak ettik...
Büyüükk bir heyecanla söylüyorum: Kasklarınızı takın lütfen, sürüşe başlıyoruz.
Üçüncü Bölüm
"Yarattığın Canavarlar"
🐉
Riley
Mahşer Sürüsü 7.
Kırmızı ejderha.
Ottalane.
Başkan Yardımcısı.
Riley.
Deri kulüp yeleğimi üzerime geçirmeden önce parmaklarımı yamaların üzerinde ve yeleğin sırtında dolaştırdım. Havalar ısınmaya başlasa da akşamları hâlâ serin oluyordu ama uzun bir mesafeye sürmeyeceğimiz ve gerekmedikçe hızımızı stabil tutacağımız için rüzgâr yanığı olma ya da üşüme ihtimalim yoktu. Bu yüzden yeleği tercih ediyordum.
Eskitme kumaştan, yakası derin bir v şeklinde ve etekleri de aynı şekilde yırtık modelde olan tişörtümün üstüne geçirirken uzun uzun yeleği incelememin sebebini kafamdaki bu düşüncelere yoruyordum.
Ama aslında hoşuma gidiyordu. Siktir, kendime bunu itiraf etmekten nefret ediyordum.
Boy aynamın karşısına geçip kendimi izlerken dudaklarımı çiğnedim. Bacaklarımı ve kıçımı saran bir kot ve siyah kovboy çizmeleri giymiştim. Yeleğin yakalarını tutup iyice sarındım ve çenemi kaldırıp derin bir nefes aldım.
Bir yere aittim. Büyük bir şeyin parçasıydım. Üstelik zorlanmamış, kabul edilmiştim. İsteyerek suçlular, kanunsuzlar ve birbirilerini gerçek anlamda ölümüne seven bir ailenin arasına karışmıştım.
Yeleğimdeki kırmızıdan hoşlanıyordum. Dövmemdeki ejderhadan da. Elbiselerden, topuklulardan ve bir ciğerim edecek mücevherlerden daha çok hem de.
Yatağımın üstündeki telefon bir kere daha çaldığında gözümün ucuyla arayan numaraya baktım.
Parmak uçlarımdan başlayarak tüm sinirlerimin gerildiğini hissettim. Telefonu açmadan tekrar aynaya baktığımda, hislerimin nasıl bedenime yansıdığını bir kere daha gördüm.
Suratım taş kesilmiş, omuzlarım bir kavgaya hazır şekilde gergin ve gözlerimdeki griler yeni bilenmiş bıçaklar kadar keskin ve soğuk.
Yeleğimi sımsıkı kavrayan yumruğumu serbest bırakıp parmaklarımı rahatlatmak için birkaç kez sıkıp bıraktım. Rebel’a ya da diğerlerine ihanet etmeye, saygılarını ve bağlılıklarını çiğnemeye niyetim yoktu ama bu kulübün benim için bir araçtan fazlası olmadığını unutmamam gerekiyordu. Yoksa kendime hissetme iznini verdiğim duyguların, beni nasıl bir hain yapacağı gerçeğiyle yüzleşemezdim. Bu kadar suçluluk benim için bile fazlaydı.
Sevgi yakardı, ben sevmezdim, sadece alışırdım. Hah, bunu mottom olarak seçmeliydim.
Hiçbir yere ait değildim. Bu dünyaya sadece esip gürlemek için gelmiş, yıkımdan sonra da solup gidecek bir rüzgârdım. Amacımı yerine getirdiğimde öylece kaybolacaktım. Bu da, en sonunda, ellerimdeki kanın tadını çıkarabildiğim vakit, yasalarda belirtilen üç yoldan biriyle sürüden gönderileceğim anlamına geliyordu.
Ya yeleğimi teslim edip isteyerek bırakacaktım ya sürülecektim ve irtibatımı tamamen kesecektim ya da sürülmekten beter hale gelecektim. Eh, birincisi olacağı kesindi ama asla bilemezdiniz.
Dışarıdan gittikçe yaklaşan uyumsuz motosiklet patırtıları duyduğumda damarlarıma dolan heyecanı bastırarak odamdan çıktım ve merdivenlere yöneldim.
Asla motosiklet kadını olmamıştım ancak içimdeki hırçınlığı yansıtmak için daha güzel bir araç düşünemiyordum artık.
White Rabbit’te sahne almaya başladığım ilk gece Dez bu evi benim için almıştı. Kendisi verandamı bile geçemezken, evin pek çok yerini gizli gizli içeri soktuğum birkaç yabancıyla kutsayarak teşekkür etmiştim.
Kahrolası herif sayemde kazandığı paralar için bana bir saray yaptırmalıydı.
Bir defasında White Rabbit’i bırakmıştım. Rebel’ın Dez ile girdiği iddiada Dez kazanırsa ödülü olarak beni tekrar yanında istediğinde ve kahrolası arkadaşım ona yenildiğinde geri döndüğüm için dizlerinin üstüne çökmeliydi.
Geniş salon, mutfak ve alt kattaki lavabodan oluşan giriş kata indiğimde telefonum tekrar çalmaya başladı.
Dişlerimi sıkarak bu sefer numaraya bakmadan kulağıma götürdüm. Kim olduğunu zaten biliyordum.
“Kahrolası kıçın evimin yakınlarındaysa bu sefer tereddüt etmeyeceğim. Başına iki kurşun, tam da söz verdiğim gibi.”
Diğer taraftan bir iç çekiş duyuldu ve küçük kardeşim Nico’nun sesi hattı doldurdu.
“Evden uzak kalmanın seni değiştireceğini neden düşündüm bilmiyorum Rafaella. Hâlâ ailemizin yaptığı anlaşmaları, koyduğu kuralları esnetebileceğini sanıyorsun.”
Hırıltımı bastırarak yeleğimin iç cebinden motosikletimin anahtarlarını çıkardım ve kapıyı açıp caddeye dizilmiş diğer motosikletlere aldırış etmeden etrafı kolaçan ettim. Burada değildi.
“Anlaşmayı esnetmiyorum küçük kardeşim. Tam olarak onları yerine getiriyorum. Ne olursa olsun arazime yaklaşmayacağını, evimin yakınlarında bulunmayacağını sana söylemiştim. İki hafta sonra görüşürüz. Beni bir daha arama.”
Suratına kapatmak üzereyken buz gibi sesi beni durdurdu. “Hırsızı dolandıramazsın Rafaella. Telefonlarını açmadın. Ben de seni kontrol etmeye geldim. Ne konuda anlaştığımızı çok iyi hatırlıyorum, sen de unutmasan iyi edersin. Üç kez çalması yeterli. Açmazsan seni buluruz…” Birine İtalyanca bağırdıktan sonra boğazını temizledi. “Annem seni özlediğini söylüyor. İki hafta sonra görüşürüz. Kırmızı giy.”
Telefonu dudaklarıma yaklaştırdım. “Siktir git.”
Yedi yıl önce Acey City’den kaçtığımda kayıplara karışmıştım. Rebel’la tanışıp, intikamımı almak için ruhumu her türlü fedakârlığa hazırlarken Arco ailesinden uzak durmuştum. Bana yaptıklarından, göz yumduklarından, benden istediklerinden ve yıllarca nefret beslediğim her şeyden uzaklaşmıştım. Ancak geçen senelerde arkadaşımı kurtarmak için onlarla irtibata geçmekte tereddüt etmemiştim.
Bedeli yüksekti ama Rebel’ı o hapishaneden çıkartmak için gözümü karartmıştım. Planımın yüzüme patladığını söylemek yeterli olmazdı. Sin, Rebel’ı hapishaneden çıkaran kişi olmuş bense ailemi devreye soktuğum halde ona ulaşamamıştım. Üstelik beni kandırmışlardı. Gerçekten denemediklerine bile bahse girerdim ancak bir kere izimi bulmuşlar ve ondan sonra da peşimi bırakmamışlardı.
Beni rahat bırakmaları için iki haftada bir aile üyelerimden biriyle görüşmeyi kabul etmiştim. Beni izlemelerine izin vermiştim. Onları hayatımın bir kısmına kendi rızamla sokarak ipleri elimde tutabiliyordum.
Karşı koyarsam, direnirsem, elimden geldiğince ılımlı davranmazsam olacakları biliyordum. Henüz çok erkenken ortalığın karışmasına müsaade edemezdim.
Şartlarımı beni özledikleri için kabul etmemişlerdi sessizce tehdit edildiğimi ve neye zorlandığımı hepimiz biliyorduk. Buluşmaların ve aile saadetinin bir sebebi vardı.
Nico iki hafta önce evimin önüne geldiğinde onu bir tüfekle kovalamıştım çünkü şartlarımı açıkça belirtmiştim.
Daha da kötüsü bu anlara Dez Gowan’ın şahit olmasıydı.
Nico kapıma dayandığında Dez’in bir süredir beni izlediğini biliyordum. Karanlığa sığınmışken kırmızı bir nokta gibi yanan sigarasını görmüştüm. Bu tüylerimi ürpermişti, neden orada olduğunu bilmiyordum ama içimdeki sapkın dürtü, izlenmekten hoşlanmıştı.
Her zaman ayakkabılığımda duran tüfeği Dez’e de doğrultma sebebim sadece onu tehdit etmek değildi, zihinsel olarak kendimi sarsmak, durduğumuz yerlerin keskin çizgilerini ikimize de hatırlatmak istemiştim.
Evimle bitişik küçük garajımdan koyu yeşil Harley’imi çıkarıp, kaskımı başıma geçirdim. Dez Gowan’ın benim için tehlike sinyalleri yayan kahrolası bir uyarı levhası olduğunu biliyordum ve bunu fark etmesini istemiyordum.
Beni çıldırttığı her seferde daha sert ısırarak karşılık veriyordum. Doğam buydu. Ama o ısırıklardan zevk aldığımı asla öğrenmemeliydi.
Araç yolundan çıkarken, Sawyer, Seth, Morgan, Emerson, Cleo, Cooper ve Axel motosikletlerini çalıştırdılar. Caddeye düzensiz bir şekilde yayılmışlar ve yolu kapatarak, iki aracın geçişini engellemişlerdi. Onlar umursamıyordu, araçların içindeki kasabalılarsa sabaha kadar bekleseler bile kornaya basacak gibi değillerdi.
Düzene göre yerim her zaman sağ kanattı. Dez ise solu alıyordu. Ama bu akşam Rebel ve Sin, yol kaptanları olarak ön sıraya geçmediği için yerlerini biz alacaktık.
“Dez nerede?” diye sordum motosikletimi aralarından geçirirken.
Sawyer tatlı tatlı gülümsedi. “Bunu senin bilmen gerekmez mi?”
“Onun nerede olduğunu öğrenmeye çalışırken harcayacağım vakitte yapacak daha önemli işlerim var.”
Cooper eğilip sigarasını çizmesinin altında söndürdü. “Yeni doğan bebekleri motosiklet tanrılarına kurban etmek ya da yavru köpekleri tekmelemek gibi mi?”
“Hayır Cooper, yeni bir tarif üzerinde çalışıyordum,” dedim ve omzumun üstünden ona baktım. “Taşaklarından yapacağım çorba tarifi.”
Cooper kahkahayı bastı ancak benim gülümsemediğimi gördüğünde yavaşça boğazını temizleyerek yutkundu, eli alt takımlarını korumak istercesine bacaklarının arasına doğru seğirdi. “Şaka yapıp yapmadığını bile anlayamıyorum, lanet olsun.”
Axel parmağını ona doğru salladı. “Bir numaralı kural evlat. Eğer bir kadının şaka yapıp yapmadığını anlamıyorsan, onlar gülene kadar sakın gülme.”
“İşte bilge bir ihtiyar,” diye mırıldandım sonra da gözlerindeki güneş gözlüğün işaret ettim. “Güneşin batışını mı kaçırdın yoksa kafan mı iyi?”
Gözlüğünü burnunun üstüne kadar indirdi. “Tatlım, asla kafam iyiyken iki teker üstüne çıkacak kadar aptal olmadım. Eski karıma erken kavuşmak gibi bir niyetim yok.”
Sawyer sesli bir şekilde iç geçirdi. “Neden senin romantik bir adam olduğunu sanıyordum bilmiyorum.”
Cleo da dahil hepsi homurtularla güldü.
“Nereye gidiyoruz?” diye sordum gidonu sıkarken.
Axel yola koyulmam için motosikletine gaz verdi. “Önce diğer yarını alacağız.”
Başımı iki yana salladım. Harika.
🐉
Helbarvest eyaletinde geçirdiğim yedi yılda öğrendiğim en önemli bilgilerden biri neydi biliyor musunuz? Motosiklet çeteleri yerel ya da uluslararası suçları yüzlerinde en kaba gülümsemelerle işleyen psikopat kanunsuzlar oldukları kadar kulüp dışındaki hayatlarında incelikli birer iş insanı olabiliyorlardı. Aynı zamanda birer serseri oldukları gibi atomik derecede zengin de çıkabiliyorlardı.
Elbette Mahşer Sürüsü üyeleri kadar zenginini görmemiştim.
Düzeltiyorum, Dez Gowan kadar zenginini görmemiştim.
White Rabbit dışında yönetime çok bulaşmadığı eyalet içinde ve dışında iki kulübün daha sahibiydi.
Biri de şu anda önüne yanaştığımız striptiz kulübüydü.
Kulübün kapısından rengarenk ışıklar saçılsa da bina gürültüyü ve mekânın manzarasını gizleyecek şekilde inşa edilmişti. Tabii, kapının üstündeki ata binen striptizci tabelası her şeyi ele veriyordu.
Kulübün yanındaki açık otoparka girdiğimizde onu hemen fark etmiştim. Sebebi ise sadece ama sadece oldukça dikkatli olmamdı.
Duvara yaslanmış sigarasını içerken deri yeleğinin altındaki tişörtü güçlü kasları, iri omuzları ve kalın kolları sarıyordu. Kollarını kaplayan dövmeler yakından incelemek için istek duymama sebep oluyordu ancak bunu asla yapmayacaktım.
Bir elini dağınık siyah saçlarından geçirdiğinde motosikletiyle arasından duran kadın ona temas etmeye çalışarak kıkırdıyordu. Diğeri de kalçalarını Dez’e dönerek eğilmiş yakın mesafeden motosikletini inceliyordu.
Midemin kasıldığını hissettim ve bundan nefret ettim. Dez’e yakın olana değil motosiklete yakın olana takılmıştı kafam. Çünkü Dez’in kutsalı bedeni değil motosikletiydi ve birinin ona yaklaşmasına izin vermesi ilginçti. Kaldı ki Dez motosikletçilerin azizi sayılmazdı. Sin bugüne kadar Rebel’dan başka kimsenin bebeğine binmesine izin vermemişken Dez’in kadınlarını sürüşe çıkarmayı sevdiği biliniyordu.
Her zaman arkasında, yüzlerini görmeden, rüzgârla arasına girmelerine izin vermeden ve deri ceketine göz dikmediklerinden emin olarak.
“Gerçekten mi?” dedi Sawyer homurdanarak. “Bizi görmezden geliyor.”
Hayır gelmiyordu ama hiçbir şey söylemedim. Kadınlarla konuşuyordu ama vücut dilini bu mesafen okuyabiliyordum. Onlara ilgili değildi, dinlemiyordu bile. Bizim durduğumuz yere bakmıyorsa bile dikkati tamamen buradaydı.
Cooper beklemekte hiçbir sorun görmüyor gibiydi. “Adamım bir iş üstünde, bırak bitirsin.”
Gözlerimi kadınlarla Dez’in üzerine diktiğimde yüzümü ifadesiz tutmak için gereğinden daha fazla çaba gösterdim. Vücudumda özgüvensiz hiçbir kemik yoktu ama kadınlarla kendimi kıyaslamadan edemiyordum. Minyon, açık tenli ve sarışınlardı. Benim tam tersim.
Kaskımı çıkarıp gidona astım ve motosikletimden indim. Otoparkta yürürken çizmelerimin alçak topukları tıkırdıyordu.
“Canına oku kızım,” diye ıslık çaldı Morgan arkamdan.
Ne yaptığı umurumda değildi. Ama burnunun dibindeyken kadınlarla flörtleşmek için beni bekletme saygısızlığını kabullenmiyordum.
Konuşmuyordu. Onları dinlemiyordu bile. Ama kadınlar sanki hayatlarında duydukları en komik espriyi yapmış gibi cıvıldayarak kahkaha atıyor, karşılıksız bir sohbeti gittikçe derinleştiriyordu.
Gözleri bana takıldığında çabucak bakışlarını kaçıracağını ve önündeki sarışınlara döneceğini düşünmüştüm. Öyle olmadı.
Bakışları üzerimde kaldı. Ben ona yaklaşırken, çizmelerimden yukarıya doğru incelemeye başladı. Bacaklarımı saran kotum, ardından kalçalarım, deri yeleğim, uzunca bir süre göğüslerim sonra da yüzüm. Gözlerime ulaştığında diliyle alt dudağını ıslattı ve sanki parmaklarının arasında olduğunu unutmuş gibi sigarasında uzunca bir nefes çekti.
Yanlarına geldiğimde motosikletinin yanında durdum. Motosikleti inceleyen kadın beni fark etmiş kaşları hafifçe çatılmıştı.
Kulüp içinde olsa da kasabada henüz bir otoritem yoktu. Ancak köklerimden nefret etsem de ben otoritenin kendisi olarak yetişmiştim. Elbette çok sık gülümsemeyen bir kadın olduğum için girdiğim ortamlarda çoğunlukla insanların diken üstünde durmalarına sebep olurdum.
Kadınları görmezden gelip Dez’e baktım. “Bitti mi?”
“Henüz değil,” dedi, kadınlar bana iyiden iyiye sinir olur, Dez de sinir bozucu bir keyifle dolarken.
Paketini çıkarıp bana bir dal sigara uzattı. “Bizimle bir sigara iç sonra da yola koyuluruz. Sürü beni beklemeye alışkın yakın da sen de alışacaksın.”
Bu meydan okumanın üstüne geri dönüp bekleyeceğimi düşünmüyordu değil mi?
Sigarayı aldım, dudaklarımın arasına götürürken cebimden bir zippo çıkarmayı denedim. Dez dakikalardır kılını kıpırdamazken duvardan kendini itti ve zipposuyla sigarama uzandı.
Tüm mesafeyi kapatmıştı. Bedenlerimizin arasında elimi sokacağım bir mesafe bile yoktu. Ateşi dudaklarıma yaklaştırdığında bakışlarımı, kirli sakallı keskin çenesine ve bronz teninde onu gerçek bir kurt gibi gösteren kehribar gözlerine diktim.
Kadınlar rahatsızca yerlerinde kıpırdanıyordu.
Dez sigaramı yakarken tamamının alev alacağını düşündüm, duman koyulaşmaya yandıkça yanmaya başladı. Bir parmağı neredeyse yok sayılacak bir dokunuşla çenemi okşadığında kaşlarımı çattım. Dez’in dudakları aralanmış ağzımı izliyordu.
Cüssesiyle daha fazla yüzleşmek istemediğim için bir adım geri atıp kıçımı motosikletine yasladım. Boştaki elimi kasıtlı bir şekilde motosikletin koltuğunda gezdirdim.
Kadınlar şaşkındı. Dez ise bir bana bir de motosikletine bakıyordu.
Onu rahatsız etmek istiyordum. Kendi zamparalığının peşindeyken put gibi dikilip onu beklemeyeceğimi bilmeliydi. Ama sikinin önünde duruyormuşum gibi değil beni tam olarak orada istiyormuş gibi bakıyordu.
“Sizi tanıştırayım,” derken dudağının kenarı kıvrıldı.
Yumruğumla suratını dağıtmak istedim ama boynumu yana doğru büküp devam etmesi için kaşlarımı kaldırdım. “Sürü seni bekliyor, sınıra sürmek üzereyiz, yapacak tonla işimiz var ama evet devam et. Bana bu çok önemli isimleri ver.”
Omuz silkerek ona yakın duran bir numaralı sarışını işaret etti. “Bu Emily.” Diğerini çenesiyle gösterirken alt dudağını dişlerinin arasına alıp yüzünü buruşturdu. İsmini unutmuştu.
Kadın karşılık olarak cıvıldadı. “Jennifer.”
Dez’in gözleri tekrar üzerime düştü. Vücudumu, duruşumu, yüz ifademi tarttı. “Ve bu da benim diğer yarım, küçük kanaryam,” dediğinde, kadınların bana dönerken boyunlarını kırmalarından korktum. Ben kaşlarımı çatarken Dez’in kötücül gülümsemesi daha da genişledi. “Riley, Roxanne ve kim bilir başka hangi isimler…” Kadınlar şaşkınlık içinde ikimize bakarken bana doğru bir adım daha attı. “Güzel bir kâbus. Korkunç bir rüya. Kolaylıkla bir adamın mahvı olabilecek kadar yetenekli.” Çenemi tutup yüzüne doğru kaldırdığında tek kaşım sertçe yükseldi. “Çok tatlı değil mi kızlar?”
Dez tatlı dilli bir yılandı. Konuşmaya başladığında o becerikli dilin bacaklarınızın arasında nasıl hareket edeceğini merak etmenize sebep olurdu. Sözlerinden, kalın ve boğuk sesinden, iri bedeninin yaydığı kaygısız seksilikten heyecan duymamak pek mümkün değildi.
Kalp atışlarımın hızlanması ve heyecan duyuyor olmam bir yalan değildi. Ama onun yenilgisi de burada başlıyordu. Ben bir erkeğe karşı uzun zamandır heyecandan başka bir şey hissetmiyordum zaten. Heyecan benim için sıkıcı bir duyguydu. Tutku, ihtiras ve daha delice, daha çarpık tüm duyguları seneler önce kendime yasaklamıştım.
“Bir hitabı unuttun ama,” dedim onunkini yansıması gibi bir gülümseme dudaklarımda belirirken.
“Ah, öyle mi yaptım?”
“Hımm,” diye mırıldanırken başımı salladım. “Dez Gowan’ın bir süredir sadece kafayı bulmak ya da birilerini becermek için kullandığı başkan yardımcısı koltuğunu gerçekten işe yarar hale getiren yeni başkan yardımcısı.”
Derin bir yara almış gibi iç geçirdi. Yeleğimin yakasına sıkışmış bir tutam siyah saçı çıkarırken parmaklarının tersi nabzımın üstünde dolaştı. “Hizmetlerin için teşekkür ederiz Riley’ciğim. Ancak görüyorsun, ben işlevsel bir adamım. Gözlerim bağlı motosiklet sürebildiğim gibi uykumda bile o koltuğu idare edebilirim.” Biraz daha yaklaştı. “Tüm görevlerimin arasında ter bile dökmeden sikişebilirim.”
Neşesiz, kuru ve hınç dolu bir kahkaha patlattım. Kelime seçimiyle vücudum ısınmamış gibi davrandım. “Narsistliğini eğlenceli bulan biri varsa erkeklerle olan geçmiş tecrübeleri gerçekten senden daha berbat olmalı.”
Kollarını etrafıma sarıp ellerini motosikletine dayadığında bedeni bana dokunmamasına rağmen kafeslenmiş gibi hissediyordum. Elimi gırtlağını kesmek istiyormuş gibi boynuna sarmak yerine, biraz daha cüretkâr davranırsa sadece kalbini sökeceğimi belirtmek için göğsüne dayadım. Bu bir iyi niyet göstergesiydi.
“Merak ediyorsun değil mi? Onlara ne veriyorum, hangi yüzümü gösteriyorum, nasıl benim için delirmelerini sağlıyorum?” Dilini şaklattı. “Buraya da bu yüzden gelmedin mi, merakın yüzünden?”
Gözlerimi devirerek iç geçirdim. Kişisel saldırılara ve meydan okumalara direkt parlamamla bilinsem de Dez ile aramızdaki karmaşık ilişki, beni sadece karşılık vermeye itiyordu.
“İlgimi çekmiyorsun Dez.”
“Kanarya görünümlü köpekbalıkları da benim ilgimi çekmiyor Riley ama merak kolay kolay kontrol edilemiyor…” Çenesini sıvazlayıp gözlerini kıstı. “Çünkü ben de merak ediyorum. Rebel’la nasıl arkadaş olduğunu, eyalete nasıl geldiğini, neden intikam istediğini ya da…” Elini çeneme doğru uzattığında kendini durdurdu parmakları bir şeyi kavrama isteğiyle aramızda asılı kaldı. “Ya da evinin önüne gelen ve tüfeğinle kovaladığın adamların kim olduğunu.”
Sorular savunma kalkanlarımı ayağa kaldırmıştı. Sırtımı dikleştirip başımı kaldırdığımda yüz yüzeydik. “Olmaman gereken bir yerdeydin. Bu yüzden bana kendini açıklamadan soru sormaya hakkın yok.”
“Nihayet!” diye ellerini havaya kaldırarak aniden bağırdı sonra da sırıttı. “Günlerdir doğru soruyu sormanı bekliyorum. Neden oradaydım?”
Hafifçe yutkundum. Karşımdaki benim zalim olduğum kadar çatlak ve tehlikeli bir adamdı. Aynı kulüpte olmamız, koltuğu paylaşmamız ve sadakatimiz hiçbir şeyi değiştirmezdi. Aramızdaki bu dengesiz ilişki hepsinin üstündeymiş gibi geliyordu.
“Şimdi soruyorum ve sana kelimelerini düzgün seçmeni tavsiye ediyorum.”
Benden uzaklaştı, arkasını döneceğini sandığım birkaç saniye içinde, gözümü bile kırpmadan tekrar üstüme yürüdü geri adım atamadığım için motosiklete oturmak zorunda kaldım. Dez bacaklarımın arasındaydı. Hislerimi kapatmamış olsaydım, sert kaslarını, sıkı kalçasını, tek başına bir tehdit olan bedenini hissedebilirdim. Gözlerim irileşmişti.
“Çünkü seni izliyorum Riley. Seni her zaman izliyorum. Sahnede, kulüpte, motosikletinin üstünde, yanımda, evinde… Gözüm üstünde. Sana güvenmiyorum.”
Art arda iki motosiklet kükrediğinde irkilerek arkamı döndüm.
Emerson ellerini havaya kaldırmış isyan ediyordu. “Gözlerimizin önünde ya birbirinizi öldüreceksiniz ya da becereceksiniz ve açıkçası hangisine daha çok şahit olmak istemediğime karar veremiyorum.”
Sawyer omuz silkti. “İki ihtimalde de Riley’nin, Dez’in derisini kemiklerinden sıyıracağına inancım tam.”
Axel bilmem kaçıncı sigarasını yere attı. “Dez’in kahrolası bir mazoşist olması iyi bir şey o zaman.”
Homurdanarak önüme döndüğümde Dez birkaç adım gerilemiş beni izliyordu. Ya ender bulunan bir mücevhere bakıyordu ya da hapse girmeden ve yara almadan hangi yollardan sırlarımı ortaya dökebileceğime. O anda etrafımızdaki sessizliği fark ettim. Tanrım.
“Arkadaşların gitmiş. Üzgünüm,” dedim tırnaklarımı incelerken.
Anahtarını cebinden çıkardı, havaya atıp tuttu. “Hayır değilsin. İkimiz de bunun için yeterince üzgün değiliz.”
🐉
Çete savaşlarından sonra zafer oldukça tatlı olsa da hepimizi uykusuz bırakan bir kaosun ortasında kaldığımızı söyleyebilirdim. Beş Halka dağılmıştı, müşterilerin çoğu meclisin tarikatla olan bağı yüzünden davamızı desteklemişti ama birçoğu RDM’in korkusundan anlaşmaları yırtıp atmış açgözlü olan kalanı da savaş biter bitmez paraya, silaha, güce ve mallara salya akıtmaya başlamıştı.
Dünyanın dört bir yanından iş insanlarını, mafya ailelerini, yer altı suçlularını ve ‘’bilinmiyor’’ olarak tanımladığımız sektörlerden müşterileri idare etmeye çalışıyorduk. Helbarvest’ten her göreve yetişemeyeceğimizi kabullenip eyaletteki Mahşer Sürüsü şubelerine müşterileri ve görevleri dağıtmıştık.
Tarikata gelirsek… tüylerimi ürpertecek kadar sessizlerdi. Tüm kulüplerin madalyonlarını toplayıp saklamıştık, izlenebildiklerini ve hem biz hem de onlar tarafından girilecek kodlarla erişilebilir olduklarını biliyorduk.
Onlar için gelmemişlerdi çünkü denklemdeki bilinmezlik bizim dövmelerimizdi, ellerimizin madalyonlar dışında da dolu olduğunu biliyorlardı. Darbemizin farkındalardı.
Yine de sessizlerdi çünkü biz de onlar da o madalyonlar yüzünden risk altındaydık.
Biz madalyonların içindeki şifrelerin eriştiği ağdan hepimizi müebbet hapisten, infaza kadar götürecek bilgileri silmenin bir yolunu ararken tarikatın da aynı şeyi araştırdığını biliyordum.
Ve benim iki sözümün bizi zaman avantajı olarak öne geçireceğini, intikamıma giden yolu kahrolası cennet gibi aydınlatacağını bilsem de konuşamıyordum. Şimdi değildi. Hazır değildim. Bekliyordum. İçten içe kaçtığım bedeli ödemenin işimi kolaylaştıracağını bilmekse beni delirtiyordu.
Kasabanın sınır tabelasına yaklaşırken elimi kaldırıp işaret verdiğimde Morgan, Emerson ve Cooper sürüden ayrılıp polis araçlarının kulüp motosikletleriyle yan yana durduğu yola doğru devam ettiler. Dez’i kontrol etme gafletinde bulunduğumda onun da elinin havada olduğunu ve bana gözleri parlar şekilde baktığını gördüm.
Sağımızda Helbarvest’i ayaklar altına seren gece manzarası kalırken soldaki dağ yoluna yöneldik.
Savaştan beri sıkı kontrol uyguluyorduk. Sınırlarda polislerle birlikte bekliyorduk. Gerilim yüksekti. Sin, Dez, Seth, Axel ve Bolin yani kulübün sabit fikirli eski kafalı erkekleri federallerin gözlerini bir süreliğine üstümüzde tutma koşullarımızı sineye çekmişse bile kanun adamlarıyla yan yana durma konusunda sıklıkla sorun çıkarıyordu.
Zor zamanlar zor kararlar ya da her neyse. Daha önce cesaret eden olmamıştı ama uzun süre para kazanma yöntemlerimize ve yaşam stilimize uyum sağlayabileceklerini sanmıyordum. Şimdiyse kestirmeden gitmek için çakıl taşlı orman yoluna girdiğimizde diğerlerinin onların dikkatini dağıtmasını sağlıyorduk.
Bir paket kokaine burun kıvırabilirlerdi ama İrlanda mafya ailelerinden birine ulaştıracağımız bir kamyon dolusu AKM’ye kıçlarının tutuşacağına emindim.
Sevkiyat kamyonu Carltown’dan hareket etmişti ve bizim kontrolümüzden sonra Ottalane Limanı’nda bir tekneye yüklenecekti. Araca eskortluk edecek ve yolu gösterecektik.
Motosikletlerimizi sarsan toprak ve çakıllı yoldan ayrılıp asfalt orman yoluna çıktığımızda ormanın ürkütücü görüntüsünü ve reçine kokusunu içime çektim.
Burada her mevsim hafif dumanlı, sisli bir hava olurdu. Geceleri ise yüksek ağaçlar yeşilden çok mavi görünürdü.
Farlarımız asfaltı aydınlatırken durduk.
Birkaç dakika sonra bir kamyon, önündeki iki motosikleti de gözler önüne sererek yaklaşmaya başladı. Eskiden hangi kulübe üye olduklarını bilecek kadar onları tanımıyordum. Ben birkaç yılımı Cehennem Yolcuları’nın arasında Valstanhill’de geçirmiştim, hepsini tanıma ihtimalim düşüktü. Ancak şimdi kesin olan Mahşer Sürüsü Yedi derilerini giydikleriydi.
Harley’leri bizimkilerle burun buruna gelene kadar yaklaştılar.
Axel ve Dez adamlarla tokalaşırken, hiçbirine bakmadan yanlarından geçip kamyona doğru yürüdüm.
“Başkan Yardımcınız çok sevecen bir kadın,” dediğini duydum Dez’in. Çok uzaklaşmamıştım ki arkamda her ne yaşandıysa birkaç saniye sonra monoton sesi keskin bir uyarıya dönüştü. “Nereye baktığına dikkat et.”
Omzumun üstünden baktığımda Sawyer’ın kaşlarının saç çizgisine kadar yükseldiğini, Dez’in karşısındaki genç adamın gözlerini yere diktiğini gördüm. Dez hemen peşimden geliyordu.
Sin şeytanın ta kendisiydi. Namının karşılığını hakkıyla veriyordu. Eyaletin en korkutucu adamıydı ancak konu Rebel değilse çoğu zaman makul davranabiliyor, herkesi ayakta uyutacak kadar sinsi olabiliyordu.
Seth… Seth’di. O adamı bir kalıba sokamıyordum. Ben bile düşmanı olmak yerine öncelikle onunla dost olmayı tercih ederdim.
Ancak Dez… Bana kalırsa aralarında en tehlikelisi oydu. Dengesizdi, tahmin edilemezdi. Yakışıklı olduğunu tüm eyalet biliyordu ve kadınların külotlarını sırılsıklam edecek kadar karizmatik bir cazibesi olduğunu. Gülümsemesine güvenilmeyen bir adamdı, üzüntüsüne ya da gösterdiği herhangi bir duyguya. Yüzünüze karşı samimi bir dost sıcaklığıyla sırıtırken aynı anda karnınızı deşebilirdi.
Kamyonun şoförü araçtan inmeye yeltenmediğinde cama tıklattım. Bana ters bir bakış atarak araçtan atlayarak indi. Sadakatlerini kanıtlamış olsalar da bazıları hâlâ kadınlardan emir almayı sindiremiyordu.
Eh, onlara kötü bir haberim vardı.
“Araçtan çıkabilmene sevindim bir an uyuyakaldığını düşünmüştüm,” diye mırıldandım kamyonetin arkasına doğru adamı takip ederken.
Ne yaparsa yapsın, sırtında yedi rakamına dolanmış bir ejderha sembolü vardı. Üstünde taşıdığı ve canı pahasına boyun eğdiği idealleri biz baştan yaratmıştık.
Homurdandı. “Üzgünüm iyi uyuduğum söylenemez. Geçen gece kamyonet saldırıya uğradı.”
Kaşlarımı çattım. “Ne demek istiyorsun? Kim yaptı?”
“Boynuzlu Yılanlar derileri giyen iki adam. Enselenince kaçmışlar.” Bu yanıt Dez’den gelmişti.
İki hafta üst üste. Bu isyancıların çıktığı deliği bulmak gerekiyordu çünkü her seferinde kaçabilmiş ve dahası burnumuzun dibine girmeye cesaret edebilmişlerdi. Bizi bu kadar yakından takip edip, bir şekilde paçayı sıyırabilmelerini ise kafam almıyordu.
Gözlerimi kısarak Dez’e döndüm. “Bunu biliyor muydun?”
“Tabii ki biliyordum. Kamyona benzin döktüklerini ama hiçbir şeye zarar veremediklerini ve sürünün onları eyalet sınırına kadar kovalayıp izlerini kaybettiğini bildiğim gibi.” Dişlerimi sıktığımı fark ettiğinde iç geçirdi. “Rebel da henüz bilmiyordu Riley.”
Sanki bu bir bahane olabilirmiş gibi.
Parmağımı göğsüne bastırdım. “Rebel hamile. Sin’in onu stresten tutmaya çalıştığını biliyoruz…” Bunu onaylamasam da arkadaşımın mucizevi hamileliğine karşı ben de en az onun kadar korumacıydım. “Ama son baktığımda ben hamile değildim,” dedim ona fırça atarcasına.
Kaplan sarısı gözleri karnıma kayıp tekrar yüzüme çıktığında dudakları şaibeli bir gülümsemeyle aralandı. “Dikkatimi böyle noktalara çekme tatlım. Hamileyken nasıl görüneceğini hayal etmek yapmak istediğim son şey.”
“Siktir git,” diye hırlayarak kamyonun arkasına geçtim. Dalgası bile korkutucuydu. Bu hayatta sevdiğim tek çocuk küçük deli kızım Wren’di. Sonya’nın ve onun gibi merhum bir çete üyesinin öz evladıydı Wren. Henüz annesinin gerçekte kim olduğunu bilmiyordu ama ebeveynleri olarak Sin ve Rebel’ı çoktan tüm kalbiyle kabul ettiğini biliyordum.
Rebel’ın karnındaki velet doğduğunda en sevdiği teyzesi olacaktım ama bunu henüz açık etmiyordum.
Dez çenesiyle işaret verdiğinde adam kamyonetin ağır çelik kapılarını iki yana açtı. Önce Dez içeri girdi. Bana elini uzattığında onu görmezden gelerek tırmandım.
Onlarca yağ varili üst üste dizilmişti. En yakınımdakinin kapağını çizmemden çıkardığım bıçağın ucuyla açtım. Dez de aynı şeyi başka bir varile yapıyordu.
Kapağı kaldırdığımda koyu renk yağla karşılaştım. Gözlerimi kısıp Dez’in geniş sırtına bir bakış attım. Bu düzmece sistem onun eseriydi. Akıllı piç kurusu.
Yağ dolu sığ metal haznenin yapısı onu derinlikli gösteriyordu ve şüphe çekmiyordu. Haznenin kenarlarından tutup kaldırdım. Dört AKM silahın namlusu bana bakıyordu.
Birini çıkarıp omzuma dayayıp inceledim, tek gözüm dürbündeyken sağ tarafımdan bakışlarının sıcaklığını hissederek hafifçe başımı çevirdim.
Dez silahı dipçiğinden tutup sırtına doğru atmıştı. “Bir kadının silah tutuş şeklinin karakteri ve geçmişi hakkında fikir verdiğini biliyor muydun?”
Tüfeği ona doğru çevirdim. “Şu an da senin geleceğin hakkında bir fikir veriyor olmalıyım.”
Parmağıyla yana iterek namluyu kendinden uzaklaştırdı. “Bana silah doğrultacağın üçüncü seferi iyi değerlendir küçük kanarya. Çünkü dördüncü olmayacak.”
Birkaç varili daha kontrol ettikten sonra buradaki işimizi tamamlamıştık. Dez kamyondan atlayıp bana tekrar elini uzattığında bu sefer onu görmezden gelmeme sebep olan yardım istemeyişim değildi.
Üstüne birkaç kez basılmış ama fark edilmemiş üç kart bir varilin kenarına sıkışmıştı.
“Nedir onlar?” diye sordu Dez ben kartları yerden alırken.
Yanına indiğimde çaprazımda duruyor göğsü omuzlarıma değiyordu. Başını omzumun üstünden uzatmıştı. O da diğerleri gibi çok sigara içiyordu ama kokusu hiç üstüne sinmiyordu. Ben de içtiğim halde o kokudan hoşlanmazdım. Özellikle de puronun kokusundan. Bana unutmak istediğim geçmişimi hatırlatıyordu.
Dez’in kokusu hem temiz hem de aynı zamanda ağır ve erkeksiydi. Parfümlerden anlardım, parfümleri severdim ama bergamot ve amber kokusu, parfümünden mi, tıraş losyonundan mı yoksa şampuanından mı geliyordu bilmiyordum.
Boğazımı temizleyerek şekli tarot kartlarına benzeyen kağıtlara baktım. Semboller elle çizilmemişti ama baskıları oldukça özensizdi.
Ters tuttuğumu fark ederek döndürdüğümde gözlerim irileşti. Dez’in keskin nefesimi duymaması için paniğimi yuttum.
“Ah, şuna bak Riley’ciğim,” diye kahkaha attı Dez. “Birbirini tehdit eden çocuklar gibi bize mesaj yolluyorlar.”
Ejderha. Kurşun. Hayalet maskesi.
Semboller bunlardı.
Kamyonun şoförü olan üyenin de kartlara baktığını fark etmemiştim. “Ejderhaları bir kurşunla öldürmek. Berbat bir mesaj.”
Dez adamın omzunu sıkarken yüzünde aşağılayıcı bir ifade vardı. “Aramızda senin gibi zeki adamlara her zaman ihtiyaç var.”
İkisi kartlarla dalga geçip kamyonun ön tarafına geçerken ben hâlâ kartlara bakıyordum. Ve içten içe mesajın gerçekten bizi öldürme istekleri olduğunu umuyordum. Çünkü aksi imkansızdı. Çünkü aksi, bu mesajın isyan eden eski kulüp üyelerinden daha fazlasını içerdiği anlamına gelirdi.
🐉
Varilleri limandaki tekneye yükledikten sonra sürüden ayrılarak evime sürdüm. Dez’in de motosikletlerin arasından sıyrılıp uzak bir takip mesafesinden beni eve girene kadar izlediğini biliyordum. O yokmuş gibi davranmak çok zordu ama benim için kolay olması gerekirdi.
Camın önündeki, bej rengi rahat koltuklarda bacaklarımı uzatmış kadehimdeki şarabı dalgınca döndürürken tam karşımdaki mutfağı salonla ayıran ada tezgâha bakıyordum. Tezgâhın üstündeki uzun süredir açmadığım kutulara. Perdelerimi çekmemiştim ve bu benim hakkımda ne söylüyordu bilmiyordum. Motosikletiyle evimin önünden geçen bir yabancı beni kolaylıkla görebilirdi.
Şaraptan bir yudum alıp kutulara az sonra ayaklanıp bana savaş açacak birer yaratıkmış gibi kilitlendim. Bekledim, izledim, her sahnemden sonra White Rabbit’i terk etmeden önce kulis kapımda beliren marsala şarabımdan bir yudum daha aldım.
Bu kutuyu ailemle yıllar sonra iletişime geçmemin ardından annem yollatmıştı. Elli beş senelik hayatı boyunca benden hiç görmediği gözyaşlarını o kutuların içindekilere baktığımda göreceğini varsayıyor olmalıydı. Kollarına atlayacağımı, aileme tekrar dahil olmak, ailemi tekrar eski ihtişamlı günlerine kavuşturmak için her fedakarlığı göğsümü gere gere kabul edeceğimi.
“Siktir et,” diyerek ayağa kalktım.
Bir kutu eşyadan korkmayacaktım.
Vazgeçmemek için koltuktan fırladığım hızla bir bıçak kaptım ve kutunun birini bantlı yerlerinden keserek açtım. Fularlar, tokalar, mücevherler, küçük yaşlarda gelenekleri sürdürmek için birer görev olarak üzerime yıkılan hırsızlıklardan çaldığım değersiz eşyalar.
Normal ailelerin çocuklarının kupaları, madalyaları olurdu. Biz de ise silahlar, mücevherler, sanat eserleri, kimsenin bulunmasını istemediği kıymetli yadigarlar ve belgeler bulunurdu.
Bir kutu saçmalıktan başka bir şey değildi. Bir şey hissetmedim. Böylece rahatlıkla diğer kutuya geçtim. Bıçağı bandın üzerinden geçirecekken kaşlarımı çattım. Bu kutulara hiç dokunmamıştım ama bant çoktan yırtılmıştı.
Tereddüt ederek kutuyu açtım. Ters duran birkaç çerçeve. Kutuda başka hiçbir şey yoktu ama onu abimden aldığımda daha ağır olduğunu hatırlıyordum.
Çerçeveleri çevirirken parmaklarım kasıldı. Dört erkek kardeşim, kuzenlerim, amcalarım ve ebeveynlerimin bulunduğu aile fotoğrafları. Nico ile küçüklüğümüz. İkizim Raphael ile bebekliğimiz. Babam beni ilk avıma çıkardığında -sadece on beş yaşındaydım- av tüfeğiyle çekilmiş fotoğrafım. Küçük yüzümde o zaman bile korku yoktu ama yaptığım şeyden nefret ettiğim çok ortadaydı.
Son çerçevenin kenarı kırıktı. Fotoğrafa bakmak için düzelttiğimde hızla elimden bıraktım.
Çerçevenin camı tezgâha çarpıp çatladı.
Suçluluk, acı, öfke, kalbimdeki ağrılı çarpıntı… Eski dostlarım tekrar damarlarıma doluyordu.
Yumruklarımı tezgâha bastırarak fotoğrafın üstüne eğildim. Üç genç vardı. Siyah saçlı kırmızılar içindeki kız iki yakışıklı erkeğin ortasındaydı. Bir davette çekilmişti. İkisi bilek güreşi yapıyor kız da şarabını içerken gözlerini deviriyordu ancak dudaklarının kenarında ailesine bile yapmadığı, sadece o iki erkeğe gösterdiği haylaz bir gülümseme vardı. Biri her zaman daha yakışıklı olmuştu. Daha iyi. Daha mükemmel.
Gözlerim dolmaya başladığında hiddetim üzüntümü alt etti. Şarap bardağını duvara çarparken burnumdan soluyordum.
O en iyimizdi. Tenimdeki teni, dudaklarımın üstündeki yumuşak sözcükleri, içimde hareket ederken alnıma şakaklarıma ve boynuma bıraktığı sıcak öpücükleri. Seni seviyorum demesine bile gerek kalmadan tüm kemiklerimde hissettiğim bir sevgi. Bizi bağlayan nefret ve sırlardı, bizi mahveden aşk ve sırlar olmuştu.
Cam kırıklarını parmaklarımla silkip fotoğrafın kenarını kıvırdım.
Carter, Rafaella, Killian. 2016.
Çerçeveyi alıp çöpe attım. Yüzlerimizdeki gençliğe bakmadım. Bakamadım. Ellerimi tezgâha yaslayıp başımı omuzlarımın arasına alırken, mantığıma, düşünmek zorunda olduklarıma sığındım.
Bu fotoğraf benim değildi. Hiç evimde bulundurmamıştım. Sadece birkaç kez yanında bulunmuştum. Annemin bana gönderdiği o kutuda olma ihtimali bile yoktu.
Telefonumu koltuğun üstünden alıp abim Romeo’yu ararken karanlık mahalleyi gözetleyip perdelerin hepsini çektim.
“Annemizin gönderdiği kutuları açmamış olman çok tatlı Romeo, her zaman duygusal bir yanın olduğunu biliyordum,” dedim telefonu açar açmaz. Ona asla doğrudan sorular sormazdım çünkü asla yanıt alamazdım.
Nefes nefese iç geçirdi. Arkadan birkaç kadının sesi geliyordu. “Beni tembihledi yoksa hepsini dizlerinin üstüne çöküp toplaman için verandana saçmış olurdum.”
Koridora çıkmak üzereyken duvara çarpmış gibi durdum. Omurgam kaskatı kesilirken gözlerimle evin daha önce hiç aldırmadığım her köşesini dikkatle izledim. Sesim sakin ve alaycıydı ama yüz ifademe dehşet yerleşmişti. “Dediğim gibi duygusalsın.”
Telefonu suratına kapattım ve kapının yanındaki tüfeği kapıp üst kata fırladım.
O gece tüm evi aradıktan sonra hiç uyumadım. Arkadaşlarımı aramadım, sakladıklarımı açık etmeyi göze alarak kulübü haberdar etmedim. Bir an sadece Dez’in yüzü zihnimde belirdi, onu aramak için alçak bir içgüdü hissettim ama yapmadım. Bir süre epeyce bağlandığım bir metal yığınından güç almak için garajdaki motosikletimin yanına oturdum ve hava aydınlanmaya başlayana kadar odama çıkmadım.
Romeo kutuyu açmadıysa bu birinin evime girdiği ve o fotoğrafı oraya bıraktığı anlamına geliyordu.
Dez
Bir kere daha bedenimi saldım, barfiks demirini sımsıkı kavrarken kendimi yukarıya çektim. Kollarımdaki kaslar titreyerek gerilene, dövmelerimin altındaki gözeneklerimden ter boşalana kadar tekrarladım. Çıplak sırtım ve göğsüm sırılsıklamdı. Bir süre sonra saymayı bırakmıştım çünkü aklım bu akşama kayıp duruyordu. Beklenti kanıma adrenalin pompalıyordu.
Hafta içi birkaç gün White Rabbit açık olsa da ben orada olmuyordum. Riley de öyle. Sadece cuma ve cumartesi günleri sahne alıyordu. Ve bugün cumaydı. Hafta boyunca birkaç önemsiz görüşmeye tek başıma katılmıştım. Riley ortalıkta yoktu. Evinin önüne her gidişimde kapalı ışıklar ve perdelerle karşılaşmıştım. Sadece son iki gündür karanlıklar içindeki kıvrımlı siluetini seçebilmiştim. O belirsiz görüntülerin bile daha rahat nefes almamı sağlaması beni kahrolası bir aptal yapıyordu.
Çenem demire değene kadar tekrar yükseldim.
“Şimdiden yoruldun mu Dez amca?”
Ayaklarıma oturmuş ve bacaklarıma sımsıkı sarılan, sarı saçlı küçük velede bakarken ağzımdan ıslıklı bir soluk çıktı. “Sen dilsiz bir ağırlıksın, yorum yapmaman gerekiyor.”
Dilini dışarıya doğru uzattı. “Ama benim dilim var Dez amca.”
Barfiks demirine tek elimle asılıp devam ederken saçlarını karıştırdım. “Kapı arkasından duyduğun her küfrü çok iyi öğrendiğin gibi mecazları da anladığını çok iyi biliyorum. Rol yapma.”
Katıla katıla kıkırdadı gözleri bacaklarımın yanından kulüp evindeki garajın dışına takıldığında surat astı. “Sen her tişörtünü çıkarıp spor yaptığında o kadınlar buraya bakıp garip garip gülüyorlar.”
Omzumun üstünden arkama baktığımda tam da benim barfikse asıldığım an hiçlikten ortaya çıkıp koşuya çıkan bekar anneleri gördüm. Kasabadaki her yüzü tanıyordum ve içlerinden birinin birkaç blok uzaktan bu tarafa geldiğini biliyordum.
Onlar bana el sallarken başımı çevirdim. “Kadınlar Dez amcanı seviyorlar ufaklık. Onları suçlayamazsın.”
Bacaklarıma gevşekçe sarılmaya devam ederken yüzünü buruşturdu sonra da aklına dünyanın en akıllıca fikri gelmiş gibi sırıttı. Yüzündeki yara izi gerildiğinde yutkunup alnımdaki teri omzuma sildim. “Riley teyze hariç…”
Adını duyduğum an önümdeki küçük şeytana baktım. “O inatçı tiplerden.”
Başını iki yana sallarken hâlâ sırıtıyordu. “Hayır, seni sevdiğini pek sanmıyorum,” dedi sonra da göz kırpmaya çalıştı. “Ama onları daha çok sevmiyor.”
İşte bu ilgimi çekmişti. Ne derler bilirsiniz, çocuklar bizim göremediklerimizi görürdü. “Ne demek istiyorsun küçük iblis?”
Parmağıyla kulüp evinin önünde olduğuna emin olduğum kadınları işaret etti. “Riley teyzem biraz kızgın biri. Hep öyle. Sana sürekli kaşlarını çatıyor ama onların sana baktığını gördüğünde gerçekten sinirlendiğini düşünüyorum. Rebel da aynı şekilde düşünüyor.”
Vücudumun harcadığım efordan daha farklı bir sebep yüzünden ısındığını hissettim. Dünyadaki tüm kadınlara sahip olabilirdim ama Riley gibi tüm gezegene öfkeli, erkeklerin taşaklarını boynuna asacağı kolyelerden başka bir şey olarak görmeyen, duygusuz bir kadının ilgi gösterdiği tek adam olma düşüncesinden haz alıyordum. Ona sahip olma isteğimi kamçılıyordu.
“Rebel ha?” dedim ayaklarımı yere basıp kalkması için ona yardım ederken. “İkiniz kulübün arkasından neler çeviriyorsunuz merak ediyorum.”
Ben su şişesine uzanmadan bilmiş bir tavırla bana uzattı. “O benim en yakın arkadaşım. Her şeyi konuşuyoruz.”
Abim ve hamile sevgilisi, Wren’in de dahil olduğu bir aile kuruyorlardı. Rebel’ı hapishaneden çıkarıp getirdiğinde, Tanrı biliyor ya o kadına hiç güvenmemiş ama ondan hoşlanmıştım. Ve Logan’ın farklı düşüncelere kapılmasını sağlamıştım. Onunla oynamıştım. Sınıra gelmesinden memnuniyet duymuştum. Çünkü… birbirlerinden nefret ettikleri zamanlar bile sahip olacağını tahmin ettiğim geleceği görmek istememiştim. Akıl sağlığı yerinde, tapacak kadar sevdiği, ona saygı ve aşkı aynı ölçüde besleyen bir kadın, her şeyiyle tamamlanmış bir adam… Benim aksime. İkimizin de hak ettiğini aksine.
Logan’a olan kinim damarlarımda dolaşan sıcak bir alev gibiydi. Kardeşimi seviyordum şu anda Rebel’ı da bir kız kardeş yerine koyuyordum ama bazı şeyleri kabullenmem mümkün değildi.
Ebeveynlerimizin kaderinde oynadığı rolü kabul edemiyordum.
Duvara sabitlenmiş metal tezgâhın üstündeki telefonum titredi. Logan’dan gelen bir ‘’acil toplantı’’ mesajıydı. Göğsümdeki ve boynumdaki teri silerken Wren’e yüzümü buruşturdum.
“Park randevumuz iptal oldu ufaklık.”
“Neden?” diye sorarken kaşlarını çattı.
“Logan mesaj attı, acil toplantı. Hadi, seni Fay’in dükkanına bırakacağım.”
Ellerini çırparak yerinden sıçradığında kaşlarımı çattım. Sevinmesini beklemiyordum. “Hayır Dez amca. Toplantıya ben de katılacağım.”
“Hayır, katılmayacaksın.”
Sarı saçlarını parmaklarına dolayıp bıraktı. “Evet, katılacağım. Kimseye söylemeyeceğime söz verdim ama sen sayılmazsın, Logan bu toplantıya katılmamı istiyor. Senin bilmediğin şeyler biliyorum.”
“Sen başkan yardımcısının bilmediği ne biliyor olabilirsin ki, küçük insan?”
Gözlerini devirdiğinde oldukça sevimli olmasına karşın kafam karışmıştı. “Çok fazla bilgim var. Sonuçta bir gün başkan ben olacağım ve yine senden daha çok şey biliyor olacağım Dez amca.”
Yüzüme gerçek bir gülümseme yerleşti. “O kadınlar seni çok kötü etkiliyor.”
Toplantı odasına yerleştiğimizde neredeyse tüm ekip buradaydı. Logan’ın sırtı masaya dönük pencerenin önünde dışarıyı izliyordu. Axel solumda dimdik duruyordu ki gözlerinde gözlükleri olmasına rağmen ayakta uyuduğunu görebiliyordum. Bolin onu dürttüğünde hırlayarak toparlandı. Yaşlı köpekler. Görmüş geçirmiş, bizim demirbaşımız olan yaşlı köpekler.
Seth’in masadaki yeri her zaman benim karşımdı ama genelde ayakta durmayı uzaktan gözlemlemeyi arada homurdanarak yanıt vermeyi tercih ederdi. Şimdi onun yerinde Sawyer oturuyordu. Seth ise her zaman ayakta ama artık Sawyer’ın tam arkasındaydı. Cleo ve Morgan aralarında konuşurken Emerson kucağındaki Wren’i güldürüyordu. Cleo küfrederek cebinden birkaç kâğıt çıkarıp Morgan’a verirken kadın sırıtarak parayı cebine attı. Her fırsatta biriyle iddiaya giriyor ve lanet olası her seferde kazanıyordu.
İki kişi eksikti. Rebel masanın başında değildi ki, son zamanlarda Logan’ın onu olabildiğince dinlendirmeye stresten uzak tutmaya çalıştığını biliyordum. Kendisi yanında değilse, başına o nereden geldiğini bilmediğim kendisi kadar vahşi iki köpeği dikiyordu. Rebel elbette onu taşaklarından vurmakla tehdit ediyordu ama mıcırın da abim kadar tetikte olduğunu ve bebeği riske atacak her türlü olaydan kaçınmak istediğinin farkındaydım.
Kapıya baktım. Riley de masada değildi.
Koridordaki boşluğa bakışlarımla delikler açtım. Ona mesaj atmamak için direniyordum.
“Birazdan burada olur.”
Emerson’ın keskin bakışları üzerimdeydi.
“Hiçbir şey sormadım.”
Morgan arkadaşına katılıp başını yana yatırdı. “Tekmelenmiş vahşi bir köpek gibisin Dez, hiçbir şey sormana gerek yok.”
Pekâlâ. “Toplantılara geç kalmaması gerektiğini biliyor. Hiçbir sınava girmeden aramıza katılmış olabilirsiniz ama kurallardan muaf değilsiniz.”
Morgan arkasına yaslanıp sırıttı. “Riley meşgul bir kadın.”
Sahte bir gülümsemeyle karşılık verirken masaya doğru eğildim. “Ben ne kadar meşgulsem Riley de o kadar meşgul olmalı.”
Emerson’ın gözleri beni bir tuzağa çektiğinin farkındalığıyla parladı. “Emin ol Dez, oluyor.”
İmasını anladığımda dişlerimi sıktım. Birkaç saniye sonra söz konusu kadın içeriye girdi. Alçak topuklu çizmelerinin takırdayışı onu görmeden önce vücudumun uyanmasını sağlayan bir uyarı gibiydi.
Uzun bacaklarını ve dolgun kalçasını saran sıkı bir kot giymiş, deri ceketinin içine tenini ve göbeğindeki piercingi gösteren dar bir tişört geçirmişti. Deri ceketinin yamasında kendi rütbesi ve adı yazıyordu. Benimkini giymiş olsa nasıl görüneceğini düşündüm. Dünyadaki herkesin gördüğünden emin olana kadar çıkarmasına izin vermezdim.
Karşıma oturduğunda kaşlarımı çattım. Dilime dolanan soru ben onu tutamadan dişlerimin arasından fırladı. “Neyin var senin?”
Masadaki uğultular ortaya bir bomba bırakmışım gibi kesildi. Tüm gözler ikimizin, bana tek kaşını kaldırarak, şaşkınlığını gizleyemeden bakan Riley’nin ve yüzündeki her bir çizgiyi ve çukuru tekrar tekrar izleyen benim üzerimdeydi.
Gözlerinin altı çökmüştü. Pürüzsüz teni solgundu. Bir terslik vardı. Biliyordum. Yorgundu, uykusuz görünüyordu.
“Bir şeyim olduğunu nereden çıkardığını bilmiyorum, odaya gireli iki saniye olmadı Dez.”
İyice kaşlarım çatıldı. Üstelik sadece benim değil. Morgan ve Emerson da huzursuzlanmıştı. Bu Riley’lik bir cevap değildi. Neredeyse insancıldı, nerdeyse normal ve sakin.
Arkadaşları da şimdi bir şeyi olduğunu anlayıp ona dik dik bakıyordu.
Kızlar aniden sahte bir saldırıya giriştiler. Morgan Riley’nin dudağının kenarını baş parmağıyla onu hırlarmış gibi gösterircesine yukarıya kaldırdığında kadının eline vurmaya yeltendi ama Emerson da ona uzanıp karnından dürttüğünde kaşlarını çattı.
“Ah, işte burada,” diye güldü Morgan. “Kaç çatış tamam. Diş gösteriş tamam. Kızımız hâlâ yaşıyor, sorun yok.”
Logan masaya dönüp yerine oturduğunda dikkatler ona yöneldi ancak ben hâlâ Riley’i izliyordum. Yalnızca biz birbirimize bakıyorduk. Kaşları çatık olmasına rağmen, gözlerinde öfke göremiyordum. Başka bir ifadesi vardı. Savunmasızlık, diyerek kendimi kandırmayacaktım ama ona yakındı. Uzun kıvrık kirpiklerini kırpıştırarak bakışlarını kaçırdığında karnımın kasıldığını hissettim.
Logan parmaklarını birkaç saniye masanın üstünde dolaştırdı sonra da küfrederek tekrar pencereye gitti, camı açıp bir sigara yaktığında Cleo ıslık çaldı.
“Pekâlâ, neler oluyor Başkan?”
Logan sigarayı dışarıya doğru üflerken çenesini sıvazlıyordu. Aylardır ağzına sigara sürmemişti.
“Lanet olası bir sigaraya ihtiyacım vardı ve içiyorum,” diye huysuzlanarak homurdandı. “Rebel bunu duyarsa canınızı sıkacağımdan emin olabilirsiniz.”
Bu sözler en yakın arkadaşlarına yönelikti, bize değil.
Emerson boğazını temizledi. “Ağzımızı kapalı tutmamızın bir bedeli vardır, her zaman.”
Sawyer iç geçirdi. “Yeterince para kazanmıyor musunuz siz?”
Morgan ise Emerson ve kendisinde olan yeni yamayı gösterirken gülümsedi. “Bu kasabadaki en zengin kadınlar biz olana kadar durmayacağız.”
“Şanslı” yamasını kumarda her zaman kazanan üyelere verirdik ve bu kadınlar kesinlikle o yamaları hak etmişti. Bu onlarda takdir ettiğim başka bir özellikti.
“Acil durumun ne olduğunu söyleyecek misin?” diye soran Riley oldu. Fırtınalı gözleri abimin yüzüne kilitlenmişti.
Can sıkıcıydı, beynimi ateşte kızartıp sıfırlama isteği duyuyordum ama aklım, her ne halt dönüyorsa Riley’nin yorgunluğundan daha önemli bir olay olabileceğini kavrayamıyordu.
Logan sigarasını camdan dışarıya attı. Cebinden bir şey çıkarıp sertçe masanın başına bıraktı. Bir kutuydu. Siyah kadife bir kutu.
Ben, “Bu nedir?” diye sorarken kadınların hasiktirleri ve şaşkın iç çekişleri sesimi bastırmıştı.
Bolin kahkaha atarken Fay kıkırdadı. “Demek yapıyorsun ha?”
Kardeşim elini sertçe saçlarının arasından geçirirken gergin görünüyordu. Logan Sin Gowan’ı neredeyse tedirgin sayılacak kadar gergin görmek pek olası değildi. “Hayır, demeyeceğini biliyorum. İstediğini biliyorum. Rebel’ı gördüğüm an onun bir gün karım olacağını anlamıştım.” Sonunda yerine oturduğunda boğazını temizledi. “Ama beğenip beğenmeyeceğine emin değilim.”
Riley kutuyu açarken sessiz kaldım. Masanın altında yumruklarımı sıktım.
Kutudan neredeyse zarif sayılabilecek kuru kafalı bir yüzük çıktı. Gözlerinin olduğu çukurlar büyüteçle incelenmesini gerektirecek kadar küçük onlarca kırmızı taşla doluydu.
Wren, “Biraz çirkin,” derken Riley bakışlarını Logan’a kaydırdı. “Benimle dalga mı geçiyorsun? Ona lanet olası kurukafalı bir yüzükle mi evlenme teklifi edeceksin?”
Gözleri dolan Sawyer burnunu çekti. “Riley’i dinleme, bayılacak.”
Riley yüzüğü çirkin bulmuştu ama surat ifadesi ve parmağının ucuyla yüzüğe dokunuşu tam tersini anlatıyordu. Kırgın, kızgın… kaybolmuş.
Bu bakışa neyin sebep olduğunu düşünürken parmaklarım kasıldı. “Sen nasıl bir yüzük isterdin Riley? Geldiğin yerde manevi anlamı olan yüzükler pek değer görmüyor sanırım…”
Yüzüğü kutuya geri bırakırken bana bakmadı.
Bakmasını istiyordum. Karşılık vermesini istiyordum. Gözlerine baktığımda ruhunu görebildiğimi biliyordu. Kaçıyordu.
Sawyer bana kaşlarını çattığında, çenemde bir kas seğirdi. Sawyer’ın hiç anlamadığım yetenekleri ve sırlarla dolu bir geçmişi vardı ama her zaman duygusal ve nazikti. Şu an bana yönelttiği bakışlar ateş saçıyordu, kırgındı.
Riley tanrısal ellerle yontulmuş bir heykel gibiydi. Yüzündeki yumuşama, taş kesmiş hatlarında bir çatlağa benziyordu. “Benim geldiğim yerde evlilikler birer iş anlaşmasından başka bir şey değildir…” Masanın üstünde duran eline baktı. Parmakları sımsıkı bir yumruk halini alırken çenesini kaldırdı. “Sizin aranızdaki gibi bir bağlılığın somutlaştırılması, ölüm ilanından başka bir şey değildir. Ama…” Dilini alt dudağında dolaştırıp dişlerini geçirdiğinde kıçımı sandalyede zar zor sabit tutuyordum. Onu bir odaya çekmek, bana hakkındaki her şeyi anlatana kadar gerekirse aylarca oradan çıkmamak istiyordum. “Onun için yaptıklarından sonra parmağına bir kurdele bile bağlasan âşık olacağına eminim.”
Logan çenesini sıkarak başını salladı sonra da bana döndü. Gözlerindeki beklentiden nefret ettim. Ağzımdan almak istediği kelimeleri sımsıkı tutuyordum.
“Ne düşünüyorsun kardeşim? Ona eski usul bir teklifte mi bulunmalıyım?”
El ele tutuşan ebeveynlerim. Birbirine çarpan yüzükleri. Annemin önünde kanlar içinde dik durmaya çalışan babam. Karanlık.
Logan’ın önce sessizce sonra da hiddetle bağırarak adımı söyleyişi. Karanlık.
“Kardeşimi seçiyorum lanet olası orospu çocuğu! Kardeşimi seçiyorum!”
Haykırışım, nefretim, kinim ve tekrar, karanlık.
Dez…
“Dez…” Riley’nin adımı seslenişiyle ensemden tutup çekilmiş gibi anılarından derinliklerinden çıktım.
Tanrı aşkına.
Logan suratıma bakmaya devam ederken, tüm gözler üzerimdeydi. Kaç saniye boyunca donup kalmıştım? Kaç saniye onu öldürmek istiyormuşçasına kasılmıştım?
Onca yıl sonra tam karşımdaki kadının yalnızca adımı söyleyişi beni karanlıktan çıkarmaya nasıl yetebiliyordu?
Logan’a gülümsedim. “Sevimli bir yüzük. Torunlarınıza miras bırakabilirsiniz.”
🐉
Telefonumu masanın üstüne fırlatıp burun kemerimi sıktım. Birkaç ay içinde üçüncü teşebbüstü. Dağıttığımız kulüplerin gözden kaçan üyeleri arıza çıkarmaya devam ediyordu. Sadece Boynuzlu Yılanlar ceketliler sorun yaratırken şimdi de Arlanwood’da Cehennem Yolcuları sembolü taşıyan birkaç eski üye bir mahalledeki bütün araçları kırıp dökmüş ve yine, kaçmayı başarmışlardı.
Avuçlarım kaşınıyor, birkaç yüzü dağıtmak ya da karnı deşmek istiyordu. Cüretlerine, birkaç vandallığın yakıp yıktığımız kulüplerini küllerinden doğurabileceğine inanmalarına ve sıradan sokak serserileri gibi kaos yaratıp isyan çıkarabileceklerini düşünmelerine bayılıyordum.
Şu an için her kasabada eski kulüplerden bir liderin şube başkanı olarak konumlanması kontrolü sağlamak adına işimize geliyor olabilirdi ama belli ki bu şekilde uzun sürmeyecekti.
Eğer ben ya da kardeşlerim orada olsaydık o piçlerin hiçbiri elimizden kaçamazdı. Sürüye bir mesajla toplantı istediğimi söylemiştim. Çünkü yapacağım buydu. Gidip başıboş sandıkları bölgelerimizde nasıl kapana kısılabileceklerini, diğerleriyle birlikte federallerin eline düşmelerinin neredeyse kurtuluş sayılabileceğini göreceklerdi.
Saat sabaha karşı ikiydi. White Rabbit kapanmak üzereydi ve ben de kendimi ofisime atmıştım.
Mekânda olduğum zamanlarda açılıştan kapanışa kadar ofisimde durmayı tercih ediyordum. Ta ki Riley, White Rabbit’in kanaryası sahne almaya başlayana kadar.
Kahrolası bir siren gibiydi. Sesini duyduğum an bacaklarım kendiliğinden hareket ediyor, kendimi ya ona en yakın olan VIP bölümde ya da tam karşısındaki kimsenin oturmasına izin vermediğim masada buluyordum.
Dışarıdaki Riley, nefes kesiciydi. Sahnedeki Riley, bir adama nefes almanın ne olduğunu unutturup ciğerlerini saniyeler içinde patlatacak kadar büyüleyiciydi.
Bağımlılıklarınızdan nefret edebilirdiniz ama siz ne kadar güçlüyseniz, bağımlılıklarınızın etkisi de bir o kadar güçlü oluyordu. Benim bağımlılığım, soğukkanlı bir vahşiliğe sahip bir kadın formundaydı.
Sesinin kudretini, nefesini toplarken o lanet olası ince elbiselerinin içinde karnındaki zarif kasların hareket edişini, kıvrımlı bedeniyle sahnede sağladığı kontrolü, şarkılarını söylerken boğazındaki gerginliği ve gecenin sonuna doğru alnında biriken ter yüzünden koyu saçlarının alnına yapışmasını gözümü kırpmadan izliyordum.
Göz göze geldiğimizde onu içtiğimi hayal ederek içkimi tek hamlede bitiriyordum.
Boynunu kavradığımı, tenindeki terin altımda kendinden geçişi yüzünden olduğunu, gerilen kaslarının aletimin her yerinde boşalmadan önceki çaresiz ihtiyaca benzeyip benzemeyeceğini hayal ediyordum.
Sahneden inerken ona kimsenin yaklaşmadığından emin oluyordum. Benim farkımda olanlar düşüncesini bile akıllarından geçiremiyorken Riley birkaç adamı bazen kulisine kaçırmayı başarıyordu. Ah, sabote etmek de bir o kadar zevkli oluyordu. Buna izin vereceğimi düşünüyorsa ölümü çiğnemesi gerekirdi. Bana ait olmayabilirdi ama başka adamların ona dokunabileceği gerçeğiyle yaşamam mümkün değildi.
Birkaç müşteri sadık fedailerimin eşliğiyle, birkaçı da sarhoş kıçlarıyla masaları devirmemeye çalışarak kendi iradeleriyle kulübü terk ederken bara yürüdüm. Barın içinde tezgâhı silen Daniel beni görünce tek kelime etmeden tezgâhın altına uzandı.
Riley ile tam burada tanıştığımız ilk gece, İtalyan kanının İtalyan şarabına ne kadar tutkun olduğunu öğrenmiştim. Her sahnesinden sonra kulisinin önüne bir şişe marsala bırakıyordum. Patronu olarak ona bir jestte bulunuyordum. Aldığı haddinden yüksek maaşla beni nasıl soyduğuna aldırmıyordum. O soğuk kadın Ottalane’in sevgilisiydi. Onlara bir kere bile gülümsemediği halde sesinde kayboluyor, kendilerini buluyor, âşık oluyor ve nefret ediyorlardı.
Aynı koltuğu paylaştığı adam olaraksa beni nasıl kandırdığını unutmadığımı ikimize de hatırlatıyordum. Onu tanıdığımda marsala içiyordu, birimiz öldüğünde içtiği son şey yine o marsala olacaktı.
Daniel önüme bir viski şişe koyduğunda tek kaşımı kaldırdım.
“Bu gece daha ağır bir şeye ihtiyacı olduğunu düşünüyorum patron,” dedi ukala ancak düşünceli bir tavırla.
Şişeye uzanmadım. “Peki bu düşünceye nereden kapıldın?”
Etrafına bakınarak tezgâhın üstüne eğildi ve yavaşça fısıldadı. “Kacey sahneye çıkmadan önce kulisinden bir şey almaya girdiğini söyledi. Onu ağlarken duyduğuna yemin ediyor.”
Göğsümde biriken kahkahayı tutamadım. “Eğer bana şu anda birinin bilerek ve isteyerek motosikletimin lastiğini patlattığını söylesen, daha çok inanırdım.”
İç geçirdi. “Tuvalette birkaç şeyi kırıp döktüğünü söyledi sonra hemen oradan tüymüş.”
Tüm bedenimden bir ürperti geçti. İnanasım gelmiyordu. Riley için içten bir kahkaha ne kadar mümkün değilse, ağlaması da bir o kadar imkansızdı.
Ancak… bu dışarıya gösterdiği miydi? O sert yüzeyin ve kalkanların altında, uzanabildiğim an derimi delik deşik edecek parçalar görebileceğimi düşündüğüm olmuştu. Ve nedense bu beni çok öfkelendiriyordu.
Daniel’ın yüzündeki samimi endişe kafamın içinde hassas bir şalterin atmasına sebep oldu. “Peki neden umursuyorsun?”
Kaşlarını çattı. “O benim iş arkadaşım patron.”
Arkadaş…
Cık cık edip viskiyi elimin tersiyle ona doğru ittiğimde renginin hafifçe solduğunu fark etmiştim. “Hayır değil. Olsa olsa platonik bir şey olabilir. Şişeyi ona kendin götürmek ister misin Daniel?”
Riley arkadaş edinme becerileriyle tanınan bir kadın değildi.
Hafifçe yutkunarak gözlerini kaçırdı ve bir şişe marsala çıkarıp önüme koydu. “Hayır istemem patron.”
“Güzel,” dedim bardan uzaklaşırken, “Seni de Kacey’i de severim. Ama kulübümde, onunla ilgili dedikodu yaptığınızı duymak hoşuma gitmez.”
Riley’nin kulisinin önünde durup gözlerimi kapının kenarındaki isimliğe diktim. Roxanne.
Çoğu gece düşündüğüm gibi yine aynı fikirler aklımdan geçiyordu. Şişeyi bırakmadan önce kapıyı çalıp karanlıkta beklemek. Böylece yüz ifadesini görebilecektim.
Kapıyı çalmadan içeri girmek ve şarabı ona kendi ellerimle içirmek. Böylece tenimi ateşe veren o hiddete yakından şahit olup, memnuniyeti gizlemeye çalışırken daha da öfkelenmesini izlemek.
Boynumu kütletip bir sigara yaktım. Bu gece ikinci seçenekle ilerleyecektim. Daniel’ın söyledikleri ve kulüpte şahit olduğum yorgun, keşfedilmemiş Riley aklımdan çıkmıyordu.
Sigaramı dişlerimin arasına aldım ve kapıya uzandım. Kolu indiremeden, kapının altındaki ışığın kesildiğini Riley’nin gölgesinin hareket ettiğini gördüm. Kapıdan hafif bir çarpma sesi geldi.
Bizi şu anda sadece bir kapı ve birkaç nefes ayırıyordu. Kapıya yaslandığını, vücudunun ağırlığını verdiğini hissedebiliyordum.
Sonra da duydum. Riley’den çıkabileceğine inanmadığım bir ses tonuydu. Sakin, yumuşak, nefes nefese, tereddütlü…
Bedenimdeki her kas gerildi. Özel bir konuşmanın ortasına kulak misafiri olduğumu biliyordum. Özel olduğunu hissediyordum.
“Bir fotoğrafa denk geldim. Evimde bulundurmuyordum aslında, hiç yapmam biliyorsun. Bir kutunun içinden çıktı, şüpheli bir kutu… her neyse…” Kapıya o kadar yakın duruyordum ki, derin bir nefes aldığını, o nefesin boğazından geçtiğini ve ciğerlerine dolduğunu hissedebiliyordum.
“Üçümüzün bir fotoğrafıydı. İkiniz her zamanki saçmalıklarınızı yaparken keyif alsam da sizden ne kadar utandığım yüzüme yansımıştı. Gülümsemiyordum, şimdi de beceremiyorum gerçi ama… sana daha fazla gülümsemeliydim Carter. Mutlu olmayı ne kadar çok istediğimi sana göstermeliydim…”
Durduğunda kulaklarımda bir uğultu vardı.
Carter.
Carter…
İçeride miydi? O adam, telefon konuşmalarından duyduğum o orospu çocuğu. Kimdi o? Riley’i kapıya yaslamış, yumuşak sesinin tadını mı çıkarıyordu? Tam önümdeler miydi? Lanet olası onu nasıl içeriye sokmuştu?
Kapı koluna uzanırken mantıklı düşünemiyordum. Bir şeyleri kırmak, ikisinin arasına girmek, Riley’i kendi yanıma çekmek istiyordum. İstiyordum. Sadece istiyordum.
Beni durduran içeriden başka hiçbir sesin gelmeyişi olmuştu. Bir cevap yoktu. Bir adamın sesini duymuyordum. Ve Riley tekrar konuşmaya başlamıştı. İçeride değildi. Yine siktiğimin telefonundaydı.
“Siktir ben… seni özlemeye hakkım olmadığını biliyorum. Ama özlüyorum. Seni çok özledim Carter.”
Parmaklarımın titreyişiyle sigara elimden kayıp yere düştü. Çizmemin ucuyla izmariti ezerken mideme yumruk yemiş gibiydim.
Onu özlüyor muydu? Birini sırf kendi zevki için becermek isteyebilirdi buna izin vermemek de bana zevk verirdi. Ama birini özlemesi? En yakın arkadaşlarına bile göstermediği şefkati o telefonun ucundaki adama göstermesi ve tüm kalkanlarını indirmesi?
Bu düşüncelerimi mantıklı bir sıraya koyamadan elimi yumruk haline getirip kapıya indirmeme yetmişti.
Bir.
İki.
Üç kez.
Bu gece beni sarhoş etmeye asla yetmeyecek içkileri ya da sırları sevmeyen karakterimi suçlayabilirdim. Ama gerçeği biliyordum. Yediremiyordum. Riley telefonun ucundaki adama fısıldarken ben tam arkasında kapının diğer tarafında duruyor olmayı sindiremiyordum.
Kısa bir sessizliğin ardından Riley içeride hareket etti. Yavaşça, ben burnumdan solurken bana işkence eden bir ağırlıkla.
“Ne istiyorsun Dez?”
Elbette kapının ardında benim olduğumu biliyordu. Ama o piç kurusuna yansıttığı ses tonuyla benim adımı söyleyişi arasında, aşk ve nefret arasındaki o çizgi kadar büyük bir fark vardı.
“Kapıyı aç,” diye homurdandım.
Yürüdüğünü duydum çıplak ayakların zemini döverken çıkardığı o tok ses uzaklaşıyordu açmayacağını düşündüğümde bu sefcr topukluların sesi yaklaşmaya başladı.
Az önce çıplak ayaklayken neden topuklularını giymişti? Sanki bir savaşa girmeden önce silahları kuşanır gibi…
Kapıyı açtığında gözümü kırpmadım.
Esmer teninin üzerinde kum gibi kayan elbisesi derli topluydu. Çenesini ve kaşlarını soru sorarcasına aynı anda kaldırırken, gururlu duruşunu parmaklarımın arasında hissetmek ve boyun eğdirmek istiyordum. Gözleri bana hep kedileri anımsatıyordu, vahşi, büyük kedileri.
Şimdi kızarıklardı. Riley her zaman mükemmeldi ama şimdi çatlamış bir porselen gibiydi. Kusurlarını ve parçalarını ortaya serseydi eminim onlarla daha muhteşem görünürdü ama hayır, asla yapmazdı.
Elime baktığında hâlâ şarap şişesini tutuyor olduğumu hatırladım. Kaşları hafifçe çatıldı ama hızla toparlandı.
“Evet?”
Ona bakmayı sürdürdüm. Telefon elindeydi. Aniden o dolgun dudaklarını ele geçirmek gibi bir istek duydum. Telefonu yere çarpıp kırardım. Sırlarını bana teslim olmayı kabul edeceğini bildiğim tek yolla, ona zevk verirken almayı deneyebilirdim. Bunu kesinlikle yapabilirdim. Ama bunun yeterli olmayacağına emindim.
Kapıyı kapattığım an o piçi geri mi arayacaktı? Buna izin vermek istemiyordum.
Bir süredir şüphelendiğim o şeyi gerçekliğe kavuşturmalıydım. Telefonumu çıkarıp ona bir mesaj yazarken oflayarak homurdandı. “Kahrolası dilini mi yuttun?”
Mesajı gönderdim. Bir saniye. Elindeki telefondan ses çıkmadı ama arkasında bir yerlerden bildirim sesi duyuldu.
Riley hafifçe yutkunduğunda, neyi kazandığımı ikimiz de aynı anda fark ettik. Bir sırrın kilidi daha açıldı. Zaferime, hırsla gülümsedim.
“Mesaja bakmak isteyebilirsin.”
Beni baştan aşağıya süzerken kalçalarını sallayarak koltuğun üstünden diğer telefonu aldı. O mesajı okurken, dudakları dümdüz olurken ve kaşları çatılırken ben şarabın yarıya kadar çekilmiş mantarını baş parmağımla çıkardım.
Şişeyi ağzıma dayayıp uzun, boğazımı yakan bir yudum aldım. Elimin tersiyle ağzımı silerken şişeyi Riley’e uzattım.
“Neyi kutluyoruz?” diye sorarken telefonları sıkıca kavramıştı. İkimiz de neyi kutladığımızı biliyorduk.
Bir adım attım ancak eşiği geçmedim. “Yarattığın canavarı.”
“Beni tehdit mi ediyorsun?”
“Sana özel bir canavarın olmasını tehdit olarak mı görüyorsun?”
Gözleri küçük öfke alevleriyle parladı. Onları söndürmenin yollarını bulmaya yemin ettim içten içe.
“Seni bir tehdit olarak görüyorum Dez.”
İtirafıyla bir adım daha attım. Çok ufak ama başını kaldırarak boynunu bana açmasına yetecek kadar. “Güzel. O zaman bu, canavarı da kabullenebilirsin demek. Çünkü her yerde olacağım Riley… Adım attığın yerin gölgelerinde, evindeki çekici sessizlikte, tenindeki ışıltının hemen üzerinde, ruhundaki ve zihnindeki karanlıkta. Her yerde, her yerinde olacağım.”
Eğer bu kadar yakınında olmasaydım, dudaklarının arasından kaçan sessiz nefesi duyamayabilirdim. Hemen ağzını kapattı, şişeyi elimden çekip aldı ve, “Öyle olsun,” derken benden çok daha uzun bir süre şarabı lıkır lıkır içti.
Sonra da kapıyı suratıma çarptı.
Mesajım çok açıktı.
Savaş başladı.
Yüzümdeki sırıtış aniden silindi. Sanki bana erişmeye çalışıyormuş gibi irkilerek solumdaki uzun koridorun karanlığına baktım.
Az önce burayı dolduran tek ışık kaynağı kesilmiş olmasına rağmen, yeterince karanlık değildi.
Eve gidip o karanlığı bulma vaktim gelmişti.
🐉
Veee bölüm sonu canavarrrrrrııı!!!
Evet... Sırlar, sırlar, yalanlar, başka adamlar... (aşk üçgeni yok merak etmeyin)
Gümbür gümbür karanlık bir aşk geliyor ve şöyle söyleyebilirim, şu an belli olmasa da(ki biraz olmaya başladı sanki) Dez ve Riley'nin hikayesi serideki en can yakan ve en iyileştirici hikaye olacak. Sahte evlilik nereeedeeee? dediğinizi duyar gibiyim o da az kaldı hehehe :)))
Sizi çooooooook seviyorum
Kaçtımmm