Selamlar en sevdiklerim!
Of sizi o kadar çok özlüyorum ki anlatamam. Bölümlerin çok geciktiğini biliyorum ancak inanın elimden bir şey gelmiyor. İş yoğunluğu beni çok yoruyor ve akşamları vaktim olsa bile ekrana bakacak birkaç kelime yazacak halim kalmıyor. Beni anlayacağınızı umuyorum. :(((
Zaten neyse ki... öyle bir bölümle geldim ki, hemen telafi edeceğim ayrılığımızı ehehehe
Bu bölüm O BÖLÜM. Kemikler Mirası'nın son sahnesini hatırlayın Dez ve Riley'nin hikayesinin tam olarak başladığı anı... Evet, hikâyeleri tam olarak başlıyor. DANS DANS DANS
Evet fazla oyalanmaadaaan sizi bölüme alıyorum.
Desteğiniz için çooook teşekkür ederim.
Kaskları takalım.
Keyifli sürüşlerrrr!
Dokuzuncu Bölüm
"Yüzük"
Riley
Ellerimi şifonyerin iki kenarına yaslayıp, kollarımı gerdim. Başım omuzlarımın arasına düştüğünde bu gece biraz da olsa vücudumu dinlendirmek için kamburumu çıkardım. Omurlarımın bir fermuar gibi açıldığını hissettim.
Aynanın etrafındaki ampuller kulisi aydınlatmıyordu, sanki tüm ışığı içine çekiyordu. Aydınlık olan sadece bendim, arkamdaki küçük oda tamamen karanlıktaydı.
Başımı kaldırdığımda, yansımamda tek gördüğüm ise kırmızıydı.
Sivri topuklu açık ayakkabıların üstünde, rüzgârın kendisi kadar hafif, her harekette dalgalanan kırmızı bir bayraktım.
Gevşek askıları, cömert göğüs ve sırt dekoltesi olan kırmızı bir elbise giyiyordum. Dudaklarım, ıslak kanın üstünde gezdirmişim gibi parlıyordu.
"Neden kırmızı?"
Aklım yetmeye başladığı zaman yani yaklaşık altı ya da yedi yaşlarında aileme sorduğum bir soruydu.
"Yerde yatan adamı görüyor musun?"
Babamın yerde yatan, diye andığı adam dibine kadar ölüydü.
"Kanıyor. Kanımız kırmızı. Ölümü mü temsil ediyoruz?"
Bir çocuğun kan, ceset ve ölüm kelimelerini bilmemesi gerekirken; ben öğreneli epey oluyordu.
"Hayır tatlı kızım. Bu adam ölü olabilir ama ardındaki bıraktığı kan, yaşamının son izleri. Kırmızı tutkudur, yaşamdır, canlılıktır, tehlikedir. Kırmızı tetikte olmaktır, dünya yok olsa, son insan kalana kadar varlığını koruyacak tek renktir. Bu, biz hırsızların mirasının, taşıdığı her özelliğe karşılık gelir."
Pek aklıma yatmamıştı.
"Bana yalandan ibaret gibi geliyor, bir renge bu anlamları yüklemek."
Babam gülümsemişti, bu sırada adamın cesedi götürülüyordu.
"Haklısın, belki de hepsi koca birer yalandır. Ama unutma, yalanların rengi de kırmızıdır. Ve bizim en iyi yaptığımız şey yalan söylemektir. Yalanlarımız bizi koruyan en büyük mirasımızdır."
Kendime baktıkça, anılarımın yerini başka bir tanesi doldurdu.
Bu sefer babamın değil başka bir adamın yanındaydım. Artık genç bir kızdım. Karşımdaki adamı birkaç kere gördüğüm halde adını bilmiyordum. Sadece takım elbisesinin yakasına takılı altın broşu tanıyordum.
"Neden altın?" diye sormuştum bu sefer de.
Onun yakasındaki altın ya da ondan olan insanların görünen görünmeyen yerlerde taşıdıkları altınlardan değildi.
Yine, ölü bir adam vardı. Gözlerine altın sikkeler konulmuştu.
Onu onurlandırmadıklarını biliyordum.
"Çünkü altın ayrıcalıktır, ölümsüzlüktür. İnsanlar bir zamanlar öbür dünyaya geçişin anahtarı olarak görürdü altını. Altını olan, ayrıcalığı olan demekti."
Adamı sevmemiştim. Onların hepsinden iğreniyordum.
"Bu adam bana pek ayrıcalıklı görünmedi."
Çünkü onu kendileri öldürmüşlerdi.
Adam gülümsemişti.
"Kan ya da altın."
Gözlerim şifonyerin ucunda duran eski telefona kaydı. Uzanıp Carter'ın mesajlarına girdim ve bir sesli mesajın kaydını açtım.
"Rafaella, neredesin lanet olsun! Killian da telefonlarını açmıyor. Burada kafayı yemek üzereyim. Beni. Ara. Hemen!"
Midem bulandığında burnumdan derin nefesler çekerek tekrar kendime baktım. Ben hiçbir zaman gençliğimi yaşayamamıştım. Bu yüzden suçu gençliğime atamazdım. Sorumlu olan duygularımdı. Onlardan tamamen arınmamın sebebi de buydu.
Gözlerim aynadaki yansımadan, arkamdaki açık kapıya takıldığında telefonu sakince kapattım.
"Adama biraz acı Rafaella. Baksana seni merak ediyor."
Dez'in buz gibi sesi odayı doldurduğunda dişlerimi sıktım. Bakışlarımız aynada buluştuğunda karanlığın içinden çıkarak arkama geçti. Artık bu telefonu saklamıyordum, içinde neler olduğu hakkındaki tahmini tamamen doğru değildi ama ne biliyorsa onu kabul edecektim. Gerçekleri örtmek için mükemmel bir kılıftı.
Ölüm yargısının ağırlığından kurtulmuş, cinayet kararını almış bir adam kadar sakindi. Ancak bu sakinlik, okyanusun karanlık derinliklerindeki o dinginliğe benziyordu.
Elbisemi, elbisemin açıkta bıraktığı tenimi kendine vakit tanıyarak süzerken, ağzının kenarındaki o kas seğiriyordu. Bakışlarının değdiği her yer, az önceki mide bulantıma rağmen, tüylerimi ürpertiyordu.
Ellerini benimkilerin yanına, şifonyerin kenarına dayadığında parmak boğumları ahşabı kavrarken bembeyaz kesilmişti. Arkamda, bir kafes gibi bedenimi örtüyordu.
Çenesini omzuma yaslayıp başını kulağıma doğru çevirdi, saçlarım yüzünün bir kısmını örtüyor, aynadan bana bakmayı sürdürüyordu. "Ara onu, hadi. Ben burada yokmuşum gibi."
"Bunu kaldırabilecek misin? Sahte kocam olmak isteyen patronum, bunu kaldırabilecek mi?"
Dudakları zalim bir ifadeyle kıvrıldı. Ahşabın çatırdadığını duydum.
"Neden, müstakbel sahte karım bu adama neler diyor ki?" Bir elini kaldırıp parmaklarımın üstünden tüy gibi bir dokunuşla geçirdi. "Ona nasıl sesleniyorsun? Aşkım?" Bileğimi kavradı. "Sevgilim?" Bileğimi sıktı. "Hım?"
Kalbime indirdiği darbeleri yumuşatan, içimdeki fırtına ve dokunuşuydu. Kulağımın dibindeki boğuk sesi, nefesiydi.
"Bilmem. Neden birlikte öğrenmiyoruz?"
Tepkisini görmek ve oyununda onu yıkıp geçmek için telefona uzanmaya çalıştığımda yüzü öfkeyle çarpıldı. Elimi kaldıramadım çünkü bileğime sımsıkı yapışmış, beni durdurmuştu.
"Sakın Riley." Yutkunup bedenini benimkine bastırdığında neredeyse kulak memem dişlerinin arasına girecekti. "Eğer gözümün önünde RDM'den bir adamla konuşursan, bu açık ihanetin yüzünden seni sonsuza kadar kulüpten sürmek zorunda kalırım. Hiçbir halt anlatmadığın için bu yargıya varmak zorunda kalırım."
Kaşlarımı çattım. "Sana ondan hiç bahsetmedim. Sana onun hiç RDM'den olduğunu söylemedim."
"Değil mi?"
"RDM'in varlığından bir haber olduğunuz zamanları hatırlıyor musun? Motosikletlerinizle küçük tatlı kasabanızda paraya para demediğiniz zamanları? Biz o zamanlar RDM'in ensesindeydik, o zamandan beri intikamın yollarını arıyorduk. Hakkımda her şeyi düşünebilirsin ama aptal olmadığımı biliyorsun. RDM'den birine zaafım olduğunu ve kendimi kaptırdığımı düşünerek zekâma hakaret etme."
Aynadaki yansımamı bırakıp direkt yüzüme baktı.
"Kulübe asla ihanet etmem Dez."
"Kulüpten bahseden kim?"
Çenemi ve yanağımı kaplayan eline işte o an dikkat kesildim. Yüzük parmağında bir alyans vardı. Hayır iki taneydi. Biri tam parmağına oturmuştu, diğeri ise parmak ekleminin tam üstünde kalmıştı. Küçüktü.
Baş parmağıyla eklemindeki alyansı oynatıp çıkardı ve dudaklarıma değene kadar yukarı çıkardı. "Bundan sonra yapacağın her hareket, özellikle o telefonda konuşacakların, sahte kocana bir ihanet olur. Ve maalesef tatlım, senin sahte kocan omurgasız bir herif olmaktan çok uzak. Sorunları tartışarak değil, ortadan kaldırarak çözmeyi tercih eden bir adam."
Dilimi dişlerimde gezdirirken alyans dudaklarıma değiyordu. "Sana teklifini kabul etmediğimi söyledim."
"Yakındalar," dedi. "Biz hazırız ama ortalık saman alevi gibi tutuşmak üzere. Her an her şey kontrolden çıkabilir. Bu yüzüğü takacaksın."
"Evlilik gelmek üzere olan savaşı bitirmeyecek Daxton."
"Evet ama benim ve senin aynı anda iki farklı cephede savaşmamızı önleyecek. Seni kahrolası bir tarikat üyesiyle evlendirmeye, seni yanlarına çekip sadakatini kazanmaya çalışmaktan vazgeçecekler."
Ona küçümser bir bakış attım. "Yani bizi direkt öldürmek isteyecekler ve bir kozu kaybetmiş olacağız."
Hızla geri çekildiğinde yüzüğü şifonyere çarptı. Bana ölümcül bir sakinlikle bakıyordu.
"Bunu düşünüyorsun... Onlardan biriyle evlenmeyi düşünüyorsun. Eğer işler yolunda gitmezse diye, elinde bir fırsat bırakmak istiyorsun."
Siktir.
Yüzüne bakmayı sürdürdüm ama gerilen sinirlerim bana ihanet ediyordu. Bağırmak, inkâr etmek ya da öfkemle onu bastırmak yerine sırtımı ve çenemi dikleştirdim.
"Henüz bir şey yapmayı düşünmüyorum ama bu benim kararım."
Başını iki yana sallarken çenesi kaskatıydı.
"Hayır."
Parmakları bileğime değdi. Bu kadar küçük bir dokunuşun böylesine güç ve kontrol barındırması mümkün olmamalıydı.
"Beni duydun mu Riley? Hayır."
"Burada söz hakkın yok Dez."
Dirseğimi sıkıca tutup kendine doğru çektiğinde sırtım gövdesine çarptı. Boğazından yükselen hırıltı tam olarak saçlarımın ve kulağımın üzerindeydi.
"Sözlerimi bir kenara yaz. Senin o kahrolası piçlerden biriyle evlenmene göz yumduğum gün, kulüp ceketimi çıkarıp yaktığım gün olur."
Şimdi o hırçın ses kelimelerin ağırlığıyla tüm bedenimde dolaşıyordu. Sadece birkaç saniye... birkaç saniyeye ihtiyacım vardı. O kelimeler beni derinden sarsmıştı ve ağzından başka bir yere bakamıyordum.
Dez bir düzenbazdı ama bu konuda değil. Kulübü kırmızı çizgisiydi. Kanunları kutsal kitabıydı. Ceketindeki o sembol onun tüm benliğiydi. O sözcükleri sırf meydan okumak için sarf etmezdi. Her biri nefeslerimizin arasında asılı kalan somut birer varlıktı.
Ciddiydi. Ciddi olduğunu biliyordum.
Üstelik bunun ikimiz arasında bir ölüm kalım meselesi olduğunun da farkındaydım.
Hangimizin daha derin keseceği konusunda hep iddialaşırdık. Birimiz daha fazla kan kaybedene kadar kışkırtmaya devam ederdik. Ama bu ikimiz arasında yer almaması gereken bir anomaliydi.
Beni etkiliyordu. Yatıştırıyordu. Ateşe veriyordu. Usulca söndürüyor sonra da ansızın zihnimi kuşatan bir yangın alevi başlatıyordu.
Dez, kendine geçmişim, planlarım ve intikamım arasında bir yol ayrımı kazıyordu. Hissedebiliyordum, bazen yaşamak da istiyordum ama benim zalimliğim en çok kendimeydi.
Hayatımda böyle bir karmaşaya yer yoktu.
Gövdesine sürtünerek yüzümü ona döndüm. Aklımı başıma toplamam için yeterli birkaç saniyeydi.
"Bana âşık olmuyorsun değil mi Dez Gowan?"
Dudaklarının aldatıcı bir gülümsemeyle kıvrılmasını bekledim ama yüz ifadesi hiç değişmedi. Mermer kadar sertti. Bir buz dağı kadar soğuk.
"Riley... seni içime alacağımı ve olmayan bir kalbe dişlerini geçirmeye çalışırken açlıktan ölmene izin vereceğimi düşündüğünü söyleme bana. Ben acımasız bir adamım ama o kadar değilim."
Rahat bir nefes vermemek için kendimi tutmam gerekti. Rahatlamıştım. Bu daha iyiydi. Kelimelerindeki çelişkiyi kurcalamak istemiyordum.
"Güzel. O zaman kelimelerini dikkatli seç. Oldukça rahatsız hissettiğim çıkarımlar yapmama sebep oluyorsun."
Kollarımı göğsümde kavuşturduğumda gözleri dudaklarım ve göğüslerim arasında tembel bir yol izledi. "Yapma. Sen ve ben, ikimiz de oynamaktan zevk alıyoruz. Onun dışındaki her şey, senin başkasıyla evlenmen de dahil, sadece kulüple ilgili. Sen kulübün bir parçasısın, benim bir parçamsın. Eğer seni yarı yolda bırakırsam, kulübümü de yarı yolda bırakmış olurum."
Göğsümdeki ağırlığın daha da gevşemesi gerekirken, hayal kırıklığına çok benzeyen bir titreme hissettim. Tam olarak kalbimin üstünde. Bu yüzden gülümsedim. Sözlerine inanmaktan başka çarem yoktu. İstediğim, yalan bile olsa ona inanmaktı.
"Neden geldin?" diye sorarken kapıya doğru elimi salladım.
Geriye doğru birkaç adım atıp bizi, bedenlerimizi birbirimize yakın tutmak için kurallarını değiştiren yer çekiminden kurtardı.
"Kim olduklarını bulduk."
Kimden bahsettiğini sormadım. Esmer yüzündeki gerginlikten, sıvı altın gibi değil kazanın dibinde tortu kadar koyulaşmış gözlerinden, neden bahsettiğini biliyordum.
Geçen gece Ottalane eyalet sınırının Carltown'a oldukça tehlikeli bir yakınlıkla yer alan bölgesinde dört ceset bulunmuştu. Cesetler dört çıplak erkeğe aitti. Derileri çeşitli yerlerinden yüzülmüştü altında hangi çetenin dövmesi varsa tanınmayacak haldeydi.
Elbette üzerlerinden ipucu aramamıza gerek kalmamıştı.
Bunu RDM yapmıştı. Cesetlerin gözlerine birer altın sikke bırakmışlardı.
Açık bir mesajdı.
"Kimlermiş?"
"Eski Boynuzlu Yılanlar üyeleri."
Bu... "Onları saklandıkları yerden çıkarmış olmalılar. Carltown şerifi federalleri aradı mı?"
Başını iki yana salladı ve baş parmağıyla çenesini kaşıdı. "Bunu yapmaması gerektiğini biliyor. Bizden, daha çok korkuyor."
Federalleri uzak tutma konusunda kararlıydık. Polisle iş birliği yapmak bir yana, zorunda kalmadıkça federal ajanlarla uzlaşmamızın ve birlikte çalışmamızın hiçbir yolu yoktu.
Onların koyacağı hiçbir kanun ve sınıra uymayacağımız belliydi.
"Riley..." dedi Dez bana uyaran bir bakış atarak. "Gönderdikleri mesaj, savaştan sonra saklanmayı başarmış ve tarikattan kaçmaya çalışan eski kulüp üyeleri için değildi. Bu bizim için, senin içindi."
Kalçamı şifonyere yaslayarak bir sigara yaktığımda Dez'e de bir dal uzattım. Zipposunu çıkarıp ikimizinkini de yakarken aramızdaki mesafeyi büyük bir istekle kapatmıştı. Alev yüzlerimizin arasında parlarken gözlerime bakıyordu.
"Altın benim rengim değil. Onlar da eserlerinde estetiğe önem veriyorlar."
Beni öldüremezlerdi.
İç sesim anında düşüncemi bastırdı.
Ama arkadaşlarıma, kulübüme... Dez'e zarar verebilirler.
Başını çevirerek dumanı boşluğa doğru üfledi. "Neyse ki sırtında onların çöküşü olabilecek sırların kazındığı, uzaydan bile görünebilecek bir dövme var."
İçimde kötü bir his vardı. Bunun cesetlerle, sikkelerle ya da gönderdikleri mesajın ne kadar yakın olduklarını göstermesiyle alakası yoktu.
Boğazıma yapışan, göğsüme batan, karnımı kör bir bıçakla kazıyan bir histi.
Bir içgüdü. Bana seneler önce susmamı ve kaçmamı söyleyen aynı içgüdüydü.
"Ne yapacağız?" diye sordum sessizce.
Bunu sesimi yükselterek dile getiremezdim. Çünkü ben her zaman ne yapacağımı bilirdim.
"Bu sana bağlı Riley."
Kaşlarımı çattım.
"Çaldığın şey, kurşundu değil mi? Onlar için ne kadar önemli?"
Sanırım bu yüzden ikimiz de aynı koltuğu paylaşıyorduk. Zihinlerimiz birkaç çarpık yönle birbirinden ayrılsa da, çoğu zaman aynı çalışıyordu.
Düşüncelerimi süzgeçten geçiremeden sesli bir şekilde dile getiren o olmuştu.
Ne kadar mı önemliydi?
Beni aralarına sokup biriyle evlendirmeyi kabullenecek kadar.
Madalyonların sırrının bir parçasına sahip oluşumuzla eş değer bir tedirginlik yaratacak kadar.
Onların sonunu getirmeye yaklaşacak kadar.
Rafaella olsaydı, o kurşunu geri almak için ölümü göze alırdı.
Riley, bunun imkânsız olduğunu düşünüyordu.
"O kurşun çaldığım gibi ortadan kaldırıldı. Geri almak bir seçenek bile değil. Başka bir yol düşün."
Sigarasını söndürürken kendi kendine gülümsedi. "Senin anlaşmalı bir evliliği kabul edip, kurşunu kendin bulman onları içeriden yıkman gibi mi?"
Dişlerimi sıktım. Hayır, ben şeffaf bir kadın değildim. Sadece o çok dikkatliydi.
"Bu gece güzel vakit geçir. Planları sonra düşüneceğiz," dedi bana aniden sırtını dönüp kapıya yürürken. "Hayranların seni bekliyor kanarya."
Gömleğini geren sırt kaslarını inceledim. "Orada olacak mısın patroncuk? Kendine engel olabilecek misin?"
Omzunun üstünden bana baktı. "O sahneye çıktığında, senin en büyük hayranın benim Rileyciğim. Sana en yakın olan her zaman benim."
Kapıyı açık bırakıp kulisten çıktığında, vücuduma yayılan sıcaklığın cildime yaptıklarını görmek için hızla aynaya döndüm.
"Aptal."
Yanaklarım kızarmış, gözlerim cam gibi keskinleşmişti.
Her zaman bir parçam olarak hissettiğim ejderhanın lanetine kapılmış olacağım ki, gözlerim altın alyansın üzerinde oyalandı. Dudaklarımı ısırarak yüzüğe uzandım. Yüzük parmağıma geçirip, ağırlığını, parmağımda nasıl durduğunu tarttım.
Dez Gowan'la sahte bir evlilik. Ailemi kısa bir süre uzak tutabilirdi. Odaklanmamı kolaylaştırabilirdi. Kendi kozumdan vazgeçersem, RDM'in de elini zayıflatabilirdi. Kabul etmek zor olsa da daha güvende olacağım kesindi.
Hatta böyle bir bağlılık onları daha çok korkutabilir ve kartlarını daha açık şekilde belki de aceleyle açmalarına sebep olabilirdi.
Bir hareket gözüme takıldığında Dez'in açık kapının aralığında durduğunu gördüm.
Yüzüğü elimi yakmış gibi çıkarıp şifonyere fırlattım. "Ucuz bir şey seçmişsin."
Güldü. "Motosikletimden daha değerli."
🐉
Sahneye çıktığımda tüm sorumluluklarımdan, geçmişimden, pişmanlıklarımdan, acımdan
ellerimde olan ve olmasını arzuladığım kandan arınmıştım.
Hafiftim.
Nefeslerim ciğerlerime müzikle birlikte doluyordu. Arkadaşlarımın beni gururla ışıldayan gözlerle izledikleri yere doğru seslendirdiğim These Boots Are Made For Walkin' şarkısını sonlandırırken, ciğerlerim son çıkışlar yüzünden yanıyordu.
White Rabbit'te yankılanan sesim nabzımla birlikte yükselmiş neredeyse başımı döndürmüştü.
Güzel bir histi. Beni gülümseten, sahnede ışıkların ve alkışların eşliğinde bir uçtan bir uca yürütecek, kalçalarımı kıvırarak dans etmemi sağlayacak kadar güzel bir histi.
Bu bizim şarkımızdı.
Birlikte dinlediğimiz, onlar omzumda ağlarken bile arkada çalan, ayak tabanlarımızdaki ''Dünyanın sonuna kadar birlikte süreceğiz" dövmesini derimize kazırken yankılanan şarkıydı.
Kızlarım ıslıklar çalarken kulübün karanlığının içinden bir alkış tufanı kopuyordu.
Hiç olmadığım kadar iyi, güzel ve seksi hissediyordum.
Yere bıraktığım kadehimi almak için eğildiğimde VIP locadaki bakışlarla yüzleştim.
O diğerleri gibi alkış tutmuyor, gülümsemiyor ya da kalabalığın coşkusuna kapılmıyordu. Dirsekleri dizlerinde, öne doğru eğilmiş, parmaklarının arasında viski bardağını döndürüyordu.
Kadehimi dudaklarıma götürürken elimin hareketini takip ediyordu. Şarabı yudumlarken boğazımdan akışını izliyordu. Buradaki herkes için sadece ben vardım ama o bana kimsenin bakmadığı bir dikkatle bakıyordu. Dünyadan soyutlanmış, tüm dünyası benden ibaret kalmış gibi.
Elbisemin kumaşının bacaklarımın üstünde hareket edişini bile fark ettiğine emindim. Kalçalarımı her kıvırdığımda, şarkı sözlerinin her kelimesi ağzımdan döküldüğünde benimle birlikte nefes alıyordu.
Normal değildi. Normal bir adamın sahip olacağı bir odaklanma değildi onunki.
Korkutucu olmalıydı. Tüylerimi diken diken ediyordu ama ürkmüyordum.
Kadehteki tüm şarabı bitirip yere bırakırken camı vücuduma sürttüm, eğilirken gözlerimi yüzünden ayırmadım. Bir sigara yakıp arkasına yaslanırken, bir kolunu koltuğun arkasına atarken bile beni izlemeyi bir an bırakmadı. Sanki gözlerini kırptığı an olduğumu iddia ettiği o kuş gibi kaçıp gidecektim.
Dez garsona işaret verdiğinde sahnenin kenarına başka, dolu bir şarap kadehi getirildi.
"Teşekkür ederim," dedim kalabalığın dinmekte olan alkışına ithafen ama bu yalnızca Dez'in dudaklarının kıvrılmasına sebep olmuştu.
Mikrofona yaklaşıp yeni bir parçaya geçerken ellerimi bacaklarıma yerleştirdim. Nefesimi toparlarken Feeling Good parçasının melodileri yavaşça kalabalığın arasına sızmaya başladı.
Parmaklarımı elbisemin kumaşına sürtüp, kalçalarıma, karnıma ve omuzlarımın üstüne doğru sürüdüm. Başımı geriye atarken Dez yine dizlerini dirseklerine dayamış, her an bir yırtıcı misali sahneye atılacakmış gibi pozisyon almıştı.
Müziğin ve bu tehlikeli adamdan gelen tapınmanın içimi doldurmasının, vücudumu canlandırmasının tadını çıkardım.
Ağzımdan dökülen her kelimeyle, yavaş bir ritimle yerimde salınmaya başladım. Dizlerimi bükerek belimi kıvırdım, kendime dokunuyordum çünkü burada olduğumu, bu lanet olası hayatta sevdiğim bir şeye vakit ayırabildiğimi hissetmek istiyordum.
Kapanan gözlerimi açtığımda önce arkadaşlarıma baktım.
Yüzlerindeki ifadeye neyin sebep olduğunu bilmiyordum ama performansıma yansıtmamaya özen gösterdim.
Şarkıya devam ederken kulübü izledim.
Bir fedainin Dez'in yanına gidişini takip ettim. Kulağına eğildiğinde Dez'in zaten beni izlemediğini önümdeki masaya odaklandığını o an fark ettim.
Ayağa fırladığında az önceki adamdan eser yoktu. Burun delikleri genişlemiş, gözlerinden deliliğe, cinayete yakın bir ifade geçiyordu.
Seth de ayağa kalkmıştı. Sürü onu takip ediyordu.
Dez sahnenin kenarında durduğunda dudaklarını okuyabiliyordum.
"Sahneden in."
Ancak uzun süre ona bakmayı sürdüremedim.
Önümdeki masanın bu kargaşaya sebep olduğunun farkındaydım.
O masaya yerleşen takım elbiseli adamlara dikkat etmemiştim. Belli ki bu büyük bir hataydı.
Ellerimi mikrofona sarıp önüme döndüm.
Takım elbise denizinin ortasındaki adamı gördüğümde vücuduma çarpan şok dalgası; şarkının ortasında duraksamama, ayaklarımın yere çivilenmesine, seneler sonra, atlattığım onca korkunç yaşantıdan sonra donup kalmama sebep oldu.
Omurgamdan yayılan ürperti, reflekslerimi ve her zaman tetikte olan içgüdülerimi susturmuştu.
Yüzümdeki tüm kanın çekildiğini, öylece o masaya takılı kaldığımı bilsem de kıpırdayamıyordum.
O gülümseme.
O kirli sarı saçlar.
O yara izi.
O mavi gözler.
Etrafındaki adamlar.
Bir ölünün toprağın altı metre altından sürünerek çıkışını izlemek gibiydi.
Rafaella Arco'ya ait en karanlık geçmişin yüzeye çıkışı ve Riley Lawrance'ı elinin tersiyle geriye atışını izlemek gibiydi.
İç cebinden bir telefon çıkarıp bana göstere göstere salladığında dudaklarımdan dökülen fısıltıyı kulüpteki uğultu bastırıyordu.
"Killian."
Dez
Onunla kimin önce diz çökeceği konusunda asla iddialaşmamalıydım. Çok fazla hata yapmazdım ama söz konusu Riley olduğunda, kendimle ilgili yeni bir kullanım kılavuzu yazmam gerekiyordu, baştan sona okuyup kim olduğumu, nasıl bir adama dönüştüğümü öğrenmeliydim.
Işıkların altında esmer teninin üstüne yapışan; attığı her adımla ve zahmetsizce baştan çıkaran küçük dansıyla bacaklarına, kalçasına dolanan elbise nefesimi kesiyordu.
Sırtındaki ve göğsündeki tenini açıkta bırakan dekolte kalp sağlığımı tehdit ediyordu. Çok sigara içiyordum, motosiklet üstünde geçirdiğim zaman boğazımı tahriş ediyordu, alkol gereğini yapıyordu, işim bedenimi tehditlere açık bir makineye dönüştürüyordu ama sağlıklıydım. Ona kadar öyleydim.
Akıl sağlığımın lafını bile açmıyordum.
Şarkı söyleyip gözlerimin içine bakarken, sesi nabzıma atmayı emrederken dizlerim gevşiyor, omurgam sıvılaşıyordu.
Lanet olası siyah kotumun içindeki sertlikten bahsetmiyordum bile.
Ona olan düşkünlüğümü, tehlikeli bir güce benzetiyordum. Kendinizi kurtarmak için ya gücü yok etmeniz gerekirdi ya da ona sahip olmanız. Mantıklı olan ilkiydi. Delice olan ikincisi.
Benim hangisini seçeceğim bir muammaydı.
Kulisteki o konuşmamıza kadar.
Onun kafasının içine sızana kadar.
O piçlerden biriyle evlenmeyi sahiden değerlendirdiğini öğrenene kadar.
Küçük kanaryam Feeling Good şarkısını mezzo-soprano sesiyle yeni baştan yaratırken dikkatimin dağılmasını hiç istemiyordum ancak kimsenin oturmasına izin vermediğim ön sıradaki masalardan birine, birkaç takım elbiseli adam geldiğinde gözlerimi ondan ayırmak zorunda kaldım.
Hım...
Biri bu gece gerçekten ölmek istiyordu.
Tercihen Harley'imin tekerinin altında, mecbur kalırsam çıplak ellerimle.
Fedailerimden Zion yanıma gelip kulağıma eğildiğinde adamları görüşümü engelledi.
"Bu adamlardan hoşlanmadım patron. Roxanne'in eski bir dostu olduğunu söyledi ama ona inanmıyorum."
Doğrulduğunda, "Hangisi?" diye sordum.
"Sarı kafalı piç."
Sarı kafalı piç.
Adamın yüzündeki yarayı tamamen görmemiştim bile ama kim olduğunu anlayarak ayağa fırladım.
Orospu çocuğu.
Canına susamıştı.
Benim kasabama geri dönmüştü.
Benim mekânıma adım atmıştı.
Bana ait olanın karşısına dikilmişti.
Kanımda kaynayan öfkenin White Rabbit'i etkisi altına aldığını, uğultulardan anlayabiliyordum.
Seth belindeki silaha davranıp bana doğru yaklaşırken, Logan Rebel'ı ofisime sürüklüyordu.
Riley'nin de sustuğunu, önündeki adama baktığını o an fark ettim.
Bir hayalet görmüş gibi gözleri irileşmişti.
Riley inatçıydı, dişliydi, kararlıydı; cehennem kadar ateşle dolu ve bir o kadar da soğuktu. Ama onu daha önce hiç bu kadar ürkmüş görmemiştim.
"Müşterileri dışarı çıkar ve kapıyı üstümüze kapat," dedim Zion'a sahnenin kenarına yaklaşırken.
Riley bir an, panik içinde bana baktığında dudaklarımı oynattım. "Sahneden in."
Yanıma gel.
Onunla konuşma.
Sana bakma özgürlüğüne sahip olduğu yanılgısına kapılan gözlerine birer el kurşun sıkarken beni durdurmaya kalkma.
Yerinden kıpırdamadığında, kıpırdayamadığında, bu karşılaşmayı farklı boyutta değerlendiren ezici hiddetimi bastırarak sahnenin önüne geçtim.
RDM piçleri; Carter ve Riley'nin tam arasında durdum.
Savaş benim için resmen başlamıştı.
Riley'nin ne düşündüğü sikimde olmayacaktı.
RDM kim olduğumuzu öğrenecekti. O herifin hatırasını bile bırakmayacaktım.
"Seni uyardığımı biliyorum ama gelmene gerçekten sevindim."
Son müşterilerim de White Rabbit'ten tahliye edilirken, dört takım elbiseli tarikat dallaması, sarışın yaralı yüzün yanında duruyordu. Arkalarında Seth, Emerson, Morgan, Sawyer ve fedailerim silahları ellerinde bir çember oluşturmuştu.
Abim, hamile sevgilisini ikna etmeyi başaramamıştı. Rebel müthiş bir öfkeyle onların arkasındaydı, Logan'ın gözleri onun üstündeydi.
Bunun kanlı bir hesaplaşma olmayacağı belliydi. Hiç şansları yoktu ve bu piç zeki bir adama benziyordu.
Ceketinin önünü açarak ayağa kalktı başını kaldırmış etrafa bakıyordu. "Güzel mekân." Riley'e bir bakış attığında ağzını açamadan onu durdurdum.
"Deneme bile. Ona bakma."
"Karına mı? Eski dostum Rafaella? Yoksa Roxanne miydi? Riley?"
Sürünün kafa karışıklığı sessiz bir gürültüydü ama hemen ana döndüler.
"Çok etkilendim lanet olsun, bunu itiraf edeceğim," diyerek gülümsedim. "Hayatım boyunca senin kadar canına değer vermeyen bir adam..."
Cümlemi tamamlayamadan kırmızı bir siluet fırtına gibi eserek yanımdan geçti.
Riley'inin yumruğu adamın suratına indiğinde korumalarından biri onu omzundan yakalamaya yeltendi. Nişan almak zor olmadı. Kaldırdığı eline bir el ateş ettiğimde adam feryat ederek yere yığıldı. Bu diğerlerini harekete geçirse de, herkesten önce Rebel bir korumanın ensesine silahını dayamıştı.
Adam ona gözünün ucuyla baktı. "Hamile bir kadına zarar vermeye zorlama beni."
Logan adamın yakasına yapıştıysa da Rebel'ın mırıltısı abim kadar ölümcüldü. "Bu sizi daha önce durdurmamıştı. Beni de durdurmayacak."
Sandalyesine geri yığılan ve dudağındaki kanı Riley'nin her bir karışını izleyerek silen adam beni çileden çıkardı.
Riley'nin beline sarılıp onu geri çekilmeye zorlarken avazı çıktığı kadar bağırıyordu. "Bunu nasıl yaparsın!" Korumaları işaret ediyordu. "Bunu nasıl yaparsın!"
Az önce şaşkınlıktan sinmişti şimdiyse öfkeden titriyordu. Kendini kaybediyordu.
Sorusu zihnimi bulandıran kan arzusuna rağmen beni şaşırttı. Neden burada olduğunu değil, ne istediğini değil, buraya gelmeye nasıl cesaret ettiğini değil, bunu nasıl yaptığını soruyordu.
Neyi nasıl yaptığını?
Carter acı acı gülümsedi. "Bazen bir şeyleri sadece yapmak zorunda kalırız. Beni herkesten çok senin anlayacağını sanıyordum Rafaella."
Birbirlerini uzunca izlediklerinde, aralarındaki birkaç nefeslik mesafeyi anıların, geçmişin ve bilmediğim pek çok haltın doldurduğunu görebiliyordum.
Buna izin veremezdim.
Birbirine düşman gibi görünen aşıkların arasında mı duracaktım?
Sikik bir evet.
Riley'i belinden kavrayıp kendime çektiğimde o kadar hissiz bir haldeydi ki göğsüme doğru sendeledi. Saçlarını omzuna doğru atıp kulağına mırıldanırken gözlerim Carter'ın üzerindeydi.
"Biraz geri çekil tatlım. Üzerine kan sıçramasını istemiyorum."
Carter ona dokunuşumu gergin bir yüz ifadesiyle izlerken Riley'nin beni itmesine hazırlıklı değildim.
"Hiçbir şey yapmayacaksın Dez. Ben cevaplarımı almadan kimse, kimseyi vurmuyor," diyerek göğsümden, benim alanımdan, yakınlığımdan sıyrıldı.
O adamı vur ve bitsin. Kanını akıt ve rahat bir nefes al.
İç sesimin baştan çıkarıcı bir ısrarı vardı.
Abimle göz göze geldiğimizde başını iki yana salladı.
Yapma. Şimdi değil.
"Neden buradasın Killian?"
Riley'nin sorusunu algılamam birkaç saniyemi aldı.
Killian. Ona Killian diye seslenmişti, Carter değil.
Kahrolası Killian da kimdi?
Daha kaç adamı ondan uzak tutmam gerekecekti?
Carter, Killian, ailesi, onunla evlenmek isteyen piç kurusu...
"Ah, yüz ifadesine bak. Kocan benim Carter olduğumu sanıyordu. Bu fikre nasıl kapıldı merak ediyorum."
Ben adama doğru bir adım atarken Riley kolunu karnıma dayayarak beni durdurdu.
Sawyer'ın nefesi kesildi.
Rebel kaşlarını çatarak gözlerini kırpıştırdı.
Herkes birkaç saniye sonra yaşanabilecek, savaşı resmen başlatabilecek senaryonun ne olacağını merak ediyordu.
Riley bana kocası olarak hitap edilmesini düzeltmeden gözlerini kıstı. "Siz birbirinizi tanıyor musunuz?"
O adamı daha önce görmüş ve saklama fikrini herkese kabul ettirmiş olmamın bedelini ödeyeceğimi biliyordum ama sikimde bile değildi. Bu herifi tanımıyordum. Onun başka bir pislik olduğunu sanıyordum.
Rahatlamıştım. Kaçırdığım fırsat elime geçmişti ama o Carter değildi.
"Tanışmıştık," dedim. "Onu bölgemde, seni izlerken yakaladıktan hemen sonra. Bir daha buraya gelirse cesedini bir bayrak gibi sınırımda sallandıracağımı açıkça belirtmeden hemen önce."
Riley'nin gözlerinden alevler fışkırıyordu ama aramızdaki gerginliği yansıtmamayı seçti. Oynamayı, oyunuma katılmayı seçti. Sırtını bana yaslayarak tekrar adama döndüğünde göğsüm tarif etmeye kelimelerimin yetmeyeceği bir gururla doldu. Bu herifler tarikat üyesiydi ama Killian'ın onun geçmişinin derinliklerinden bir isim olduğunu anlayabiliyordum.
Orospu çocuğu bunu açıkça belirtmişti.
"Nesin sen Killian?"
Riley'nin sorusu adama bir yol ayrımı sunuyordu. Eski bir dost musun yoksa öldürmem gereken bir düşman mı? Belki de ikisi...
Adam masayı aşıp Riley'e doğru bir adım yaklaştığında silahımı belimden çekerek önümdeki kadının omzunun üstünden kaldırdım. "Az önce seni vursaydım bu bir cinayet olurdu ama bir adım daha yaklaşırsan kesinlikle doğal nedenler yüzünden ölmüş olacaksın."
Bu inandığım tek doğa kanunuydu. Riley'i tehdit eden, ona haddinden fazla yaklaşan bir adam için ölüm kaçınılmazdı.
Killian durdu ama gözlerinde oynamaya devam edeceğini belirten hain bir ışıldama vardı. Benim parmağımdaki alyansa baktı. "Zaman o kadar da çabuk geçmiyor Rafaella. Belki de yanıldım. Belki de o gece..."
"Nesin sen Killian?" diye hırladı Riley. Adamın sözünü keserken, sesi alevlerin arasında parçalanan bir evin duvarları gibi çatırdıyordu.
Ben mi? Ben izliyordum. Diğerleri gibi. Gözlem yapıyordum. Çünkü bu gece bu adamlar sağ çıkarsa, Riley gerçekleri yine çarpıtacaktı. Bir yolunu bulacaktı.
Onu korumak, savunmak, saklamak için ölümü göze alabilirdim ama ona asla sırtımı dönmezdim. Bir köpekbalığı için seve seve, büyük bir istekle kanınızı akıtırken saldırmamasını bekleyemezdiniz.
"Ben hâlâ güvende hissetmen gereken çatının altında gözüne uyku girmediğinde, seni o evden çıkarmaya gücü yeten adamım Rafaella."
Dişlerimi sıktım. Birini kırmış olabilirdim. Lanet olsun. Bu adamlarla paylaştığı geçmiş yüzünden hasta olacakmış gibi hissediyordum.
Bu cevap Riley'yi yumuşatmadı. Düşünüyorum da, sanırım bu pislik de ona kalbini açmaya çalışmıyordu.
Aralarında anlam veremediğim bir bakışma yaşandı. Riley'nin gözleri kısıldı ve sırtını dikleştirip kapıyı işaret etti. "O zaman buradan gitmelisin."
"Hiç sanmıyorum." Logan'la aynı anda son kararı belirttik.
"Killian Devaney, Redemorte sisteminin içinde Bağlantı olarak bilinen üst tabaka bir ailenin üyesidir." Riley kayıtsız bir şekilde adamın kimliğini ortaya dökerken dilinden zehir sızıyordu. "Aile üyeleri avukatlardan, polislerden, ajanlardan, önemli devlet makamlarında çalışan herkesin iyi geçinmeye çalıştığı insanlardan oluşur. Onlara köstebek de diyebiliriz..."
Korumalar-parçalanan eli yüzünden kan kaybından bayılmak üzere olan aptal hariç- birbirlerine uyarı niteliğinde bakışlar attılar ama Killian... sadece sanki güzel bir hikâye anlatıyormuş gibi Riley'i dinliyordu. Hayır. Onu izliyordu. Bir cevhere, kaybettiği bir hazineye bakıyordu sanki.
Riley devam ederken elimi kalçasına koymakta tereddüt etmedim. Bu adam ölecekse, ki bu yakın bir geçmişte olacaktı, göreceği tek şey Riley'nin arkasında yükselen gölgem olacaktı.
"Onu elimizde tutarsak, konuşmayacaktır. Onu öldürürsek, onu şimdi öldürürsek, oynanacak bir oyun kalmaz..." Yutkundu ve adama tiksinti dolu bir bakış attı. "O önemli biri. Her şeyden sonra tarikatı temsilen yanımıza gönderildiyse hâlâ değerli olmalı."
Logan, sikik bir oyun oynamadığımızı haykırmak üzereydi. Yüzünden okunuyordu. Rebel elini tutup sıktı, ben bakışlarımla geride durması gerektiğini söyledim.
Çünkü bu savaş başlamıştı ama hâlâ oynamamız gerekiyordu. Kendi kanunlarımızın dışında bir çatışmaya girecektik. Kendi dünyamızın dışında. Zamana ihtiyacımız vardı.
Yine de... bu adamı ölü görmeyi o kadar istiyordum ki...
Riley'nin kulağına yaklaşıp mırıldandım. Dudaklarım tenine değdiğinde önce irkildiğini sonra da gevşediğini hissettim. Gülümsedim.
"Cesedinden bir kukla yapabiliriz. Onu kullanabiliriz tatlım. Gözüne düğme dikilmesi konusunda ne düşünüyorsun Killian?"
Korumaları gerildi.
"Kıçına bir sopa sokabilirim. Bahse varım yadırgamazsın."
Bu ilginç yorum Seth'ten gelmişti.
Killian önce çavuşumuza sonra da sarışın, ikinci çavuşumuza baktı. Kaşlarını çatıp boynunu usulca büktü. Sawyer'ı inceledi. Seth'in kafasının içinde kopan teli buradan görebiliyordum.
Killian'ın dikkatini tekrar üzerine çeken Riley oldu. Bunu adamın bakışlarını Sawyer'dan uzaklaştırmak için yapmıştı.
"Şansın varken git Killian."
Adam iç geçirdi. "Konuşmalıyız Rafaella."
Başımı geriye atıp güldüm. "Hiçbir sikik yolu yok."
Riley sadece başını iki yana salladı. Eğer onu tanımasaydım, bu adamla karşılaşmanın onun sinirlerini alt üst ettiğini söylerdim. Ah tabii, Riley'i gerçekten tanıyor muydum ki?
Killian parmağını ona doğrulttu. Dışarıya yansıttığı o kaypak beyefendi görüntüsü neredeyse bozulmak üzereydi. Bir yumruk bunu yapamamıştı. Benim tehditlerim de öyle. Ama Riley'nin onu reddedişi aniden düştüğü bir çukur gibiydi.
Bu kadının kaç adamın daha zaafı olduğunu merak ettim. Riley'nin parmaklarının ucunda çok fazla güç vardı.
"Bana bunu borçlusun Rafaella...Bana borçlu olduğun çok fazla şey var."
Bu ifade önümdeki en sert kayadan yapıldığına inandığım kadının, sadece benim görebileceğim şekilde titremesine sebep oldu.
Tırnaklarını inceledi. Orada ne gördüğünü bilmiyordum. Kir, kan ya da kazıyarak kurtulduğu karanlığın izleri...
"Evet," diye fısıldadı dalgınca. "Seni burada görene kadar ben de asla ödeyemeyeceğim bir borcum olduğunu düşünüyordum."
Killian bir süre, sessizce Riley'i izledi sonra da başını sallayarak yanındaki adamlara döndü. "Gidin."
"Patron?" Adamlar aynı anda kaşlarını çattılar.
"Kendimi tekrarlamam mı gerekiyor?"
Hepimize son bir bakış attıktan sonra arkalarına dönmeye yeltendiler ama sürüden oluşan bir bariyerle karşılaştılar.
Logan onayım için bana bir bakış attı. Burası benim kulübümdü, Mahşer Sürüsü'nün bölgesindeydiler ama benim inimde sadece benim kurallarım geçerdi.
"Bırakın gitsinler. Neler olacağını görmek istiyorum."
Sawyer ve Seth masaların arasından geçen adamların peşine takıldı. Kasabadan ayrılmamak için ayak diretirlerse az önceki kadar şanslı olmayacaklardı.
Killian adamlar ayrılır ayrılmaz belindeki silahı ve pantolonun gizlediği bileğindeki kındaki bıçağı masaya çarptı. "Konuşmak istiyorum Rafaella."
Elimi belinden çekmeden Riley ve Killian'ın arasına girmek için hareket ettim. "Hayır."
Kolunu karnıma bastırıp beni durdurdu. Fırtınalı gözleri adamın masaya çıkardıkları ve kulüp kapısı arasında gidip geliyordu. Düşünüyordu... O piçle konuşmayı düşünüyordu.
Dilime dolan kelimeleri tutmak için dişlerimi birbirine bastırdım. Bu herifin önünde onunla tartışmayacaktım.
Dokunuşumdan uzaklaşıp adamın üstüne yürüdüğünde, kolunu tutup onu geri çekmemek için tüm irademi kullanmam gerekti. Onlardan nefret ettiğini biliyordum ama Riley'nin açığa çıkarmayı kabul etmediği sırları her zaman sadakatiyle ilgili şüpheye düşmeme sebep oluyordu. Geçmişi bulanıktı. Benim de zihnimi bulandırıyordu.
Biz düşmanlarımızla konuşmazdık. Savaşın gürültüsü taraflarımızdan çıkan tek ses olurdu. Birbirimize aldatmacalı beyaz bayraklar sallamazdık, RDM gibi bir örgütün insanlarıyla akıl oyunlarına, kahrolası sohbetlere girişmezdik.
Sorun, Riley'nin de bir zamanlar onlardan olmasıydı. Sorun, bu adamın onun geçmişindeki gölgelerin bir parçası olmasıydı.
"Bir saatin var sonra Helbarvest'ten gideceksin..."
Gözlerim irileştiğinde onu tutmak için uzandım ama çoktan yumruğunu adamın göğsüne dayamıştı.
"Bu bir saatte borç defterimizi kapatacağız." Durdu, derin bir nefes aldı. Dişlerini sıkıyor, tırnaklarını adamın göğsüne geçiriyordu. "Carter'ın hatırı için sana son bir iyilik yapacağım. Tekrar ortadan kaybolman için sana bir fırsat vereceğim. Eğer küçük iyi bir köpek gibi ve efendilerinin dizinin dibine dönmeyi seçersen, Redemorte'yi yaktığımda sen de onlarla birlikte yanacaksın."
Adam onun gözlerinin içine bakarak başını salladı. "Gidelim."
Öfke tekrar gün yüzüne çıktı. Kendimi ikisinin arasına attım ve Riley'nin yüzünü tuttum. "Hiçbir yere gitmiyorsun."
Rebel bize yaklaştı. "Riley... bundan hoşlanmadım."
Ellerimi kavradığında sadece birkaç saniye yatışmıştım. O adamı öldürme yöntemlerime ilgili düşüncelerimi kısa bir süreliğine rafa kaldırmak üzereydim.
Ama beni tutmadı. Parmaklarımı teninden sertçe ayırdı.
Bakışlarını kaçırıp başını Rebel'a doğru çevirdi. "O Carter'ın kardeşi," diye fısıldadı.
Rebel birkaç adım geriledi. Kabullenmiş miydi? Kızların hepsi onu durdurmak yerine bakışlarını kaçırmaya başlamıştı.
Kahrolası adamın ismi neden onları bu kadar etkiliyordu? Neden Riley'i bu kadar etkiliyordu?
Göğsüme yediğim yumruktan mı yoksa hiddetin boğazıma tırmanmasında mıydı bilmiyordum; gözlerim irileşti.
"Riley..." Onu uyarıyordum. Kendime hâkim oluyordum. Zincirlerimi tutuyordum.
Bazı mantıksızlıklar, Carter ve Killian isimleri yan yana gelince yerine otursa da bir şey zaten kesindi. O piçler RDM'dendi. Düşmanı olması gereken adamlar Riley'nin yumuşak karnıydı.
"Bileğimi bırak Dez." Sert fısıltısı yanağıma çarptı. Bileğini tamamen kaplamış onu kendime doğru çeken elime baktım.
Bırakmadım. "Hiçbir yere gitmiyorsun."
Dikkati üzerimizde olan Killian'a bir bakış atıp ona sırtını döndü ve benimle yüzleşti. Çok yakınımdaydı bu yüzden başımı aşağıya eğdiğimde burunlarımız neredeyse birbirine değecekti.
"Beni kalmaya zorlayamazsın, bana emir veremezsin. Onları, onu, senden daha iyi tanıyorum. Ayaklarına birer kurşun sıkmak yerine, onunla medeni bir şekilde konuşmayı seçiyorsam, güçlü bir nedenim olduğuna inan."
Riley'nin bana açıklama sayılabilecek cümleler kurması her zaman yaptığı bir davranış değildi. Hatta hiç.
"O bir tarikat üyesi..." Hırıltımı alçak tutmaya çalışmıştım ama başaramadım. "Onunla yalnız kalamazsın. Ve sana inanmıyorum çünkü nedenlerini bilmiyorum." Çenemle adamı işaret ettim. "Aranızdaki geçmişe güvenmiyorum ve sana da öyle."
Sözlerimi geri almak istesem de içimden geçen buydu. Riley'nin arkadaşlarına, kulübe ve intikamına olan sadakati şüphe götürmüyordu ancak yeterince dürüst değildi. Amacına ulaşmak söz konusu olduğunda anlık kararlar almaya yatkındı. Niyetleri duygularına ya da kanunlarımıza göre değil sadece kendi mantığına göre değişebilirdi.
İthamlarımı duymazdan geldi ancak sadece kelimelerle. Yüz ifadesi sertlikten yavaşça daha büyük bir öfkeye döndü. Görkemli dağların üstünde toplanan fırtına bulutlarını andıran gözleri incinmişlikle parlıyordu. Belki de farkında olmadan onu hep incitiyordum ama şu anda sert kabuğunda bir delik açılmıştı ve sözlerimde tam yerine oturmuştu.
"Üzerimi değiştireceğim," diyerek tutuşumdan kurtuldu. Kalçasını sallayarak kulisine doğru yürürken arkasına bakmadan mırıldandı. "Ben gelene kadar onu öldürmeyin. Her zaman işe yarar biri olmuştur."
Dik duruşundan, sırtındaki dövmeye dökülen saçlarından, topuklularının üstünde sanki rakiplerinin cesetlerinin üzerinde yürüyüşe çıkmış gibi salınışından gözlerimi ayırmamı sağlayan Killian'ın onu izleyişiydi.
Baştan aşağıya. Örtülü bir açlıkla.
Geçmişlerinde dost oldukları aşikardı. Ama şu anda ne gördüğümü biliyordum.
O sikik herif Riley'i istiyordu.
Yere çakılan bir meteorun hızı ve gümbürtüsüyle kanımda bir öfke harlandı. Killian'a doğru atıldığımda Logan'ın gür sesi kulüpte yankılandı. "Kardeşim..."
Aniden durdum. Killian da o anda bana döndü. İşaret parmağını havaya kaldırıp daireler çizdi. Suratına aşağılık bir gülümseme yayılıyordu.
"Nasıl oynaması gerektiğini her zaman bilir. Piyonlarını iyi seçer. Erkek erkeğe bir uyarı, karına karşı ne kadar korumacı olduğunu görebiliyorum ama yetiştirildiğimiz şartlar aynı olsa bile, onun evliliğe karşı olan sadakati bizim değerlerimizle pek uyuşmaz."
Sürünün bakışları üzerimdeydi. Evlilik, karım... Bunu şimdi düşünmeyecektim.
Gözüm seğirdi. Gömleğimdeki bir yumağı koparıp yere attım. "Erkek erkeğe bir uyarı, bir adamın karısının sadakatini sorgulamadan önce iki kere düşün..."
Başını geriye doğru atıp yüzünü buruşturdu. "Kim olduğumdan hiç bahsetmedi değil mi?"
Hayır bahsetmedi.
Neden onun sadakatini sorgulamam gerektiğini merak ediyordum.
Senin ve kardeşinin kim olduğunu öğrenmek istiyorum.
Dudaklarım kıvrıldı. "Öldürmem gereken adamların isimlerini vermeyi reddediyor, sürprizleri çok sevdiğimi biliyor."
Logan Rebel'ın önüne geçip adamı süzerek değerlendirdi. "Barış için mi buradasın? Umarım değilsindir. Çünkü uzattığın eli koparıp, bir hediye paketine koyup, geri göndermek üzereyim."
Bu adama dokunmayacaktık ama bu niyetimizi değiştirmezdi.
Killian başını iki yana salladı. "Nezaketim siz barbarları yanıltmasın. Benim olduğum yerde barış olmaz. Beni büyük, kocaman bir uyarı işareti olarak kabul edebilirsiniz. Yanımdan geçip sürmeye devam etmekse size kalmış."
"Riley'den ne istiyorsun?" Bu soru Rebel'dan gelmişti.
Killian yanıtlayamadan Riley kulisin bulunduğu koridordan çıktı. "Sanırım bunu öğreneceğiz." Başıyla kapıyı işaret etti. "Gidelim."
Killian ceketinin önünü ilikleyip bizi başıyla selamladığında masaların etrafından dolanıp Riley'e doğru yürüdüm. Kot şortunu ve çizmelerini giymişti. Üstünde... kulübün deri yeleği vardı.
Hayatım boyunca hiç tatmadığım bir panik, öfkemin sınırlarının üstünde geziniyordu.
"Seninle geliyorum."
Başını iki yana salladı. "Hayır Dez."
Şu anda ona her zamanki gibi yaklaşamazdım. Hayır. Her kelimemi ve tavrımı içeride kendine ördüğü ateş duvarıyla eritirdi.
"Tatlım," diyerek çenesine uzanacak oldum ancak elini kaldırarak beni durdurdu.
"Hayır Dez."
Onu sırtıma atıp götürmedim. Serbest kalmak isteyen hiddetimi yuttum. Geçmişindeki her adamı, peşindeki, peşimizdeki her tarikat üyesini tam olarak şu anda canımı hiçe sayarak katletme istediğimi bastırdım.
Çünkü kaldırdığı elinde parlayan altın yüzünden afallamıştım.
Ona verdiğim alyansı takıyordu.
Yüzük narin parmağının üstünde "kahrolası evli bir kadınım, kahrolası Mahşer Sürüsü'nün başkan yardımcısıydım" dersine ışıldıyordu.
Duygularımın yüzümdeki her çizgiye dolduğuna emindim. Bu yüzden Riley bakışlarını kaçırıp elini göğsüne doğru çekti.
"Bir saat Dez."
Yutkunarak toparlandım. Onu yalnız bırakmayacaktım. Sırlara tahammülüm kalmamıştı.
Ağzımı açamadan kararlı bir ifadeyle çenesini kaldırdı. "Peşimden gelirsen, peşime sürüden birini takarsan, güven sorunların yüzünden kararımı çiğneyip geçersen... Bir saatten çok daha fazla sürer Dez. Beni oldukça uzun bir süre göremezsin."
Beni tehdit mi ediyordu?
Beni yokluğuyla mı korkutmaya çalışıyordu?
O lafın nereye gittiğini biliyordum.
Bu kadın kim olduğunu sanıyordu? Beni bu kandırmacaya düşecek kadar iradesiz mi görüyordu?
Ona olan düşkünlüğümden faydalanmasına izin vereceğimi mi sanıyordu?
Yüzüğüne son bir bakış atmaktan kaçınarak bir ıslık çaldım ve geçmesi için yana çekildim. Hatta ona elimle yolu gösterdim.
"Eski dostunla hasret gidereceğin süre umurumda değil küçük kanarya ancak kendi bölgemde düşmanımın nefes almasına izin vereceğim zamanın bir sınırı var..." Killian çıkışa yakın bir masanın yanında durdu. "Son zamanlarda yeni düşmanlarımız sayesinde kendimi biraz daha insancıl hissediyorum, kan dökmeden önce birkaç saniye daha fazla düşünmek gibi değişiklikler yapmayı planlıyorum." Omuz silkip gülümsedim. "Ama Mahşer Sürüsü'nün bölgesinde izin verdiğimden daha uzun süre bulunabilecek kişilere yapacaklarım asla değişmeyecek."
Killian kayıtsız bir ifadeyle başını çevirdi ancak Riley önümden geçerken kaşlarını çatmış, yüzüklü eli tıpkı benimki gibi yumruk olmuştu.
Zihnimi bulandıran kokusu bana bir dalga gibi çarptığında onu tutmak istedim. Bir adım daha atmadan onu kollarımın arasına çekme arzum şiddetle kabardı.
Yüzüm bakışlarının sıcaklığı altında yansa da duvara bakmaya devam ettim.
Geri dönecekti. Bir saat. Ve o bir saatten sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. Saatler öncesi yaşadığım, hissettiğim, kabullendiğim her duygu, her düşünce, her arzu; onun değil, benim elimdeki bir silah olacaktı.
Bu savaşı kazanacaktık. Onlar gibi oynamamız gerekiyorsa, kahretsin, onları kendi oyunlarında yenecektim. Riley'e olan takıntım dikkatimi dağıtmayacaktı.
Riley arkasına bakmadan o adamla birlikte White Rabbit'ten çıktığında kapının kapanışıyla kendimi bara attım.
İç tarafa geçip kendime bardağın ağzına kadar dolu bir şekilde viski doldurmadan önce sigara yaktım.
Kimse kıpırdamıyordu. Kızlar neden harekete geçmiyordu?
Kalbim göğsümde gümlüyordu. Kulaklarımda bir uğultu vardı. Sarhoş değildim ama kanımın yavaşça derimin üstüne taştığına emindim.
"Arkadaşınızın peşinden gitmeyecek misiniz?" diye ağzımın kenarından mırıldandım viskiyi kafama dikerken.
Alkol ağzımı doldurdu, boğazımı sızlattı, yavaşça yakarak ciğerlerime kadar indi.
Emerson ve Morgan karşıma geçip bar taburesine yerleştiğinde, Rebel, sürüye mesaj attığını bildiğim Logan'ın yanından ayrılıp iç tarafa, yanıma geldi.
Hiçbiri sorumu yanıtlamıyordu.
Bardağı tezgâha çarptım. "Evet?"
"Gitmeyeceğiz," dedi Morgan arkasına yaslanırken.
Emerson da bir sigara yaktı ama cevabı Rebel'ın yüzünde arıyordu.
Şu anda tezgâha dirseğini yaslayıp beni dikkatle izleyen hamile kadının yüzünde.
Bir bardak daha doldurdum. "Tüm kanunlarımız..." Bir yudum aldım. "Tüm kurallarımız..." Sigaramdan bir duman çektim. "Sizden gerçekten hoşlanıyorum ama bildiğimiz her şeyi sikip atıyorsunuz." Bir yudum daha. Hayır tüm bardak. "Bu savaş değil. Bu siktiğimin korkaklarının oynayacağı bir oyuna dönüşüyor. Biz..."
"Seni kandırdığını biliyorsun."
Rebel'ın sözümü kesmesiyle ona döndüm. "Ne?"
"Damarına bastı. Kafayı yemek üzere olduğunu gördü. Ve bunu kullandı. Gitmesine izin vermenin tek yolu egona oynamaktı." Çenesiyle elimdeki bardağı işaret etti. "Sen de bunu yedin. Güvende bu arada... Bilmediğiniz şeyler olduğunun farkındayım. Bizimle girdiğiniz her yolun daha önce sürdüklerinize hiç benzemediğini biliyorum. Ama Riley hepimizden farklı bir dünyadan geliyor. Onların dünyasından. Nasıl savaşması gerektiği konusunda hiç yanılmaz."
Kulaklarımdaki uğultu şiddetlendi. Rebel konuşmaya devam ediyordu ama ben dakikalar öncesine geri dönmüştüm.
"Killian... beklenmedik bir yüz. Riley'i korkuttu. Evet, bunu zor da olsa kabul edebilirim. Ama sandığın gibi bir korku değil. O adamın burada oluşunu bir fırsat olarak görmeseydi o kapıdan asla çıkıp gitmezdi."
Kapı... Riley'nin dakikalar önce çıktığı kapı.
Gözlerimi kırpıştırdım.
Beni kandırmıştı. Ben de gitmesine izin vermiştim.
"Siktir... Siktir!"
Avuçlarımla tezgâha sertçe vurdum.
Rebel iç geçirdi.
"Ve Dez... Parmaklarınızdaki kahrolası yüzükleri açıklamaya başlasan iyi olur."
🐉
Fox: Evinin karşısındayım.
Rico: White Rabbit'in otoparkında bekliyorum.
Cooper: Kulüp evine gelirse haberin olacak kardeşim.
Axel: Ben neredeyse yüz yaşındayım lanet olsun. Kadınları beklemeyi çoktan bıraktım.
Telefonu sımsıkı kavradım. Tam onun yaşlı kıçında kaç kurşun deliği açacağımı teker teker sayacaktım ki, hissetmiş gibi yeniden mesaj attı.
Axel: Doğuştan gelen deliklerim dışında başka bir tane daha istemiyorum. Rahat ol kardeşim. Adam onu kasabadan çıkarmaya çalışırsa, kalbinin yerinde Riley'nin yumruğu büyüklüğünde bir boşluk olacağına eminim.
Ben değildim. Sebep Riley'nin kana susamışlığından şüphe etmem değildi ya da her ne geçmişleri varsa bir önemi olmasından da değildi. Killian RDM'in nüfuzlu bir üyesiydi. Sakin ve kayıtsız centilmen görüntüsünün altında soğuk kanlı bir psikopat yatıyordu. Göz bebeklerindeki deliliği tanımıştım. Riley'e bakarken ki ifadesini aklıma kazımıştım.
Yarım saattir evimin göle açılan arka bahçesinde volta atıyordum. Barbekü tezgahından ahşap şezlonglara, verandadan durgun gölün kıyısına...
Telefonum elimdeydi. Bir saat demişti ancak çoktan bir saat beş dakika olmuştu.
Motosikletini takip edebiliyordum ama o da hâlâ otoparkta duruyordu. Çıldırmış bir herif gibi sokak sokak onu aramama, buluşmalarının ortasına damlamama sebebim gururum değildi.
Hayır, gururum yüzünden başına bir şey gelmesine izin verecek kadar körleşmemiştim.
Riley'e zarar verecek olsa o piç kurusunun bu kadar zahmete girmeyeceğine emindim.
Bildiği yolla bu işi halletmesine izin veriyordum. En azından deniyordum.
On dakika daha geçti.
Yirmi.
Eve girip deri yeleğimi giydiğimde tam olarak bir buçuk saat geçmişti.
Garaja inip motosikletimi çalıştırırken ona mesaj attım.
Dez: Tik tak Riley. Zaman doldu.
Motosikletimin üstüne yerleşip bekledim, yanıt yoktu.
Dez: Bana sebep veriyorsun tatlım.
Görünen o ki bölgemize sıkıntı çekmeden girmeyi başaran o adamı; sınırları yeniden kapatıp içeride tutmak ve yakaladığımda derisini yüzmek için bana gereken bahaneyi sunuyordu.
Çoğunlukla sağduyulu ve mantıklı bir adamdım. Bir motosiklet kulüp üyesi olduğum kadar bir iş adamıydım. İkili bir denge kurmayı öğrenmiştim. Ama sabrım dolduğunda iki tarafa da ait değildim.
Sürüye mesaj atmak üzereydim ki, bir araç evimin önüne yanaştı.
Motosikletimden gerisin geri inerken filmli camların ardında kim olduğunu biliyordum.
Neden onca gidebileceği yer varken benim evime geldiğini düşünmeye fırsat bulamadan, bacaklarım beni garajımdan çıkarmıştı.
Yumruklarım sıkılı, gözlerimi mat siyah araçtan ayırmadan ön bahçeyi geçerek verandanın basamaklarını tırmandım.
Kollarımı göğsümde kavuşturup Riley'nin inmesini bekledim.
Neden bana gelmişti?
Neden buradaydı?
Aracın camlarını bir levyeyle patlatsam rahatlar mıydım?
Beynim durmadan çalışır, bedenim her saniye daha da gerilirken yolcu tarafının kapısı açıldı.
Riley bacağını uzatıp araçtan indi ve arkasına bakmadan kapıyı çarptı.
Çakıllı yolu hızla aşıp bana doğru yürürken, tüm bedenini baştan sonra kontrol ettim. En ufak bir çizik görürsem aklımı kaybedecektim.
Sapasağlam olduğunu gördüğümde bakışlarım yüzüne tırmandı.
Ben bu kadının yüz hatlarını, gözlerinin rengini, alt dudağı ve üst dudağındaki farkı, küstah burnunu hatta pürüzsüz cildindeki hafif çizgileri bile gözlerim kapalı bir şekilde kâğıda çizebilirdim.
Neredeyse her yüz ifadesini ve tepkisini ezbere biliyordum.
Ve zihnime kazınan hiçbir Riley versiyonu beni şu an gördüğüme benzemiyordu.
Bu tanıdığım bir ifade değildi.
Bu yüzden elim belimdeki silaha uzanırken, içgüdüsel bir şekilde basamakları tekrar indim.
Onu geçip hâlâ arazimde duran Killian'a yürümek üzereydim.
Rengi birkaç ton atmıştı. Dudakları sanki az önce ruhunu oradan üflemişçesine aralık kalmıştı. Gözleri irileşmişti ama hoşlandığım o fırtına yoktu içlerinde; paniğe kapılıp nereye eseceğini şaşırmış bir rüzgâr vardı.
Silahımı çekmek üzere olduğumu fark ettiğinde aramızda yalnızca beş adım kadar mesafe kaldı.
Tanrım. Ben bile maskelerimi bu kadar çabuk takamazdım. Riley, duygularını yönetmek söz konusu olduğunda kahrolası bir profesyoneldi.
Bakışları sertleşip, sivri bir bıçak kadar keskinleşti. Yüzünün çukurlarına koyu bir gölge düşerken kararlı adımları ona eşlik ediyordu.
Neyin yaklaşmakta olduğunu tahmin etmek güçtü ama bu belirsizlik içimdeki o çarpık benliğe fısıldıyordu.
Onu geçememem için tam karşımda durdu. Bileğimi yakaladığında, elim silahın üstünde asılı kaldı.
Parmaklarının ucunda yükselip ağzıma yaklaştı. "Bensiz uyku tutmadı mı aşkım?"
O sözcük... Kirpiklerinin altından derimi eritircesine attığı o sahte tutkulu bakış...
Avuçlarım teninin sıcaklığını hissetme, dokunuşumun altında bildiğim her yöntemle onu tahrip etme arzusu benliğimi kavursa da şüpheyle gözlerimi kıstım.
Sesi arabanın açık camlarından içeriye sızacak kadar yüksekti. Henüz nedenini bilmiyordum ama hâlâ parmağında duran yüzüğe kadar, Riley o arabadan indiği an bir sahne sergilemeye karar vermişti.
Bu sefer nasıl bir oyun oynuyoruz tatlım?
Kendimize özel lanet olası bir lunaparkımız olmalıydı.
Az önceki telaşlıydı kendini neredeyse arabadan fırlatmıştı.
Kolumu beline dolayıp bedenini kendime çekerken onu yukarıdan izliyordum. Hiddet yüzümdeki kasları felç ediyordu.
O yüzden ona fısıltıyla tek bir soru sordum. İçten içe neden kendini kapımın önüne attığını biliyordum.
Bana gelmişti. Evine, kocasına döner gibi kendini üzerime atmıştı. Riley bunu ancak ve ancak tek bir düzenbazlık için yapardı.
"Teklifimi kabul ediyor musun?"
Dişlerini sıkarak yutkundu.
Yüzüne düşen ipeksi bir tutamı kulağının arkasına atarken elimi çekmeden çenesini yakaladım.
"Sahte karım olacak mısın?"
Göz bebekleri titrediği an göğsümde bir şeylerin-muhtemelen işlevsiz bir organdı- ateş aldığını hissettim.
Hayır, demesini bekliyordum.
Sessiz bir siktir git, onun için tam yerinde olurdu.
Bunun yerine dudaklarıma karşı uzunca bir soluk vererek yavaşça başını salladı.
"Riley..." diye hırlayarak onu uyardım. Çenesindeki ve belindeki kavrayışım bir mengene misali sıkılaştı. Çünkü geri dönüşü yoktu.
Hiçbir zaman sahiplenici bir adam olmamıştım. Buna ihtiyaç duymamıştım. Ama düşündüğümde, daha önce sahte bir karım da olmamıştı.
Alyansın parıldadığı elini göğsüme bastırdı. Görüntü, henüz yaşanmamış ama yaşanması için kahrolası kanımı akıtacağım birkaç görüntünün daha kafamın içine dolmasına sebep oldu.
Sahte ya da değil. Benim yüzüğümü takıyordu. Benim kollarımın arasındaydı. Kahrolası bana aitmiş gibi duruyordu.
Yüzüğü baş parmağıyla çevirirken o yırtıcı ifade yeniden yüzünü kaplamıştı.
"Gösterişli bir yüzük bulsan iyi olur. Hiç tanımadığım bir insan bile benim bu yüzükle bir evlenme teklifini kabul etmeyeceğimi bilir. Büyükannemi mezarında ters döndürmek için başka sebepler bulalım olur mu?"
Kafamın içine bir telin koptuğunu, göğsümün içinde nükleer bir patlama yaşandığını hissettim. Tüm bedenimde yankılanıyordu.
Ellerim kendiliğinden yüzünü buldu. Avuçlarım boynunu ve çenesini kaplıyordu. Burun deliklerim aldığım sert nefeslerle genişliyor, ukala ağzını yağmalamamak için kendimi tutuyordum.
Roxanne'e, Rafaella'ya ya da küçük kanaryama bakmıyordum. Sahte Riley Gowan'ın gözlerinin içine bakıyordum.
Yüzüne eğilip dilimi alt dudağında gezdirerek mırıldandım. "Önce, kocanı hakkını vererek öpmelisin tatlım."
Dudaklarıma bakarken tırnakları göğsüme battı. Ne zaman o tırnakları gırtlağımdan geçirecek kadar kendini kaybedeceğini merak ediyordum. Hoş bir gösteri olurdu.
"Seni öpersem sahte bir evlilikten daha büyük problemlerimiz olur Daxton."
Onu becermek istiyor muydum? Kesinlikle evet.
Onu öpmeli miydim? Eh, kesinlikle hayır. Bu konuda haklıydı.
"Akıllı kız," diyerek onu övdüğümde ağzının kenarı bir hırlamayla seğirdi. "Eve gir, hemen geliyorum."
Riley'den uzaklaşıp arabanın içinden bizi seyreden Killian'a döndüm. Riley'nin itiraz edeceğini, beni durduracağını sanmıştım ancak arkasına bile bakmadı.
Anlık bir tereddüt adımlarımı yavaşlatsa da, düşüncelerimi susturdum. Riley benim çatım altına girecek ilk kadındı. Bu da aslında koca bir bela demekti. Evime kimseyi almamamın insanları orada istemememden daha büyük bir nedeni vardı.
Killian'ın kasvetli yüz ifadesi, o nedeni bana unutturdu.
Aracın tepesine kolumu yaslayıp, yolcu tarafının açık camına doğru eğildim. Silahımla arka cama iki kere vurdum.
"Kurşun geçirmez değil mi? Ya çok cesursun ya da oldukça aptalsın," dedim sahte bir hayretle. "Bu sokaklar kırmızı ışıkta kafana bir kurşun sıkabilecek kanunsuzlarla dolu, dikkatli olmalısın."
Burnunu çekip aracı çalıştırdı. "Bu beni tehdit edeceğin son seferdi."
"Yarım saat içinde bir yolunu bulup eyaleti terk etmezsen, daha fazlasını yapacağım."
Suratında, bir kurşun deliğiyle mükemmelleştirmek istediğim kurnaz bir gülümseme belirdi.
"Altını seçmeli, Helbarvest'in RDM'e olan borçlarını ödemeliydiniz. İskelet Meclisi'ni devralmalı, onlarla iş yapmaya devam etmeliydiniz. Ancak herkes tarafını seçti." Gözleri arkama, Riley'nin girdiği eve kaydı. "Nasıl bir savaş başlattığınız hakkında hiçbir fikriniz yok... Eyaletini, kasabanı, kulübünü, kardeşlerini, paranı, gururunu hatta o çok övündüğün adını bile paramparça edecekler Dez Gowan. Bu sırada ben de..." Çenesiyle evimi işaret etti. "Onu alacağım. Bu evliliğin ömrü oldukça kısa olacak."
Omurgamdan yapış yapış, kaypak bir his geçti ve dibe vurduğunda, kafamın içinde beni sağduyulu yapan her mantık zerresinin toz olduğunu hissettim.
"Karıma bir daha yaklaşırsan sana yapacaklarımı görmemek için Tanrı bile başını çevirecek."
Hafifçe gaz verdiğinde bile kolumu arabanın üstünden çekmedim.
"O konuda..." dedi dilini şaklatarak. "Hayır, bunu içeriye girip sözde karına sormalısın. Beni uzun bir süre etrafında görmek zorunda kalacaksın."
🐉
Veee bölüm sonu canavarı!!
Önce düşüncelerinizi alayım (((:::
Bu bölüm benim şu ana kadar en heyecanla beklediğim bölümdü. Çünkü bu saatten sonra HER ŞEY değişecek.
Dez de Riley de çok dengesiz ruh hallerindeler hatta düşünceleri bile öyle. Çünkü birbirlerine karşı mücadele verirken(kaybettiklerinde çok üzüleceğiz hüüü) kendi geçmişleri ve sırları yüzünden de açıkçası biraz boktan bir haldeler. Ama dediğim gibi HER ŞEY değişmek üzere. Daha karanlık, daha tutkulu, daha can yakıcı, daha kaos ama biz istediğimi alacağız merak etmeyin. İkisinin de daha tam potansiyelini görmedik. ((;;
Sizi çooook seviyorum
Diğer bölümü en iyi hızımla yazmaya çalışacağım
Kendinize bebek gibi bakın
Kaçtıımmm