Hellooo en sevdiklerimmm!
Özleştik be, nabersiniz, nasıl gidiyorrrr?
Birinci bölüm sayılabilecek bir ikinci bölümle gelldimm.
Birinci kitapta Dez ve Riley'nin arasında dönenlere hep uzaktan şahit olduk, bir şeyler var diyorduk ama tabii ki BİR ŞEYDEN çok fazlası ve Riley bile tam olarak farkında değil ::))))
İkisinin de çok büyük sırları var ve birazcık canımızı yakacak sırlar bunlar. ŞİMDİDEN ÜZGÜNÜM.
Ve çok acayip çok çoookkk tutkulu, savaşın içinde büyüyecek bir aşk bekliyor bizi.
Bu bölüm için biraz sinirleneceksiniz ama sinirlenmeyin tamam mı? akjsdhaksjd
Oy sınırımız 200 yorum sınırımız 300 daha yeni başladık ama destek olmayı unutmayın aşklarım lütfen.
Zaman olarak Kemikler Mirası finalindeki Riley'nin sahne aldığı akşamdan 2 ay öncesindeyiz aşkım, oradan başlıyoruz bilginizz olsunnn.
Kaskları takalım
Keyifli sürüşlerrr
İkinci Bölüm
"Takıntı"
Riley
Sırtım kulisin kapısına çarptığında dudaklarını boynumda dolaştıran iri yarı esmer adamın omzuna tutundum.
Hakkını vermeliyim ki dizlerimi titretecek ve tenimi kavuracak her hamleyi sergiliyordu.
Ancak bomboştum. Ateş değil, bir kıvılcım bile hissetmiyordum. Birkaç gecedir sahnemi izlemeye geliyordu. Şarkılarımı dinliyor, elbiselerimin içinde ne kadar güzel göründüğümü ve onlar olmadan nasıl görüneceğimi düşünüyor, bana bir içki ısmarlıyor sonra da geri çekiliyordu.
Sabrını takdir etmiştim ve kendimi ödüllendirmek istemiştim.
Benim ödülüm. Asla onların zaferi değil. Nadiren de olsa kendimi gevşettiğim birkaç gece oluyordu.
"Kahretsin. Harika olacağını biliyordum," dedi adam nefes nefese.
Jack? Jamie? Hiçbir fikrim yoktu.
Sadece bir bacağımı beline sardım.
Kalçalarını bana doğru ittirip inledi. "Peşinden koştuğum o süre boyunca beni öldürmek mi istiyorsun yoksa becermek mi emin olamamıştım. Çok soğuksun tatlım. Ama içindeki ateşi ortaya çıkaracağım."
"Kes sesini," diye fısıldadım.
Kıkırdayıp dudaklarıma uzandığında başımı geriye doğru çektim.
Gözlerini kırpıştırıp tekrar sırıttı. "Ah yasak bölge mi? Dudaklarını tadamayacak mıyım?"
Omzunu tutup onu aşağıya doğru inmesi için yönlendirdim. Elbisemin askısını dişleriyle indirip, popomu avuçlarken yüzünü göğüslerime ve karnıma sürterek dizlerinin üstüne çöktü.
Olması gereken tek yerdi.
Elbisemin eteğini karnıma kadar sıyırdığında bir bacağımı omzunun üstüne attım.
"Tanrım! Mükemmelsin."
White Rabbit'teki kulisimde sadece aynanın etrafındaki sarı ampuller yanıyordu. Kendimi görebiliyordum. Adam külotumu sıyırırken elimdeki şaraptan bir yudum aldım.
Güm.Güm.Güm.
Arkamdaki kapı üç öfkeli vuruşla sarsıldığında adam homurdandı.
Şarabı tek yudumda içip kadehi yanımdaki siyah deri koltuğa doğru attım.
Güm.Güm.Güm.
Omuzlarım kapıya inen darbeler yüzünden tekrar sarsıldı.
"Riley... Kapıyı aç."
Oydu. Tabii ki oydu.
Ben dişlerimi sıkarken adam hızla ayağa fırladı. "Siktir. Bu gece burada olacağını düşünmemiştim."
Elbette o da sesi tanımıştı.
White Rabbit'in patronu "görünür" bir mesafede olduğunda bana içki ısmarlayacak ya da benimle flört edecek kadar cesaretli olanını pek görmemiştim.
Kimsenin sevgili kanaryasına yaklaşmasını istemiyordu. Ben White Rabbit'in gözdesiydim ve müşterilerin bana erişebilecekleri yakınlık yalnızca sahneyle aramızdaki platformdu. Barda oturuyorsam, üç bar taburesi uzaklıktı.
Bana istediğini istediği an yaptırabileceğinden değildi; bu küçük düzenlemeden memnundum. Canım istemediği sürece kimsenin bana fazla yakın olmasını ya da sohbet etmeye çalışmasını istemiyordum.
Ayrıca belli ki adam bilmiyordu ama o, asla, muhtemelen ölse bile hiçbir sahnemi kaçırmazdı. Başı ya da sonu fark etmezdi. Mutlaka varlığını hissettirirdi.
Ben Roxanne'i seslendirirken sahnemin önünde, tam da ayaklarımın dibinde kanlar içinde yattığı bir görüntü zihnime düştüğünde neredeyse gülümseyecektim.
Kapıya bir daha vurduğunda adam geriye çekildi, gözleri irileşmişti.
Elbisemi düzeltip kilidi çevirirken homurdandım. "Bir yaprak gibi titriyorsun."
"Üzgünüm ama hiçbir kadın, Dez Gowan'ı karşıma alabileceğim kadar mükemmel değildir."
Aptal, korkak herif.
Kapıyı açtığım sırada görüş alanından çıkabileceği şekilde arkama gizleniyordu.
İşte o da karşımdaydı.
Neredeyse kapıyı kaplayan cüssesi, iki parmağının arasına sıkıştırdığı sigarası, kuzguni dağınık saçları, keskin yüz hatları ve kaplan sarısı gözleriyle Dez Gowan.
White Rabbit'in sahibi. Lanet olası patronum. Ve kulübün sınırları dışında aynı rütbeyi, Mahşer Sürüsü Yedi'nin Başkan Yardımcılığını paylaştığım serseri.
Gömleğinden kurtulmuş, kaslarını sımsıkı saran siyah bir tişört ve kulüp ceketini giymişti.
Sigarasının dumanı dudaklarının arasından süzülürken gözlerinde arkamdaki adamın titreyişini haklı çıkaracak bir bakış vardı. Birçok kadın bunu onun cazibesi olarak görüyordu bense ötesini. Dengesizlik, tehlike ve çekici olmaması gereken bir vahşilik barındırıyordu.
Dudaklarını ıslatıp bedenimi baştan aşağıya süzdü.
Bedenim farklı bir tepki veriyordu ama ondan nefret ediyordum. Bir yıl önce arkadaşım Rebel'ı bulmak için Ottalane'e gelip, Dez'i tanımıyormuş gibi davranıp kulübüne girmeyi başardığım zamandan daha çok hem de.
Onun bana karşı olan duygularını ise çözemiyordum ki insanları okumak benim yeteneğimdi. Sakladığımız sırrı öğrendiği, beni işe aldığı gece söylediğim yalanları ve gerçek adımı keşfettiğinden beri öfkesi hiç dinmemişti ancak ondan öncesi tam bir karmaşaydı.
Önceden sadece White Rabbit'te karşı karşıya kalırken şimdi hayatlarımız iç içeydi.
Lanet olası.
"Başkan mesaj attı. Toplanacağız."
Kollarımı göğsümde kavuşturdum. "Bu yüzden mi kapımı kırmak üzereydin..." Dişlerimi sıktım. "Patron."
Burun delikleri çektiği derin nefesle genişledi. Eşiği geçip bana doğru bir adım attığında yerimden kımıldamadım. Sigarasından bir nefes daha çekip başını hafifçe çevirdi. Yüzüme denk getirmeden ama saçlarımı sıyıracak şekilde üfledi. Ağzının kenarı seğiriyordu. Onun tikiydi bu. Gülümseme değildi, sırıtış değildi, bir kahkaha habercisi değildi. Başkalarının yanında çok sık olmazdı, en gergin toplantılarda bile... Ama benimleyken, o tik her zaman belirirdi.
"Hayır benim küçük kanaryam," dedi her kelimenin üstüne basarak. Yumruklarımı sıktım. "Kapını kırmak üzereydim çünkü tenin kızarmış, elbisenin askısı omzundan düşmüş ve arkanda altına sıçmak üzere olan bir geri zekalı saklanıyor." Yüzüme eğildiğinde çenemi kaldırdım. "Kuralları biliyorsun."
Kalçasına doğru uzanırken göğüslerim sert karnına sürtündü. Bana yukarıdan bakarken sigarasının dibini görmüştü ama içine çekmeye devam ediyordu. Her zaman arka cebinde tuttuğunu bildiğim telefonunu çıkarıp saati gösterdim. "Mesaim bitti. Yani..." Gülümseyip fısıldadım. "Kurallarını sikeyim... Patron."
"Diz kapaklarını parçalamadan kulübümden defol."
Gözlerimin içine bakıyordu ama sözleri benim için değil, yanımdan hızla geçip koridora fırlayan adam içindi.
Adam gider gitmez de az önceki saldırgan pislik kaybolmuş yerine en nefret ettiğim ruh hali geçmişti. Her koşulda kazanan olmayı arzuluyordu ve zaferini açıkça ilan etmeyi seviyordu.
Öfkeli, hislerini dizginleyemeyen ve mimikleriyle her kartını açık eden adamlarla uğraşmayı tercih ederdim.
Oyun oynamayı bilen, kendini saklamayı ve örtmeyi çok çok iyi beceren, duygu geçişlerinde neyin sahte neyin gerçek olduğunu ayırt etmeyi zorlaştıran bir de üstüne alaycı olan adamların kökünü kurutmak isterdim.
Yüzüne tatmin dolu bir gülümseme yayıldı. Her insanın belirli durumlar için suratına geçirdiği maskeleri olurdu. Üzgün, acımasız, duygusuz ya da mutlu... Hiçbirinde yeteri kadar ustalaşamazdınız, neticede onlar yapaydı. Dez Gowan ise... o maskeleri kendine katman katman deriler halinde örmüştü. Canlı, etten ve kemikten.
"Hanginizin hayatını kurtardım emin olamıyorum Riley. Ya o bir köpekbalığı tarafından yenecekti ya da sen küçük balıklarla karnını doyurabileceğini düşünecektin."
Onu kapıda bırakıp üstümü değiştirmek için ahşap paravanın arkasına geçtim. Dez'i kovabilirdim, kapıyı suratına çarpabilirdim ama bunun tatminini ona asla yaşatmayacaktım. Ondan çekineceğim hiçbir şeyim yoktu.
Bu kulisteyken önünde ilk defa soyunduğumda ağzındaki seğirmeyi ve gözlerindeki afallamışlığı hatırladım. İçimi memnuniyetle dolduran bir anıydı.
"Benim bir dengim yok Dez. Yani küçük balıklarla idare etmek zorundayım," diyerek elbisemin arkasındaki fermuara uzandım. Açamayınca paravanın kapalı perdesinin içinden çıktım.
"Bir dengin yok öyle mi?"
Dez odanın ortasındaydı, kollarını göğsünde kavuşturmuş, tüm o aptal kasları ve tenini kaplayan dövmeleri sergiliyordu.
Bazen takım giyerdi, takım giyen erkeklere alışkın ve hazırlıklıydım. Ama deriler ve gizlenmemiş dövmelerle dolu bir Dez Gowan'a henüz bağışıklık kazanamamıştım. Neyse ki, genel olarak erkeklere karşı bağışıklığım vardı.
Arkamı dönüp fermuarımı işaret ettim.
Bu her zaman yaptığımız bir şeymiş, mahrem değilmiş ya da bizi olması gerekenden daha fazla yakınlaştırmıyormuş gibi yaklaştı.
"Olmadığını biliyorsun, canım..." dedim ancak zehirli bir yılanın tıslayışı kadar yumuşak bir sesle.
Ona bu şekilde seslendiğimde sinirlerinin oynadığını biliyordum. Kulübün sınırlarında patron ve çalışan olarak bir mesafemiz vardı. Her zaman. Ama dışarıdaki dünyada bir madalyonun iki yüzüydük.
Mahşer Sürüsü'nün Başkan Yardımcıları olarak yan yana, zihin zihne ve elbette diş dişeydik. Birbirimize alışmıştık ama nefret tazeydi. Birlikte kıyamet koparacak gücümüz vardı, dile getirmesem de Dez'in başarılarını takdir ederdim ama yine de rekabet içindeydik.
Fermuarımı tutup sertçe çektiğinde geriye doğru sendeledim. Belime yerleştirdiği eliyle beni dengede tuttu.
Kalp atışlarım bu sert temasla hızlanabilirdi, dizlerim titreyebilirdi ama hem saklamakta çok iyiydim hem de hoşuma giden tavırlara nötr kalma, çiğneyip tükürme konusunda oldukça pratik yapmıştım.
"Bir dengin yokmuş gibi davranabileceğin tek yer burası kanarya," dedi parmakları omurgamda gezinip fermuarı aşağıya indirirken. "Dışarıda... tek denginin ben olduğumu bilmek ise seni delirtiyor değil mi? Hırsından kafayı yiyorsun." Fermuarı bel çukuruma kadar indirip bekledi. Ancak beni bırakmadı.
Omzumun üstünden ona aşağılayıcı bir bakış attım. "Hayır. Sadece senin hırsının tadını çıkarıyorum. Elde edemeyeceğin tek kadın, her zaman birlikte olman gereken kişi. Senin için üzülüyorum aslında."
Dikkat çekici bir kadın olduğumu biliyordum. Daha doğrusu çekiciliği bir silah olarak kullanmayı çok iyi beceriyordum. Bir yılda çok şey değişse de, bu kulüpteki ilk karşılaşmamızda Dez'i harekete geçirenin ve avcuma düşürenin ne olduğunu hatırlıyordum. Beni sadece sahnesinde istememişti, beni istemişti. Ve bunu da hiç unutmamıştı. İstediği her şeyi saniyeler içinde önüne serme becerisine sahip olan bir adam arzularından vurgun yediğinde gururu kolayca nefrete ve nefreti de hızlıca çarpık bir intikam meselesine dönüşürdü.
Başını geriye atıp güldüğünde yanaklarımın içini ısırdım. Bunu da mükemmel bir şekilde başarıyordu. Sahte bir kahkahayı bu kadar gerçek göstermek.
"Hayatım... güven bana. Seni elde etmeyi denemedim bile. Çünkü harekete geçmek istediğimde ortada denenecek bir şey olmayacak. Sen çoktan dizlerinin üstünde olacaksın."
Burnumdan alaycı bir nefes vererek güldüm. Parmaklarının tersi ejderha dövmemin hatlarında oyalanıyordu. Bakışları parmaklarının bıraktığı izi takip ediyordu.
Tatlı bir sızıyla ürperdiğimi gizlemeye çalışmadım bile bedenimi sıkmak ve gergin görünmek daha beterdi. Bizim aramızdaki farklı türde bir güç savaşıydı.
"Ne düşündüğünü biliyorum Dez. Bu dövmeyi daha önce fark etseydin, Rebel ile olan bağlantımı daha önce kurabilseydin, neler yapardın diye aklından geçiriyorsun... Sonunda sırlar sürüyü ve bizi birleştirse de, hâlâ kandırılmayı sindiremiyorsun değil mi?"
Biliyorum. Bir adamın damarına basmakta üstüme yoktu. Ve bundan oldukça zevk alıyordum.
"Rileyciğim..." dedi sırıta sırıta, yaramaz bir psikopat gibiydi. Çocukçu bir ruhun yaramazlığı değil bu. Tehlikeliydi. "Ben senin dövmeni tahmin edebileceğin bir zamandan daha önce fark etmiştim. Sadece varlığından hoşlandığım için sesimi çıkarmıyordum." Göz kırptı ve kulisin kapısına döndü. "Dışarıda bekliyorum."
Kaşlarımı çatarak arkasından baktım. Rebel, Sawyer, Morgan, Emerson, ben ve biricik Sonya'mızın işaretiydi ejderha. İsyanımızı ve intikamımızı simgeliyordu. Aynı zamanda kulüplerden çaldığımız kemikler miraslarının çizimlerini de içeriyordu. Dışarıda her zaman sırtımı kapatırdım, kulüpte dövmeyi ağır bir fondötenle örttüğüme emin olurdum. Yalan söylüyordu. Beni çok öncesinde ejderha dövmemle görmesine ihtimal bile yoktu.
Elbisemin içinden çıkarken iç geçirdim.
İşte biz buyduk.
Dez ve Riley.
Mahşer Sürüsü Yedi motosiklet kulübünün Başkan Yardımcıları.
Patron ve onun lanet olası kanaryası.
Aramızda her zaman görünmez bir sınır vardı.
Asla daha fazlası yoktu. Asla olmayacaktı.
Sürü aile demekti. Herkesin sırrı, kulübün de sırrıydı. Ama biz istisnaydık. Benim sırlarımı sadece ben taşırdım ancak sırlar konusunda benden daha karanlık sularda yüzen biri varsa o da az önce kapıdan çıkan adamdı.
Başkan Yardımcısı yamalı deri ceketimi giyerken dudaklarım hafifçe kıvrıldı ama hemen bastırdım. Bu kulübe kendi savaşım yüzünden katılmış, bu rütbeyi hem arkadaşım hem de intikamım için kabul etmiştim. Ancak sağladığı özgürlük, seçtiğim kanunlarla yaşamak ve bunu herkesin bir hayat felsefesi olarak kabul etmesi artık hoşuma gidiyordu. Bulunduğum yeri benimsiyordum. Alışıyordum. Sevmek bir seçenek değildi. Ben sevmezdim. Sadece alışırdım.
🐉
Yedi yıl önce, çatık kaşları ve kapkara takım elbiseli korkutucu adamlarla; yüksek topukluları ve öldürücü bakışlarıyla yırtıcı kadınların olduğu bir masanın başlarında oturacağımı söyleseniz, sıradan, sıkıcı bir Salı günü olduğunu söylerdim.
Ancak, bir motosiklet kulübünün "kilise" dedikleri toplantısının ortasında, o kulübün eş başkan yardımcısı olarak oturacağımı, onlarla aynı derileri giyeceğimi; yüzlerine baktığımda kendi insanlarımı göreceğimi söyleseniz, sadece gülerdim. Ve bu son derece alaycı bir gülüş olurdu.
Şu anda gülmüyordum.
Yedi yıl önce en yakın arkadaşım, Rebel Viperan'la tanıştığım akşam bile yapacaklarımızın beni şu an bulunduğum masaya oturtacağını tahmin edemezdim.
Yine de buradaydım.
O akşam acıdan, kederden ve geçmişinden kaçan Rafaella Arco ölmüştü. Yerine intikam almak için en derine batmayı göze alan Riley Lawrence doğmuştu.
Sahte bir isim, olmayan bir geçmiş, aynı kalpsiz kadın. Ama bu seferki daha acımasızdı, daha kural tanımazdı, çok daha öfkeliydi.
Kendimize ortak bir amaç bulmuştuk. Rebel, Boynuzlu Yılanlar motosiklet kulübünün başkanının kurduğu, Helbarvest eyaletindeki çete savaşlarını durdurup barışı sağlayacağı bahanesiyle hepsini bir araya getirdiği İskelet Meclisi'ni yıkacağı bir plan yapıyordu. Çünkü meclisin işlerini, görevlerini, parasını ve müşterilerini kimin finanse ettiğini çözmüştü. Kirli para, güç ve silah değil; insanın kanını donduran suçları dünyaya yayan ve eyaletteki motosiklet çetelerini de avcunun içine alan bir güçten kurtarmak istiyordu.
Hepsini yakmak istiyordu.
Ben mi? İki teker üstünde kendi kanunsuzlar dünyasını yaratan adamlar umurumda değildi. Sadece elimi sımsıkı tutan arkadaşımın yanında olmuştum. Zamanım gelene kadar ona canım pahasına yardım etmiştim. Bedel ödemiştim ve daha da ödeyeceğimi biliyordum.
Çünkü ben o gücün peşindeydim.
Redemorte. RDM. Ölüm Ağı.
Kahrolası orospu çocukları.
Gerçekte, neden böyle dizginsiz bir güce baş kaldırdığımı bu odadaki kimse bilmiyordu. Arkadaşlarıma bile hikayemin yalnızca bir kısmını anlatmıştım.
Ölüm Ağı tarikatının ağını genişletmek için kullandığı Helbarvest motosiklet çeteleri benim için sadece bir araçtı.
Seneler içinde duvarlarında bir çatlak açmak, ağda bir göçük oluşturmak için planlar yapmıştık. Federallerle iş birliğine bile cüret etmiştik. Tarikat tarafından yönetildiğini ve denetlendiğini bilen ya da bilmeyen tüm motosiklet çetelerinin içine sızmış, onların tarikata kabulü sayılan ve içinde hepsinin cehennemi olacak kodları taşıyan kemikler miraslarını çalmıştık. Sonra da sırtımızdaki ejderha dövmelerine işlemiştik.
Her şey mükemmel ilerliyordu. Kanın kokusunu alıyordum. İntikamın çağrısını duyuyordum.
Sonra ne varsa başımıza yıkılmıştı.
İhanet, kayıplar, beklenmedik bir aşk, beklenmedik bir ittifak ve savaş.
Mahşer Sürüsü Yedi Motosiklet Kulübü amacımıza ortak olmuştu, tüm kulüplere açtığımız savaşı kazanmıştık. Helbarvest'in tek motosiklet kulübüydük artık. Beş Halka dağılmıştı. Ben ise lanet olası Başkan Yardımcıları olmuştum.
Şimdi, eski armalarına bizi temsil eden bir ejderha dolanmış haldeydi. Bizim ejderhamız ve onların kökleri.
İnanın bana, bu birleşmenin tek sebebi senelerdir zaten bir darbenin planını yapıyor olmaları değildi.
Masanın en başında oturan kıvırcık saçlı hamile kadındı. Arkasında ayakta durarak hafif dokunuşlarla kadının omzunu ve boynunu ovan sahiplenici pislikti.
"Isaac aradı," dedi Sin, Rebel'ın omzunu ovmaya devam ederek. Kulübün Başkanı oydu. Anlaşmamızdan beri bu rütbeyi Rebel'la paylaşıyordu. "Arlanwood'da Kara Şövalye armalı iki kişi görmüşler."
Kaşlarım hafifçe havaya kalktı. Üç ay önce sonuçlanan savaşta eyaleti yöneten Boynuzlu Yılanlar kulübünü dağıtmıştık, Rebel kulübün başkanı olan babasını öldürmüştü. Diğer tüm kulüp üyeleri ya tutuklanmış ya da sürülmüştü. Ama hâlâ intikam almak isteyenler vardı.
Matadorlar ile savaştan çok önce birleşmiştik. Mahşer Sürüsü'nün himayesine girmeyi, Arlanwood'taki Mahşer Sürüsü şubesi olmayı kabul etmişlerdi. Isaac Matadorlar'ın bir üyesiydi, babası ve kardeşleri savaşta öldüğünde şube başkanı olarak başa geçmişti.
Dez, karşımdaki sandalyesinde homurdandı. "Nasıl?"
Kulübün Çavuş'u Seth duvarı kaplayan otantik içki rafına yaslanmış duruyor, Dez'in yanındaki Cleo ve Cooper uyukluyordu.
"Çünkü Isaac bir beceriksiz ve bölgesini kontrol edemiyor," diye mırıldandı en küçüğümüz Sawyer.
Kız kardeşi Morgan kıkır kıkır güldü. "Sana vurulan salak değil miydi o?"
Birkaç yıl önce şu an başında olduğumuz kulüp de dahil tüm çeteleri dağıtmak için aralarına sızıp, kemikler mirası madalyonlarını çalma planımızı başlattığımız sırada Sawyer'a Matadorlar düşmüştü.
Seth'e kaçamak bir bakış atarak. "Evet," diye mırıldandı.
Sözcüklerimi nefesimin altına gizledim. "Adamı öldürteceksin Saw."
Gözleri irileşti. "Neden bahsettiğini bilmiyorum."
Ona yandan bir bakış attım. Herkesi kandırabilirdi ama beni değil.
"Isaac..." diyerek sesini yükseltti Rebel, bize dik dik bakıyordu, susmamızı istiyordu. Gözlerimi devirdim sonra da karnında dolaşan eline bakarak elimde olmadan gülümsedim, sözlerine devam etmeden önce o da başını iki yana sallayıp sırıtmıştı. Kulüp ona anne diyordu ve gerçek bir anne olduğunda beni neredeyse ağlatıyordu, neredeyse. "Kulüpten birkaç kişinin gece yarısı ölümüne dövülüp şube kulüp evinin önüne atıldığını söyledi. Yüzlerini görmemişler ama ceketlerini fark etmişler."
"Yazık olmuş," diye mırıldandım.
Sin'in sert bakışları yüzüme kilitlendi. "Onlar bizden Riley. Her şube kulübün bir parçasıdır."
Eğer arkadaşıma ne kadar bağlı, sadık ve âşık olduğunu kanıtlamamış olsaydı... bu adamı öldürmekte bir saniye tereddüt etmezdim.
"Adamları yakalamışlar mı?"
Dişlerini sıktı. "Hayır."
Dilimi şaklattım. "O zaman bizden olmak için biraz daha çabalamaları gerekecek."
Uzun masanın sonunda oturan Emektarlardan biri, Fay ıslık çaldı. Hemen yanındaki Axel ise sigarasını yakmak için dudaklarına götürdü. "Bu tarz isyanların çıkması normal. Kulüpler dağılalı çok kısa bir süre oldu, daha beterlerini göreceğimize eminim. Ortalıkta çok fazla salak var."
Bir sessizlik oldu. Hepimiz Axel'a dik dik bakıyorduk. Sigarası ağzından sarkıyordu. "Ne var?"
Bolin, sigarayı ağzından aldı.
Axel'ın gözleri irileşirken Başkanlarımıza döndü. "Siktir, üzgünüm."
Sin, Rebel'ın mucizevi hamileliğinden beri anne ayı moduna girmişti. Kapalı ortamlarda sigara içilmesini yasaklamıştı. Kendisi hiç içmiyordu ki, bunu oldukça takdir ediyordum. Ondan hoşlanabilirdim bile.
"Bizden olmak demişken," dedi Dez, şimdi dosdoğru bana bakıyordu. Hayır, bronz teninde iki sivri ışık gibi parlayan gözleri yüzümde delikler açıyordu. "Diğerlerini küçümsüyorsun ama sen gerçekten bizden biri gibi davranıyor musun..." Durdu, kanarya, diyeceğini biliyordum ama bunu diğerlerinin yanında çok nadir yapardı. "Riley."
Dez Gowan ahlaksız, kanunsuz ve gamsız bir zamparaydı. Ama mesele işine ve çetesine geldiğinde bambaşka bir adama dönüşüyordu. Kendi kurallarına uymayanlara, damarına basanlara ve sadakatsizliğe merhamet göstermiyordu. Eh, ben pek çok kriteri karşılıyordum.
Sin, mırıldanarak onu uyardı.
Rebel'ın endişeli gözleri üzerimdeydi çünkü neden bahsettiğini çok biliyordu. Geçmişim artık bana yetişiyordu, ortaya çıkmayı bir zorunluluk haline getiriyordu.
Rebel, babası Don Viperan tarafından alıkonulduğunda ve savaşı başlattığında, tehdit edildiği şey, benim ve Sawyer'ın gerçek isimlerimizdi. Son bir darbe olarak, geçmişimizi tarikata açıklayacak, varlığımız hakkında onları uyaracaktı. Arkadaşım kendi canını hiçe sayarak bunu durdurmuştu. Asla unutmayacaktım. Benim için yaptıklarını asla unutmayacaktım.
O günden beri de kulüp, özellikle Dez, hakkımızda şüpheye düşüyordu. Eh, siktirip gidebilirlerdi.
Konu benim bu hayata dahil olma sebeplerime geldiğinde, boğazımdaki elleri hissetmek, nefesimin ciğerlerimde sıkışıp kalması benden beklenileni yapmamı engelliyordu. Her şeyi ortaya dökmek kolay değildi. Yapamazdım.
"Sürüye sadığım, görevlerimi yerine getiriyorum, sizinle sürüyorum," diye dişlerimi göstererek masaya doğru eğildim.
Parmağını masaya dayayıp o da bana doğru eğildi. Yüzünde sinsi ama öfkeli bir gülümseme vardı. "O zaman söyle Rileyciğim. Rebel, eyaleti Don'dan ve tarikattan kurtarmak isterken, dışarıdan biri olarak, ta Acey City'den buraya gelen yabancı bir kadın olarak sen ne istiyordun? İki haftada bir nereye kayboluyorsun? Telefonda..."
Ayağa fırlayıp ellerimi masaya vurdum. "Sakın..."
Dez de sandalyesini itip benimle yüz yüze geldiğinde kulüp evindeki tüm nefesleri sayabileceğim bir sessizlik olmuştu. Birbirimizi izleyip burnumuzdan soluyorduk. Onu öldürecektim. Dudaklarıma bakıyor, gözleri derin nefeslerle inip kalkan göğsüme kayıyor sonra tekrar yüzüme çıkıyordu. Tek bir kelime, tek bir sorgulama daha...
Rebel tokmağı sertçe indirdiğinde geri çekildim.
"Yakın bir zamanda Arlanwood'a gitmenizi istiyorum. Seth ve Sawyer da sizinle gelecek," dedi arkadaşım.
Sandalyemi itip odadan hızla çıktım. Dez'in bakışlarını sırtımda hissedebiliyordum. Kendimi serin ön bahçeye atıp Harley Davidson Dyna Super Glide'ıma doğru yürürken bir sigara yaktım.
"Riley!"
Rebel'ın arkamdan seslendiğini duyunca dumanı karanlık gökyüzüne üfleyerek ona döndüm. "Koşmayı kes. Teyzesi olacağım çocuk senin karnında tepe taklak gelsin istemiyorum."
Gülümsedi. "Bizi çok düşünüyorsan, beni koşturma o zaman. Hamile bir kadınım, senin uzun bacaklarına yetişmek çok zor."
"Hamileliğinden önce de yetişemiyordun," dedi Sawyer arkasından yaklaşarak.
Parmağımla en küçüğümüzü işaret edip onayımı verdim.
"Riley..." Yüz hatları gerilmiş, yeşil gözlerine endişe çökmüştü. "Bunu en başında konuşmuştuk. Kulüpler gidecek, eyaletin tarikatla olan bağını koparacağız sonra da sıra onlara gelecek... Er ya da geç, yaptıklarımızı öğrenecekler ve kapımıza dayanacaklar. Kendimizi koruyabilmemizin ve onlara hazırlıklı olabilmemizin tek yolu, kulübün her şeyi öğrenmesi." Eli korumacı bir şekilde karnına giderken, boğazım düğümlendi. "Sizin için ne kadar zor olduğunun farkındayım. Tanrım, her şeyi bilmediğim halde anlatacaklarınızın yükünü hissediyorum." Şimdi hem bana hem Sawyer'a bakıyordu. "İkiniz de kulübe karşı daha açık olmalısınız, en azından yapabildiğiniz kadar."
Sawyer'ın bana doğru attığı çaresiz bakışı görmem yetmişti. Her şeyi göğüslenecek biri varsa o da ben olmalıydım. Sawyer değil.
"Sawyer ne zaman isterse o zaman konuşacak," dedim Rebel'a. "Ne zaman hazır olursa."
"Peki ya sen? İntikamını tek başına alamazsın Riley. Buradaki herkese ihtiyacın var, seni korumalarına, arkanda durmalarına, senin yanında olmalarına..."
"Daha önce onlara ihtiyacımız yoktu," diye itiraz ettim.
Omuzları iç çekişiyle düştü. "Doğru yoktu ama eninde sonunda kazansak bile o kadar çok şeyi feda edecektik ki, verdiğimiz mücadeleye değmeyecekti. Bunu biliyorsun."
Fedakarlıklarımız. Sonya, Blake ve Max.
Bakışlarımı Rebel'dan uzaklaştırdığımda bu sefer Sawyer beni yakaladı.
"Cesurduk, güçlüydük, Tanrı biliyor ya, öfke bile bizi tek başına ayakta tutmaya yeterdi ama yalnızdık Riley. Bizimle aynı şeyi isteyen insanları kabullenemeyecek kadar gururluyduk."
İki tekerin üstünde gidiyor olabiliriz ama fırtınaya karşı birlikte duruyoruz.
Dez geçen aylarda aynı tartışmayı açmaya başladığında bana bunları söylemişti. Ve kahretsin ki, bu sözler beni etkilemişti.
"Hormonların yüzünden duygusal bir sürtük olup çıktın," dedim Rebel'a, "Yakında motosikletin üstünde sevgi şarkıları haykıracaksın diye korkuyorum."
Muzır bir şekilde sırıttı. "Aşk beni çok değiştirdi bebeğim. " İmalı bir şekilde kaşlarını kaldırdı. "Ayrıca şarkı söylemek senin işin, küçük kanarya."
"Siktir git," diye mırıldanarak gülümsemesine hafifçe karşılık verdim.
Verandadan inerken de bakışları üzerimdeydi. Motosikletine yürürken, otururken, kaskını başına geçirirken, sadece bana bakıyordu.
Sırtımı arkadaşlarıma ve Dez'e dönüp motosikletime bindim.
"Kaybedemeyiz Riley. Onlardan korkmamak aptallık olur."
Derin bir nefes aldım. "Kulüp kaybetmeyecek Rebel. Ne olursa olsun, kulüp kaybetmeyecek."
Kaşlarını çattı sonra da yüzüne bir dehşet ifadesi yerleşti. "Bana bunu düşünmediğini söyle. Ailenle iletişime geçtiğin için hâlâ seni öldürmek istiyorum ama sakın, bana o teklifi düşündüğünü söyleme."
Motosikletimi çalıştırıp sesini bastırdım. "Etmeyeceğim Rebel. Yedi yıl önce, çiğneyeceğim bir yemin için Acey City'den kaçmadım ben."
Ailemin hırsızlar krallığından, Ölüm Ağı'ndan, en büyük acımdan ve en büyük sırrımdan kaçmıştım. Başlarda intikam isteyemeyecek kadar dağılmış haldeydim. Helbarvest motosiklet kulüplerinin tarikatla olan bağlantısı, muhteşem bir rastlantıydı. Bu eyalet ve Rebel bana ansızın bir yol, çizgi, amaç vermişti. Buna rağmen beni kolayca intikamıma ulaştırabilecek her türlü bedeli reddetmiştim. Bedel ödemeyi kabul etmeyecek kadar gururlu ve kin doluydum.
Şimdiyse sadece mahvolduklarını görmek için bedel olarak kanımı bile akıtırdım.
Kanayan bir kalbin yanında, bir deri parçası hiçbir şeydi.
Dez
Takıntı nedir bilir misiniz?
Hayır. Bir daha deneyelim.
Bir kadına hastalıklı şekilde takıntılı olmak nedir bilir misiniz?
İlk karşılaşmada hiçbir şey anlamazsınız, sadece alışılmadık bir heyecanın derinizin altına sızdığını hissedersiniz. Gelip geçici bir şeyle, bir dürtü, arzu ya da ihtiyaçla kolaylıkla karıştırabilirsiniz.
Koku hafızanıza kazınır. Sümbülteber ve kan portakalı.
Ses sizi avlar. Keskin, güçlü ama sinsice yumuşak.
Hiç dokunmadığınız saçları elinize dolanmış şekilde hayal edersiniz. Siyah; güneş vurduğunda parlak ve canlı, ay ışığı düştüğünde koyu ve nefes kesici.
Sizin için günün başlangıcı ve gecenin sona ermesi bir çift keskin gözün üzerinizde dolaşmasına bağlıdır. Fırtına grisi.
Eğer benim gibi yeterince iradeli ve soğuk kalpli bir pislikseniz, damarlarınızda fokurdayan tehlikeli içgüdüleri bastırmak ve o takıntıyı sisteminizden atmak için tam aksi kadınları seçersiniz.
Uzun bir sürüşün ve hararetli bir günün ardından kafanızın sikilip atılmasını bir süre olsa durduracak tek bir gece.
Tek istediğim lanet olası bir nefes almak ve huzur bulmaktı. Çünkü ona karşı olan nefretim her geçen gün artarken, saplantımın azalacağını düşünerek aptallık etmiştim.
Kulüp evindeki toplantıdan sonra kendimi bir şeyle meşgul etmek için White Rabbit'teki ofisime kapanmıştım. Kulübün kapanışına kalmaya niyetim yoktu ama oyalanmam gerekiyordu. Uzak durmam gerekiyordu.
Bir içki almak için bara ulaştığımda bir sarışının -Tanrı bilir ne kadar süredir- beni beklediğini görmüştüm. Alışkındım. Bir sene öncesine kadar kadınların ihtiyaçları ve kendi isteklerimi karşılama konusunda oldukça cömert davrandığım söylenebilirdi.
Şehvetli bakışları üzerimde dolaştığında ve alt dudağını ısırdığında zihnimde şu kelimeler yanıp sönmüştü: Dikkat dağıtıcı.
Bu yüzden geri döndüğümde ofisimin kapısını açık bırakmıştım.
Birkaç dakika sonra kapı aralığından küçük bir beden süzülmüş, ben koltukta otururken sarı saçlar kucağıma dökülmüştü.
Onun tam zıttı olan kadın kemerimi çözmeye uğraşırken başımı geriye doğru attım. Dikkatimi çekmek için tamamen gevşek bir şekilde duran aletimi kotumun üstünden avuçlayıp iniltiler çıkarıyordu.
Bir eliyle tişörtümü kaldırıp kaslarımı öperken diğer eliyle deri ceketimin üstünden göğsümü okşuyordu. Akıl sağlığımı koruyabilmek ve hakkımda çıkacak bir dedikoduyu önlemek için dikkat dağınıklığımın arasına onun görüntülerinin bir kısmının sızmasına izin verdim.
Gözlerimi yumdum ve Riley'i hayal ettim.
Dizlerinin üstüne çöken oydu. Beni becermek, aletimi ağzına almak için çıldıran oydu. Öyle bir tutkuyla yanıyordu ki kıyafetlerini kapıdan girdiği an çıkarmıştı.
Elbette siktiğimin puslu hayalleri yüzünden anında sertleşmiştim. Sarışın adımı sayıklarken, sesi Riley'nin sesine dönüşmeye başladı.
Canım, diyordu zehirli gülümsemesiyle.
Bu hitaptan nefret ettiğimi sanıyordu ama aksine, o kelime Riley'nin ağzından döküldüğünde dürtülerim için adeta çıldırtıcı bir silaha dönüşüyordu.
Kendimi Riley'nin zihnimdeki mükemmel görüntüsüne öyle kaptırmıştım ki kadının üstüme çıktığını bacaklarını açıp kucağıma oturduğunu birkaç saniye algılayamadım.
Alnımdan terler dökülürken, o beni öpmeye devam ediyordu.
Ona dokunmuyordum, başımı çevirmiyor, hareket bile etmiyordum.
Hayal etmeye devam ettim. Sadece sahneye şarkı söylemek için çıktığında giydiği lanet elbiselerinden biri ofisimin zeminindeydi. Uzun bacakları belime dolanmıştı. Göğsüme dökülen saçlar onunkilerdi.
Kendimi kaptırdım. Öpücükler çeneme ulaştığında boğazımdan bir inilti çıktı.
"Kanarya..."
"Kanarya mı?"
Şaşkın sesi işittiğimde zihnimdeki pus da dağıldı. Gözlerimi açıp kucağımda oturan yanakları kızarmış kadına baktım. Öfke aniden bedenimi ele geçirdi. Burnumdan soluyordum.
Siktir.
Kadın muzırca sırıttı. "Roxanne değil mi? O, senin kanaryan. Herkes bunu biliyor."
O benim değildi. White Rabbit bir yanılsamaydı. Dışarıda Eş Başkan Yardımcısı olarak benim bir parçamdı ama Riley bana ait değildi.
Kadını kucağımdan indirerek ayağa kalktım ve kıyafetlerimi düzelttim.
"Alınmam gerektiğini biliyorum ama bir kadınlayken başkasını düşlemen romantik kalbime bir şeyler yapıyor," diyerek kıkırdadı koltukta yayılırken.
Dişlerimi sıkıp bir sigara yaktım.
Elime uzanıp sıktığında omzumun üstünden baktım. "Devam edebiliriz. Oymuş gibi davranabilirim..."
Zihnimdeki hırıltı güçlüydü.
Kimse o olamaz.
Elimi kadının hafif tutuşundan kurtardım. Sorunun bende olduğunu, onun mükemmel olduğunu söylemeliydim ama yapamazdım. Eli kanlı bir düzenbaz olabilirdim ama yalancı değildim. Mükemmellik tanımı kafamda sadece tek bir isimle örtüşüyordu.
Kadın daha çok kıkırdadı. "Vay be. Seni kapmak için kulübe girmeye çalışan kadınların kalbi çok fena kırılacak."
Burun kemerimi sıkıp masamın arkasına geçtim ve sandalyeme oturdum. Sessizliğimin yeterince mesaj verdiğini düşünüyordum ki birkaç dakika sonra kapı kapanmış, ofisimde tek başıma kalmıştım.
Bunun nafile bir çaba olacağını tahmin etmeliydim. Ancak denemeye devam ediyordum. Bir yıl... barda bana kendini Roxanne olarak tanıttığı o geceden beri hiçbir kadına dokunmamıştım. Dokunamamıştım.
Mahşer Sürüsü Yedi'nin Başkan Yardımcısı olarak sadece acımasızlığım ve müşterilerimizi bile ürküten iş yürütme anlayışımla tanınmıyordum. Zamparalıkla övünecek kadar alçalmamıştım ama kim olduğumu biliyordum. Nelerden zevk aldığımı, kendimi delilikten nasıl uzak tuttuğumu...
Riley'e kadar kontrolümü yalnızca tek başıma olduğumda zihnimin çok derinlerinde kaybetmeyi göze alırdım. Öfkemin sebebi sadece aklımı sikmesi değildi. Sınırlarımı zorladığı ve beni en çirkin, en çarpık düşüncelerimle yüzleşmeye zorladığı için ondan nefret ediyordum.
Bana yalan söylemeye cesaret ettiği için, beni kandırdığı, Rebel'ın koruması altında yalanlarını sürdürdüğü ve yanına kar kaldığı için nefret ediyordum.
Bunu yapıp da yaşayabilen tek kişi oydu. Ve kahretsin ki, onu tehdit etmek bir yana dursun ben aldığı nefesleri bile sayıyordum.
Motosikletimin anahtarını çıkarıp ofisimden hışımla çıktım. Işıklar çoktan söndürülmüş, White Rabbit kapanmıştı. Gözüm Riley'nin kulisine uzanan koridora takıldığında dişlerimi sıktım.
Bugün kulisin kapısına dayanmasaydım burnumun ucunda yaşanacakları düşünerek kendime işkence ettim. O piç kurusunu öldürmeliydim, tıpkı ondan önceki birkaç adama yapmış olmam gerektiği gibi. Ama yapmamıştım.
Riley benim değildi. Henüz değildi.
Sadakatsizdi, öyle olmadığını iddia etse de. Geçmişinin ağına takılmıştı, bir intikamın peşindeydi ve sadakati yalnızca o intikama ayrılmıştı.
Güvenilmez biriydi. Çok fazla sırrı vardı. Yine de rekabetimize ve kinime rağmen ondan uzak duramıyordum.
Elbette ne abim ne kulübüm ne de Riley ona olan takıntım konusunda hiçbir halt bilmiyordu. Böyle bir zaafın yayılmasına izin veremezdim.
Ben diz çökmezdim, deneyen biri olursa sadece gülüp geçerdim. Hem de gürültülü bir kahkahayla. Ancak Riley'nin diz çöktüğünü, pes ettiğini, yalnızca kendisini değil tüm yalanlarını ve geçmişini karşımda ortaya döktüğünü görecektim. Sadece kulübe olan bağlılığını kanıtlaması ve tarikatla olan bağlantılarını kulübün yararına olacak şekilde kullanması için değil, bana farkında olmadan çektirdiği işkencenin aynısını tatması için.
Arka kapıyı itip ısınmaya başlayan nisan gecesine çıktım. Sokaklar sakindi. Sokak lambaları karanlığın ortasında normal bir insanı sükûnetle saracak şekilde cızırdıyordu. Ancak benim kafamın içi olabilecek en kaotik yerdi o sırada.
VIP alandaki motosikletime ilerledim. Deri eldivenlerimi ve kaskımı takarken parmaklarım hafifçe seğiriyordu. Karanlığa ihtiyacım vardı. Beni çağırdığını, terletmeye başladığını hissediyordum.
Riley hayatıma girdiğinden beri sınırlarımı zorluyordum.
Mesela hırsımdı. Kaybetmeyi sevmememdi. Otuz bir yıllık hayatım boyunca istediğim her şeyi doğal bir çabayla elde etmiştim. Riley asla sahip olamayacağım bir şeyi temsil ediyordu.
Motosikletimi çalıştırdığımda kükreyişi göğsümdeki baskıyı, kana karışan bir uyuşturucu gibi azaltmıştı. Başımı iki yana sallayarak hırsla gülümsedim. Gazı kökleyip yola fırladım.
Kalp atışlarım yavaşlayana, zihnimdeki sesler egzoz dumanı gibi arkamda silik izler bırakana, görüşüm bulanıklaşana kadar son sürat sürmeye devam ettim.
Trafik ışıklarını, birkaç arabayı ve serserileri hızla geçtim.
Diğerlerinin yanında onunla çok nadiren uğraşırdım. Damarına basmak ve kışkırtmaktan bahsetmiyorum. Bunu yapmak beni eğlendiriyordu, buzdan katmanlarının altındaki ateşin yandığını bu yöntemlerle görebiliyordum.
Canını yakacak kadar onu zorlamak, geçmişiyle yüzleştirmek ve sebebini bilmediğim yaraları deşmekten bahsediyorum. Bugün toplantıda yaptığım buydu.
Rebel, o ve kızlar bizi darmadağın etmek için hayatlarımıza girse de bize gösterdikleri gerçeklere minnettardım. Çoktandır kazdığımız kuyuyu aydınlatmışlardı. Ama bizden olup, sır saklamalarını sindiremiyordum. Diken üstünde olmaktan, kontrolüm dışında olmayan olaylardan hoşlanmıyordum.
Kaldırabildiğini bildiğim için o güzel ağzını açması için üstüne gidiyordum ki sorun da buydu... kaldırabilmesi. Limitlerini bilmiyordum, o kadın hakkında her şey belirsizdi.
Harley'imi yavaşlattığımda varış noktamı algılamam birkaç saniye sürdü.
"Siktir."
Riley, Roxanne olarak White Rabbit'te sahne almaya başladığında onun için satın aldığım evin sokağına girmiştim. Benim evimden birkaç sokak gerideydi. Kulüp evi ise mütevazı müstakil evin tam kıyısında yer aldığı gölün diğer tarafında kalıyordu.
Birkaç ay önce Rebel kulüp evine yerleştiğinde Riley ve diğer kızlarda onunla kulüp evinde kalmaya karar vermişlerdi. Logan Rebel ile yaşamaya başladığında ise Riley bu eve geri dönmüştü.
Motosikletimin tekerleri yavaşça dönerken, verandasındaki sundurma gibi dört bir yanı beyaz boyalı ahşap eve yaklaştım. Bu evi sesini ilk duyduğum gecenin ertesi günü satın almıştım. Beyaz onun rengi değildi. Ama evin içinde yaşayan kadının kan kırmızı ve siyah renklerini ortaya çıkarıyordu.
Evin ikinci katında, Riley'nin yatak odasına bakan sağ pencereden ışık yandığında karşıdaki karanlık ara sokağa geçtim.
Bu ilk seferim değildi.
Kendime onu koruduğum, gizemli ailesi gizlice onu takip ederken arkasını kolladığım yalanını söylemiyordum. Elbette onu korumak istiyordum ancak şu an burada olmamın sebebi tamamen bencilceydi.
Sigara paketimden bir tane çıkarıp zippomla yaktım. Duman bir bulut halinde havaya karışırken açık perdelerden içeriye baktım.
Önce onu oradan oraya yürüyen bir karartı olarak görürken tam yatağı ve karşıdaki boy aynasının arasında durdu.
Ciğerlerim yanana kadar sigaramdan uzun bir nefes çektim.
Sırtındaki dövmeyi neredeyse tamamen açıkta bırakan askılı salaş bir bluz ve altına iç çamaşırı sayılabilecek bir şort giymişti. Kollarını kaldırıp uzun siyah saçlarını at kuyruğu yaparken ağzından bir sigara sarkıyordu. Sikik bir rüya gibiydi. Ah, hayır. O bir kabustu, mekanıma ilk girdiği gece söylediği gibi, terleten bir kâbus.
Esmer bacaklarını, dolgun kalçalarından altını göremiyordum ama yana doğru eğildiğinde, yatağının ayak ucundaki puftan ne aldığını biliyordum. Şarap kadehini dudaklarına götürüp iki yudumda bitirdi.
Hiç dans ettiğini, kulüp dışında bir yerde şarkı mırıldandığını görmemiştim. Duygularını sadece sahnede kusuyordu. Evet, kusuyordu. Ses tellerinin her biriyle içinde ne varsa dışarıya akıtıyordu ki, şarkılarını baştan çıkarıcı yapan da buydu.
Evinin sıcaklığında bile gergin, kaskatı ve her an birilerini deşmeye hazır gibi görünüyordu. Maskelerimiz birbirine çok zıttı. Ama içeride çok benzer karanlıkları taşıyorduk.
Başını hafifçe çevirip pencereye baktığında yerimden kımıldamadım. Beni görmüş gibi değildi. Hiçbir zaman beni görmüyordu. Direkt olarak gözlerimin içine baktığında bile. Görmek istemiyordu. Onu izlediğimi biliyor muydu? Bir yanım bilmesini isterken başka bir yanımsa bildiğinden emindi.
Riley'nin evi sokağın sonundaki ikinci evdi. Bir aracın geniş sokağa girdiğini görmüştüm ancak geçip gitmek yerine Riley'nin evinin önünde durdu.
Camları filmli siyah bir Maserati Quattroporte. İtalyan arabası. Daha önce görmüştüm, Riley'nin etrafında gördüğüm arabalardan biriydi.
Çenemde bir kas seğirdi. Omurgamdaki gerilimin kafamın içine ulaşmasına izin vermedim. Eğer verseydim hiç iyi şeyler olmazdı.
Sigaramı yere atarken parmaklarım belimdeki silaha ya da çizmelerimin yanlarındaki bıçaklara uzanmak için kasılıyordu. Motosikletimden inmek, arabaya ilerlemek neredeyse yırtıcı bir dürtüydü.
Pencereye baktığımda ışığın söndüğünü gördüm.
Bir adam arka koltuktan indi. Sırtı dönük olduğu için sadece siyah saçlarını, geniş omuzlarını ve takım elbisesini dolduran iri bedenini görebiliyordum.
Ailesini, sırlarını, Rebel ve Logan'ın koyduğu kuralları sikeyim.
Silahımı belimden çekip motosikletimden indim ve karanlık sokaktan çıkmaya hazırlandım.
Adam verandanın basamaklarını tırmanmak üzereydi. Arabanın içinde kaç kişi olduğu da umurumda değildi. Benim bölgemdelerdi. Benim...
Takım elbiseli son basamağa adım atamadan evin kapısı hızla açıldı.
Riley'i gördüğüm an durdum, adam da öyle.
Göğsüm kurcalamak istemediğim bir hisle doldu.
Omzuna bir tüfek dayamıştı ve verandaya çıkarken tüfeğin namlusunu adama doğrultmuştu.
Etrafına hızlı bir bakış attıktan sonra geri atım atmayı reddeden adamı tüfeğiyle tehdit ederek, göğsünden dürttü.
Bir şeyler konuştuklarını, tartıştıklarını görüyor ama duyamıyordum.
Araçtan iki iri yarı piç kurusu daha indiğinde ateş etmeye hazırdım. Ama Riley'nin karşısındaki herif elini kaldırıp adamlara geri çekilmelerini işaret etti.
Konuştukları süre boyunca adamın elleri bir tehlike olmadığını sergilemek istercesine havada Riley'nin tüfeği ise göğsündeydi.
O kimdi? Ailesinden biri miydi? Ölüm Ağı'yla bir bağlantısı var mıydı?
Dişlerim gıcırdadı. O muydu? Carter... Riley'nin telefon konuşmaları dışında hakkında hiçbir şey bilmediğim adam.
Parmağım tetiğin üstünde gerildi.
Adam geri geri adımlar atıp araca döndüğünde birkaç saniye yüzünü tam olarak görememiştim çünkü hâlâ tüfeği sıkıca tutan Riley'e bakıyordum. Ben de silahımı bırakmamıştım.
Maserati gözden kaybolana kadar orada durdum. Riley de, tüfeği indirmeyi reddetti. Bir saniye, yalnızca bir küçük saniye. Kaşlarını çattığını ve titrediğini görebildim. Bir zayıflık belirtisi. Bir anlık boşluk. Bir anlık beliren acı.
Sonra da bana baktı. Direkt gözlerimin içine. Sanki en başından beri orada olduğumu biliyordu.
Tüfeği bana doğrulttuğunda çenesini de aşina olduğum gururlu duruşla dikleştirdi.
Dudağımın kenarı kıvrıldı. Silahımı başımın yanında sallayarak ona selam verdim.
Asla av değil. Asla hazırlıksız değil. Lanet olası bir köpekbalığı. İşte Riley buydu. Hangi adam onun gibi bir kadını takıntı yapmazdı ki?
Muhteşem kalçalarının ve uzun bacaklarının bir manzarasını sunarak çıplak ayaklarıyla evine döndü ve kapıyı çarptı.
Çenemi sıvazlarken motosikletime döndüm. Bir gün, üstelik çok yakın bir zamanda, o kapıdan içeriye girecektim. Muhtemelen silahı bu sefer benim kalbime dayalı olacaktı, zihni beni uzak tutmak için ona haykıracaktı ama gözleriyle, bedeniyle, kalp atışlarıyla onu benim yapmam için yalvaracaktı.
Bu sevgi değildi. Bu fethetme ihtiyacıydı.
Evinden uzaklaştığım dakikalarda, tanıdık karanlık zihnimi yeniden ele geçirdi.
Soğuk zemin.
Zifiri karanlık bodrum.
Uykusuz bir gece daha.
Eski dostum beni çağırıyordu ve bir kere daha Riley ile onun arasında bir savaş veriyordum.
🐉
Veee bölüm sonu canavarı!!
Evvvetttt, ne düşünüyorsunuz aşklarım 😈
Bu çift benim kıçımı tutuşturdu açıkça söylüyorum ajskdkajds ÇOK ACAYİP BÖLÜMLER BEKLİYOR BİZİ.
Bu bir parça dark romance'e giren bir seri bu yüzden takıntıların nasıl sonuçlandığını hepimiz biliyoruz ::))) Ama devreye dış minnaklar girince bakalım neler olacak öhöm ::))))
Sizi çooook seviyorum
Kaçtıımm
İkinci Bölüm
"Takıntı"
Sırtım kulisin kapısına çarptığında dudaklarını boynumda dolaştıran iri yarı esmer adamın omzuna tutundum.
Hakkını vermeliyim ki dizlerimi titretecek ve tenimi kavuracak her hamleyi sergiliyordu.
Ancak bomboştum. Ateş değil, bir kıvılcım bile hissetmiyordum. Birkaç gecedir sahnemi izlemeye geliyordu. Şarkılarımı dinliyor, elbiselerimin içinde ne kadar güzel göründüğümü ve onlar olmadan nasıl görüneceğimi düşünüyor, bana bir içki ısmarlıyor sonra da geri çekiliyordu.
Sabrını takdir etmiştim ve kendimi ödüllendirmek istemiştim.
Benim ödülüm. Asla onların zaferi değil. Nadiren de olsa kendimi gevşettiğim birkaç gece oluyordu.
"Kahretsin. Harika olacağını biliyordum," dedi adam nefes nefese.
Jack? Jamie? Hiçbir fikrim yoktu.
Sadece bir bacağımı beline sardım.
Kalçalarını bana doğru ittirip inledi. "Peşinden koştuğum o süre boyunca beni öldürmek mi istiyorsun yoksa becermek mi emin olamamıştım. Çok soğuksun tatlım. Ama içindeki ateşi ortaya çıkaracağım."
"Kes sesini," diye fısıldadım.
Kıkırdayıp dudaklarıma uzandığında başımı geriye doğru çektim.
Gözlerini kırpıştırıp tekrar sırıttı. "Ah yasak bölge mi? Dudaklarını tadamayacak mıyım?"
Omzunu tutup onu aşağıya doğru inmesi için yönlendirdim. Elbisemin askısını dişleriyle indirip, popomu avuçlarken yüzünü göğüslerime ve karnıma sürterek dizlerinin üstüne çöktü.
Olması gereken tek yerdi.
Elbisemin eteğini karnıma kadar sıyırdığında bir bacağımı omzunun üstüne attım.
"Tanrım! Mükemmelsin."
White Rabbit'teki kulisimde sadece aynanın etrafındaki sarı ampuller yanıyordu. Kendimi görebiliyordum. Adam külotumu sıyırırken elimdeki şaraptan bir yudum aldım.
Güm.Güm.Güm.
Arkamdaki kapı üç öfkeli vuruşla sarsıldığında adam homurdandı.
Şarabı tek yudumda içip kadehi yanımdaki siyah deri koltuğa doğru attım.
Güm.Güm.Güm.
Omuzlarım kapıya inen darbeler yüzünden tekrar sarsıldı.
"Riley... Kapıyı aç."
Oydu. Tabii ki oydu.
Ben dişlerimi sıkarken adam hızla ayağa fırladı. "Siktir. Bu gece burada olacağını düşünmemiştim."
Elbette o da sesi tanımıştı.
White Rabbit'in patronu "görünür" bir mesafede olduğunda bana içki ısmarlayacak ya da benimle flört edecek kadar cesaretli olanını pek görmemiştim.
Kimsenin sevgili kanaryasına yaklaşmasını istemiyordu. Ben White Rabbit'in gözdesiydim ve müşterilerin bana erişebilecekleri yakınlık yalnızca sahneyle aramızdaki platformdu. Barda oturuyorsam, üç bar taburesi uzaklıktı.
Bana istediğini istediği an yaptırabileceğinden değildi; bu küçük düzenlemeden memnundum. Canım istemediği sürece kimsenin bana fazla yakın olmasını ya da sohbet etmeye çalışmasını istemiyordum.
Ayrıca belli ki adam bilmiyordu ama o, asla, muhtemelen ölse bile hiçbir sahnemi kaçırmazdı. Başı ya da sonu fark etmezdi. Mutlaka varlığını hissettirirdi.
Ben Roxanne'i seslendirirken sahnemin önünde, tam da ayaklarımın dibinde kanlar içinde yattığı bir görüntü zihnime düştüğünde neredeyse gülümseyecektim.
Kapıya bir daha vurduğunda adam geriye çekildi, gözleri irileşmişti.
Elbisemi düzeltip kilidi çevirirken homurdandım. "Bir yaprak gibi titriyorsun."
"Üzgünüm ama hiçbir kadın, Dez Gowan'ı karşıma alabileceğim kadar mükemmel değildir."
Aptal, korkak herif.
Kapıyı açtığım sırada görüş alanından çıkabileceği şekilde arkama gizleniyordu.
İşte o da karşımdaydı.
Neredeyse kapıyı kaplayan cüssesi, iki parmağının arasına sıkıştırdığı sigarası, kuzguni dağınık saçları, keskin yüz hatları ve kaplan sarısı gözleriyle Dez Gowan.
White Rabbit'in sahibi. Lanet olası patronum. Ve kulübün sınırları dışında aynı rütbeyi, Mahşer Sürüsü Yedi'nin Başkan Yardımcılığını paylaştığım serseri.
Gömleğinden kurtulmuş, kaslarını sımsıkı saran siyah bir tişört ve kulüp ceketini giymişti.
Sigarasının dumanı dudaklarının arasından süzülürken gözlerinde arkamdaki adamın titreyişini haklı çıkaracak bir bakış vardı. Birçok kadın bunu onun cazibesi olarak görüyordu bense ötesini. Dengesizlik, tehlike ve çekici olmaması gereken bir vahşilik barındırıyordu.
Dudaklarını ıslatıp bedenimi baştan aşağıya süzdü.
Bedenim farklı bir tepki veriyordu ama ondan nefret ediyordum. Bir yıl önce arkadaşım Rebel'ı bulmak için Ottalane'e gelip, Dez'i tanımıyormuş gibi davranıp kulübüne girmeyi başardığım zamandan daha çok hem de.
Onun bana karşı olan duygularını ise çözemiyordum ki insanları okumak benim yeteneğimdi. Sakladığımız sırrı öğrendiği, beni işe aldığı gece söylediğim yalanları ve gerçek adımı keşfettiğinden beri öfkesi hiç dinmemişti ancak ondan öncesi tam bir karmaşaydı.
Önceden sadece White Rabbit'te karşı karşıya kalırken şimdi hayatlarımız iç içeydi.
Lanet olası.
"Başkan mesaj attı. Toplanacağız."
Kollarımı göğsümde kavuşturdum. "Bu yüzden mi kapımı kırmak üzereydin..." Dişlerimi sıktım. "Patron."
Burun delikleri çektiği derin nefesle genişledi. Eşiği geçip bana doğru bir adım attığında yerimden kımıldamadım. Sigarasından bir nefes daha çekip başını hafifçe çevirdi. Yüzüme denk getirmeden ama saçlarımı sıyıracak şekilde üfledi. Ağzının kenarı seğiriyordu. Onun tikiydi bu. Gülümseme değildi, sırıtış değildi, bir kahkaha habercisi değildi. Başkalarının yanında çok sık olmazdı, en gergin toplantılarda bile... Ama benimleyken, o tik her zaman belirirdi.
"Hayır benim küçük kanaryam," dedi her kelimenin üstüne basarak. Yumruklarımı sıktım. "Kapını kırmak üzereydim çünkü tenin kızarmış, elbisenin askısı omzundan düşmüş ve arkanda altına sıçmak üzere olan bir geri zekalı saklanıyor." Yüzüme eğildiğinde çenemi kaldırdım. "Kuralları biliyorsun."
Kalçasına doğru uzanırken göğüslerim sert karnına sürtündü. Bana yukarıdan bakarken sigarasının dibini görmüştü ama içine çekmeye devam ediyordu. Her zaman arka cebinde tuttuğunu bildiğim telefonunu çıkarıp saati gösterdim. "Mesaim bitti. Yani..." Gülümseyip fısıldadım. "Kurallarını sikeyim... Patron."
"Diz kapaklarını parçalamadan kulübümden defol."
Gözlerimin içine bakıyordu ama sözleri benim için değil, yanımdan hızla geçip koridora fırlayan adam içindi.
Adam gider gitmez de az önceki saldırgan pislik kaybolmuş yerine en nefret ettiğim ruh hali geçmişti. Her koşulda kazanan olmayı arzuluyordu ve zaferini açıkça ilan etmeyi seviyordu.
Öfkeli, hislerini dizginleyemeyen ve mimikleriyle her kartını açık eden adamlarla uğraşmayı tercih ederdim.
Oyun oynamayı bilen, kendini saklamayı ve örtmeyi çok çok iyi beceren, duygu geçişlerinde neyin sahte neyin gerçek olduğunu ayırt etmeyi zorlaştıran bir de üstüne alaycı olan adamların kökünü kurutmak isterdim.
Yüzüne tatmin dolu bir gülümseme yayıldı. Her insanın belirli durumlar için suratına geçirdiği maskeleri olurdu. Üzgün, acımasız, duygusuz ya da mutlu... Hiçbirinde yeteri kadar ustalaşamazdınız, neticede onlar yapaydı. Dez Gowan ise... o maskeleri kendine katman katman deriler halinde örmüştü. Canlı, etten ve kemikten.
"Hanginizin hayatını kurtardım emin olamıyorum Riley. Ya o bir köpekbalığı tarafından yenecekti ya da sen küçük balıklarla karnını doyurabileceğini düşünecektin."
Onu kapıda bırakıp üstümü değiştirmek için ahşap paravanın arkasına geçtim. Dez'i kovabilirdim, kapıyı suratına çarpabilirdim ama bunun tatminini ona asla yaşatmayacaktım. Ondan çekineceğim hiçbir şeyim yoktu.
Bu kulisteyken önünde ilk defa soyunduğumda ağzındaki seğirmeyi ve gözlerindeki afallamışlığı hatırladım. İçimi memnuniyetle dolduran bir anıydı.
"Benim bir dengim yok Dez. Yani küçük balıklarla idare etmek zorundayım," diyerek elbisemin arkasındaki fermuara uzandım. Açamayınca paravanın kapalı perdesinin içinden çıktım.
"Bir dengin yok öyle mi?"
Dez odanın ortasındaydı, kollarını göğsünde kavuşturmuş, tüm o aptal kasları ve tenini kaplayan dövmeleri sergiliyordu.
Bazen takım giyerdi, takım giyen erkeklere alışkın ve hazırlıklıydım. Ama deriler ve gizlenmemiş dövmelerle dolu bir Dez Gowan'a henüz bağışıklık kazanamamıştım. Neyse ki, genel olarak erkeklere karşı bağışıklığım vardı.
Arkamı dönüp fermuarımı işaret ettim.
Bu her zaman yaptığımız bir şeymiş, mahrem değilmiş ya da bizi olması gerekenden daha fazla yakınlaştırmıyormuş gibi yaklaştı.
"Olmadığını biliyorsun, canım..." dedim ancak zehirli bir yılanın tıslayışı kadar yumuşak bir sesle.
Ona bu şekilde seslendiğimde sinirlerinin oynadığını biliyordum. Kulübün sınırlarında patron ve çalışan olarak bir mesafemiz vardı. Her zaman. Ama dışarıdaki dünyada bir madalyonun iki yüzüydük.
Mahşer Sürüsü'nün Başkan Yardımcıları olarak yan yana, zihin zihne ve elbette diş dişeydik. Birbirimize alışmıştık ama nefret tazeydi. Birlikte kıyamet koparacak gücümüz vardı, dile getirmesem de Dez'in başarılarını takdir ederdim ama yine de rekabet içindeydik.
Fermuarımı tutup sertçe çektiğinde geriye doğru sendeledim. Belime yerleştirdiği eliyle beni dengede tuttu.
Kalp atışlarım bu sert temasla hızlanabilirdi, dizlerim titreyebilirdi ama hem saklamakta çok iyiydim hem de hoşuma giden tavırlara nötr kalma, çiğneyip tükürme konusunda oldukça pratik yapmıştım.
"Bir dengin yokmuş gibi davranabileceğin tek yer burası kanarya," dedi parmakları omurgamda gezinip fermuarı aşağıya indirirken. "Dışarıda... tek denginin ben olduğumu bilmek ise seni delirtiyor değil mi? Hırsından kafayı yiyorsun." Fermuarı bel çukuruma kadar indirip bekledi. Ancak beni bırakmadı.
Omzumun üstünden ona aşağılayıcı bir bakış attım. "Hayır. Sadece senin hırsının tadını çıkarıyorum. Elde edemeyeceğin tek kadın, her zaman birlikte olman gereken kişi. Senin için üzülüyorum aslında."
Dikkat çekici bir kadın olduğumu biliyordum. Daha doğrusu çekiciliği bir silah olarak kullanmayı çok iyi beceriyordum. Bir yılda çok şey değişse de, bu kulüpteki ilk karşılaşmamızda Dez'i harekete geçirenin ve avcuma düşürenin ne olduğunu hatırlıyordum. Beni sadece sahnesinde istememişti, beni istemişti. Ve bunu da hiç unutmamıştı. İstediği her şeyi saniyeler içinde önüne serme becerisine sahip olan bir adam arzularından vurgun yediğinde gururu kolayca nefrete ve nefreti de hızlıca çarpık bir intikam meselesine dönüşürdü.
Başını geriye atıp güldüğünde yanaklarımın içini ısırdım. Bunu da mükemmel bir şekilde başarıyordu. Sahte bir kahkahayı bu kadar gerçek göstermek.
"Hayatım... güven bana. Seni elde etmeyi denemedim bile. Çünkü harekete geçmek istediğimde ortada denenecek bir şey olmayacak. Sen çoktan dizlerinin üstünde olacaksın."
Burnumdan alaycı bir nefes vererek güldüm. Parmaklarının tersi ejderha dövmemin hatlarında oyalanıyordu. Bakışları parmaklarının bıraktığı izi takip ediyordu.
Tatlı bir sızıyla ürperdiğimi gizlemeye çalışmadım bile bedenimi sıkmak ve gergin görünmek daha beterdi. Bizim aramızdaki farklı türde bir güç savaşıydı.
"Ne düşündüğünü biliyorum Dez. Bu dövmeyi daha önce fark etseydin, Rebel ile olan bağlantımı daha önce kurabilseydin, neler yapardın diye aklından geçiriyorsun... Sonunda sırlar sürüyü ve bizi birleştirse de, hâlâ kandırılmayı sindiremiyorsun değil mi?"
Biliyorum. Bir adamın damarına basmakta üstüme yoktu. Ve bundan oldukça zevk alıyordum.
"Rileyciğim..." dedi sırıta sırıta, yaramaz bir psikopat gibiydi. Çocukçu bir ruhun yaramazlığı değil bu. Tehlikeliydi. "Ben senin dövmeni tahmin edebileceğin bir zamandan daha önce fark etmiştim. Sadece varlığından hoşlandığım için sesimi çıkarmıyordum." Göz kırptı ve kulisin kapısına döndü. "Dışarıda bekliyorum."
Kaşlarımı çatarak arkasından baktım. Rebel, Sawyer, Morgan, Emerson, ben ve biricik Sonya'mızın işaretiydi ejderha. İsyanımızı ve intikamımızı simgeliyordu. Aynı zamanda kulüplerden çaldığımız kemikler miraslarının çizimlerini de içeriyordu. Dışarıda her zaman sırtımı kapatırdım, kulüpte dövmeyi ağır bir fondötenle örttüğüme emin olurdum. Yalan söylüyordu. Beni çok öncesinde ejderha dövmemle görmesine ihtimal bile yoktu.
Elbisemin içinden çıkarken iç geçirdim.
İşte biz buyduk.
Dez ve Riley.
Mahşer Sürüsü Yedi motosiklet kulübünün Başkan Yardımcıları.
Patron ve onun lanet olası kanaryası.
Aramızda her zaman görünmez bir sınır vardı.
Asla daha fazlası yoktu. Asla olmayacaktı.
Sürü aile demekti. Herkesin sırrı, kulübün de sırrıydı. Ama biz istisnaydık. Benim sırlarımı sadece ben taşırdım ancak sırlar konusunda benden daha karanlık sularda yüzen biri varsa o da az önce kapıdan çıkan adamdı.
Başkan Yardımcısı yamalı deri ceketimi giyerken dudaklarım hafifçe kıvrıldı ama hemen bastırdım. Bu kulübe kendi savaşım yüzünden katılmış, bu rütbeyi hem arkadaşım hem de intikamım için kabul etmiştim. Ancak sağladığı özgürlük, seçtiğim kanunlarla yaşamak ve bunu herkesin bir hayat felsefesi olarak kabul etmesi artık hoşuma gidiyordu. Bulunduğum yeri benimsiyordum. Alışıyordum. Sevmek bir seçenek değildi. Ben sevmezdim. Sadece alışırdım.
🐉
Yedi yıl önce, çatık kaşları ve kapkara takım elbiseli korkutucu adamlarla; yüksek topukluları ve öldürücü bakışlarıyla yırtıcı kadınların olduğu bir masanın başlarında oturacağımı söyleseniz, sıradan, sıkıcı bir Salı günü olduğunu söylerdim.
Ancak, bir motosiklet kulübünün "kilise" dedikleri toplantısının ortasında, o kulübün eş başkan yardımcısı olarak oturacağımı, onlarla aynı derileri giyeceğimi; yüzlerine baktığımda kendi insanlarımı göreceğimi söyleseniz, sadece gülerdim. Ve bu son derece alaycı bir gülüş olurdu.
Şu anda gülmüyordum.
Yedi yıl önce en yakın arkadaşım, Rebel Viperan'la tanıştığım akşam bile yapacaklarımızın beni şu an bulunduğum masaya oturtacağını tahmin edemezdim.
Yine de buradaydım.
O akşam acıdan, kederden ve geçmişinden kaçan Rafaella Arco ölmüştü. Yerine intikam almak için en derine batmayı göze alan Riley Lawrence doğmuştu.
Sahte bir isim, olmayan bir geçmiş, aynı kalpsiz kadın. Ama bu seferki daha acımasızdı, daha kural tanımazdı, çok daha öfkeliydi.
Kendimize ortak bir amaç bulmuştuk. Rebel, Boynuzlu Yılanlar motosiklet kulübünün başkanının kurduğu, Helbarvest eyaletindeki çete savaşlarını durdurup barışı sağlayacağı bahanesiyle hepsini bir araya getirdiği İskelet Meclisi'ni yıkacağı bir plan yapıyordu. Çünkü meclisin işlerini, görevlerini, parasını ve müşterilerini kimin finanse ettiğini çözmüştü. Kirli para, güç ve silah değil; insanın kanını donduran suçları dünyaya yayan ve eyaletteki motosiklet çetelerini de avcunun içine alan bir güçten kurtarmak istiyordu.
Hepsini yakmak istiyordu.
Ben mi? İki teker üstünde kendi kanunsuzlar dünyasını yaratan adamlar umurumda değildi. Sadece elimi sımsıkı tutan arkadaşımın yanında olmuştum. Zamanım gelene kadar ona canım pahasına yardım etmiştim. Bedel ödemiştim ve daha da ödeyeceğimi biliyordum.
Çünkü ben o gücün peşindeydim.
Redemorte. RDM. Ölüm Ağı.
Kahrolası orospu çocukları.
Gerçekte, neden böyle dizginsiz bir güce baş kaldırdığımı bu odadaki kimse bilmiyordu. Arkadaşlarıma bile hikayemin yalnızca bir kısmını anlatmıştım.
Ölüm Ağı tarikatının ağını genişletmek için kullandığı Helbarvest motosiklet çeteleri benim için sadece bir araçtı.
Seneler içinde duvarlarında bir çatlak açmak, ağda bir göçük oluşturmak için planlar yapmıştık. Federallerle iş birliğine bile cüret etmiştik. Tarikat tarafından yönetildiğini ve denetlendiğini bilen ya da bilmeyen tüm motosiklet çetelerinin içine sızmış, onların tarikata kabulü sayılan ve içinde hepsinin cehennemi olacak kodları taşıyan kemikler miraslarını çalmıştık. Sonra da sırtımızdaki ejderha dövmelerine işlemiştik.
Her şey mükemmel ilerliyordu. Kanın kokusunu alıyordum. İntikamın çağrısını duyuyordum.
Sonra ne varsa başımıza yıkılmıştı.
İhanet, kayıplar, beklenmedik bir aşk, beklenmedik bir ittifak ve savaş.
Mahşer Sürüsü Yedi Motosiklet Kulübü amacımıza ortak olmuştu, tüm kulüplere açtığımız savaşı kazanmıştık. Helbarvest'in tek motosiklet kulübüydük artık. Beş Halka dağılmıştı. Ben ise lanet olası Başkan Yardımcıları olmuştum.
Şimdi, eski armalarına bizi temsil eden bir ejderha dolanmış haldeydi. Bizim ejderhamız ve onların kökleri.
İnanın bana, bu birleşmenin tek sebebi senelerdir zaten bir darbenin planını yapıyor olmaları değildi.
Masanın en başında oturan kıvırcık saçlı hamile kadındı. Arkasında ayakta durarak hafif dokunuşlarla kadının omzunu ve boynunu ovan sahiplenici pislikti.
"Isaac aradı," dedi Sin, Rebel'ın omzunu ovmaya devam ederek. Kulübün Başkanı oydu. Anlaşmamızdan beri bu rütbeyi Rebel'la paylaşıyordu. "Arlanwood'da Kara Şövalye armalı iki kişi görmüşler."
Kaşlarım hafifçe havaya kalktı. Üç ay önce sonuçlanan savaşta eyaleti yöneten Boynuzlu Yılanlar kulübünü dağıtmıştık, Rebel kulübün başkanı olan babasını öldürmüştü. Diğer tüm kulüp üyeleri ya tutuklanmış ya da sürülmüştü. Ama hâlâ intikam almak isteyenler vardı.
Matadorlar ile savaştan çok önce birleşmiştik. Mahşer Sürüsü'nün himayesine girmeyi, Arlanwood'taki Mahşer Sürüsü şubesi olmayı kabul etmişlerdi. Isaac Matadorlar'ın bir üyesiydi, babası ve kardeşleri savaşta öldüğünde şube başkanı olarak başa geçmişti.
Dez, karşımdaki sandalyesinde homurdandı. "Nasıl?"
Kulübün Çavuş'u Seth duvarı kaplayan otantik içki rafına yaslanmış duruyor, Dez'in yanındaki Cleo ve Cooper uyukluyordu.
"Çünkü Isaac bir beceriksiz ve bölgesini kontrol edemiyor," diye mırıldandı en küçüğümüz Sawyer.
Kız kardeşi Morgan kıkır kıkır güldü. "Sana vurulan salak değil miydi o?"
Birkaç yıl önce şu an başında olduğumuz kulüp de dahil tüm çeteleri dağıtmak için aralarına sızıp, kemikler mirası madalyonlarını çalma planımızı başlattığımız sırada Sawyer'a Matadorlar düşmüştü.
Seth'e kaçamak bir bakış atarak. "Evet," diye mırıldandı.
Sözcüklerimi nefesimin altına gizledim. "Adamı öldürteceksin Saw."
Gözleri irileşti. "Neden bahsettiğini bilmiyorum."
Ona yandan bir bakış attım. Herkesi kandırabilirdi ama beni değil.
"Isaac..." diyerek sesini yükseltti Rebel, bize dik dik bakıyordu, susmamızı istiyordu. Gözlerimi devirdim sonra da karnında dolaşan eline bakarak elimde olmadan gülümsedim, sözlerine devam etmeden önce o da başını iki yana sallayıp sırıtmıştı. Kulüp ona anne diyordu ve gerçek bir anne olduğunda beni neredeyse ağlatıyordu, neredeyse. "Kulüpten birkaç kişinin gece yarısı ölümüne dövülüp şube kulüp evinin önüne atıldığını söyledi. Yüzlerini görmemişler ama ceketlerini fark etmişler."
"Yazık olmuş," diye mırıldandım.
Sin'in sert bakışları yüzüme kilitlendi. "Onlar bizden Riley. Her şube kulübün bir parçasıdır."
Eğer arkadaşıma ne kadar bağlı, sadık ve âşık olduğunu kanıtlamamış olsaydı... bu adamı öldürmekte bir saniye tereddüt etmezdim.
"Adamları yakalamışlar mı?"
Dişlerini sıktı. "Hayır."
Dilimi şaklattım. "O zaman bizden olmak için biraz daha çabalamaları gerekecek."
Uzun masanın sonunda oturan Emektarlardan biri, Fay ıslık çaldı. Hemen yanındaki Axel ise sigarasını yakmak için dudaklarına götürdü. "Bu tarz isyanların çıkması normal. Kulüpler dağılalı çok kısa bir süre oldu, daha beterlerini göreceğimize eminim. Ortalıkta çok fazla salak var."
Bir sessizlik oldu. Hepimiz Axel'a dik dik bakıyorduk. Sigarası ağzından sarkıyordu. "Ne var?"
Bolin, sigarayı ağzından aldı.
Axel'ın gözleri irileşirken Başkanlarımıza döndü. "Siktir, üzgünüm."
Sin, Rebel'ın mucizevi hamileliğinden beri anne ayı moduna girmişti. Kapalı ortamlarda sigara içilmesini yasaklamıştı. Kendisi hiç içmiyordu ki, bunu oldukça takdir ediyordum. Ondan hoşlanabilirdim bile.
"Bizden olmak demişken," dedi Dez, şimdi dosdoğru bana bakıyordu. Hayır, bronz teninde iki sivri ışık gibi parlayan gözleri yüzümde delikler açıyordu. "Diğerlerini küçümsüyorsun ama sen gerçekten bizden biri gibi davranıyor musun..." Durdu, kanarya, diyeceğini biliyordum ama bunu diğerlerinin yanında çok nadir yapardı. "Riley."
Dez Gowan ahlaksız, kanunsuz ve gamsız bir zamparaydı. Ama mesele işine ve çetesine geldiğinde bambaşka bir adama dönüşüyordu. Kendi kurallarına uymayanlara, damarına basanlara ve sadakatsizliğe merhamet göstermiyordu. Eh, ben pek çok kriteri karşılıyordum.
Sin, mırıldanarak onu uyardı.
Rebel'ın endişeli gözleri üzerimdeydi çünkü neden bahsettiğini çok biliyordu. Geçmişim artık bana yetişiyordu, ortaya çıkmayı bir zorunluluk haline getiriyordu.
Rebel, babası Don Viperan tarafından alıkonulduğunda ve savaşı başlattığında, tehdit edildiği şey, benim ve Sawyer'ın gerçek isimlerimizdi. Son bir darbe olarak, geçmişimizi tarikata açıklayacak, varlığımız hakkında onları uyaracaktı. Arkadaşım kendi canını hiçe sayarak bunu durdurmuştu. Asla unutmayacaktım. Benim için yaptıklarını asla unutmayacaktım.
O günden beri de kulüp, özellikle Dez, hakkımızda şüpheye düşüyordu. Eh, siktirip gidebilirlerdi.
Konu benim bu hayata dahil olma sebeplerime geldiğinde, boğazımdaki elleri hissetmek, nefesimin ciğerlerimde sıkışıp kalması benden beklenileni yapmamı engelliyordu. Her şeyi ortaya dökmek kolay değildi. Yapamazdım.
"Sürüye sadığım, görevlerimi yerine getiriyorum, sizinle sürüyorum," diye dişlerimi göstererek masaya doğru eğildim.
Parmağını masaya dayayıp o da bana doğru eğildi. Yüzünde sinsi ama öfkeli bir gülümseme vardı. "O zaman söyle Rileyciğim. Rebel, eyaleti Don'dan ve tarikattan kurtarmak isterken, dışarıdan biri olarak, ta Acey City'den buraya gelen yabancı bir kadın olarak sen ne istiyordun? İki haftada bir nereye kayboluyorsun? Telefonda..."
Ayağa fırlayıp ellerimi masaya vurdum. "Sakın..."
Dez de sandalyesini itip benimle yüz yüze geldiğinde kulüp evindeki tüm nefesleri sayabileceğim bir sessizlik olmuştu. Birbirimizi izleyip burnumuzdan soluyorduk. Onu öldürecektim. Dudaklarıma bakıyor, gözleri derin nefeslerle inip kalkan göğsüme kayıyor sonra tekrar yüzüme çıkıyordu. Tek bir kelime, tek bir sorgulama daha...
Rebel tokmağı sertçe indirdiğinde geri çekildim.
"Yakın bir zamanda Arlanwood'a gitmenizi istiyorum. Seth ve Sawyer da sizinle gelecek," dedi arkadaşım.
Sandalyemi itip odadan hızla çıktım. Dez'in bakışlarını sırtımda hissedebiliyordum. Kendimi serin ön bahçeye atıp Harley Davidson Dyna Super Glide'ıma doğru yürürken bir sigara yaktım.
"Riley!"
Rebel'ın arkamdan seslendiğini duyunca dumanı karanlık gökyüzüne üfleyerek ona döndüm. "Koşmayı kes. Teyzesi olacağım çocuk senin karnında tepe taklak gelsin istemiyorum."
Gülümsedi. "Bizi çok düşünüyorsan, beni koşturma o zaman. Hamile bir kadınım, senin uzun bacaklarına yetişmek çok zor."
"Hamileliğinden önce de yetişemiyordun," dedi Sawyer arkasından yaklaşarak.
Parmağımla en küçüğümüzü işaret edip onayımı verdim.
"Riley..." Yüz hatları gerilmiş, yeşil gözlerine endişe çökmüştü. "Bunu en başında konuşmuştuk. Kulüpler gidecek, eyaletin tarikatla olan bağını koparacağız sonra da sıra onlara gelecek... Er ya da geç, yaptıklarımızı öğrenecekler ve kapımıza dayanacaklar. Kendimizi koruyabilmemizin ve onlara hazırlıklı olabilmemizin tek yolu, kulübün her şeyi öğrenmesi." Eli korumacı bir şekilde karnına giderken, boğazım düğümlendi. "Sizin için ne kadar zor olduğunun farkındayım. Tanrım, her şeyi bilmediğim halde anlatacaklarınızın yükünü hissediyorum." Şimdi hem bana hem Sawyer'a bakıyordu. "İkiniz de kulübe karşı daha açık olmalısınız, en azından yapabildiğiniz kadar."
Sawyer'ın bana doğru attığı çaresiz bakışı görmem yetmişti. Her şeyi göğüslenecek biri varsa o da ben olmalıydım. Sawyer değil.
"Sawyer ne zaman isterse o zaman konuşacak," dedim Rebel'a. "Ne zaman hazır olursa."
"Peki ya sen? İntikamını tek başına alamazsın Riley. Buradaki herkese ihtiyacın var, seni korumalarına, arkanda durmalarına, senin yanında olmalarına..."
"Daha önce onlara ihtiyacımız yoktu," diye itiraz ettim.
Omuzları iç çekişiyle düştü. "Doğru yoktu ama eninde sonunda kazansak bile o kadar çok şeyi feda edecektik ki, verdiğimiz mücadeleye değmeyecekti. Bunu biliyorsun."
Fedakarlıklarımız. Sonya, Blake ve Max.
Bakışlarımı Rebel'dan uzaklaştırdığımda bu sefer Sawyer beni yakaladı.
"Cesurduk, güçlüydük, Tanrı biliyor ya, öfke bile bizi tek başına ayakta tutmaya yeterdi ama yalnızdık Riley. Bizimle aynı şeyi isteyen insanları kabullenemeyecek kadar gururluyduk."
İki tekerin üstünde gidiyor olabiliriz ama fırtınaya karşı birlikte duruyoruz.
Dez geçen aylarda aynı tartışmayı açmaya başladığında bana bunları söylemişti. Ve kahretsin ki, bu sözler beni etkilemişti.
"Hormonların yüzünden duygusal bir sürtük olup çıktın," dedim Rebel'a, "Yakında motosikletin üstünde sevgi şarkıları haykıracaksın diye korkuyorum."
Muzır bir şekilde sırıttı. "Aşk beni çok değiştirdi bebeğim. " İmalı bir şekilde kaşlarını kaldırdı. "Ayrıca şarkı söylemek senin işin, küçük kanarya."
"Siktir git," diye mırıldanarak gülümsemesine hafifçe karşılık verdim.
Verandadan inerken de bakışları üzerimdeydi. Motosikletine yürürken, otururken, kaskını başına geçirirken, sadece bana bakıyordu.
Sırtımı arkadaşlarıma ve Dez'e dönüp motosikletime bindim.
"Kaybedemeyiz Riley. Onlardan korkmamak aptallık olur."
Derin bir nefes aldım. "Kulüp kaybetmeyecek Rebel. Ne olursa olsun, kulüp kaybetmeyecek."
Kaşlarını çattı sonra da yüzüne bir dehşet ifadesi yerleşti. "Bana bunu düşünmediğini söyle. Ailenle iletişime geçtiğin için hâlâ seni öldürmek istiyorum ama sakın, bana o teklifi düşündüğünü söyleme."
Motosikletimi çalıştırıp sesini bastırdım. "Etmeyeceğim Rebel. Yedi yıl önce, çiğneyeceğim bir yemin için Acey City'den kaçmadım ben."
Ailemin hırsızlar krallığından, Ölüm Ağı'ndan, en büyük acımdan ve en büyük sırrımdan kaçmıştım. Başlarda intikam isteyemeyecek kadar dağılmış haldeydim. Helbarvest motosiklet kulüplerinin tarikatla olan bağlantısı, muhteşem bir rastlantıydı. Bu eyalet ve Rebel bana ansızın bir yol, çizgi, amaç vermişti. Buna rağmen beni kolayca intikamıma ulaştırabilecek her türlü bedeli reddetmiştim. Bedel ödemeyi kabul etmeyecek kadar gururlu ve kin doluydum.
Şimdiyse sadece mahvolduklarını görmek için bedel olarak kanımı bile akıtırdım.
Kanayan bir kalbin yanında, bir deri parçası hiçbir şeydi.
Takıntı nedir bilir misiniz?
Hayır. Bir daha deneyelim.
Bir kadına hastalıklı şekilde takıntılı olmak nedir bilir misiniz?
İlk karşılaşmada hiçbir şey anlamazsınız, sadece alışılmadık bir heyecanın derinizin altına sızdığını hissedersiniz. Gelip geçici bir şeyle, bir dürtü, arzu ya da ihtiyaçla kolaylıkla karıştırabilirsiniz.
Koku hafızanıza kazınır. Sümbülteber ve kan portakalı.
Ses sizi avlar. Keskin, güçlü ama sinsice yumuşak.
Hiç dokunmadığınız saçları elinize dolanmış şekilde hayal edersiniz. Siyah; güneş vurduğunda parlak ve canlı, ay ışığı düştüğünde koyu ve nefes kesici.
Sizin için günün başlangıcı ve gecenin sona ermesi bir çift keskin gözün üzerinizde dolaşmasına bağlıdır. Fırtına grisi.
Eğer benim gibi yeterince iradeli ve soğuk kalpli bir pislikseniz, damarlarınızda fokurdayan tehlikeli içgüdüleri bastırmak ve o takıntıyı sisteminizden atmak için tam aksi kadınları seçersiniz.
Uzun bir sürüşün ve hararetli bir günün ardından kafanızın sikilip atılmasını bir süre olsa durduracak tek bir gece.
Tek istediğim lanet olası bir nefes almak ve huzur bulmaktı. Çünkü ona karşı olan nefretim her geçen gün artarken, saplantımın azalacağını düşünerek aptallık etmiştim.
Kulüp evindeki toplantıdan sonra kendimi bir şeyle meşgul etmek için White Rabbit'teki ofisime kapanmıştım. Kulübün kapanışına kalmaya niyetim yoktu ama oyalanmam gerekiyordu. Uzak durmam gerekiyordu.
Bir içki almak için bara ulaştığımda bir sarışının -Tanrı bilir ne kadar süredir- beni beklediğini görmüştüm. Alışkındım. Bir sene öncesine kadar kadınların ihtiyaçları ve kendi isteklerimi karşılama konusunda oldukça cömert davrandığım söylenebilirdi.
Şehvetli bakışları üzerimde dolaştığında ve alt dudağını ısırdığında zihnimde şu kelimeler yanıp sönmüştü: Dikkat dağıtıcı.
Bu yüzden geri döndüğümde ofisimin kapısını açık bırakmıştım.
Birkaç dakika sonra kapı aralığından küçük bir beden süzülmüş, ben koltukta otururken sarı saçlar kucağıma dökülmüştü.
Onun tam zıttı olan kadın kemerimi çözmeye uğraşırken başımı geriye doğru attım. Dikkatimi çekmek için tamamen gevşek bir şekilde duran aletimi kotumun üstünden avuçlayıp iniltiler çıkarıyordu.
Bir eliyle tişörtümü kaldırıp kaslarımı öperken diğer eliyle deri ceketimin üstünden göğsümü okşuyordu. Akıl sağlığımı koruyabilmek ve hakkımda çıkacak bir dedikoduyu önlemek için dikkat dağınıklığımın arasına onun görüntülerinin bir kısmının sızmasına izin verdim.
Gözlerimi yumdum ve Riley'i hayal ettim.
Dizlerinin üstüne çöken oydu. Beni becermek, aletimi ağzına almak için çıldıran oydu. Öyle bir tutkuyla yanıyordu ki kıyafetlerini kapıdan girdiği an çıkarmıştı.
Elbette siktiğimin puslu hayalleri yüzünden anında sertleşmiştim. Sarışın adımı sayıklarken, sesi Riley'nin sesine dönüşmeye başladı.
Canım, diyordu zehirli gülümsemesiyle.
Bu hitaptan nefret ettiğimi sanıyordu ama aksine, o kelime Riley'nin ağzından döküldüğünde dürtülerim için adeta çıldırtıcı bir silaha dönüşüyordu.
Kendimi Riley'nin zihnimdeki mükemmel görüntüsüne öyle kaptırmıştım ki kadının üstüme çıktığını bacaklarını açıp kucağıma oturduğunu birkaç saniye algılayamadım.
Alnımdan terler dökülürken, o beni öpmeye devam ediyordu.
Ona dokunmuyordum, başımı çevirmiyor, hareket bile etmiyordum.
Hayal etmeye devam ettim. Sadece sahneye şarkı söylemek için çıktığında giydiği lanet elbiselerinden biri ofisimin zeminindeydi. Uzun bacakları belime dolanmıştı. Göğsüme dökülen saçlar onunkilerdi.
Kendimi kaptırdım. Öpücükler çeneme ulaştığında boğazımdan bir inilti çıktı.
"Kanarya..."
"Kanarya mı?"
Şaşkın sesi işittiğimde zihnimdeki pus da dağıldı. Gözlerimi açıp kucağımda oturan yanakları kızarmış kadına baktım. Öfke aniden bedenimi ele geçirdi. Burnumdan soluyordum.
Siktir.
Kadın muzırca sırıttı. "Roxanne değil mi? O, senin kanaryan. Herkes bunu biliyor."
O benim değildi. White Rabbit bir yanılsamaydı. Dışarıda Eş Başkan Yardımcısı olarak benim bir parçamdı ama Riley bana ait değildi.
Kadını kucağımdan indirerek ayağa kalktım ve kıyafetlerimi düzelttim.
"Alınmam gerektiğini biliyorum ama bir kadınlayken başkasını düşlemen romantik kalbime bir şeyler yapıyor," diyerek kıkırdadı koltukta yayılırken.
Dişlerimi sıkıp bir sigara yaktım.
Elime uzanıp sıktığında omzumun üstünden baktım. "Devam edebiliriz. Oymuş gibi davranabilirim..."
Zihnimdeki hırıltı güçlüydü.
Kimse o olamaz.
Elimi kadının hafif tutuşundan kurtardım. Sorunun bende olduğunu, onun mükemmel olduğunu söylemeliydim ama yapamazdım. Eli kanlı bir düzenbaz olabilirdim ama yalancı değildim. Mükemmellik tanımı kafamda sadece tek bir isimle örtüşüyordu.
Kadın daha çok kıkırdadı. "Vay be. Seni kapmak için kulübe girmeye çalışan kadınların kalbi çok fena kırılacak."
Burun kemerimi sıkıp masamın arkasına geçtim ve sandalyeme oturdum. Sessizliğimin yeterince mesaj verdiğini düşünüyordum ki birkaç dakika sonra kapı kapanmış, ofisimde tek başıma kalmıştım.
Bunun nafile bir çaba olacağını tahmin etmeliydim. Ancak denemeye devam ediyordum. Bir yıl... barda bana kendini Roxanne olarak tanıttığı o geceden beri hiçbir kadına dokunmamıştım. Dokunamamıştım.
Mahşer Sürüsü Yedi'nin Başkan Yardımcısı olarak sadece acımasızlığım ve müşterilerimizi bile ürküten iş yürütme anlayışımla tanınmıyordum. Zamparalıkla övünecek kadar alçalmamıştım ama kim olduğumu biliyordum. Nelerden zevk aldığımı, kendimi delilikten nasıl uzak tuttuğumu...
Riley'e kadar kontrolümü yalnızca tek başıma olduğumda zihnimin çok derinlerinde kaybetmeyi göze alırdım. Öfkemin sebebi sadece aklımı sikmesi değildi. Sınırlarımı zorladığı ve beni en çirkin, en çarpık düşüncelerimle yüzleşmeye zorladığı için ondan nefret ediyordum.
Bana yalan söylemeye cesaret ettiği için, beni kandırdığı, Rebel'ın koruması altında yalanlarını sürdürdüğü ve yanına kar kaldığı için nefret ediyordum.
Bunu yapıp da yaşayabilen tek kişi oydu. Ve kahretsin ki, onu tehdit etmek bir yana dursun ben aldığı nefesleri bile sayıyordum.
Motosikletimin anahtarını çıkarıp ofisimden hışımla çıktım. Işıklar çoktan söndürülmüş, White Rabbit kapanmıştı. Gözüm Riley'nin kulisine uzanan koridora takıldığında dişlerimi sıktım.
Bugün kulisin kapısına dayanmasaydım burnumun ucunda yaşanacakları düşünerek kendime işkence ettim. O piç kurusunu öldürmeliydim, tıpkı ondan önceki birkaç adama yapmış olmam gerektiği gibi. Ama yapmamıştım.
Riley benim değildi. Henüz değildi.
Sadakatsizdi, öyle olmadığını iddia etse de. Geçmişinin ağına takılmıştı, bir intikamın peşindeydi ve sadakati yalnızca o intikama ayrılmıştı.
Güvenilmez biriydi. Çok fazla sırrı vardı. Yine de rekabetimize ve kinime rağmen ondan uzak duramıyordum.
Elbette ne abim ne kulübüm ne de Riley ona olan takıntım konusunda hiçbir halt bilmiyordu. Böyle bir zaafın yayılmasına izin veremezdim.
Ben diz çökmezdim, deneyen biri olursa sadece gülüp geçerdim. Hem de gürültülü bir kahkahayla. Ancak Riley'nin diz çöktüğünü, pes ettiğini, yalnızca kendisini değil tüm yalanlarını ve geçmişini karşımda ortaya döktüğünü görecektim. Sadece kulübe olan bağlılığını kanıtlaması ve tarikatla olan bağlantılarını kulübün yararına olacak şekilde kullanması için değil, bana farkında olmadan çektirdiği işkencenin aynısını tatması için.
Arka kapıyı itip ısınmaya başlayan nisan gecesine çıktım. Sokaklar sakindi. Sokak lambaları karanlığın ortasında normal bir insanı sükûnetle saracak şekilde cızırdıyordu. Ancak benim kafamın içi olabilecek en kaotik yerdi o sırada.
VIP alandaki motosikletime ilerledim. Deri eldivenlerimi ve kaskımı takarken parmaklarım hafifçe seğiriyordu. Karanlığa ihtiyacım vardı. Beni çağırdığını, terletmeye başladığını hissediyordum.
Riley hayatıma girdiğinden beri sınırlarımı zorluyordum.
Mesela hırsımdı. Kaybetmeyi sevmememdi. Otuz bir yıllık hayatım boyunca istediğim her şeyi doğal bir çabayla elde etmiştim. Riley asla sahip olamayacağım bir şeyi temsil ediyordu.
Motosikletimi çalıştırdığımda kükreyişi göğsümdeki baskıyı, kana karışan bir uyuşturucu gibi azaltmıştı. Başımı iki yana sallayarak hırsla gülümsedim. Gazı kökleyip yola fırladım.
Kalp atışlarım yavaşlayana, zihnimdeki sesler egzoz dumanı gibi arkamda silik izler bırakana, görüşüm bulanıklaşana kadar son sürat sürmeye devam ettim.
Trafik ışıklarını, birkaç arabayı ve serserileri hızla geçtim.
Diğerlerinin yanında onunla çok nadiren uğraşırdım. Damarına basmak ve kışkırtmaktan bahsetmiyorum. Bunu yapmak beni eğlendiriyordu, buzdan katmanlarının altındaki ateşin yandığını bu yöntemlerle görebiliyordum.
Canını yakacak kadar onu zorlamak, geçmişiyle yüzleştirmek ve sebebini bilmediğim yaraları deşmekten bahsediyorum. Bugün toplantıda yaptığım buydu.
Rebel, o ve kızlar bizi darmadağın etmek için hayatlarımıza girse de bize gösterdikleri gerçeklere minnettardım. Çoktandır kazdığımız kuyuyu aydınlatmışlardı. Ama bizden olup, sır saklamalarını sindiremiyordum. Diken üstünde olmaktan, kontrolüm dışında olmayan olaylardan hoşlanmıyordum.
Kaldırabildiğini bildiğim için o güzel ağzını açması için üstüne gidiyordum ki sorun da buydu... kaldırabilmesi. Limitlerini bilmiyordum, o kadın hakkında her şey belirsizdi.
Harley'imi yavaşlattığımda varış noktamı algılamam birkaç saniye sürdü.
"Siktir."
Riley, Roxanne olarak White Rabbit'te sahne almaya başladığında onun için satın aldığım evin sokağına girmiştim. Benim evimden birkaç sokak gerideydi. Kulüp evi ise mütevazı müstakil evin tam kıyısında yer aldığı gölün diğer tarafında kalıyordu.
Birkaç ay önce Rebel kulüp evine yerleştiğinde Riley ve diğer kızlarda onunla kulüp evinde kalmaya karar vermişlerdi. Logan Rebel ile yaşamaya başladığında ise Riley bu eve geri dönmüştü.
Motosikletimin tekerleri yavaşça dönerken, verandasındaki sundurma gibi dört bir yanı beyaz boyalı ahşap eve yaklaştım. Bu evi sesini ilk duyduğum gecenin ertesi günü satın almıştım. Beyaz onun rengi değildi. Ama evin içinde yaşayan kadının kan kırmızı ve siyah renklerini ortaya çıkarıyordu.
Evin ikinci katında, Riley'nin yatak odasına bakan sağ pencereden ışık yandığında karşıdaki karanlık ara sokağa geçtim.
Bu ilk seferim değildi.
Kendime onu koruduğum, gizemli ailesi gizlice onu takip ederken arkasını kolladığım yalanını söylemiyordum. Elbette onu korumak istiyordum ancak şu an burada olmamın sebebi tamamen bencilceydi.
Sigara paketimden bir tane çıkarıp zippomla yaktım. Duman bir bulut halinde havaya karışırken açık perdelerden içeriye baktım.
Önce onu oradan oraya yürüyen bir karartı olarak görürken tam yatağı ve karşıdaki boy aynasının arasında durdu.
Ciğerlerim yanana kadar sigaramdan uzun bir nefes çektim.
Sırtındaki dövmeyi neredeyse tamamen açıkta bırakan askılı salaş bir bluz ve altına iç çamaşırı sayılabilecek bir şort giymişti. Kollarını kaldırıp uzun siyah saçlarını at kuyruğu yaparken ağzından bir sigara sarkıyordu. Sikik bir rüya gibiydi. Ah, hayır. O bir kabustu, mekanıma ilk girdiği gece söylediği gibi, terleten bir kâbus.
Esmer bacaklarını, dolgun kalçalarından altını göremiyordum ama yana doğru eğildiğinde, yatağının ayak ucundaki puftan ne aldığını biliyordum. Şarap kadehini dudaklarına götürüp iki yudumda bitirdi.
Hiç dans ettiğini, kulüp dışında bir yerde şarkı mırıldandığını görmemiştim. Duygularını sadece sahnede kusuyordu. Evet, kusuyordu. Ses tellerinin her biriyle içinde ne varsa dışarıya akıtıyordu ki, şarkılarını baştan çıkarıcı yapan da buydu.
Evinin sıcaklığında bile gergin, kaskatı ve her an birilerini deşmeye hazır gibi görünüyordu. Maskelerimiz birbirine çok zıttı. Ama içeride çok benzer karanlıkları taşıyorduk.
Başını hafifçe çevirip pencereye baktığında yerimden kımıldamadım. Beni görmüş gibi değildi. Hiçbir zaman beni görmüyordu. Direkt olarak gözlerimin içine baktığında bile. Görmek istemiyordu. Onu izlediğimi biliyor muydu? Bir yanım bilmesini isterken başka bir yanımsa bildiğinden emindi.
Riley'nin evi sokağın sonundaki ikinci evdi. Bir aracın geniş sokağa girdiğini görmüştüm ancak geçip gitmek yerine Riley'nin evinin önünde durdu.
Camları filmli siyah bir Maserati Quattroporte. İtalyan arabası. Daha önce görmüştüm, Riley'nin etrafında gördüğüm arabalardan biriydi.
Çenemde bir kas seğirdi. Omurgamdaki gerilimin kafamın içine ulaşmasına izin vermedim. Eğer verseydim hiç iyi şeyler olmazdı.
Sigaramı yere atarken parmaklarım belimdeki silaha ya da çizmelerimin yanlarındaki bıçaklara uzanmak için kasılıyordu. Motosikletimden inmek, arabaya ilerlemek neredeyse yırtıcı bir dürtüydü.
Pencereye baktığımda ışığın söndüğünü gördüm.
Bir adam arka koltuktan indi. Sırtı dönük olduğu için sadece siyah saçlarını, geniş omuzlarını ve takım elbisesini dolduran iri bedenini görebiliyordum.
Ailesini, sırlarını, Rebel ve Logan'ın koyduğu kuralları sikeyim.
Silahımı belimden çekip motosikletimden indim ve karanlık sokaktan çıkmaya hazırlandım.
Adam verandanın basamaklarını tırmanmak üzereydi. Arabanın içinde kaç kişi olduğu da umurumda değildi. Benim bölgemdelerdi. Benim...
Takım elbiseli son basamağa adım atamadan evin kapısı hızla açıldı.
Riley'i gördüğüm an durdum, adam da öyle.
Göğsüm kurcalamak istemediğim bir hisle doldu.
Omzuna bir tüfek dayamıştı ve verandaya çıkarken tüfeğin namlusunu adama doğrultmuştu.
Etrafına hızlı bir bakış attıktan sonra geri atım atmayı reddeden adamı tüfeğiyle tehdit ederek, göğsünden dürttü.
Bir şeyler konuştuklarını, tartıştıklarını görüyor ama duyamıyordum.
Araçtan iki iri yarı piç kurusu daha indiğinde ateş etmeye hazırdım. Ama Riley'nin karşısındaki herif elini kaldırıp adamlara geri çekilmelerini işaret etti.
Konuştukları süre boyunca adamın elleri bir tehlike olmadığını sergilemek istercesine havada Riley'nin tüfeği ise göğsündeydi.
O kimdi? Ailesinden biri miydi? Ölüm Ağı'yla bir bağlantısı var mıydı?
Dişlerim gıcırdadı. O muydu? Carter... Riley'nin telefon konuşmaları dışında hakkında hiçbir şey bilmediğim adam.
Parmağım tetiğin üstünde gerildi.
Adam geri geri adımlar atıp araca döndüğünde birkaç saniye yüzünü tam olarak görememiştim çünkü hâlâ tüfeği sıkıca tutan Riley'e bakıyordum. Ben de silahımı bırakmamıştım.
Maserati gözden kaybolana kadar orada durdum. Riley de, tüfeği indirmeyi reddetti. Bir saniye, yalnızca bir küçük saniye. Kaşlarını çattığını ve titrediğini görebildim. Bir zayıflık belirtisi. Bir anlık boşluk. Bir anlık beliren acı.
Sonra da bana baktı. Direkt gözlerimin içine. Sanki en başından beri orada olduğumu biliyordu.
Tüfeği bana doğrulttuğunda çenesini de aşina olduğum gururlu duruşla dikleştirdi.
Dudağımın kenarı kıvrıldı. Silahımı başımın yanında sallayarak ona selam verdim.
Asla av değil. Asla hazırlıksız değil. Lanet olası bir köpekbalığı. İşte Riley buydu. Hangi adam onun gibi bir kadını takıntı yapmazdı ki?
Muhteşem kalçalarının ve uzun bacaklarının bir manzarasını sunarak çıplak ayaklarıyla evine döndü ve kapıyı çarptı.
Çenemi sıvazlarken motosikletime döndüm. Bir gün, üstelik çok yakın bir zamanda, o kapıdan içeriye girecektim. Muhtemelen silahı bu sefer benim kalbime dayalı olacaktı, zihni beni uzak tutmak için ona haykıracaktı ama gözleriyle, bedeniyle, kalp atışlarıyla onu benim yapmam için yalvaracaktı.
Bu sevgi değildi. Bu fethetme ihtiyacıydı.
Evinden uzaklaştığım dakikalarda, tanıdık karanlık zihnimi yeniden ele geçirdi.
Soğuk zemin.
Zifiri karanlık bodrum.
Uykusuz bir gece daha.
Eski dostum beni çağırıyordu ve bir kere daha Riley ile onun arasında bir savaş veriyordum.
🐉
Veee bölüm sonu canavarı!!
Evvvetttt, ne düşünüyorsunuz aşklarım 😈
Bu çift benim kıçımı tutuşturdu açıkça söylüyorum ajskdkajds ÇOK ACAYİP BÖLÜMLER BEKLİYOR BİZİ.
Bu bir parça dark romance'e giren bir seri bu yüzden takıntıların nasıl sonuçlandığını hepimiz biliyoruz ::))) Ama devreye dış minnaklar girince bakalım neler olacak öhöm ::))))
Sizi çooook seviyorum
Kaçtıımm