BİRİNCİ KISIM
"Kanaryanın intikam şarkısı kurdu ininden çıkarır."
🐉
Birinci Bölüm
"İlk Karşılaşmalar"
Yedi Yıl Önce
Benim dünyamda işlediğimiz suçlar bizi tanımlamaz biz işlediğimiz suçları tanımlarız. Herkesin bildiği kelimelerin herkesin bildiği anlamını değil; eli kandan, paradan, altından ve gururlu kir kalıntılarından çıkmayan insanların zihninde ve dilinde suçun karşılığı olan ismi taşıyoruz.
Ladro.
Voleur.
Hırsız.
Bu kelimeler her zaman Arco ismine denk gelirdi. Benim soy ismim, ailemin sahip olduğu soy isim.
1900'lü yılların başlarında bize ait olanı geri almakta başlayan ve büyük, büyük, büyükannemin''sanırım biz bu haltı çok iyi beceriyoruz, bir hırsızlar krallığı kurmaya ne dersiniz?'' demesiyle devam eden bir miras.
Fures fumus.
Kendimize ne olduğumuz hatırlattığımız, insanları korkutmak için kullandığımız, en yüksekteki kapıları tek nefeste açtıran sözler.
Biz hırsızız.
Evet, onlar öyleler. Ama ben değilim. Çaldıklarımın nelere yol açtığını, soy adımın arkasında bıraktığı izi fark ettiğimden beri değilim...
Eğer hayatınız sıkı kurallar, ahlak dersleri, esrarengiz aile değerleri ve cinayetin pastanın üstündeki tatlı krema kadar masum kaldığı bir suç dünyasının içinde geçtiyse kaçma zamanınızın geldiğini anladığınızda rotanız kahrolası İzlanda ya da tropikal bir ada olmalıydı.
Param vardı. Küçük el çantamda birkaç ayı geçirmeye yetecek kadar nakit.
Gücüm de vardı. En azından bacaklarımda, yürümeye, koşmaya ya da sürünmeye yetecek kadar.
Peki mantıklı kararlar alacak bir zihin?
Ucuz viski şişesinden bir yudum aldım.
Zihnim ve kalbim paramparçaydı. Ben paramparçaydım. Parçalarımı nerede bıraktığımı bilmiyordum. Şehrimde mi? Yol kenarında mı? Yatağımın başında mı? Hiçbir fikrim yoktu.
Bu yüzden kendimi ailemin şehri Acey City'den birkaç saat uzaklıktaki bu bok çukurunda bulmuştum.
Meğer can havliyle bindiğim otobüs Helbarvest eyaletinin en büyük kasabalarından biri olan Carltown'a kadar gidiyormuş.
Carltown ve İzlanda eş sesli bile değildi üstelik. Rimelim kirpiklerime yapıştığı için önümü göremiyorken, kırık topuklularım yüzünden koşamıyorken ve kırmızı elbisemin, kanla kaplı kırmızı elbisemin bedenimdeki hissi tenimi uyuşturuyorken bana öyle gelmiş olmalıydı.
Baştan suna günaha bulanmış bir yerdeydim. Kendine has günahları olan bir bölge, motosiklet kulüplerinin kendi yasalarıyla yönettiği bir bölge.
Aslında şaşırtıcı değildi. Ben cehennemden kaçan bir iblistim. Masum hiçbir yanım yoktu. Artık yoktu. Cennete sığınmak bir seçenek olur muydu? Hiç sanmıyordum. Körlemesine, başka bir cehenneme giriş yapmıştım.
Kıçımın ucuyla oturduğum bankta bacak bacak üstüne attım. Sigaramı yakarken otobüs durağının karşısındaki yerel barın önünde motosikletlerini park etmiş motorcuların dikkatini çektiğimi biliyordum. O yamaları, gece vakti bile gözlerinde olan gözlükleri ve kanunsuz sırıtışlarıyla saçmalıktan ibaretlerdi. Eğer bana dokunmak isterlerse hepsini diri diri yakardım.
Şu anda biri bana yaklaşacak olursa saatlerdir boğazımın gerisinde beklettiğim çığlıkla dünyayı bile yakabilirdim.
Yüzde üç şarjı kalmış telefonumu çıkarırken parmaklarım titriyordu. Onlarca cevapsız arama, bir o kadar da mesaj vardı. Yerimi kolaylıkla bulabilirlerdi. Tekrar, umurumda değildi.
Tüm mesajları geçip bir ismin üzerinde durdum.
Onun ismi.
Dişleriniz takırdarken dilinizi kıstırıp koparabilir miydiniz? Şu anda bana mümkün görünüyordu.
Sigarayı üfledikten hemen sonra ağzımı viskiyle doldurdum. Yutarken ciğerlerime kadar yandığımı hissettim. Bu iyi gelmişti.
Son sesli mesajı açıp gözlerimi kapattım.
"Saatlerdir otel odasındayım bebeğim. Kahretsin, neredesin? Konuşmamız gerekiyor. Beni dinlemen gerekiyor..."
Ses kesildi. Devamı vardı. Birkaç sitemkâr ve öfkeli cümle daha. Ancak şarjım bitmişti. Hislerimi bir araya toplayıp, göğsümün ardında bir yerlere sıkıştıramadan karşımdaki motorcuların bana doğru hareket ettiğini gördüm. Arkalarındaki kadınların hırçın bakışları üzerime yağan oklar gibiydi.
Derin bir nefes alıp sırtımı dikleştirdim. Onlardan ürkmüyordum. Hayır. Zihnimin içinde uyarıyla dolu bir içgüdüye bile sebep olmuyorlardı.
İki tanesi yüzlerinde hastalıklı birer sırıtışla bana yaklaşırken çenemi kaldırdım. Aramızdaki caddeyi geçemeden başka bir adam onları durdurdu. Birinin ensesine vurdu kuyruklarını kıçlarının arasına sıkıştırıp boyun eğerek geri dönmelerini sağladı.
Diğerlerinden yaşlıydı. Motosiklet çetelerinin hiyerarşi sistemlerini bilirdim, bu adam daha üst rütbeli biri olmalıydı.
Caddeyi geniş adımlarla geçerken çaldığı ıslıklar kulağıma daha net gelmeye başladı. Bir şarkıydı.
Gözlerimle hareketlerini takip ettim. Aramızda mesafe koyarak banka oturdu. Yüzüme bakmadı. Islıklarla mırıldanmaya devam ediyordu.
Tepkisizdim. Varlığından rahatsız olmuyordum. Çünkü hiçbir şey hissedemiyordum.
"Nancy Sinatra," dedi bir anda mırıldandığı şarkıyı açıklayarak, "Yeğenim bu şarkıyı çok sever. Sanırım o da senin yaşlarında."
Adama yan yan baktım. Onunla ilgilenmiyormuş gibi görünüyordum ama gözeneklerine kadar inceliyordum. Yıllar içinde ustalaştığım bir yetenekti. Bir gereklilikti. Hayatta kalmak için, gücü elimde tutmak için.
Yeşil gözleri vardı. Yüzündeki derin çizgilere, kaşlarının arasındaki çizgiye, karamsar dövmelerine, ellerindeki yaralara ve ürkütücü suratına rağmen bu adam için ilk değerlendirmem olumsuz değildi.
Bir sigara çıkarıp yaktı sonra da bana uzattı. Ona bakmayı sürdürünce sırıttı. Deri yeleğinin sırtında Boynuzlu Yılanlar Motosiklet Kulübü yazıyordu, birkaç yaması vardı, biri de Çavuş'tu.
"Buralardan olduğunu sanmıyorum?"
Bir soru değildi ama ikimiz de buralardan olmadığımı açıkça belli ettiğimi biliyorduk.
Yerdeki viski şişesine uzanırken izin istercesine kaşlarını kaldırdı. Bana bakarak beklemeyi sürdürdüğünde sabrımın taştığını hissettim. İnatçıydı. Bir değerlendirme daha.
Gözlerimi devirişim bir yanıt olmalıydı ki mırıldanıp bir yudum aldı sonra da yüzünü buruşturdu. "Yüce Tanrım. Ne sikim içiyorsun sen böyle?"
Ağzını elinin tersine sildi ve aynı eli bana doğru uzattı. "Ben Blake."
Bir eline bir de yüzüne bakarak tek kaşımı kaldırdım. Evet, dostane tavırları daha çok canımı sıkmıştı. Artık sadece gitmesini istiyordum ama konuşacak gücü bulamıyordum. Saatlerdir ağzımı açmamıştım. Her şeyi içeriye kilitlemiştim. Sesimi, çığlıklarımı, nefesimi, geçmişimi, kanı...
Blake'in kaşları endişe diyebileceğim bir ifadeyle çatıldı. Gözlerimin içine bakışından rahatsız oldum, gösterdiğimden fazlasına erişiyordu. Akmış bir rimel, kanlı bir elbise, dağılmış saçlar ve kırık bir topuktan daha fazlasına.
"İyi misin kızım?"
Gözleri yanağıma kaydığında neye odaklandığını merak ederek elimi yüzümde dolaştırdım. Parmak uçlarıma bir ıslaklık bulaştı. Gözyaşı. Bir damla. Hissetmemiştim bile.
Ya dudaklarım titreyerek ve içimdeki yıkımı bastırmaya çalışarak bu yabancının önünde bir savaş verecektim ya da ipleri elime alıp ağzımı açacaktım.
Elbette ikinciyi seçtim.
"Ne boktan bir soru bu böyle? Sence iyi görünüyor muyum?"
Hüzünle gülümsedi. "Hayır kızım, savaştan çıkmış gibi görünüyorsun," dedi, "Öyle mi peki? Bir savaştan mı çıktın?"
Arkama yaslanırken yabancıyı -Blake'i- yanıtlamadım. Savaştan mı çıkmıştım? Hayır, hayır kaçtığım şey savaş değildi. Savaş öncesi sebeplerdi. Bir insanın gözünü kör edip içindeki vahşi hayvanın dışarıya çıkmasına yol açan nedenlerdi.
Savaşma ihtiyacı kanda fokurdamadan kısa bir süre önce baş gösteren dibe vurmuşluktu.
Acıydı. Kederdi. Nefretti. Kayıptı.
Yabancı yaşlı serseri bir süre telefonunu kurcalayıp ayaklandı. Vücudunu esnetişi, bedenindeki vakur duruş ve hantal geniş adımları bana amcalarımdan birini hatırlatıyordu ama onları zihnimde o kadar gerilere itmiştim ki, yüzlerini aklıma getirmek istemiyordum.
Çünkü dengesizdim. Çünkü vahşet, dehşet ve kederle doluydum. Çünkü ne yapacağımı kestiremiyordum. Mantığıma sığınmak istiyordum. Her zaman karanlıktan ve arkamdan fısıldadıkları o taş kalpli sürtük olmak istiyordum ama yapamıyordum.
İnanın bana taştan bir kalp doğuştan kazanılmıyordu, sahip olmak güç gerektiriyordu ve ben gücümü her saniyede biraz daha yitiriyordum. Küçük bir kız olduğum zamandan beri karanlık bir odanın içinde, çarşafların arasına kıvrılıp can çekişen bir hayvan gibi saatlerce ağlama isteği duymamıştım.
Blake bara doğru ilerlerken bir anda durdu, omzunun üstünden bana baktı. "Eğer bir şeye ihtiyacın olursa, herhangi bir şeye, Blake Viperan'ı tanıdığını söyle."
Gidişini izlerken yüzümü buruşturdum. İsimlerden, harflerin ağırlığından, yüreklerde uyandırdığı korku ve saygıdan aynı şekilde taşıdıkları güçten nefret ederdim.
Benim ismim de onlardan biriydi. Rafaella Arco. Sıradan biri için hiçbir anlamı yoktu. Ancak yer altında, suç dünyasında, kimsenin kurcalamak istemediği derinliklerde; Arco ailesinin tek kızı anlamına geliyordu. Güç gösterisi, buzdan yontulmuş bir heykel, ödül, müstakbel eş, sırların ucundaki bilinmeyen tehdit...
Bir saat içinde sarhoş sürücülerine rağmen muntazam bir düzen halinde bardan ayrılan motosikletler, birkaç ayyaş, tek tük araba geçip gitti. En sonunda kıçımı banktan ayırıp barın ara sokağında kırmızı neon tabelası yanıp sönen motele doğru yürümeye başladım.
Başımı bir çatıya sokup, yaşadıklarımı düşünmeye ve ne yapacağımı planlamaya ihtiyacım yoktu. Tek istediğim biraz daha sarhoş olmak, duşta, kimse görmüyorken biraz daha dağılmaktı.
Elimdeki şişeyi uzak mesafeden çöp kutusuna atmaya çalıştım ama onun yerine bir motosikletin aynasına çarpıp parçalandı. Aldırış etmedim.
Karanlık ara sokağa girdiğimde önümdeki çöplerin etrafa saçıldığı, yer yer ıslak olan zemini tek aydınlatan tepeden vuran kırmızı ışıktı. Oldukça da sessizdi. Bu yüzden arkamdan yaklaşan fısıltıları ve topuk tıkırtılarını rahatça duyabilmiştim.
Omzumun üstünden baktım. İki motosikletçi herif avuçlarını ovuşturarak sırıtırken altı kadın gözlerini kısarak beni baştan aşağıya, aşağılayıcı bakışlarla süzüyordu.
Barın önündeki tiplerdi, onları hatırladım. Bana bir şeyler yapmak istedikleri de kesindi, sanırım istemeden de olsa bölgelerini işgal etmiştim.
İç geçirip önüme döndüm ve yürümeye devam ettim.
"Hey sürtük!"
Gözlerimi devirdim.
"Sana sesleniyorum!"
Sokaktan çıkamadan iki adam daha yolumu kesti. Blake ile aynı derileri giyiyorlardı ama hayır o adam gibi görünmüyorlardı. Damarlarımda bir şey kaynamaya başladı. Panik miydi? Korku? Tanımlayabilecek kadar hislerime erişemiyordum.
"Evet bebeğim. Beni gözleriyle beceren ve motosikletimin aynasını kıran kadın buydu," dedi adamlardan biri. "Sanırım bir mesaj yollamaya çalışıyor."
Ben mi? Hiç sanmıyorum.
Tekrar iç geçirdim ve sanki onlar hiç yokmuş gibi üzerlerine yürümemle yüzlerindeki müşfik ifade yerini kafa karışıklığına bıraktı.
Aralarından geçmek üzereyken yan yana durup önümü kestiler.
"Çekilin," diye mırıldandım.
Sarışın olanın dudağının kenarı kıvrıldı. "Hiç sanmıyorum tatlım."
Başımın arkasında patlayan ani acıyla geriye doğru sendeledim. Kadınlardan biri saçımı tutup çekmişti ve kahrolası tırnaklarını da kafa derime saplamıştı.
Benden kısaydı, boynumu geriye bükerek yüzüne bakmam için beni zorlarken komik görünüyordu.
"Boynuzlu Yılanlar'ın bölgesindesin sürtük..."
Sözlerini bitiremeden saçlarıma yapışmış elini tuttum. "Hayır, sen benim bölgemdesin. Kişisel alanıma hiç istemediğim kadar yakınsın."
Kıpkırmızı oldu. Yanağıma tokat atmak için elini kaldırdığında yumruğumu karnına geçirdim. Öğürerek iki büklüm olurken saçlarımı bıraktı, parmaklarında kalan birkaç telin acısını çıkaramadan geride kalanlar üstüme atıldı.
Kolumu yakalamaya çalışan diğer kadından kırık topuklarımın izin verdiği kadar acınası bir geri adımla kaçarken sert bir göğse çarptım. Adama bir bakış attığımda omuz silkti. "Üzgünüm tatlım."
Beni linç edebilirlerdi, dövüp bir kenara atabilirlerdi, birkaç tanesiyle kesinlikle baş edebilirdim ama hislerimin donukluğu içgüdülerimi de buz kestirmişti. Onlar dengim değildi, öfkeme bile değmezlerdi bu yüzden karşılık vermek bile istemiyordum.
Bir motosikletin hırıltılı sesi sokağı doldurduğunda, farların üzerimize düşen ışığına karşı yüzümü buruşturdum. Herkesin başı sokağın başına döndü.
Önümden ayrılıp duvarlara doğru çekildiklerinde gözlerimi kısıp görüşümü netleştirmeye çalıştım.
Motosiklet aramızda birkaç metre kalana kadar yaklaştı sonra da durdu. Güçlü kükreyişi aniden kesilmişti. Kırmızı. Parlak bir kırmızı rengindeydi. Bu adamlarınkinin aksine hoş göründüğünü bile söyleyebilirdim.
Ve motosikletin üzerinden inen kadının da diğerlerinden daha etkileyici olduğu kesindi.
Aynı derileri giyiyordu, kısa bir şortu, kovboy çizmeleri vardı. Minyon vücudunun o kabarık kıvırcık saçları nasıl taşıdığını merak ettim. Ağır olmalılardı.
Kulüpten bir kadındı. Neredeyse benim yaşlarımda. Ancak diğer kadınlardan olmadığını üzerlerinde dolaşan öfkeli ve otoriter bakışından anlamıştım.
"Kulüpten sürülmek istemiyorsanız buradan siktirin gidin," dedi kadınlara.
Hah. Etkilenmiştim. Kadınlar sokaktan kaçışırken, topukluların altında toz kalksa şaşırmazdım.
Ancak adamlar yerlerinden kıpırdamadılar.
Hatta bir tanesi sıkılmış bir sesle, "Bu saatte dışarıda ne işin var çaylak? Eğlencemizi bölüyorsun," dedi.
Kadın güldü. "Buna eğlenceyi bölmek mi diyorsun? Geçen hafta kargoyu paketlediğin sırada burnuna bulaşan beyaz tozu Başkan'ına açıklarken, eğlencenin nasıl bölünebileceğini göreceksin, çaylak."
Adam küfrederek homurdanırken arkamdan ayrıldı. Kadının yanından geçerken yüzüne doğru eğildi. "Yanlış adamın yoluna çıkarsan babanın seni korumayacağını biliyorsun değil mi?"
Kadının aniden parıldayan gözlerine ve sıktığı çenesine baktım.
"Sence korunmaya ihtiyacım var mı?"
"Doğru. Konstantin'i beceriyor. Tabii ki Don'un korumasına ihtiyacı yok."
Kadın arkamdaki kahkahaya döndü. "Aynı tehdit hepiniz için geçerli. Ceplerimin dolu olduğunu biliyorsunuz. İkileyin."
Adamlar homurdanarak sokağı terk edene kadar kadın konuşmadı. Olduğu yerden de ayrılmadı. Arkamı dönebilirdim ama yapmadım.
Sonunda yüzüme baktığında kaşlarını çattı. Maskesi çatladı, omuzları da hafifçe çökmüştü. Ne gördüğümü biliyordum. Gördüğüm şeyi çok yakından tanıyordum.
Ait olduğu dünyaya yüzü dönükken bir yırtıcıydı; alaycı, tehditkâr ve korkusuz. Ama arkasını döndüğünde yerini yorgunluk, öfke ve nefret dolduruyordu.
Hafifçe tebessüm ettiğinde ne kadar genç olduğunu fark ettim.
"Amcamla tanışmışsınız," dedi.
Sırtımı duvara yasladım ve onu inceledim. Sözleriyle değil, tavırlarıyla kendini bana açmıştı. O bir yabancıydı, bir motosiklet kulübü üyesiydi ama uzun zamandır görmediğim dostane, sıcak bir tavra sahipti.
Tükenmişliğim o sırada zirveye fırladı. Kontrol edememiştim. Yorgunluk omuzlarıma bir ağırlık gibi çöküyordu.
Bu yüzden kendimi, "Nancy Sinatra seven yeğen sensin demek?" derken buldum.
Kıkırdadı. Yanıma yaklaşıp sırtını duvara yasladığında bakışlarımla onu takip ettim.
Burnunu kırıştırarak mahvolmuş kılığımı inceledi. "Berbat görünüyorsun."
"Teşekkür ederim," diyerek karşılık verdim.
Başını iki yana sallayarak daracık, karanlık sokak arasında yere çöktü. Kıçının üstüne oturup bacaklarını öne doğru uzattığında boğazımda bir sıkışma hissettim.
Bacaklarımdaki ağrı aniden şiddetlenmeye başladı ve titremesin diye onun yaptığını yaparak yanına oturdum.
Bir süre ikimiz de karşı duvarı izledik. Sessizdik ama kafamın içi öyle değildi. Neden kalkıp gitmediğimi, kıçımı kurtardığı için teşekkür edip bu kızdan uzaklaşmadığımı bilmiyordum. Bir dosta hiç ihtiyaç duymamıştım, içimi dökeceğim bir arkadaşa, dünyamda öyle bir şeyin yeri yoktu. Ama bu kıvırcık saçlı ufak tefek pislikte bir şey vardı.
"İyi misin?" diye fısıldadı.
Aynı şeyi Blake de sormuştu. Acey City'den kaçarken çılgınlığıma şahit olup beni durdurmaya çalışan insanlar da. Ama hiçbiri aynı etkiyi yaratmamıştı.
Gözlerimin arkası yanarken başımı duvara dayadım ve dudaklarımı ısırırken iki yana salladım.
"Tamam," dedi bu sefer. Durdu bana zaman verdi. Bunun için minnettardım.
"O kokuşmuş motele gidip başından her ne geçtiyse baştan sona sarıp düşünebilir ve muhtemelen sıçanların yuva yaptığı bir yatağın üstünde yatabilirsin..." Tek kaşımı kaldırdığımda dudak büzdü. "Ya da... benimle gelirsin, sana giyecek bir şeyler verebilirim ve kendine acırken ucuz viskiden daha kaliteli bir şeyler içebilirsin."
"Bunu neden yapasın?"
Motosikletine bir bakış attı sonra da gözlerini tekrar karşı duvara dikti. Ne söyleyecekse yuttu ve omuz silkti. "Çünkü çok iyi bir insanım?"
Ağzımdan bir gülücük, tek nefeslik küçük bir ses çıktığında hemen toparlanıp yutkundum.
Ama bu kız oldukça kurnazdı. Pis pis sırıtıp, kot şortunu silkeleyerek ayağa kalktı ve bana elini uzattı. "Ben Rebel bu arada. Tanıştığın adamlarla aynı kulüptenim. Ama onlardan biri olmadığım kesin. Bir gün, az önce sergilediğim tehditlerden daha fazlasını yapacağım da."
Sözleri tanıdıktı. Bana kendimi, henüz etmediğim ama bir gün edeceğim yeminleri hatırlatıyordu.
Eline ve yüzüne şüpheyle baktım. "Bu ne anlama geliyor?"
Sessiz kaldı ancak çehresini, yaşını olduğundan daha büyük gösteren gölgeler kaplamıştı. Elini çekmedi. Kaşlarını kaldırıp bana meydan okudu.
Çenemi dikleştirdim ve elini tuttum, beni yerden kaldırdı. "Ve sen de?"
Aklıma gelen ilk ismi söyledim. Eğer bir şansım olsaydı, kendiminkiyle değiştireceğim güzel bir isimdi.
"Riley."
O zamanlar bilmiyordum... ama Rebel hayatımı değiştirecekti. En dibi gördüğüm anda, buzdan bir kalbin daha kolay parçalandığını öğrendiğim o günlerde en azından iyileşebileceğimi kanıtlayacaktı. Hiç sahip olmadığım kız kardeşlerle tanışmamı sağlayacaktı, buna kendisi de dahildi. Bir amaç, intikama giden bir yol gösterecekti. Uzun bir süre teşekkür etmeyecektim ama minnetimi her zaman görecekti.
Bu eyaleti alaşağı edecek ve bir savaşa hazırlanacaktık, sonunda benim esas mücadelem gelecekti.
Sonra da "onunla" tanışacaktım.
Hayır. Onu zaten tanıyor olacaktım. Tanıdığım ve nefret ettiğim adama değil; çok daha kötü yanlarına, herkesten gizlediği karanlığına, beni avlamak için gölgemde bekleyen vahşi kurda tutulacaktım.
Ama hislerimle savaşmayı asla bırakmayacaktım.
Bir yıl önce
"Orospu çocuğu!"
Bıçağımı tükürükler saçarak haykıran adamın yüzünden çekerek bir adım geriledim. Kusursuz ize, çeliğin ucundaki kana baktım ve alınmış gibi cık cık ettim.
"Kaba kelimeler Dylan. Senin yerinde olsam şu anda başka sözcükler tercih e- Tanrı aşkına!"
Arkama dönüp kızışmış kediler gibi ciyaklayan sarhoş Cooper ve Cleo'ya döndüm. Bağırarak Psycho Killer'ın nakaratına eşlik ediyorlar, adeta bana serenat yapıyorlardı.
Ben burada hem Cleo'nun hem de Mahşer Sürüsü Yedi motosiklet kulübünün Çavuş'u, dostum Seth'in bir işi çıktığı için adam deşme görevini yerine getirirken, onlar Seth'in tamirhanesindeki bilardo masasının üstüne uzanmış kafayı çekiyorlardı.
Başımı iki yana sallayarak önümde sandalyeye bağlanmış ve yüzünün yan tarafından kanlar akan adama geri döndüm. "Nerede kalmıştık? Ah, evet. Yalvarmak yerine bana sövüyordun."
Dylan, ağzından salyalar, çenesinden kanla karışık ter damlarken hırıltılı bir nefes çekti. "Ben..." Dişlerini sıktı. "Asla sana yalvarmayacağım Dez."
Aletlerin dizildiği tezgâhtan bir viski şişesi kaptım. "Güzel. En azından yaptıklarının affedilmeyeceğini biliyorsun."
Şişenin içindeki alkolü adamın başından aşağı yarasına denk gelecek şekilde boca ederken titreyerek haykırdı. Açtığım mükemmel yara temizlendiğinde dövmesi de meydana çıktı.
Sürünün her üyesi bedeninin herhangi bir yerinde armamızın dövmesini taşırdı. Benimki göğsümü kaplıyordu ama bu geri zekâlı, kendini kulübe adadığını her gün hatırlama ihtiyacı duyduğundan olsa gerekti, yüzünün yan tarafına işlemişti. Bu cezasını daha tatmin edici kılıyordu.
Geçen hafta Matadorlar motosiklet kulübünden bir kulüp kadınını becermişti ve ağzından çok daha fazlasını kaçırmıştı.
Bu bizim kanunlarımızda ihanetle eşdeğerdi. Rütbelilerden olsaydı, muhtemelen bir uyarıyla yetinebilirdik ama değildi. Her zaman densiz bir sıçan olmuştu.
Oraklı azrailin üstüne çizdiğim çarpının bir ucuna bıçağı dayadım. Başını çekmeye çalışıp tepinirken dilimi dişlerimde dolaştırarak yaptığım işi ciddiye alarak odaklandım. Pürüzsüzce parçalanmış derideki çarpının üstünden daha derin kesiklerle geçerken Dylan'ın bağırışları tamirhanede yankılandı.
Mahşer Sürüsü'nün Başkan Yardımcısı olarak birilerini aforoz etmek, sürmek ya da cezalandırmak benim görevim değildi. Seth ve Cleo bunun için vardı ama herkes bilirdi ki, benim ellerim asla titremezdi.
Dylan bayılmak üzereyken suratını tokatlayıp onu ayılttım. Bıçağımı tişörtüne sildim, bir adım geri çekildim ve gülümsedim. "Voilâ."
"Bitti mi?" diye bağırdı Cleo.
Omzumun üstünden kadına bakıp göz kırptım. Sürümüzdeki Emektarlar dışında tek rütbeli kadındı. Hepimizin taşaklarını sivri diliyle bile düşürebilirdi.
"Repliğini söylemek için sabırsızlanıyorsun değil mi?"
Bilardo masasından atlayıp boğazını temizledi. "Mahşer Sürüsü Yedi'den resmen sürüldün Dylan. Ottalane'i terk etmek için yirmi dört saatin var. Başka bir kulübe katılırsan ve sürüyle ilgili herhangi bir şey ötersen bir daha asla konuşmadığından emin oluruz. Ottalane sınırından içeriye adım atarsan bir daha asla yürüyemediğinden emin oluruz..."
Dylan'ın yanağına pat pat vurdum. "Bizi unutma tatlı çocuk."
Gözlerindeki acı karartılar ve korku onu salıvermem için yeterli bir teşvikti. Konuşmayacağını biliyordum. Öyle ki, ağzından yeniden bir şey kaçırma endişesiyle kahrolası hayatı boyunca bir keşiş gibi suskunluk yemini edebilirdi.
Bir ıslık çaldığımda çaylaklarımızdan Rico ve Fox tamirhaneyi iki bölüme ayıran uzun kolonların arasından fırladılar.
Dylan'ı sürükleyip arka kapıdan çıkarmalarını beklemedim. Diğerlerini kısaca selamlayıp bizim bulunduğumuz alanda yarıya kadar indirilmiş metal kapının altından eğilip geçtim.
Harley Davidson Fat Boy'uma doğru yürürken, iki binanın arasından üzerime düşen akşam güneşinden sakınmak için gözlüklerimi taktım. Motosikletime oturduğum an duyduğum kükremeyle kimin geldiğini anlamıştım.
Gözlüğümü burnumun ucuna kadar indirip, 48'iyle yanıma yanaşan ağabeyime baktım.
Başkan Logan Sin Gowan ve Başkan Yardımcısı Dez Gowan. Helbarvest'in en acımasız kardeşleri. Biri şeytan diğeri iblis. Biri canavar diğeri gölgelerdeki karizmatik katil.
Dünyamızın gördüğü buydu. Kanunlarımız bağımızdan önce geliyordu. Ancak insanlarımıza gösterdiğimiz sağlam duruş, içeride çürüklerle doluydu.
O kaskını çıkarırken ben başıma geçiriyordum. Kardeşimin saçları benimkilerin tam tersiydi. İkimiz de annemizin kehribar gözlerini taşıyorduk. Kimin daha yakışıklı olduğunu söylememe gerek yoktu.
Motosikletinden indiğinde bana memnuniyetsiz bir bakış attı ve anahtarını havaya atıp tutarak yanımdan geçti. Bir haltlar döndüğü belliydi.
"Sikini pantolonunun içinde tutup, müşterilerimizin eşlerini ve kızlarını becermekten vazgeç olur mu?"
Başka bir şey söylemedi ben de arkasından kahkaha atıp motoru çalıştırdım.
🐉
Ottalane kasabasında hava kararırken, kulübüme sürüşüm boyunca insanlarımın arasında turladım. Gözlerinin üstümde olmasından hoşlanıyordum. Şahit olduğum saygı, korku ve sadakatten besleniyordum.
Bir adamın otuz bir yaşında elde edebileceği her şeyden fazlasına sahiptim. Eyaletin en vahşi kanunsuz topraklarının sahiplerinden biriydim. Mahşer Sürüsü'nün Başkan Yardımcısı'ydım. Dilinden tatlı sözler dökülürken karanlıkta silahındaki kurşunları sayan bir düzenbazdım.
Sürüsüyle avlanan yalnız bir kurttum.
Ottalane evimdi.
Kulübün üyeleri kardeşlerimdi.
Motosikletim tapınağımdı.
Burada bir striptiz kulübüne ve kasaba dışında başka bir mekana daha sahiptim ama White Rabbit benim inimdi. İmzam.
Duvarları kapkara, üç katlı kulübün önündeki yerime park ettim. Tek ışık kırmızı kadife perdeleri çekilmiş kapının ve fedailerin arkasından sızan loş huzmelerden ve kapının üstündeki White Rabbit tabelasından yayılıyordu.
Motosikletimden inip kulüp yeleğimi çıkarttım ve gidona astım. Ardından başımın üstünden çekerek tişörtümden kurtuldum. Hafta sonuydu, bu yüzden daha açılışa iki saat varken bile kapıdan karşı kaldırıma kadar uzanan kırmızı halıda sabırsız bir kalabalık vardı.
Motosikletimin yan çantasından siyah gömleğimi çıkarıp üzerime geçirirken kuyruktan kıkırtılar ve ıslıklar yükseliyordu. Çoğu kasabalıydı, bir kısmı üniversite öğrencisi kalanı da turistti.
Ne olursa olsunlar, gidonuma astığım derileri arkamda bırakıp sıranın yanından kapıya ilerlerken benim kim olduğumu biliyorlardı.
Dez Gowan'ın mekânı.
Dez Gowan'ın motosikleti.
Dez Gowan'ın lanet olası ayak bastığı toprağı.
Fedailerim Zion ve Stef kenara çekildiğinde Stef başını eğdi. "İyi akşamlar patron."
Kadına göz kırptım. İkisi de sürünün bir üyesiydi. Mahşer Sürüsü yalnızca kanun tanımayan gangsterlerin suç dünyasına parmak uçlarını sokarak dahil olduğu bir çete değildi.
Bizden olana sahip çıkardık. Aynı masalarda yer, içer, sıçar ve karşılığında koşulsuz bir sadakat beklerdik. Eşleri, çocukları ve aileleri sürüden sonra gelirdi. Bu hepimiz için böyleydi. Fedailerimin çoğu da sürüdendi. Başka kimsenin arkamı kollayacağına güvenemezdim.
Karanlık koridoru geçip hazırlıkların gürültüsünü hafifçe bastıran bekleme müziğini duymaya başladıkça sinirlerim oynadı. White Rabbit'te her şey yolunda ilerliyordu, her zamanki gibi hınca hınç dolu olacaktı ancak bir şey eksikti. Hafta sonları sahne alan solist işi bırakmıştı. Canlı performansı çalma listelerine tercih ederdim. Neoklasik ve modern mimarinin bir birleşimi olarak seneler önce yeniden inşa ettirdiğim kulübüme böylesi daha çok yakışıyordu.
Küçük bir opera binasını andırıyordu. İki asmakat, özel localar, duvarları dört parça halinde kaplayan cam şeritler ve içlerinde dalgalanan sahte alevler.
Kulübün ortasında geniş bir bar vardı, duvar diplerinde VIP alanlar ve ortasında kalabalık masalar. Hepsi iki yanında kadın ve erkek dansçıların sahne aldığı platformların ortasında kalan sahneye dönüktü. Sahnenin boş olması, rahatsız ediciydi.
Açılış saati için hazırlıklar sürerken herkese varlığımı hissettirerek ofisime geçtim. Kendime bir anca önce bir sanatçı bulmalıydım.
🐉
Bu gece White Rabbit'te çok fazla vakit geçirmeye niyetim yoktu. Helbarvest eyaletindeki beş motosiklet kulübünün de bağlı olduğu İskelet Meclisi'nin bize paslamakta ısrar ettiği bir müşteriyle görüşmemiz vardı.
Son çete savaşlarından bu yana barışı sağlamak için gerçekleştirilen saçma "tek çatı altında güçleri birleştirme" saçmalığı bir yana müşteri portföyümüzü -her renk skalasından suçlular- genişletmek kulübün yararınaydı. Boyun eğdiğimizi sanıyorlardı, böylesi bizim de işimize geliyordu çünkü yıllardır planını yaptığımız darbeyi öngörmelerini güçleştiriyordu.
Ağabeyim Logan ilk teması telefonda gerçekleştirmekten yanaydı ancak ben öyle değildim. Bir insanın sınırlarını, gücünü ve deliliğini gözlerinin içine bakarak değerlendirmeyi tercih ederdim. Onlara kendi vaatlerimi, kusursuz nitelikle hizmetlerimi sunarken anlaşma boyunca eğer yanlış bir hamlede bulunurlarsa kaybedeceklerinin itibardan çok daha fazlası olabileceğini sergilemekten hoşlanırdım.
Sürüye katılmak için ofisimden çıktım. Yoğun sigara dumanı White Rabbit'i bir sis gibi kaplamış, alkol ve çeşit çeşit parfüm kokuları havaya sinmişti. Daha yavaş şarkılara geçmişken dansçıların çoğu masaların arasında dolaşıyorken birçoğu da kulislerine çekilmişti.
Üç barmenin akıcı hareketlerle çalıştığı ortadaki dikdörtgen bara yönelirken insanları başımla selamlıyordum. Motosikletimin anahtarını bir elimde çevirirken dirseğimi bara yasladım.
Barmenlerimden biri olan Daniel'dan su isterken etrafımı izlediğim için dikkatinin benim üzerimde olmadığını ve suyumun hiç gelmediğini geç fark ettim.
Başımı çevirdiğimde Daniel'ın karıştırıcıyı sallarken gözlerini kısıp sol tarafımda bir yere odaklandığını gördüm.
Bakışlarını takip ettiğimde bedenim de kendiliğinden o tarafa döndü. Daniel'ı ayar verme isteğim ansızın kayboldu çünkü çocuk haklıydı.
Barın tam köşesindeki yüksek taburede bir esmer oturuyordu. Koyu renk dalgalı saçlarını at kuyruğu yapmış ince uzun boynunu açığa çıkarmıştı. Kedi gözü gibi şekil verdiği göz kaleminin ardındaki gözlerin rengini bu karanlık ve yanar döner ışıkta bile seçebiliyordum. Griydi. Koyu kirpiklerle çerçevelenmiş, bir adamın elden ayaktan kesilmesini sağlayacak kadar soğuk bir gri.
Bakışlarım vücuduna kayarken yerimde kıpırdandım. Üzerinde incecik, göğüslerinin, düz karnının ve kıvrımlı kalçalarının dolgunluğunu saran bir elbise vardı. Bacak bacak üstüne attığı için yırtmaç uyluğunun tehlikeli sınırlarına kadar sıyrılmıştı. Ve lanet olsun. Zarif bileklerini saran topuklu ayakkabıları bir hançer gibi nefesimi kesmişti. Bacakları neredeyse sonsuzluğa kadar uzanıyordu. Otururken bile benden kısa görünse de, bu kadın uzundu. Uzun, çarpıcı ve bir köpek gibi salya salgılatacak kadar seksi.
Kadınlarla vakit geçirmeyi severdim. Kadınları severdim. İsimlerini öğrenme zahmetine girmediğim, beklentilere izin vermediğim, sabah olduğunda yoluma gittiğim tek gecelik ilişkilerden fazlasına toktum. Hiçbirine saygısızlık etmez, her zaman, her kahrolası seferde kendimi dizginlerdim.
Kurallarım vardı.
Kurallarıma uymakta hiç sorun yaşamazdım.
Benim türümden vahşilerin kafesleri olmalıydı.
Kadın tam yanında hararetli el kol hareketleriyle onunla sohbet etmeye çalışan adama aldırış etmiyordu. Ve evet, şu anda bana bakıyordu.
Benim ona baktığım gibi.
Omurgamdan bir ürperti yayıldı.
Gri gözleri milimetrik bir farkla kısıldığında burun deliklerim genişledi.
Bu kadında bir şey vardı. Neredeyse tadını alabiliyordum, koklayabiliyordum.
İsmini öğrenmek istiyordum.
Lanet olsun.
Dünyanın ilgisi üzerinizdeyken, insanlar size bir tanrıymış gibi tapıyorken tek, yarım bir ilgiyle üzerinize düşen bakışlardan etkilenmemeliydiniz değil mi? Ah, bunun aksini tam şu anda iddia edebilirdim.
Uhrevi bir varlığın dikkatini çekmiş gibiydim ve gözlerini benden ayırmasını istemiyordum.
"Fedaileri mi çağırmak istiyorsun kadını kendin mi kurtaracaksın?" diye sordum Daniel'a.
Varlığımın farkına varıp boğazını temizledi. "Hiçbiri patron."
Ona yandan bir bakış attım. "Neden?"
"Bekliyorum," dedi sinsi bir sırıtışla, "Bu gece başından defettiği üçüncü aptal olacak. Bayağı eğleniyorum. Hatun tek kelime etmiyor, kuyruklarını kıçlarının arasına sıkıştırıp kaçmaları için sadece yüzlerine bakıyor."
Demek öyle.
Buna canlı canlı şahit olmak için ne mi yapardım?
Telefonumu çıkarıp Logan'a bu gece gelemeyeceğime dair kısa bir mesaj attım. Onu izlemek istiyordum. Ağabeyim anında cevap verdi.
Logan: Bir sorun mu var?
Dez: Öyle olmasını umuyorum.
Logan: Bu da ne sikim demek oluyor?
Dez: Alevlerin ne kadar sıcak olabileceğini görmek için, içinde bulunduğun binayı ateşe vermeyi düşündün mü hiç Başkan?
Logan: Neyin peşinde olduğunu sormayacağım bile. Seni ruh hastası.
Telefonumu kaldırdım. Sorsa bile söylemezdim. Başkanım olabilirdi. Tüm üyeler gibi hiyerarşimize ve bizzat kendisine saygı duyuyordum ama mesele şahsi ilişkimiz, kardeşliğimiz olduğunda işler karmaşıktı.
"Kadın ne içiyor?" diye sordum Daniel'a.
Tezgâhın altından bir şişeyi çıkarıp önüme koydu. Küçük bir kasabaydık ancak eyalet turist çekiyordu bu yüzden alkolde her zaman bonkör davranırdım.
"Marsala."
Yüzümü buruşturdum.
İtalyan şarabı yerine bira, viski ya da brendi tercih ederdim.
Yanındaki adamı kovalamış, şansını deneyen bir diğerine aldırış etmeden şarabını yudumlayan kadına baktım tekrar. Bu içki ona yakışıyordu. Kendisi de İtalyanların bronz tenine, keskin yüz hatlarına ve muhtemelen sivri diline sahipti.
"Bana bir kadeh var. Müşterimiz için de yeni bir şişe aç."
Daniel benim kadehimi doldururken gözleri hinlikle parlıyordu. Barın içinde ilerleyip şişeyi kadının önüne bıraktığında yanındaki pislik bölündüğü için kaşlarını çattı.
Kadının ise keskin bakışları direkt beni buldu.
Bir baş eğme, göz kırpma, hafif bir gülümseme... Bunların beklentisine girmediğimi söylersem yalan olurdu.
Ama hiçbirini yapmadı. Bunun yerine şarabını tek yudumda bitirdi, şişenin yarıya kadar çekilmiş mantarını tamamen çıkardı ve gözleri üzerimdeyken kadehini doldurdu.
Onu izledim.
Hayır.
O şarabını içerken ben de onu içtim.
Bir kadına yaklaşmadan önce zahmete girmezdim. Oyun oynamazdım. Ama yaklaşık bir saat boyunca onu incelemiştim. Beklenti kanımda uğulduyordu. İlgimi, isteğimi anlamamasının imkânı yoktu.
Beni isteyecek miydi? Benimle flört edecek miydi? Aklımı başımdan almak için dans edecek miydi?
Hiçbir belirti göstermedi. Sadece bir an, başını geriye doğru attı, nasıl olduğunu sormayın ama müziği dinlediğini biliyordum. Gözleri boş sahneye kaydığında yüzünde saatler sonra bir mimik canlandı. Memnuniyetsizlik, küçümseme, hoşnutsuzluk...
İlginçti. Öyle ilginçti ki, kendimi bardan itip ağır adımla yanına yürüdüm.
Gelişimi bir avın, av olup olmadığını tartarken sergilediği o ürkek merakla izlemedi. Bu iki yırtıcının buluşmasıydı.
Yakından çok daha güzeldi. Can yakacak kadar güzel. Teni pürüzsüzdü, kalkık burnuna asil bir çene eşlik ediyordu. Dolgun dudakları bile yüzü bir ifadesizliğe sahipken sessizce aşağılıyordu.
O asaleti darmadağın etmek ne güzel olurdu. Buzdan duvarların arasına sızmak ve bir dokunuşla nasıl alev alabileceğini görmek.
Aramızda duran adam beni fark etmese de o düşük çeneli piçe değil başının üstünden bana bakıyordu.
"Git buradan."
Adam ağız dolusu küfürlerle arkasını döndüğünde tepesinde dikilenin kim olduğunu anlayınca kaskatı kesildi. Hızlı adımlarla uzaklaşırken içkisini bile almamıştı.
Yanındaki tabureye yerleştim. "Rica ederim."
Ağır, tenine sokulmaya cüret ettirecek kadar sersemletici kokusuna kapılırken, "Yardıma ihtiyacım olduğunu fark etmemiştim," dediğinde derin ve doygun sesi direkt aletimi titretmişti.
Kadehime doğru gülümsedim. O da dudaklarımın kıvrılışını takip etti. "Gururun yüzünden."
Gözlerini devirdi. Bunu bir zafer saydım. Demek buzlar kraliçesi bir şeyler hissedebiliyordu.
"Mekânın sahibi olduğunu varsayıyorum?" dediğinde tek kaşımı kaldırdım. Homurdandı. "İnsanların, etrafında dolaşıp sana selam verirken acınası bir şekilde titrediğini gördüm. Ayrıca..." Önündeki şişeyi işaret etti. "Bacaklarımın arasına girmek isteyen diğer salaklar sadece birer kadehle şansını denedi ama sen bir şişe marsalayı önüme koydurdun."
Dilimi şaklattım. "Bacakların hâlâ kapalı olduğuna göre en azından marsala ağzını açmaya yaradı."
Gözlerinde öfkeli bir ateş yansa da söndürüşü de saniyeler içinde gerçekleşmişti.
"Alabileceğin tek şey bu..." Cümlesini tamamlamak için adımı sorarcasına kaşlarını kaldırdı.
"Gerçekten kim olduğumu bilmiyor musun?"
Güldü. Dudaklarından koparabildiğim küçük, aşağılayıcı bir sesti. Sopa yutmuş gibi gergin duruşu da bir parça gevşemişti. Saatlerdir tezgâha değmemiş dirsekleri şimdi barın üstüne yayılmıştı.
Ondan yayılan kurnaz tehlike beni heyecanlandırmıştı. Flört etmiyordu. Hamle yapıyordu. Beni bakışlarıyla, sesiyle, beden diliyle parça parça ödüllendiriyordu. Farkında olsam da bu oyuna sabaha kadar devam edip onu izleme zevkini yaşayabilirdim.
Sessizliğime karşı gözlerini kıstı. "Tahmin etmemi mi isteyeceksin?"
Keskin çenesine, kürek kemiklerine sürtünen saçlarına ve sonunda gözlerine odaklandım. "Etkile beni."
"Bunu istermişim gibi..." dese de alt dudağını ıslatıp beni baştan aşağıya inceledi. Pembe dilinin dolgun alt dudağında dolanışına soğukkanlı kalmak zordu. "Mekânın patronusun, bu da dışarıdaki VIP park alanında tek başına duran Harley motosikletin senin olduğu anlamına geliyor. Üstünde bir kulüp yeleği asılı duran, yakasında da Başkan Yardımcısı, Kargaşa Adamı ve Şanslı yamaları işlenmiş olan motosiklet. Bu taşranın kötü çocuklarından birisin." Bir ıslık çaldığımda şarabından yudum alırken yüzüme bakmadı. "Nasıl gidiyorum?"
"Sertleşmediğimi söyleyemem," dediğimde gözleri hiç çekinmeden pantolonumun önüne kaydı. "Ama bizi taşranın kötü çocuğu olarak tanımlamak, bir hata olurdu."
"Hımm. Sen kendini nasıl tanımlıyorsun?"
Ona doğru eğildim. Nihayet... nihayet görünmez duvarlarını aşarak tenine birkaç santim daha yaklaştım. "Bence gayet iyi gidiyoruz. Benden ıslak bir rüyaymışım gibi etkilenmeni istiyorum, geceleri kabuslarının sebebi olmak değil."
Yüzünüzü ifadesiz tutarak o da bana yaklaştı. Dudaklarının tadını alabilme ihtimalini düşünmeme sebep olacak kadar yakındı. "Bir kadın tatlı rüyalardan hoşlanabilir ama bizi terleten kabuslardır patroncuk. Yani ıslaklık algını değiştirmeni tavsiye ederim."
Bardaki elim yumruk halini aldı. Kahrolası ağzı...
O soğuk bir duvar değildi, bir köpekbalığıydı. Dişlerime layık bir yırtıcı.
Telefonuna bildirim geldiğinde barın üstündeki çantası aydınlandı ve gördüğüm şeyle birlikte sırıttım.
"Ah demek sadece gururlu değildin, o piçleri başından atmak için yardım alıyordun." Boynumu büktüğümde benden uzaklaşmıştı, boynundan tutup onu kendime doğru geri çekmek istedim. "Çantanda bir silah mı taşıyorsun?"
Gözleri aşağıya kayarken kirpikleri yanaklarına sürtündü. "Senin oyuncağından daha büyük olduğu kesin."
Belimdeki silahtan bahsettiğini bilsem de, "Ah, ellerinle kavramadan asla emin olamazsın," diye mırıldandım.
Parmaklarını göstermek için ellerini öne doğru uzattı. Birçok yüzük takıyordu. Gerçek, zarif değerli taşlar. "Bilemiyorum parmaklarım uzundur, hayal kırıklığına uğrayabilirim."
Bedenim gittikçe canlanıyordu. Gerilimden sığ nefesler alsam da, çektiğim her nefes burada bulunmaktan ne kadar hoşlandığımı haykırıyordu. Bu yüzden, "Adım ne demiştin?" diye sorarken buldum kendimi.
Karanlık, tüketici ihtiyaç yüzeyde geziniyordu.
Müzik değiştiğinde gözlerini kapattı. Beni savuşturdu. "Hım. Bu şarkıyı severim."
"Roxanne," dedim, "Ben de severim. Adını söylüyordun?"
Bir an düşündü. "O halde Roxanne," dedi, "Adım Roxanne."
Burnumu kırıştırdım. "Tatlı ama hayır, adın Roxanne değil."
"Evet öyle, bu benim sahne adım." Şarkıyı mırıldanmaya başladığında aklımda biriken her soru silindi.
Vücudumda bir elektrik akımı dolaştı. Çarpılma, uyanış, sersemleme. Birkaç mırıldanma ve nakarata eşlik etmeyle beni afallatmıştı.
Kulübümün sahnesine bakışı zihnime düştü. Yadırgadığı şey boşluktu.
"Bir sevgili misin Roxanne?" diye sordum aniden.
Boynunu hafifçe yana yatırdığında gözlerinden kafa karışıklığından daha karmaşık ifadeler akıp gitti. "Hayır değilim."
"Bir eş misin peki? Evinde seni bekleyen bir adamın var mı?"
Yüzü taş kesti. Nerede damarına bastığımı bilmiyordum ama yapmıştım.
"Hayır," diye tısladı.
"Bir işin var mı? Arkanda bırakmaktan çekineceğin bir hayatın?"
Hesapçı bakışları, tıkır tıkır çalışan zihni gözlerimin önündeydi. Heyecanlıydım, avuçlarım terliyordu. Ağzımın kenarındaki tik seğiriyordu. Çoğu insan bunu belirmekte olan bir gülümseme sanırdı ama değildi. Kimse de gerçeğe yaklaşmamıştı.
"Kimse arkamdan ağlamaz, ben de gözyaşı silmeyi sevmem zaten."
Kadehimi kavrayıp ona doğru eğdim. Gecenin bu şekilde devam edeceğini tahmin edemezdim ama garip, ürpertici bir gerilim vardı içimde.
"Sahneye bakışını gördüm, sesinin White Rabbit'te nasıl yankılanacağını hayal edebiliyorum..." Sesini duyduğumda kendimden geçeceğimi biliyorum. "Ne dersin?"
Kaşlarını çattı. Bir sahneye bir de bana baktı. "Tam olarak ne önerdiğini anladığımdan emin değilim."
"Bir sevgili, eş ya da arkadaş değilsen benim kanaryam olacaksın." Dizim çıplak bacağına değiyordu şimdi. "Benim kanaryam olacaksın," diye bir yemin edercesine fısıldadım tekrar.
Reddedeceğine emindim. Kahrolası bir hayır duyacağıma kesinlikle tüm paramı yatırırdım.
Kadehini kapıp yüksek tabureden indiğinde kaşlarımı çattım. Teklifimi suratıma çarpıp giderse... Eh, bu hem benim için bir ilk olurdu hem de bir meydan okumadan başka bir halta yaramazdı.
Ancak kulüpten çıkmak yerine barın etrafından dolaştı. Sahnenin önündeki masaların aralarından süzüldü. Ben de aklı olan her adamın yapacağı gibi bu etkileyici kadını izledim.
O topuklularla yürüme eylemi onun için en basiti olmalıydı. Onlarla koşabilir, tırmanabilir ve kahrolası ince bir ipin üzerinde dengede durabilirdi. Kontrollüydü ve çok ama çok keskin bir zarafeti vardı. Narin değildi, Tanrım kesinlikle bu kadına narin diyemezdim. O öldürücü bir şeydi.
İnce elbisesinin eteği her adımıyla bacaklarına dolanıyor, kıvrımlı kalçasına sürtünüyordu. Pürüzsüz teninde süzülen ipek gibi görünüyordu kumaş.
Sahnenin yüksek platformunun önünde durdu. Çenesi dik bir şekilde ışıklara, insanlara, kulübüme ve en sonunda bana baktı. Müşterilerim de gürültülü müziğin ve alkollü hararetin arasında sahnenin önünde beni beklediğini fark etmişti. Gözleri bir benim bir de onun üzerinde dolaşıyordu.
Kendimi bardan itip ona yaklaşmamak imkansızdı. Kovalamacayı sevmezdim, otoriter tavırlar tepemi attırırdı ama bu hiçbiri değildi.
Yanına geçtiğimde sırtımı sahnenin yükseltisine yasladım. Benim bedenim kulübün kalanına dönükken bakışlarım sadece ondaydı. O ise sahneye dönüktü ve dört bir tarafı itinayla inceliyordu.
"Kulübünde sahne almamı istiyorsun," dedi düz bir sesle sonra da sırıttı ama bu vahşi bir gülücüktü, samimi değildi. "Pardon, senin kanaryan olmamı istiyorsun."
Başımla onayladım.
"White Rabbit için şakımamı istiyorsun."
"Hayır," dedim, "Onu benim için yapacaksın, White Rabbit sadece bir araç olacak."
Keskin bakışları çizmelerimde, pantolonumda, gömleğimde, kollarımda ve göğsümde görünen dövmelerimin üzerinde dolaştı. "Kalacak bir yere ihtiyacım var. Cömert bir maaş çeki bekliyorum. Ve resmi evrak olmayacak, hiçbir yere imza atmayacağım."
İtiraz edebilirdim, kafamın içinde dolaşan onlarca sorudan en azından birini sorabilirdim ama yapmadım.
"Tamam," dedim.
"Ayrıca, motosiklet kulübü saçmalıklarına bulaşmak istemiyorum. White Rabbit dışında, sen beni tanımayacaksın ben de seni."
Dudaklarıma zalim bir gülümseme yerleşti. İçimden gelen cevaplar yerine yine sadece, "Tamam," demekle yetindim.
Roxanne kadehini benimkiyle tokuşturdu. Saatlerdir ilk defa gülümsüyordu. Gözleri parlıyordu. Teni mümkünmüş gibi dalga dalga canlanıyordu.
"Pekâlâ. Senin kanaryan olacağım patroncuk," dedikten sonra şarabından uzun, yakıcı bir yudum aldı.
İçgüdülerim bana pençelerini geçirse de, sanki zafer elde eden ben değilmişim karşımdaki esmer kadınmış gibi hissetsem de geleceğin neler getireceği beklentisiyle sadece alkolün boğazımı ısıtmasına izin verdim.
Uzaklaşmadı. Bana bakmadı. Ama beni izlediğini biliyordum.
"Bu gece başlamaya ne dersin? Bana bir şarkı ver."
Bana sesini ver. Sonra da kendini.
İç geçirdi. "Neden her sözcüğün ağzından bir tehdit gibi dökülüyor, merak ediyorum."
"Neden öyle düşündün? Kendini tehlikede mi hissediyorsun, öyle hissediyorsan neden hâlâ buradasın?"
Güldü. Yüze inen bir tokat gibiydi sesi. Daha fazla zevk alamazdım.
"Güven bana. Tehlikenin neye benzediğini çok iyi bilirim. Sen ise..." Yüzümle, gözlerimle, bedenimle anlattığım yalancı yansımaya baktı. Gerçeği bile görmüyordu, bu en iyi halimdi. Buna rağmen... Kaşlarını çattı, beni hafife alacak kelimeleri söyleyemedi.
"Ben ise ne?" diyerek ona yaklaştım, tek adımımla, benimle göz göze gelebilmek için başını kaldırması gerekmişti.
Cevap vermeden elini uzattı. Parmaklarım elini kavradığı an, teninin sıcaklığı içime işledi. Çektiği keskin nefesi saklamaya çalışsa da, onu hissedebiliyordum. Onu hissediyordum.
Sahneye yönlendirirken merdivenin son basamağına kadar elini bırakmadım. Ben bir centilmen değildim, kahretsin alakam bile yoktu. Ama bu gece, yanılsamaya kapılmasına izin verecektim. Sahneye çıkarken, arkası bana dönükken çekinmeden onu inceledim.
Askılı elbisesinin açıkta bıraktığı sırtına bakarken kaşlarımı çattım. Neredeyse muhteşem vücudu dikkatimi dağıtacaktı. Sırtında büyük bir karartı vardı. Gölge düşmüyordu. Işık vurmuyordu. Vücudunun geri kalanından farklı bir renk tonu vardı. Başka biri fark etmezdi. Ama ben değil.
Sırtına neden kapatıcı boca ettiğini merak ediyordum. Bu kadınla ilgili her şeyi merak ediyordum. Ve vakti geldiğinde her şeyi öğrenecektim.
Mikrofona yaklaştı. Elimle işaret verdiğimde müzik ansızın kesildi. Fısıltılar yükseldi. Herkes sahneye döndü.
Tam karşısındaki, onu en iyi gören, ona en yakın olan masaya yaklaştım. Masadaki çifti kaldırtıp VIP yerlerden birine geçmelerini sağladım.
Arkama yaslanıp, başımı kaldırdım.
Karşımdaki kadına baktım.
Arkada müzik devam ederken, Roxanne parçası bu sefer onun dudaklarından döküldü.
Motosikletimin kükremesinin dünyadaki en mükemmel ses olduğunu sanıyordum. Kafesimi çok sağlam inşa ettiğimi, kimsenin gerçek beni ortaya çıkaramayacağını düşünüyordum.
Ta ki, ona kadar.
O zamanlar bilmiyordum ama benim kanaryamın adı Roxanne değildi, bir süre sonra Riley olduğunu itiraf edecekti ama aslında onun da başlı başına bir yalan olduğu anlaşılacaktı. O gece bir kadın ve adamın ilginç, kadersel bir karşılaşması değildi. Benim için, derimin altına sızan bir takıntının başlangıcıydı.
O gece ikimiz de olmadığımız insanlar gibi davranmıştık. Gerçeğimizi saklamak için maskelerimizle bir oyun oynamıştık.
Ben, ilgilendiği kadının peşinden koşan adi ve çapkın bir kanunsuz gibi davranmıştım o da sesini ve tutkularını ortaya çıkarması için hayatı boyunca benim gibi bir adamı bekleyen soğuk bir kadın gibi rol kesmişti.
Beni tanıyordu. Oraya beni tuzağa çekmek için gelmişti.
Birer yalancıydık.
Sergilediğimiz sahteliğe rağmen gece uykularımızı kaçıracak kadar birbirimize kapıldıysak tüm çirkinliklerimiz, nefretimiz ve karanlığımızla çırılçıplak kaldığımızda ne mi olacaktı?
Onu avlayacaktım.
Ve o gece inime girdiğinde hayatını da bana adadığını görecekti.
🐉
Veeee bölüm sonu canavarı!
EEEEE NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ?
Hiç yorum yapmıyorum sadece hikayenin nasıl gideceğiyle ilgili ilk tahminleri okucam ajsdhaksd
Blake sayesinde Rebel ve Riley'nin tanışmasına ne diyorsunuz... Sizce Riley neden kaçıyordu? Neden o kadar acı çekiyordu? Ve elbette, Kemikler Mirası'ndan birazını biliyoruz. Tarikatla bir bağlantısı var. Riley gerçekte ne saklıyor ve ne istiyor sizce?
Peki Dez?? Takıntı derken şaka yapmadığını belirteyim. Ölümcül derecede ciddi. Ve cidden, Riley'i kazanmak için, onu korumak, onu çözmek için çoook ileri gittiği olacak...
Kemikler Mirası ile bağımsız ama sadece karakter olarak. Birinci kitap Rebel ve Logan'ın hikayesiyken bu Dez ve Riley'nin ancak olaylar tamamen bağlantılı. O yüzden eğer, ilk kitabı okumayan aşklarım varsa, biraz kafaları karışabilir.
Sizi çok seviyorum
Kaaaçtımmmmm