Selammm en sevdiklerim!
Nabersiniz, nasıl gidiyor?
Arayı açıyorum biliyorummm ama yetiştirmek için elimden geleni yapıyorum bölümleri. Her seferinde uzun bölümler atıyorum ama barışırız bence :))))
O-L-A-Y bir bölümle geldim. Hem nabız hızlandıran hem aşktan paramparça eden hem de... eh öfkelenmeye hazır olun.
Kasklarımızı takalım lütfen
Keyifli sürüşleeeer
On Dokuzuncu Bölüm
"Sır Çalanlar"
Riley
Havalimanında özel jete bindiğimden beri dış dünyayı görüşüm engellenmişti. Uçakta yalnızdım, kabin görevlileri ve pilot dışında. Pencereler kapalıydı ve açılmıyordu. Telefonumu almışlardı. Tek bildiğim Efendi Üç ile görüşeceğimdi. Normalde ya güvenli hatlardan iletişime geçerdi ya en beklenmedik anda beliriverirdi ya da dalkavuklarından birini gönderirdi.
Ailem Ölüm Ağı’na katıldığından beri üçüncü kez ayağına götürülüyordum. Protokolü biliyordum.
Bu yüzden karanlık bir geçitten geçip camları filmli kurşun geçirmez araca bindiğimde de şaşırmamıştım.
Efendiler paranoyaktı. Kontrolcüydü. Güvenliklerine ve güvensizliklerine saplantılılardı. O kadar iyi korunuyorlardı ki, bunu nasıl hayat geçirdiklerini görmek insanı dehşete düşürüyordu.
Neden yanına götürüldüğümü bilmiyordum. Reddedemezdim bu kadar yaklaşmışken, korkularımı gösteremezdim. Çekinecek hiçbir şeyim olmamalıydı çünkü bir bedel karşılığında onlara kendi isteğimle dönmüştüm.
Tırnaklarımı aracın deri koltuklarına gömerken yaşadığım panik ve gerginlik, kapana kısılmışım gibi hissettiriyordu. Vücudum yanıyor ve soğuk terler döküyordum. Kafamı düşüncelerimden uzaklaştırmak için uçtuğum mesafeyi-bir saatten azdı, bu Palmway’den ya çıkmadığımız ya da hâlâ eyalete çok yakın olduğumuz anlamına geliyordu- hesaplıyordum.
Babam bu ani ziyaret karşısında tedirgin olmuştu. Tabii ki kendisi için korkuyordu ama onun bile tedirgin olması endişelerimi artırıyordu. Dez ile bir anlaşmaları vardı. Ona söyleyecekler miydi? Dez… Kocamı… sahte kocamı ve bir hafta içinde resmi olarak bu şekilde hitap edemeyeceğim adamı görmeyeli haftalar geçmişti.
Mavi ışıklı bodrumda kollarına sığındığımdan beri planlarının bir kısmını bana anlattığından, kendi planlarımı onunla paylaştığımdan ve birbirimize o karanlıkta umutsuz, sonu ışık olmayacak sözler verdiğimizden beri birkaç hafta geçmişti.
Düğün günü yaklaştıkça Killian Arcoların arazisinden çıkmaz, kıçımdan ayrılmaz olmuştu. Ona katlanamıyordum, bana sokulmasına, beni öpmeye, bedenimi zevki için uyandırmaya çalışmasından tiksiniyordum. Dez’in izlediğini bilmek beni rahatlatıyordu. Burada olduğunu bilmek. Sadece benim kararlılığım ve iş birliğimizin ince bağları onu uzak tutuyordu.
Korkum yine de azalmıyordu. Hâlâ gitmesini istiyordum, ben bu işi bitirirken uzak durmalıydı ama onu vazgeçiremiyordum. Önümü göremiyor ama son sürat sürüyordum. Gidonu tutan mantığım değildi, cesaretim ve intikam arzumdu.
Araç çakıllı bir yola girip sarsılarak yavaşladığında irkildim. Ellerim bir silah tutma umuduyla karıncalandığında hayal kırıklığım mideme bir taş gibi oturdu.
Kapım açıldığında ve bana eşlik eden RDM pisliklerinden biri şemsiye tuttuğunda bana zarar veremeyecek kadar ihtiyaç duyduklarını kendime hatırlattım.
Diz hizasındaki sivri çizmelerimi yere koyup araçtan çıktığımda altı koruma aynı anda etrafımı sardı. Beni o kadar hızlı yürütüp içeriye soktular ki etrafıma bakma şansım bile olmadı.
Sadece karanlık gökyüzünü gördüm, yağmurun sindiği ormanın kokusunu aldım ve önümde bir kale gibi yükselen binanın üstüme düşen gölgesini seçebildim. Yüksek rakımda ve terk edilmiş bir arazide olduğumuza şüphe yoktu.
Geniş holde bir süs havuzu ve iki yanında yukarıya kıvrılan sarmal merdivenler vardı. Yerler hatta merdivenler bile bordo halıfleksle kaplıydı.
Merdivenlerin başlangıcından girdiğimiz loş koridora kadar duvarlar farklı sanat dönemlerinden benzer tablolarla doluydu. Yıllar önce buraya geldiğimde yaptığım gibi sanki canlılarmış gibi hepsine dik dik baktım. Kadınların ve adamların yüzlerinde farklı renk ve tarzlarda porselen maskeler vardı. Bazılarının boynunda RDM’in altını, kemikler mirasları, madalyonlar asılı bazılarının ellerinde salınıyor bazılarının yakalarında duruyordu.
Yanımızdan geçip giden görevliler bile maskeliydi.
Çift kanatlı kapının önünde durduğumuzda derin bir nefes alıp çenemi dikleştirdim. Omurgamı dik tuttum ve sivri topuklarıma ağırlığımı vererek cesaretimi topladım.
Odaya tek başıma girdim. Topuklarım tıkırdıyor, yankılanıyordu. Gördüğüm her şey tek kelimeyle antikaydı.
Duvara gömülü kitaplıklar, kitaplar, hayvan postundan halı, sağdaki ürpertici ve keskin köşeli şömine, önündeki cilalı ahşaptan masa ve ardındaki gözlerini yüzüme dikmiş adam.
Masanın önündeki tekli koltukta bir kadın oturuyordu ama henüz bakışlarımı adamdan çekmemiştim. Oydu. Efendi Üç. RDM’in içindeki rakiplerini sinsice yok eden zalim pislik. Çocukluğumda, yedi sene önce kaçmadan önce onu birkaç kez görmüştüm. Geçen haftalarda müzayedede yanıma sokulmuş ama dönüp bakamamıştım. Sesinden tanımıştım.
Maskesi sadece elmacık kemiklerine kadar iniyordu. Koyu maskenin ardında buz mavisi gözler vardı. Gri saçlar, sarkık yanaklar ve kırışıklıklar ama diriydi. Ölümü yüzlerce kez atlatmış biri gibi görünüyordu.
Vücudumu sessizce ele geçiren titremeyi bastırmaya çalıştım. Dez’in dokunuşunun anısına, arkadaşlarımın kahkahalarına, evimin, Ottalane’in üstündeki bulutlara, viski, sigara, deri ve egzoz kokusuna, motosikletimin kükreyişinin sesine tutundum.
Ayağa kalkarak kollarını açtı. Ona doğru, o kucaklamaya doğru yürürken midem alt üst oldu. “Rafaella, çocuğum. Gel, gel…” Bana sarılıp, yaşlı parmaklarını uzun kollu sırtı açık bluzumun arkasından ejderha dövmemin üzerinde gezdirğinde dişlerimi sıktım. “Seni evimde ağırlamaktan her zaman mutluluk duyuyorum. Senin gibi bir Ladro birkaç nesilde bir doğar.” Uzaklaştığımda yanaklarımı tuttu, yırtıcı bakışlarına tüm ateşimle karşılık verdim. “Bazen Arcoların başında Santino değil de senin olman gerektiğini düşünüyorum.”
Koltuğa geçmemi işaret ederken tek kelime etmedim. Ağzımdan çıkacaklara güvenmiyordum.
“Viski?” dedi karafı işaret ederek.
Başımı iki yana salladım.
Bakışları karnıma kaydı ve ağzına iğrenç bir gülümseme yayıldı. “Şimdiden mi?”
İmasıyla kanım dondu ancak tavrımı, duvarlarımı ve maskelerimi korudum. “Hayır. Killian ve ben henüz erken olduğunu düşünüyoruz.”
Güldü. “Söyle ona Mel. Çocuklar Tanrı’dan bir armağandır. Biz planlar yaparken, bu armağana direnmek oldukça yersizdir.”
Duyduğum isimle başımı hızla kadına çevirmemek ve göğsümdeki paniği yüzüme yansıtmamak için yumruklarımı sıktım.
Kadın ancak, “Karnın ve sabrın burnundayken bir kulüp dolusu ahmakla uğraşmayı armağandan sayıyorsan. Tabii öyle,” dediğinde ona baktım.
Adam ikimizin etkilemişini izlerken kadının yüzünde alaycı bir sırıtış vardı.
Siyah saçlar, siyah gözler, orta yaşlardaydı ve vücudunun görebildiğim kısımları dövmelerle sarmalanmıştı. Karakurt kulüp ceketi üzerindeydi.
“Neyse ki Bayan Arco’nun artık böyle dertleri yok.”
Başımla onaylarken ve Dez’in iş birliği yaptığı kulüp başkanı beni dikkatle izlerken kafamın içinde alarmlar çalıyordu. Adrenalin ve panik damarlarımda dolaşırken bakmadan kullanabileceğim keskin eşyaları görmeye çalışıyordum.
Anlaşmalarını biliyordum, kadının RDM’den nefret ettiğini ve kulübümün onlara kısa bir süreliğine güvenmeyi seçtiğini biliyordum.
Peki neden buradaydı? Ben neden buradaydım?
İhanet mi etmişti? Bu bir tuzak mıydı? İşimi sessizce bitirmek için mi yıllar sonra bile neresi olduğunu bilmediğim yere getirmişlerdi?
Efendiler şahsen tanıdığımız üyeler ya da yakın olduğumuz aileler dışında bizleri nadiren maskesiz karşı karşıya getirirdi.
Yerimde duramıyordum, her geçen saniye kaç ya da saldır dürtülerim beni çekiştiriyordu.
Kadını denemek ve tepkisini görmek için elimi uzattım. “Rafaella Arco.”
Elime sonra da yüzüme baktı, ağzının kenarında kurnaz ve kötücül bir kıvrım belirdi. Nefesimi tuttum.
Karar zamanı.
Elimi sıktığında nefesimi verdim. “Mel Karakurt.”
“Ortak deneyimleriniz göz önünde bulundurulduğunda iyi anlaşacağınızı tahmin ediyordum,” dedi Efendi Üç dirseklerini masasına yaslarken.
Daha fazla kendimi tutamadım. “Neden buradayım?”
Adamın maskenin ardındaki gözlerinde küçük bir kıvılcım çaktığında sinmemek için dişlerimi sıktım. Masasının altına uzandığında o keskin eşyalardan birine sarılmak üzereydim ama sadece bir dosya çıkarıp önüme attı.
“Geçen haftalarda ağımızda… oldukça faydalı olan bir medya grubunu kaybettik. CEO, trajik ve ilginç bir şekilde öldü.” Son sözlerini söylerken bakışları üzerimdeydi. O ölümün üstündeki şüphe hâlâ yerindeydi ve o gece orada olduğumu biliyordu. “Yerini doldurmamız gerekiyor.”
Parmağıyla dosyanın üstüne vurarak devam etti. “Elbette daha iyisini bulduk. İzlerimizi gizleyecek, bizim gözümüz kulağımız olacak, aramızdan… kayda değer kişileri medyada çok daha iyi gösterecek. Bu adamın kimliğini size açıklıyorum çünkü onu ağda istiyorum ve ikiniz onu ağa kazandıracaksınız.”
Dosyaya baktım. Bento Silva. Silva Medya Grubu CEO’su.
Yüzüme yayılmak üzere olan gülümsemeyi durdurdum ama hızlanan kalp atışlarımı yavaşlatmam mümkün değildi.
Hiçbir halttan haberim yokmuş gibi Mel’e bir bakış atıp Efendi Üç’ün maskeli yüzüne döndüm. “Ben Bağlantı değilim ve bu kadının da öyle olduğunu sanmıyorum. Neden biz?”
Adam koltuğuna yaslandı. “Bağlantı çoktan ilk görüşmesini yaptı. Mel’i ve serserilerini ben istedim. Kıymetli Bağlantımızın önerisi de sendin, özellikle senin olmanı istedi. Aslında… haklıydı.”
Bağlantı. Killian.
“Geçmiş tecrübelerini düşünürsek Mel ile iyi iş çıkaracağını düşünüyorum.”
Soğuk sesi, kesin iması ve beni tartan bakışlarıyla sırtımı dikleştirdim.
“Dediğim gibi Silva Medya Grubu’nu ağda istiyorum ancak isimlerini yanımıza kanla yazıp altınla ödeme yapmaya başlamadan önce ön bir şartı oldu.”
Kaşlarım havaya kalktı. Buna çok fazla insan cüret edemezdi. Elbette RDM insanları ağa katmadan önce onları şımarttığından, dünyaları elinin bir hareketiyle önlerine serdiğinden, en büyük arzularını yerine getirdiğinden emin olur ve ağa girdikleri an pençelerini geçirir, kanlarını emmeye ve her şey için çok geç olduğunu anlasalar bile ruhlarını sömürmeye devam ederdi. Artık çıkış olmazdı. Kaçış olmazdı. Ağa bağlı, bağımlı hale gelirlerdi. Bazıları memnundu bazılarının başka şansı yoktu.
Bir iyilik sonsuz bir borca denk gelirdi.
“Şart nedir?”
Mel kollarını göğsünde kavuşturup omuz silktiğinde onu göz hapsine aldım. Hâlâ nerede durduğunu anlamaya çalışıyordum. Onu burada görmeyi beklemiyordum.
“Gözlerinin önünde ortadan kaldırmamızı istedikleri bir rakipleri var diyelim. İlk kanı akıtan biz olmalıyız şartları bu.”
Şaşırmış gibi yaparak dilimi şaklattım. Kadının kulüp ceketini çenemle işaret ettim. “Redemorte’nin böyle bir iş için… elinin altında daha profesyonel katiller olduğunu sanıyordum.”
“Profesyonellere değil aldıkları riski umursamayan ve yakalansa bile ağdaki en küçük pürüz sayılabileceklere ihtiyacım var,” dedi Efendi Üç gerçekleri, sesinde en ufak umursama olmadan yansıtarak. “Bir an kararlarımı sorguladığını sandım, bana öyle geldi değil mi Rafaella?”
Yutkunarak kendimi gülümsemeye zorladım. “Ne haddime.”
“Güzel çünkü senden de en iyi yaptığın şeyi yapmanı istiyorum, çalacaksın.”
Ah, şimdi anlıyordum. Güvence. Bunu ilk defa yapmayacaktım. Ön şartı kabul etmişlerdi ama onlar daha ağa girmeyi tamamen kabul etmeden kozlarını hazırlayacaklardı. Ancak Efendi Üç’ün bilmediği ve benim bildiğim ufak bir detay vardı.
“Ne çalacağım?”
“Ne değil kimi.”
Viskisinden rahat bir yudum aldığında az önceki heyecanım sönmeye başlamıştı. “Bento, anladığın üzere dürüstlük ve çalışkanlıkla o şirketi büyütmedi. Güçlü bir adam ve biz onun için kan dökmeyi bir şart olarak kabul ettiğimizde anlaşmadan caymayacağını garanti altına almalıyız.”
Ah… bu iyiye gitmiyordu.
Masaya doğru eğildim. “Bir insanı mı çalacağım?”
“Bento’nun kuzeni. Gözde bekar, hovarda bir piç kurusu, ailenin yüz karası, her Cuma aynı mekânda kafayı buluyor ve yüzlerce skandala imza atıyor. Onu bulacaksın, baştan çıkaracaksın ve Silva Medya Grubu ağa tamamen girene kadar elinde tutacaksın. Sorun olmayacak, onu Arcolar misafir edecek sonra da serbest bırakacaksın.”
Dişlerimi sıkmaktan çenem acımaya başlamıştı. “Eşyalar çalınır, belgeler çalınır, kanıtlar ve isimler çalınır. Benden bir adamı kaçırmamı istiyorsunuz.”
“Tarikatımıza nasıl hizmet ettiğini unutmuşa benziyorsun Rafaella. Daha beterlerini de yapmadın mı?”
Mel boğazını temizlediğinde masadaki makasa uzanmak üzere olduğumu fark ettim. “Yanında bir adamımı yollayacağım. Yalnız olmayacaksın.”
“İstediğimde bir adamın ruhunu bile çalabilirim, yardıma ihtiyacım yok,” diye patladım. “Benim…”
“Mel, gidebilirsin.”
Efendi Üç’ün keskin emri aramızda yankılandı.
Kadın ağır ağır ayaklandı. “Lavabonuzu kullanmalıyım,” diye mırıldandığında adam elinin tersiyle onu başından savdı.
Gitmeden önce Mel ile göz göze geldik, çenesini hafifçe kaldırıp kapıyı işaret etti ve arkasını döndü.
“Sen bir hainsin biliyorsun değil mi Rafaella?”
Ayağa kalktığında koltuğumda gerildim. Masasının etrafında dolaşıp karşıma geçti.
“Ah… başıma açtığın onca bela. Bir parçası olduğun o savaş.” Çenemi sıkıca tuttuğunda parmaklarına dişlerimi geçirmemek için direndim. “Sana hak ettiğini verecek olsaydım, her şeyi çalmakta çok iyi olan ailen cesedini bile bulamazdı. Ama bir anlaşma yaptık. O küçük serseri sürüyü ve kısa bir süreliğine kocam dediğin adama dokunmuyorum. Onlara affımı verdim. Canlarını bağışladım. Karşılığında ise hiç kazancım olmayan bir şey istedim…”
Beni itaatkâr bir hayvan gibi çenemden tutup ayağa kalkmaya zorladı. “Sadakat. Boyun eğme ve saygı. Eğer bunlardan herhangi birini kaybedersem…” Yüzüme yaklaştığında nefesi yanağıma çarptı. “O güzel boğazını kesmeden önce hepsinin ölümünü, teker, teker sana izletirim.”
Öfkenin ve intikam açlığının gözlerimde yüzdüğünü biliyordum ve bunu gizleyemezdim. Sadece dilimi yalanlarıma ortak edebilirdim ama bu adama karşı işe yaramayacağını biliyordum. Bu yüzden karşılık verdim.
"Bana güvenmiyor musunuz?"
"Hayır Rafaella. Ben kimseye güvenmem.”
Çenemi bırakmadığı halde boynumu büküp gözlerinin içine baktım. “O halde bana neden güvenmediğinizi de hatırlayın. Bu anlaşmadan tek kazancınız sadakatim değil.”
Tehdidimin yerine ulaştığını dümdüz olan dudaklarından ve yüzündeki ölüm vaadinden anladım.
Dudakları kıvrıldı. “Senden hoşlanmamak mümkün değil Rafaella…” Çenemi bıraktı. “Gidebilirsin.”
İçeriden koşarak çıktığımı söylemekten utanmıyordum. O adamla bir saniye daha dört duvar arasında kapalı kalmak, sırtımı ona dönüp yavaş hareket etme gafletine düşmek istemiyordum.
İki adam beni direkt çıkışa yönlendirmek için iki yanıma geçtiklerinde, “Lavaboyu kullanmalıyım,” diye mırıldandım.
Sanki emirle ipleri çekiştirilen iki kuklalarmış gibi diğer tarafa yürümem için bana eşlik ettiler. Bu kattaki lavabonun kapısı kapalıydı adamlar duvara sırtlarını verip yüzlerini koridora döndüklerinde kapıyı açıp içeriye girdim ve hemen kapattım.
Başımı sağıma çevirdiğimde sırtını duvara yaslayıp gizlenmiş Mel Karakurt’la göz göze geldim ve deri ceketinin yakasına sarıldım.
“Konuş.”
Ellerini havaya kaldırırken suratına muzır bir gülümseme yayıldı. “Sakin ol kızım.”
“Elimde silah olmayabilir ama buna kaza süsü vermek için çok fazla yöntemim var.”
Ceketinin içine uzandığında uyarı mahiyetinde parmaklarımı boğazına sardım. Daha yavaş hareket etti ama bundan keyif aldığını görebiliyordum.
Sutyeninden üç kâğıt parçası çıkardı. Hayır. Bir kâğıt parçası ve iki fotoğraf.
“Silva planınızdan haberim var, Efendi Üç beni apar topar çağırdığında Dez’e haber verdim ve bana anlattı. Senin de burada olacağını bilmiyordum ama aynı tarafta olduğumuzu söylediğimde bana inan…” Elindekileri bana uzattığında onu bıraktım. “Arkadaşlarından.”
Arkadaşlarımdan…
Burnum sızladığında bir adım geriye gittim. Parmaklarım hafifçe titriyordu.
Kâğıtta bir ejderha vardı. Bir hatırlatıcı. Ne olduğumun, ne olduğumuzun ve nelere göğüs gerdiğimizin hatırlatıcısı. Fotoğraflardan birini çevirdim. Arkasında yazan yazıdan hangi fotoğraf olduğunu anlamıştım.
Dünyanın sonuna kadar birlikte süreceğiz.
Ben, Rebel, Sawyer, Morgan, Emerson ve Sonya. Baş parmağımı hepsinin yüzlerinde gezdirdim. En çok Sonya’nın. Belki onlarla tekrar buluşacaktım ama Sonya’yı bizden almışlardı.
Mel’in beni dikkatle izlediğini bildiğim için boğazımı temizleyerek diğer fotoğrafa geçtim.
Hüzünlü bir gülümseme dudaklarımda asılı kaldı.
Sürü. Mahşer Sürüsü Yedi.
Hepimiz motosikletlerimizin üstündeydik. Güneş sonsuzluk gibi uzayıp giden asfaltın ardında batıyordu. Rebel Ember’ı tutuyordu. Sin, Wren’i. Herkes kameraya bakıyordu. Bazılarının elinde sigaralar vardı. Bazılarının gözlerinde gözlükler. Yalnızca Dez bana bakıyordu. Diğer kanattan bakışlarıyla bana ulaşmaya çalışıyordu.
Ailem. Yuvam. Kulübüm.
“Aile,” dedi Mel yumuşak bir sesle. “Ölüme sürmekten hiç korkmuyoruz ama söz konusu ailemizi korumaksa, kahrolası nefeslerimizin her saniyesinde ölümle yan yana sürebiliriz.”
“Onları uzak tutmak istiyorum. Bu savaştan…”
Pes bir nefes verdi. “Yapamazsın. Çünkü bir kulübün parçasıysan hiçbir savaş kişisel değildir. Sen tehlikedeysen kulüp tehlikededir. Sen tehdit ediliyorsan kulüp tehdit edilir.”
“Sana güveniyorlar mı?” dedim boynumu yana yatırarak.
“Anlaşmamıza güveniyorlar. Bu orospu çocuklarından uzun zamandır kurtulmak istiyorum. Sen de buna güvenebilirsin.” Gitmem için kapıya işaret etti. “Seninle iletişime geçeceğim.”
Kapıya uzandığımda duvara iyice yaslandı. “Ve Riley…” Seçtiğim ismi işitmemle bedenimde bir rahatlama hissettim, kalbimdeki ağırlık biraz yumuşamıştı. “Bu savaşı başlatanın sen ve arkadaşların olduğunu biliyorum. Kazanmanız için elimden geleni yapacağım.”
Fotoğrafları göğsüme bastırıp sakladım. “Kazanacağım Mel. Şüphen olmasın.”
Kıkırdadı. “Gerçekten bir ejderhaymışsın.”
🐉
Bento Silva bizden biriydi. En azından onun beklentilerini ve isteklerini para ve diğer pek çok bedelle karşıladığımız sürece öyleydi. Anlaşmamızın sona ereceği tarihin yakınlığı rahatlatıcı olduğu kadar beni korkutuyordu. Etkinlik günü, kurşunu geri alacağım gün onlara ihtiyacımız olacaktı.
Dez elbette ki RDM’in en güçlü üyelerinden biri olan medya şirketi CEO’sunu öldürdüğünde aklında birkaç fikir vardı ama benim şüphelerim sadece en güçlü olanların bile ölümü olmaktan zevk aldığını göstermesi yönündeydi.
Medya RDM ile dünya arasında duran bir kalkandı. Bildiğim bilmediğim tüm üyeleri topluma melek gibi gösteriyorlardı. Haberleri FBI’dan ve yerel polislerden önce alıyorlardı. Ağlarını dünyaya onlarla birlikte örüyorlardı. Köklerine bağlı, geleneksel bir örgüt olsa da medyanın etki gücünü hafife almıyorlardı.
O ölüm sarsıcı olmuştu, belli etmeseler de. Yerini doldurmak isteyeceklerini biliyordum. Dez Silva Medya Grubu’nu gözüne kestirmişti çünkü o karanlık ailenin uzak akrabalarıyla daha önce iş yapmışlardı. Ancak ikizimin eşi Lorenzo’nun onlarla dostluğu vardı.
Dünya büyüktü ama üzerinde güç sahibiyseniz, o kadar da büyük değildi.
Onları planımızın büyük bir parçası olmaları için ağa katmanın zor olacağını düşünsem de Bento’nun çılgınlığı beni şaşırtmıştı.
Dez’in karşılamayı kabul ettiği yüklü bir meblağ.
Raphael ve Lorenzo’nun daha sonra ne olursa olsun ödemeyi kabul ettiği bir iyilik.
Gerektiğinde Mahşer Sürüsü’nün hizmetlerini alacakları bir anlaşma.
Ve Bento’yu en çok heyecanlandıran, dünyayı sarsacak bir haber.
Haftalarca Killian’ın aklına girmek için uğraşmıştım. Ona fısıldamış, yaklaşmış, Bento ile bağlantı kurması gerektiğini zihnine işlemiştim.
Gözlerinde ne kadar yükseleceğinden, Bağlantı olarak kazanacağı ödüllerden, minnettarlıktan, ne kadar güçlü olduğundan, Silva Medya Grubu gibi bir şirketi bir tek onun ikna edebileceğinden bahsetmiş onu övgüye ve ilgiye boğmuştum.
Sikik, egoist pislik. Hepsini çiğ çiğ yemişti.
RDM’den istediği ön şart sadece pislik herifin oyun oynamaktan zevk alması ve aradan birkaç rakibinin ismini çıkarma tutkusuydu.
Ancak benim “çalacağım” adam… bu haltın sonucunda ne olacağını kestiremiyordum. Bento bilgilendirilmişti. Bundan kaçamazdık. RDM Bento’nun kuzenini çaldığımdan emin olacaktı.
RDM ne istiyorsa onu yapacaktım. Çok yakındım. Sadece bir hafta. Geriye bir hafta kalmıştı. Geceleri uyuyamıyordum. Gündüzleri tedirgin dolaşıyor, yanımda bir beden, dudaklarımda bir nefes, vücudumu titreten kahkahaları ve motosiklet seslerini arıyordum. Dez’in elini tutmak istiyordum. Yüzüğünün ağırlığını hissetmek…
Arcoların evinin merdivenlerini indim. Mel çoktan ön şart ve bir kemikler mirasıyla Bento ile buluşma yerine gidiyordu. Bu RDM için yaptığımız bir işti bu yüzden telefonla konuşmuştuk. Saklayacak bir şeyimiz yoktu ya da onlar öyle sanıyordu.
Bu gecenin hemen bitmesini, sivri topuklu çizmelerim ve boğazlı, kısa elbisemden kurtulmayı istiyordum.
Merdivenleri aydınlatan ışıklandırmalar azalıp gece beni yutarken telefonum çaldı. Neredeyse yüzüncü kez aldığım kullan at hattım.
“Raphael.”
“Buldum.”
Bir sonraki adımım havada asılı kaldı. “Buldun?”
“Etkinliğin konseptini öğrendim ama bundan hoşlanmayacaksın Rafaella.”
Dudaklarımı ıslattım, ağzımın içine asitli bir tat dolmuştu. “Davulları mı bekliyorsun? Söyle artık.”
“Av,” dediğinde keskin bir nefes aldım. “Ve küpler.”
Tüylerimin diken diken olmasının sebebi soğuk rüzgâr değildi. Av ve küpler. Bunun ne olduğunu biliyordum. Aniden midem bulanmaya başladı. Sıradan bir toplanma olmasını ummuştum. Küçük çaplı bir etkinlik.
Ama bu bir gösteri olacaktı. Kana susamışlıklarının kanıtı ve güçlerinin, ağlarının dokunulmazlığının göstergesi.
“Katılım çok yüksek olacak Rafaella. Herkes… herkes orada olacak. Güvenlik önlemlerinden ve yaşanacakların çarpıklığından bahsetmiyorum bile.”
Merdiveni inmeye devam ederken sesime kayıtsızlık kattım. “Güzel. Onlar avlandıklarını sanırken kendi av partimizi vereceğiz.”
İç geçirdi. “İşlerin çığırından çıktığını biliyorum ama seni içeriye benim sokacağım konusunda anlaşmıştık. Killian’ı atlatamasan da orada olacağım. Seni yalnız bırakmayacağım.”
“Raphael…”
“Hayır…” Keskin sesiyle duraksadım ikizimle senelerden sonra ilk defa bu kadar sık iletişim kuruyordum ve benim kadar inatçı, otoriter sesini unutmuştum. “Orada olacağım. İkizimi yeni kazandım ve tekrar kaybetmeyeceğim.”
Karşılık veremeden telefonu kapattı. Merdivenlerin sonunda öylece dikildim.
İçinde şoförle birlikte bir adamın bulunduğu camları filmli siyah araç önüme yanaştı. Lanet arabayı kendim sürmek isterdim ama beni bir an bile olsun gözlerinin önünden ayırmıyorlardı. Bu iki pislik bizzat Efendi Üç tarafından görevlendirilmişti.
Biri arabadan inip ceketini ilikledi ve arka kapıyı açtı. Yüzleri donuk, duygusuz ve merhametsizdi; bir kurşunla çözülebilecek bir problem gibi görünüyordu.
Binmek üzereyken önce birinin sonra da diğer motosikletin kükreyişini duydum. Farlar üzerime düştüğünde kalbim ağzımda atıyordu. Aşinalık ve özlem canımı yakıyordu. İki tekerin üstündeki özgürlüğü özlüyordum.
İki siyah Harley Road Glide aracın arkasına yanaştı. Adamların ikisi de kasklıydı, boyunluklarını burunlarının üstüne kadar çekmişlerdi. Sadece biri Karakurt Motosiklet Kulübü armalı bir deri ceket giyiyordu, göğsündeki yamaları tam olarak seçemiyordum. Diğerinde hiçbiri yoktu, sadece karalara, derilere bürünmüştü.
İkisi de motosikletten inince gözüm sadece birine takıldı. Bana doğru yaklaşan iri adama. Gözlerimi kıstım. Yürüyüşünü izledim. Kaskın yarım vizörünün ardındaki gözlerini yakalamaya çalıştım. Her adımında tenim ürperiyor, bedenim beni uyarıyordu.
“Bebeğim.”
Başımı merdivenlere, Killian’a çevirdim. Adam da aynısını yaptı. Killian aracı ve motosikletleri izleyip bana yaklaşırken, adam sınırlarımı çoktan aşmıştı. Tam karşımdaydı.
Killian yanıma sokulup kolunu belime sardığında dişlerimi sıktım. Karakurtların armasız üyesi boynunu ürkütücü bir şekilde büktü.
“Bana gittiğini haber vermedin,” dedi Killian adama dikkatle incelerken.
Bu akşam Efendi Üç’ün görevlendirdiği pislikler tarafından götürüleceğimi ve iki çete üyesinin de bana eskortluk edeceğini biliyordu ama hoşnut görünmüyordu.
“Düğün dört gün sonra Killian. Palmira Arco’yla son hazırlıkları konuşurken sizi bölseydim, o da beni ikiye bölerdi.”
Düğünden bahsetmek bile midemin bulanmasına yetiyordu. Dört gün… dört gün sonra evlenecek, bir hafta sonra da bu evlilik de dahil her şeyi ateşe verecektim. Ancak onu nasıl oyalacağımı, onunla nasıl oynayacağımı uzun süre önce çözmüştüm.
Killian güldü ve dudaklarını alnıma yaklaştırdı. “Bu anlaşma ikimizin eseri, tüm övgüyü üstlenmek istemiyorum ve senin ne kadar güçlü bir oyuncu olduğunu hatırlamalarını istiyorum. Ama bu akşam dikkatli ol.”
Alnıma kondurduğu sert öpücükten kaçamadım. Bedenimi serbest bırakmaya çalışarak katlandım.
Hâlâ dibimizde durup izleyen çete üyesi gerildi. O vizörün arkasındaki gözleri göremiyordum ama…
“Sen Mel Karakurt’un serserilerinden biri olmalısın,” dedi Killian adama. “Neden nişanlımın bu kadar yakınında durduğunu açıklamak ister misin?”
Adamdan alçak bir hırıltı yükseldiğinde gözlerim büyüdü. Yumruğunu uzattı ve avucundaki küçük ilaç şişesini gösterdi.
Şişeye uzanırken, “Umarım Mel dozunu ayarlamıştır. Adamı öldürmek istemiyorum,” diye mırıldandım.
Şişeyi aldığımda adamın parmakları elime kapandı. Başımı kaldırdığımda Killian üstüne yürüdü. Sonra kokusunu aldım. Deri eldivenin altındaki dokunuşun sıcaklığını hissettim.
Nefesim boğazıma dizilirken vizörün gizlediği kaplan sarısı gözlere baktım.
Dez.
“Gidelim!” diye bağırdı diğer motosikletli.
Dez.
Elimi bıraktı ama geri adım atmadı. Bakışları Killian’a kilitlenmişti. Bir ölüm vaadi. Bir yemin. Bunu duruşundan bile sezebiliyordum.
Sahte kocam, lanet olası nişanlıma diklendikçe Killian’ın yüzündeki yara izi geriliyordu. Boğazımı temizleyip bana odaklanmasını sağladım. “Bu gece beni bekleme. Adamın zorluk çıkaracağını düşünmüyorum. Aslında yaşanacak hiçbir şeyi hatırlayacağını bile sanmıyorum.”
Killian bir şey söyleyemeden araca bindim ve kapıyı çarptım. Tuttuğum nefesi veremedim. Dikiz aynasından, filmli camların ardından, kahrolası gökyüzünden bile izleniyordum.
Onu tutamıyordum. Dokunamıyordum, sarılamıyordum, öpemiyordum ama yanımdaydı.
Ciğerlerimde püskürmeyi bekleyen ateşin söneceği yoktu. Bunu yalnız da yapabilirdim. Tek başıma karşılarına dikilip tüm dünyalarını tutuşturabilirdim. Ama arkamda olduğunu bilmek beni rahatlatıyordu. Karanlığıyla sarmalanmak, zifiri gölgelerin arasında bile savaşabileceğimi bana hatırlatıyordu.
🐉
Mel şimdiye kadar ön şartı yerine getirmiş, Bento Silva’dan ağa işlenecek bilgilerini ve yeminini almış olmalıydı. Kemikler mirasının içindeki verilerin aktif olması birkaç saati bulabiliyordu. RDM ondan emin olduğunda kuzenini serbest bırakacaktım. Bento’nun döneklik yapmayacağını biliyordum, kuzeniyle ilgili meselede de çok fazla öfkelenmemesini umuyordum.
Başımı çevirip yan koltukta elleri bağlı, gömleği göbeğine kadar açılmış, kumral saçları darmadağın olmuş baygın genç adama baktım.
İç geçirdim. Gerçekten beni hiç uğraştırmamıştı. Kulübe vardığımda zaten alkol yüzünden bayılmak üzereydi. Muhtemelen ilacı içkisine atmak yerine koklatsaydım da önüme serilecekti.
Araç Arco mülküne sürerken iki motosiklet arkamızdaydı. Dez arkamdan geliyordu. Boyunluğunu hiç çıkarmamış, iki koruma bana yardım ederken motosikletine yaslanıp beni beklemişti. Yumrukları sıkılı, vücudu gergin; patlamak üzere olan bir bomba gibiydi.
Bu çok riskliydi. Etrafımda olması ikimizi de tehlikeye atıyordu, gitmesini her zamankinden daha çok istiyordum ancak onu yanımda isteyen bencil tarafım daha baskındı.
Kendime hayal kurma izni vermiyordum. Yuvama, arkadaşlarıma, kulübüme ve evimize, ona dönme hayali. Bir planımız vardı ama bu savaşta bir kişi daha kaybetmeyecektim. O gün, uçuruma sadece kendimi sürmeyi göze alabilirdim.
Araç uzun bir süre durup hareket etmediğinde ön camdan dışarıya baktım. Arabaların farları caddeyi kaplamıştı. Bu saatte trafik olmamalıydı ancak yol açılacak gibi görünmüyordu.
Yanımdan birinin yürüdüğünü görünce irkildim. Dez’di, motosikletinden inmişti.
Öndeki korumanın camına tıklattı.
“Trafik caddenin sonuna kadar sıkışık. Birileri partiyi sokağa taşımaya karar vermiş ve polis müdahale edene kadar o pislikler caddeden çekilmeyecek,” dedi boyunluğunun ardından boğuk ve bıkkın bir sesle.
Onu duymak damarlarımdaki kanı ısıtıyordu. Her harfle birlikte yükselen tını tenimdeki nefesini, bana arzuyla dokunuşunu, üzerimden ayırmadığı gözlerini anımsatıyordu.
“Kadını kestirmeden götürebilirim, paketi arkadan getirirsiniz. Peşinizde gezemeyecek kadar yoğun bir adamım.”
Dudaklarıma bir gülümseme yayıldı. Pislik.
Şoför omzunun üstünden bana baktığında başımla onayladım. Hevesli değil soğukkanlı görünmeye çalıştım.
Dez kapımı açtığında kalbimi bulunduğum karanlığa ait olamayacak kadar güzel bir heyecan sardı.
“Kadın…” diye mırıldandım.
Kapıyı kapatırken kulağıma eğildi. “Benim kadınım.”
Karnıma ve göğsüme bir ateş yayıldığında önünden motosikletine doğru yürümeye başladım.
“Cadde boyunca sıkışan trafikle bir alakan olamaz değil mi?”
Gölgesi üzerime düşüyor, adımlarını adımlarımın arkasında atıyordu. “Tatlım… seni almak için dünyayı bile durdururdum.”
Dez siyah Harley’e binerken arkasına baktım. Uzun zaman olmuştu, adrenalin tutkusu ve güçlü motoru tüm vücudumla hissetme hasreti bedenime dolarken yüzümü buruşturmadan edemedim.
Karakurt Motosiklet Kulübü üyesi bir kahkaha patlattı. “Tereddüt etmeden bir adamı başından vurabileceğini düşünüyorum ama motosikletten korkmuşa benziyorsun.”
Dez vizörün ardından adama bir bakış attı. “Onun kim olduğunu bilmiyorsun değil mi?“ diye sordu sertçe. “Mahşer Sürüsü’nün başkan yardımcısı ve karım.”
Hitaplarımı işitince ürperdim. İkisi olmayı da özlemiştim.
Adam irileşmiş gözlerle bir önümüzdeki araca bir de bana baktı. “Başkanın seni tanıdığını biliyordum ama… hasiktir.”
Bir bacağımı diğer tarafa atıp Dez’in arkasına yerleştim. “Sadece artçı olmaktan hoşlanmıyorum. Beni bir daha korkaklıkla suçlamadan önce iki kere düşün… tekerlerimin altında postunu derinden yüzebilirim kurt.”
Adam uluduğunda Dez homurdandı.
Dizlerimi Dez’in kalçalarına bastırdım, göğsümü sırtına yasladım ve bacaklarımın arasındaki titreşimler yayan kükremeyi içime çektim. Onun varlığı ve motosikletin verdiği huzur, aylar sonra rahat bir nefes alabilmemi sağladı.
En son onunla motosiklete bindiğimde yaşananları düşünmeme çalıştım. Kanı, fısıltılarını, hastaneye kadar son sürat sürüşümü gerilere itmeye çabaladım.
Dez sıcak arkasına uzanıp sıcak avucuyla çıplak uyluğumu sıktı. “Oraya gitme bebeğim.”
Kaşlarımı çattım. “Nereden anladın?”
“Çünkü sen benim karımsın Riley. Bedeninin zaaflarını öğrendiğim kadar sessizliğini, kalp atışlarını ve düşüncelerini okumayı da saplantım haline getirdim.”
Parmaklarını gidona sardığında bacaklarımla onu tamamen sardım ve kollarımı göğsüne doladım. Avcumu tam da kalbinin üstüne doğru açtığımda benimki kadar hızlı attığını hissettim.
Gaza yüklendiğinde motosiklet kükredi. İçimdeki coşkuyu tarif edemiyordum. Kulüpten, motosikletlerden, bu adamdan uzak dururken; sadece intikamım için onlara yakınlaşırken tüm dünyamın sadece bunlardan ibaret olmasını istemeye başlamıştım.
Dez araçların yanından sıyrılarak geçti, kornalar çaldığında kolumu kaldırıp orta parmağımı gösterdim.
Sonunda düz asfaltı bulduğumuzda yol kenarındaki sarı lambalar hızımızla silikleşmeye, gökyüzünün karanlığına karışmaya başladı. Dudaklarım kıvrılırken yüzümü Dez’in omzuna gömdüm.
Onun da vücudu rahatlamış, kendini serbest bırakmıştı. Göğsündeki elimi tutup sıktı ama bununla yetinemedi. Tek kolunu arkasına uzanıp uyluğumu okşadı. Başını hafifçe geriye atıp sırtını tamamen bana yasladı.
“Bunu kahrolası şekilde özledim,” dedi rüzgârdan ve boyunluğu yüzünden zar zor duyabildiğim bir şekilde. “Bacaklarını etrafıma doladığını hissetmeyi. Bedenini bana yaslamanı…”
Ben de, diye geçirdim içimden. Ben de Dez.
Eve yaklaştığımızı fark ettiğimde ısınan kanım yavaşça soğudu. Kendime izin verdiğim birkaç dakikalık huzur yerini kine bıraktı. Beni yiyip bitiren kine.
“Raphael etkinliğin konseptini öğrendi…”
Elimi tekrar tuttu. Killian’ın yüzüğünün olduğu elimi. Parmakları yüzüğün şeklini takip ederken bedeni tekrar kaskatı kesilmişti. “Biliyorum,” dediğinde şaşırdım. “İkizin benimle irtibata geçti. Senin daha önce bir benzerine davet edildiğini de söyledi…”
Av ve küpler.
Rüzgâr yüzümü ısırırken aramıza mesafe koyma ihtiyacı hissettim ama bana izin vermedi, uyluğumu sıkarak uyarısını yaptı. “Seni şimdilik tutabildiğim sadece birkaç dakika onda da benden uzaklaşmayı aklından bile geçirme.”
“Mülke girmek üzereyiz Dez…”
“Ne?” diye parladığında saatlerdir içinde tuttuğu öfkeyi dışa vuracağını anlamıştım. “Killian görecek diye mi çekiniyorsun? Belki de seni kucağıma almalı içeriye öyle sürmeliyim. Belki de karıma hemen şimdi bu motosikletin üzerinde sahip olmalıyım. Belki de… iki gözünün arasına bir kurşun sıkmalıyım ki, sana dokunanlara er ya da geç neler yaptığıma bizzat şahit olsun.”
İç geçirdim. “Bundan senin kadar nefret ediyorum ama onu avucuma aldığımı biliyorsun. Henüz bırakamam. Gerçek değil Dez.” Kolunu sıktım. “Gerçek değil.”
Beni dinlemiyordu ki bunu zaten yapmayacağını biliyordum.
“Gerçek olup olmadığı sikimde bile değil. Sen başka bir yol görmesen de o düğün olmayacak Riley. Sana bir daha dokunmasına izin verirsen…”
“Tanrı aşkına! Bu savaşı bitirmek üzereyiz, sadece bir hafta sonra Dez… sadece bir hafta sonra RDM’in kalbine sızacağız ve sen saplantılı bir pislik gibi sadece birkaç gün sürecek bir evlilikten bahsediyorsun.”
Mülkün duvarla çevrili arazisine girdiğimizde korumaların gözetlediği demir kapılara varamadan aniden fren yaptığında sırtına yapıştım.
“Ne halt ediyorsun sen!”
Aniden dönüp yüzümü iki eliyle kavradı. Diğer motosiklet sanki neler olduğunu biliyormuş gibi mesafesini koruyarak durdu.
“Seni o orospu çocuğuyla mihraba yürürken, sahte bir yemin ettiğini görmektense hayatımın sonuna kadar onlarla savaşmayı tercih ederim…”
Bileklerini yakaladığımda aşk kalbimi gümletirken, sesime öfke yerleşmişti. “Killian sadece bir bedel Dez. Çok daha beterlerini ödedim ve uçurumun ucundayken arkama dönüp bakmayacağım. İntikam istiyorum. Yok olmalarını istiyorum. Paramparça olmalarını istiyorum…”
“Benim tek istediğim sensin!” diye bağırdığında gözlerim irileşti. “Kulübüm için savaşırım, ailem için öldürürüm ama sen… senin için ölürüm Riley. Gerekirse kanımı dökerim, yok olurum, dizlerimin üstünde sürünürüm, tüm dünyayı karşıma alır, her saniyemi başka bir intikam yemini ederek geçiririm. Ama değil birkaç gün, birkaç saniye bile olsa başkasının karıma dokunmasına izin vermem.”
Gözlerimi kapatıp kelimelerini sindirdim ve derin bir nefes vererek motosikletten indim. Belimi kavradığında onu sakince uzaklaştırdım. Burnundan soluyordu.
Elini tuttum ve göğsüme bastırarak sıktım. “Ben bunların hiçbirini istemiyorum Dez. Benim için ölmene değil yaşamana ihtiyacım var. Planına ortak oldum karşılığında senden bunu istiyorum. Benimle birlikte savaş.” Yutkunurken boğazım acıyordu. “Yangınıma körükle giriyorsun, tamam bunu kabul edebilirim. İntikam açlığımı acımasızlığınla beslemeni kabul edebilirim ama yoluma köstek olmak yerine, bir gelecek görmeme yardım et. Bunu atlatacağımız zamanı düşünmeye odaklan.” Bir adım geri attığımda elleri bacaklarına düştü. “Gerçekten kocam olacağın bir geleceğin yakın olduğuna inanmamı sağla. Şu anda tutunabileceğim tek şey bu.”
Dez
“Gelinliği son bir kez denemek ister misiniz?”
“Hayır buna gerek yok.”
“Tam sizin ölçülerinizde ve mükemmel oldu ama son bir kez…”
“Hayır. Teşekkür ederim.”
“Rafaella. Git ve gelinliğini dene. Düğün üç gün sonra ve bir son dakika sürprizi istemiyorum.”
Palmira Arco’nun bezgin emriyle yerimde kıpırdandım. Olmayı hiç beklemediğim bir yerdeydim. Lanet olası özel tasarım gelinlikler diken bir terzide. Riley’nin son provası için buraya geleceğini öğrendiğim an tüm planlarımı iptal etmiştim. Zar zor sığdığım kabinlerden birinin içinde duvara yaslanmıştım.
Tepedeki duman detektörüne baktım. Gerçekten bir sigaraya ihtiyacım vardı.
Boğuk konuşmalar azalıp topukluların tıkırtısı yükseldiğinde yerimde hafifçe doğruldum. Sabırsızlık ve öfke içimi yiyip bitiriyordu. Ne görmek üzere olduğumun farkındaydım ve sakin kalıp kalamayacağımdan emin değildim.
“Kahrolası kuyruklu bir gelinlik…” Riley’nin hırlayışı giyinme odasını doldurdu. “Siktiğimin gelinliği….”
“Ah! Size yardım edeyim. Tek başınıza…”
Kapının sertçe kapanma ve kilitlenme sesiyle görevlinin sözleri yarıda kesildi.
Topuk tıkırtıları yaklaştı ama iki kabinden herhangi birine girmedi. Hışırtılar duydum sonra da homurtularının arasında fermuar sesini.
Kabinin perdesini aralayıp Riley’ime baktım.
Uzun duvarı kaplayan aynanın karşısına geçmiş, gelinliği ortadaki yuvarlak koltuğun üstüne fırlatmıştı. Önce kotunu sonra da hışımla siyah gömleğini çıkardı. Çıplak ayaklarından yukarıya doğru onu izledim. Esmer uzun bacakları gerginlikten titriyordu. Siyah dantel külotu mükemmel kıçının hiçbir yerini örtmüyordu. Belinin kavisine, yanlarındaki kıvrımlara odaklandığımda dilimi ısırdım.
Karım bir tanrıçaydı. Mükemmeldi ve burada bulunma amacı bile beni delirtiyordu.
Sutyenini fırlatıp attığında saçları sırtındaki ejderhanın üstüne döküldü. Onu seyrederken ağzım kurudu. Şimdiye karşısına çıkmayı amaçlıyordum ama… onu o kadar özlemiştim, o kadar istiyordum ki perdenin arkasında kalmayı seçtim. Doya doya izlemeyeli uzun zaman olmuştu. Yatağımın, kalbimin, ruhumun yanı boştu.
Gelinliğe uzandığında perdeyi yumruğumun içinde sıktım. Yavaşça içine girdi beyaz sateni kalçasından yukarıya çekti. Kıvrımlarına tamamen yerleşiyor, kalçalarını ve bacaklarını sarıyordu. Üzerinde işlemeler olan korsesini göğsüne yerleştirdi ve kalın askıları kollarından geçirdi. Sırtı tamamen açıktı. Elimde olmadan sırıttım. Bu onun isyanıydı, meydan okumasıydı.
Sırtına bakmak için arkasını aynaya yüzünü bana döndüğünde gözlerimi kapattım. Bir saniye… bir saniye bile görmek yetmişti.
Kıskançlık ciğerlerimi yaktı. Hiddet beni boğazıma kadar boğdu. Ellerim titriyordu.
Çünkü çok güzeldi.
Bir kraliçe gibi görünüyordu. Bir tanrıça. Asil, zarif ama bir şekilde vahşi bir gelin gibi. Benim gelinim değildi. Bana aitti ama o gelinliği benim için giymiyordu. Birlikte savaşıyorduk. Planlarımızı birlikte yapıyorduk. Bu savaşı yan yana, ten tene, sırtını bana yaslamış haliyle bitirecektik ama bundan vazgeçmemişti. Düğünü iptal etmemişti. Kozunu kaybetmek istemiyordu. Korkuyordu. Ama sindiremiyordum. Katlanamıyordum.
Gözlerimi ürkerek açtım. Ben, Mahşer Sürüsü Yedi’nin başkan yardımcısı Dez Gowan; bir gelinlikten ürküyordum. Bana hissettirdiklerinden.
Riley aynadaki yansımasına öyle bir büyük nefretle bakıyordu ki benim perdenin ardındaki gözlerimi bile göremiyordu.
Dizlerim titredi. Öyle ki, sıvılaştıklarını, karıncalandıklarını hissettim. Kafamdaki fırtınaya motosikletimin üstünde bile yakalanmamıştım.
O kadar güzeldi ki canım yanıyordu. Beyaz kumaş esmer teninde parlıyordu. Dağınık saçları yüzüne ve sırtına dökülüyordu. Aldığı derin nefeslerle memeleri korsenin üzerinde kabarıyordu. Dolgun dudakları memnuniyetsizlikle sarkmıştı. Yumrukları gelinliğin eteğini kırıştırıyordu.
Baş parmağını yüzüğünün üstünde gezdirdiğinde yanmaya başladım. Ateşlendim. Kavruldum. Kafasının içinde kaybolmasaydı burnumdan çıkan öfkeli solukları duyabilirdi.
Kararımı çoktan vermiştim ama onu bu halde görmek, birkaç günlüğüne bile olsa başkasının gelini olarak düşünmek, yürüyeceği mihrabı, onu rahiple birlikte bekleyen orospu çocuğunu aklıma getirmek bir parmak şıklatması gibi silkinmeme yetmişti.
Bu savaşı bin kere kaybeder, bin kere tekrar denerdim ama bir kez bile başkasının, düşmanımın kollarına yürümesine izin vermeyecektim.
O benim karımdı. Benim âşık olduğum kadın. Benim gelinim olacaktı. Son nefesimde bile olsa onu mihrapta bekleyecektim, bakmaya doyamadığım gelinliğini dişlerimle vücudundan sıyıracaktım, motosikletimin üstünde fethimi kutlayacaktım.
Derin, keskin bir nefes aldığını duydum ve yansımalarımızda gözlerimiz buluştu. Solukları o kadar hızlanmıştı ki gelinliğin yakasından kalbinin atışını görebiliyordum.
“Burada ne arıyorsun Dez?” Fısıldıyordu ama bir yandan dişlerini sıkıyordu. Burada olmamın onu üzdüğünü görebiliyordum. Karım hassas duygularını asla yansıtmazdı ama bu savaş, bu bölgede geçirdiği vakit onu yıpratmıştı. Sadece üzgün de değildi. Öfkeliydi.
Planına ortak olmamı yoluna çıkmamamı istemişti.
“Gerçekten kocam olacağın bir geleceğin yakın olduğuna inanmamı sağla. Şu anda tutunabileceğim tek şey bu.”
Tutunmak istediği umudu dile getirmişti ama yapamıyordum. Onu yalanlarla bile olsa bir saniye bile paylaşmayı hazmedemiyordum.
Ben onu ve o lanet olası gelinliğini izlemeye devam ettiğimde ikimizi işaret etti. “Bunu görmeni istemiyordum. Seni bundan uzak tutmaya çalışıyorum.”
Perdeyi tamamen çekip kabinden çıktığımda kelimeler zehir gibi dudaklarımın arasından akıyordu. “Dünyanın öbür ucuna bile gitsen beni kendinden uzak tutamazsın Riley.”
“Kendimden bahsetmiyorum!” diye kısık sesle bağırdı. “Kabullenmeyi reddettiğin o gerçeklikten bahsediyorum. Fedakârlık yapmak zorundayız. Kazanmak istiyorum Dez. Kazanacağım. Killian maskem, kalkanım ve bu da fedakarlığım. RDM’le aramda duran tek engel o. Onunla evlenmezsem…”
Biliyordum lanet olsun. Biliyordum. Killian bir şekilde ortadan kalkar ya da Riley’nin hayatından çıkarsa, RDM ona vurduğu sadakat zincirinin koptuğunu düşünecekti. Saldıracaklardı. Korktukları için peşine düşeceklerdi. Bazen ona olan aşkım ve takıntımı aşamıyordum. Beni kör ediyordu ve elimden hiçbir şey gelmiyordu.
Adım adım, maskeli bir sakinlikle ona yaklaştım. “Sana zarar vermelerine izin vereceğimi mi sanıyorsun? Benim için mi korkuyorsun? Yapma bebeğim. Farklı bir dünyadan olabilirler ama ölümle yan yana sürenleri, ölümle tehdit edemeyeceklerini biliyorlar.”
“Peki ya kulüp?” Tek kaşını kaldırdı. “Ya da kardeşlerin? Yeğenlerimiz? Kızlarım?”
Düşüncesi bile… kanımı dondurmaya yetmişti. Başımı iki yana salladım.
Onlara asla ulaşamazlardı, buna izin vermezdim.
Vazgeçmeyeceğimi anladığında gaddarlığın ve beni püskürtme girişimlerindeki o acımasız karanlığın yükseldiğini gördüm. Âşık olduğum, vurulduğum, tutulduğum o yanlarından biriydi.
Merhaba karıcığım.
“Bu savaşı sensiz kazanabilirim Dez ama Killian olmadan kazanamam. Onu planımdan çıkarmana izin vermeyeceğim.”
Sözlerinin gerçekliği midemi bulandırmıştı. Kalbimde vahşi bir darbe, derimde tırtıklı bir bıçaktı.
Gelinlik ve parmağındaki yüzük dikkatimi dağıtıyor, beni bakmaya zorluyordu. Zihnimi kapatamadığım o gürültülü dehlize itiyordu.
“Çıkar şunu.”
Vücudunun emrime verdiği tepkiyi takip ettim. Önce irkildi sonra gerildi sonra da tırnakları çıkmaya başladı. Geri adımlar atarken gardını alıyordu.
“Seni benim için giymediğin bir gelinliğin içinde görmek istemiyorum. Çıkar. Şunu.”
Yüzünü nihayet bana döndü ve meydan okurcasına çenesini kaldırdı. “O zaman bakma. Bunun sahte olduğunu, her bir parçasından nefret ettiğimi ama zorunda kaldığımı kabullenene kadar başını çevir.”
Ah, bu kadın.
Cebimden bıçağımı çıkardım ve önünde salladım. “Ya kendi isteğinle yaparsın ya da yırtarak ben çıkarırım.”
Bıçağa kısa ilgisiz bir bakış attı. “Her zamanki gibi çok tatlı dilli ve çekicisin. Nasıl karşı koyacağımı bilmiyorum.”
Canarino’nun bodrumunda paylaştığımız o samimi anların, benim için yaptığı o küçük ama dünyalara bedel ışık oyununun üzerinden yıllar geçmiş gibiydi. Bir yanım ömürlerimizin sonuna kadar böyle olacağımızı biliyordu. Birbirimiz için delirsek bile meydan okumaların, güç oyunlarının ateşi her zaman sıcak kalacaktı. Başka bir gelecek hayal bile edemiyordum.
“Öyle olsun,” dedim ve aramızdaki mesafeyi tek adımda kapattım. Blöf yaptığımı sanıyordu. Yapmıyordum.
Bıçağı uzattığımda gözleri irileşti ve elini kaldırdı. Durdum.
Dişlerini sıkarak askılarına uzandı ve bana işkence edercesine yavaş yavaş indirdi. Korse meme uçlarına kadar geldiğinde duraksadı, bakışlarımdaki uyarı ve bıçağın ucundaki parıltıyla onu teşvik ettim.
Homurdanarak tek hamlede gelinliği aşağıya çekti. Bir bütün, kalıp halinde ayaklarının dibine düştü sonra da içinden çıktı.
Diri ve yuvarlak memelerine, meme ucundaki piercinge, oyuntulu belinden itibaren kavislenen kıvrımlarına, dolgun hatlarına, karnına ve uzun bacaklarına inmeden önce siyah bir dantelle kapattığı o güzelliğe bakarken bıçağı dudaklarıma vurdum.
Burada ona yapabileceklerimi, karımı zevkten ağlatırken sesiyle nasıl sarhoş olabileceğimi düşündükçe vücudumdaki sertliğin yerini arzu dolduruyordu. Riley’nin tenine dokunmayı çaresizlikle istemeden nefes bile alamıyordum.
“Beni öyle güzel mahvettin ki…”
“Gördüklerini beğendin mi?”
Bıçağımı çeneme vurdum ve fırtınalı gözlerinin içine baktım. “White Rabbit’ten içeriye adım attığın geceden beri, senin dışında hiçbir şey göremiyorum. Şimdi…” Bıçağın kör tarafını boynunda dolaştırdığımda titredi. Dudağımın kenarı kıvrıldı. Ah, ona tapıyordum. Beni biçmek istiyorken bile arzularıma her zaman daha fazlasıyla karşılık veriyordu. Bıçağı omzuna doğru indirdim. “Diz çök bebeğim.”
Gri gözleri öfkeyle parladı. “Bunu neden yapacakmışım?”
“Çünkü rica ediyorum.”
Kollarını göğsünde kavuşturduğunda yuvarlak memeleri ve kahverenginin en tatlı tonundaki meme uçları beni selamladı. “Bekliyorum.”
Boynumu büktüm. “Neyi bekliyorsun?”
“Rica edeceğin… yalvaracağın bölümü.”
Dilimi dişlerimin üstünde dolaştırırken bıçağın kör tarafını çenesinin altında doğru sürüdüm ve başını kaldırdım. “Diz çök küçük kanarya.” Dilimi şaklattım. “Sana tüm içtenliğimle yalvarıyorum.”
Nefesi titredi ama yüzünde bir mimik bile oynamadı. Ona bakış şeklimi izlerken bacaklarını birbirine sürttüğünü görmediği mi sanıyordu? Göz bebeklerinin büyüdüğünü? Teninin ürperdiğini?
Bıçağımı çekmediğimde ve geri adım atmadığımda burnundan bir soluk verdi. Önümde dizlerinin üstüne çökerken gözlerini gözlerimden ayırmıyordu. Ah… kurnaz küçük kanaryam. Ne yaptığını çok iyi biliyordu. Aletime ve ruhuma nasıl acı çektireceğini çoktan öğrenmişti.
Saçlarını geriye doğru tarayıp ensesini tuttum ve yüzüne eğildim. Dokunuşumla dudakları aralanmış, gözleri hülyalı ve arzulu bir bakışla hafifçe kapanmıştı. Baş parmağımı aralık dudaklarının üstünde gezdirdim, diline değdiğimde iniltimi yuttum.
“Diz çöken sensin ama mahvolan, oyuncağın olan benim,” diye tısladım. “Ama sen zaten bunu biliyorsun değil mi?”
Parmağımı ısırdığında öfkesi yatışıyor yerini kirli, günah dolu hayaller alıyordu. “White Rabbit’e girdiğim günden beri patroncuk. O zamandan beri biliyorum.”
Hitabı beni birkaç ay öncesine yuvamıza, kulübümüze, evimize götürdü. Ona diz çöktürmenin sebebi kontrolü sağlamak, üstündeki gücümü göstermek ya da hâlâ bana ait olduğunu ikimize de kanıtlama isteğim değildi.
Bıçağı yere fırlattığımda ve keskin ucu halı kaplama zemine saplandığında irkilmedi bile.
Sonra da karşısında diz çöktüm. Çıplak vücuduna karşı kıyafetlerimle, mahvoluşumla, üstüne düşürdüğüm iri gölgemle, vücudumla onu kaplayışımla yerimi aldım.
Kaşları çatıldığında zarif boynunu ve çenesini iki elimle tuttum. Kollarımın arasında çok küçük kalıyordu ama değildi. En savunmasız halinde olmasına rağmen onun ateşi her hücremi tutuşturuyordu. Ellerimde dünyayı tutuyormuşum gibi hissettiriyordu.
“Düştüğünde, yükseldiğinde, intikam istediğinde, çığlıkların boğazına dizildiğinde her zaman karşında olacağım Riley. Yanında olacağım.” Sırtımı eğerek kendimi karşısında olabildiğinde küçülttüm burnum burnuna sürtüyordu duruşum sırtımı ağrıtıyordu ama sabit kalmaya denedim. “İsteyerek ya da istemeyerek diz çöktüğünde, ben senin önünde daha fazla eğileceğim. İstersen üstüme basabilirsin istersen bana tutunabilirsin umurumda değil. Sadece denginin ben olduğumu, bana ait olduğunu ve seninle cehenneme kadar bile süreceğimi unutma.”
Yüz ifadesi yavaşça değişirken onu seyretmenin tadını çıkardım. Ne kadar yorulduğunu bana tekrar gösterdi, intikamla nasıl yandığını ve bizim geleceğimizi ne kadar istediğini gösterdi.
Beni anlamasını umuyordum. Neden dayanamadığımı görmesini istiyordum. Söz konusu o olduğunda duygularıma ve karanlığıma söz geçiremediğimi, elimden hiçbir şey gelmediğini görmeliydi.
“O belgeleri imzaladığımız gün hangimizin önce diz çökeceğini merak etmiştim,” diye fısıldadı. “Bir yıkım olacağını biliyordum. Seni mahvedecektim…” Başını kendini onaylarcasına sallayınca ona eşlik ettim. Yapmıştı. “Ama kendi mahvımın da bu kadar yakın olacağını ön görememiştim. O an bile… başlamıştı.”
İtirafını içime çektiğim bir nefes gibi sindirdim ve ağzımı dudaklarına çarptım. Kollarını boynuma dolayıp kucağıma tırmanarak karşılık verdi. Onu kalçasından ve belinden sararken eğildiğimde başı ve kürek kemikleri aynaya değdi.
Ne yapacağıma, önce tadına nasıl bakacağıma karar veremiyordum. Ağzıma küçük iniltiler bırakırken arzu kasıklarımı yakıyordu. O beni yakıyordu.
Dilimi ağzına soktuğumda bıraktığı nefesi de çaldım. Alt dudağını ısırıp dilimle acıyı yatıştırdığımda ağlarcasına inleyince onu da yakaladım. Kalçama kenetlenen uzun bacağını bileğinden başlayarak okşadım, yukarıya tırmandıkça onu öpmeye, yalayıp yutmaya dilimle ve dişlerime tadına bakmaya devam ettim. Dizine ulaştım ve kolumu altına bir kanca gibi geçirip kaldırdım. Aletimi kadınlığına sertçe sürttüğümde sızlanarak başını geriye attı.
Boynunu ısırıp dişlerken gülümsedim. Onu afallatmıştım, gelecek istiyorsa kendi dileklerimi de söyleyecektim. “Spiralini çıkaracağız,” dedim nefes nefese.
Dudaklarımı ararken hafifçe doğruldu. “Ne?”
Alt dudağını emip bıraktım ve ağzının içine fısıldadım. “İkizlerimi istiyorum karıcığım.”
Gözleri irileşti. “İkizlerini istiyorsun?”
Başımı salladım. “Küçük bir Dez ve küçük bir Riley. Ne dersin?”
Yüzümü tutup kaşlarını çattı. Hırçınlaşmasını beklerken… kalbimi durduracak bir şey yaptı. Dudakları yumuşak bir gülümsemeyle kıvrıldı. Ağzını açtığı an kapı tıklatıldı.
“Gelinliği görmek için sabırsızlanıyoruz. Mücevherlerle tamamladığımızda mükemmel bir gelin olacaksınız ama… uzun zamandır oradasınız. Yardıma ihtiyacınız-“
Görevlinin ondan korktuğunu anlamak için bir dahi olmaya gerek yoktu.
“Geliyorum!” diye bağırdı Riley ve aramızdaki bağ, az önce içine düştüğümüz sarhoşluk dağıldı.
“Ne yazık ki gelmiyorsun,” diye homurdandım. “Ben de öyle.”
Ellerini omuzlarıma bastırarak geri çekildi. Soğukluğu, duvarları geri dönmüştü. Benimkiler de yükseliyordu.
Mükemmel bir gelin olacaktı…
“Bir saniye için bile olsa onunla evlenemezsin Riley.” Kelimelerimle aramızdaki mesafeyi uçuruma çevirdi. “Onunla evlenemezsin bebeğim. Kendimi tutabileceğimi sanmıyorum.”
Başını hayal kırıklığı ve kırgınlıkla iki yana sallayıp kucağımdan indi ve yere oturdu. Başını aynaya yasladığında bezgin görünüyordu. “Bana bunu yaptıracaksın değil mi?”
Kaşlarım kalktı. “Neyi?”
“Eğer düğün günü bir olay çıkarmaya kalkışırsan, beni sen zorlamış olacaksın.”
Dizimin yanındaki ayak bileğini tutarak yüzüne eğildim. “Neye. Riley?”
“Seni tarikata ifşa ederim Dez. Kim olduğunu onlara itiraf ederim. Bir anlaşmamız var, ne sana ne de kulübe karşı bir saldırı düzenleyemeyecek kadar korkuyorlar. Ama olay çıkarırsan Palmway Eyaleti’ne bir daha adımını bile atamazsın ve kurşunu tek başıma çalarım.”
İşte buradaydı. Zalim, acımasız ve inatçı karım.
Kanım fokurdadı. Yumruklarımı sıktım. Onu omzuma atarak buradan götürmek istedim ya da becerip, affımı isteyene kadar zevkten bayılacak hale getirmek.
Ama sadece gülümsedim. Kuşkuyla gözlerini kıstı.
Öyle olsun. Bunu o istemişti.
🐉
Birkaç saat sonra Canarino’nun altında kurduğum bodrum kattaydım. Avuçlarımı masaya yaslamış önümdeki telefonun çalmasını bekliyordum.
İçeriyi mavi ışık aydınlatıyordu. Bir rengin ve farklı aydınlatmanın karanlığımı bastıramayacağını biliyordum bunu yapan Riley’di. Bana verdiği ve karanlık zihnimin ortasına ektiği anıydı. Mavi ışık bana onu hatırlatıyordu ve rahatlıyordum. Kendimi kesip biçmekten kaçabiliyordum.
Nihayet telefonum çaldığında hemen açtım.
“Bir şey buldun mu?”
Cooper iç çektiğinde cevabımı zaten almıştım. “Hayır kardeşim. O piçe karşı kullanabileceğimiz hiçbir şey yok. Tarikatta çok yüksek bir rütbeye sahip. Ağın o kısmına erişim sağlamak oldukça zor… Günlerimi alacaktır.”
“O kadar vaktim yok,” diye homurdandım.
Ağın içinde ama hâlâ bize sadık olan müşterilerimizi de aramıştım. Hiçbiri Killian Devaney hakkında bilgiye sahip değildi. Riley evlilikten vazgeçmiyorsa bile Killian’ı tehdit edip uzaklaştırabileceğimi düşünmüştüm ama bulamıyordum. Onu öldürmek kolay çözümdü. Büyük bir zevkle yapardım. Kendime bu savaşın, bizim dünyamızdaki savaşlara benzemediğini bir kere daha hatırlattım.
Söz konusu motosiklet çeteleri değildi, sınırlar değildi, mal değildi, müşteriler değildi, dominant kulüp olarak baskı kurmak değildi.
Eğer Killian ölürse, Riley zarar görebilirdi. Bunu göze alamazdım.
“Kafasına sık sonra da Riley’i motosikletinin arkasına atıp kulübe dön,” diye önerdi Cooper, normalde hepimizin aklına ilk gelecek çözümdü. “Hem onu koruyup hem de savaşabiliriz. Burada sıkılmaya başladık.”
Su bardağımı duvara çarpmamak için sakince masadan uzaklaştım. “Aradığın heyecanı yakında bulacaksın. İnan bana o zaman sıkılmayacaksın Coop.”
Telefonu kapattığımda bir süre boşluğa daldım. Bir yolunu bulmak zorundaydım. Mantıklı, vaktinden önce kan dökmemi gerektirmeyecek bir yol. Karımı bu piç kurusunun eline bırakmayacaktım. Onu kilisede kendisine doğru yürürken görmesine müsaade etmeyecektim. Arcolar bir tarafta Devaneyler bir diğer tarafta dururken, kilise tarikat üyeleriyle kaynarken o gelinliğin içinde boğulmaya terk etmeyecektim…
Aklıma düşen fikirle duraksadım.
Arcolar.
Tek yetenekleri değerli şeyleri çalmak olmayan aile.
Sikik sevgili zorunlu müttefiklerim.
🐉
Santino Arco’nun ofisine girdiğimde çoktan mücevherlerin sergilendiği cam vitrinlerin arasındaki büyük masasında beni bekliyordu. Gözlüğünü başının tepesine kaldırmıştı. Kanaryamla aynı hiddetli bakışları üzerime dikmişti.
Mücevher üretim tesisinin kapısında belirdiğimde kameralara el sallamıştım ve kapı açılıvermişti. Tesisin içindeki sürüş ve yürüyüş mesafem ortalıkta ikimizi tehdit edecek herhangi bir tehlike varsa uzaklaştırması için yeterli bir süreydi. Ofisi yönetim binasında bulunuyordu.
“Ne istiyorsun?”
Saldırgan yaklaşımını ayıplayarak masasının önündeki tekli deri koltuğa oturdum ve bacaklarımı cam sehpaya uzattım. “Ses tonunu görmezden gelmeye çalışacağım. Bütün gün bu kadar parıltının içinde yaşasaydım ben de gergin olurdum.” Boynundaki, parmaklarındaki ve kulağındaki mücevherlere baktım ve tiksintiyle yüzümü buruşturdum.
“Çat kapı lanet olası ofisime gelemezsin. Beni ne sıklıkla denetlediklerinden haberin var mı?”
Dilimi şaklattım. “Sen bir hırsızsın Santino. Birkaç yalan sıçmak nefes almak kadar kolay olmalı.” Boynumu büktüm. “Yoksa ailenin namını sadece güzel kızın mı taşıyor?”
Ceketinin düğmelerini açarak arkasına yaslandı. “Yeteneğini benden aldı. Onu iyi eğittim.”
Dişlerim bir hırıltıyla gerildi. “Sen karımın çizmelerine takılan bir bok parçası bile olamazsın Santino. Onun üstünden övgü almaya çalışma, bu beni sadece daha çok sinirlendirir.”
Karşılık vermek için yanıp tutuşuyordu ama elbette… canını daha çok seviyordu.
“Beklenmedik ziyaretinin sebebi nedir?”
Masadaki kâğıt ağırlığının yanında duran yakut küpeye uzanıp parmaklarımın arasında yuvarladığımda dişlerini sıktı. İçi gidiyordu. “Killian Devaney hakkında bilgiye ihtiyacım var.”
Boynunu büktüğünde tavrının Riley’e çok benzemesi canımı sıktı. Benziyordu ama onun kadar tehditkâr ya da göz korkutucu değildi. Belki başka hayatlar için o bir canavardı ama ben bir böcek görüyordum.
“Kızımın müstakbel eşi olduğu dışında başka nasıl bir bilgiye ihtiyacın olabilir? Onun hakkında yeterince bilgin var zaten.”
Güldüm. Ben gülünce Santino gerildi. “Damarıma basıyorsun… seni uyarmaktan sıkılmaya başladım. Bu yakutu bir kurşunla birlikte tıkabileceğim başka yaratıcı yerler aklıma gelmeden konuşmaya başla.”
Yutkunarak ayağa kalktı ve karşımdaki koltuğa oturdu. Üstünlük sağlamaya çalışıyordu. Ne kadar zayıf bir teşebbüstü.
“Neden Killian’ı araştırıyorsun?”
“Karımı paylaşmaya niyetim yok Santino, sence yeterince açık değil miyim?”
Elbette dile getirmeden neyin peşinde olduğumu anlamıştı. Burun kemerini sıkarak arkasına yaslandı. “Bir koz arıyorsun.”
Yakutu avcuma hapsettim. “Ve bu ofisten çıktığımda bir tane alsam iyi olur. İnsanların sırlarını çaldığını biliyorum.”
Bana bakın. Merhum babam şu halime kahkahalarla gülerdi. Medeniydim. Sakince tehdit ediyordum. Önce yakutu boğazına tıkıp sonra bilgi istemiyordum.
“Killian her zaman kendini gizleyerek yaşadı. Ağın içinde bile fazla bir sırrı olmadığına eminim. Aklındaki her neyse onu sana veremem.”
“Ya da sadece oldukça karlı çıkacağın bu evliliği bozacak bir şey yapmak istemiyorsun,” dedim sakince ama bu sırada elimi belimdeki silaha götürdüm. “Sana bir şans daha vereceğim Santino. Tarikat ya da Killian burada değil. Kendi ofisinde kapana kısıldığın canavar benim.”
Silahıma bir bakış attığında alnında ter birikmişti. “Bak…”
Aniden ayağa kalktım ve aramızdaki sehpaya tekme atarak bacaklarının üstüne devirdim. Acıyla ulurken botlarımı sehpanın arkasına bastırdım, bacaklarını ezerken silahımı da şakağına dayadım. “Son şansın. Killian’a karşı kullanabileceğim ufacık bir bilgi. Evlilikten vazgeçmesine yetecek kadar büyük ama.”
“Tamam… tamam dur,” diye hırıldadı. Düşünürken kaşlarını çatmış, çılgınca nefes alıyordu. “Ben… Tanrı aşkına!”
Parmağımın tetikte dolaştığında görünce gözleri irileşti. Kaybolmuş, sırlar arasında yolunu kaybetmiş görünüyordu ta ki… bakışlarını yüzüme dikip donup kalana kadar. Çabucak, sanki zihnini okuyormuşum gibi kaçmaya çalıştı ama görmüştüm.
“Beynini mücevherlerin üstüne saçmadan bana ne düşündüğünü söyle.”
Ellerini havaya kaldırdı ve hırsla hırladı. Öfkeden titriyordu. “Bir şey var ama Rafaella’yı göründüğün kadar önemsiyorsan bunu bilmek istemezsin.”
Neden bahsediyordu bu?
“Konuş Santino.”
Başını iki yana salladı. “Killian’ı tehdit edebilirsin ama Rafaella’ya benden öğrendiğini söylemeyeceksin. Bunu bildiğimi öğrenmemeli. Sadece bunu kabul edersen…”
“Şartlar sunacak durumda değilsin lanet olası,” diye hırladım. “Söyle artık.”
Yüzüne gölgeler düştü. Bu alçağın suratında pişmanlığa benzer bir şey göreceğim aklımın ucundan geçmezdi ve bu duyacaklarımı daha çok merak etmemi sağladı.
“Killian ilk gördüğü andan beri Rafaella’yı istiyordu,” diye mırıldandığında vücudumdaki tüm kaslar gerildi. “Carter’la birlikteyken bile… gözü ondaydı. Hep fırsatını bekledi. Her zaman onu elde etmenin yollarını aradı…”
“Lafı dolandırmayı kes.”
Dudaklarına damlayan teri silmeye çalıştı. “Carter’ın öldüğü gün, onu tuzağa düşüren Killian’dı. Ona işkence eden tarikattı ama planı yapan kardeşiydi.”
Şaşkınlık beni baştan aşağıya yıkadı. Silahımı bıraktığımda tek düşündüğüm Riley’di. Karım. Elde ettiğim sırrın bedeli omuzlarıma bir ağırlıkla çöktü. Bunu beklemiyordum.
Lanet olası orospu çocuğu. Benim karımı elde etmek için, ona giden yollarını açmak için kardeşini öldürtmüştü. Kendi kardeşini. Kanını, canını…
Koltuğa geri oturduğumda yüzümdeki soğuk ifadeyi korudum. “Sen bunu nereden biliyorsun?”
Omuzları çöktü. Suçluluk muydu?
“Çünkü ona yardım ettim. Kızım yoldan çıkmak üzereydi, tarikatla kafayı bozmuştu ve Carter’la kalkıştıkları o oyunlar… hepimizi etkileyecekti. Onu vazgeçirmem, geç olmadan pes etmesini sağlamam gerekiyordu. Rafaella’dan şüphelenmemeleri için suçu Carter’ın üstüne yığmalıydık.”
Acı bir kahkaha attım. “Seni aşağılık pislik.”
“Bunu benden öğrendiğini, bir parçası olduğumu Rafaella’ya söyleyemezsin.” Bakışlarıyla yalvarıyordu.
Dudaklarım tiksintiyle kıvrıldı ve tek kelime etmeden ofisinden çıktım.
Göğsüm sıkışıyordu. Bu sırrın ağırlığını üstümde istemiyordum. Carter’a üzüldüğüm için değildi o herifi tanımıyordum bile. Ayrıca karımın bir zamanlar sevdiği adama karşı bir sempati de beslemiyordum. Öldüğü için memnundum. Ama Riley… Tanrı aşkına.
Ona söylemek zorundaydım ama bunu bencil amacım için yapmayacaktım. Bu sırrı taşırsam karıma ihanet etmiş olurdum. Evlilikten vazgeçmesinden ötesini düşünüyordum. Bu… Riley’i mahvedecekti. Yıllarca suçluluk duymuştu. Carter’ı kendi hatalarının öldürdüğünü sanıyordu.
O orospu çocuğu onun hayatında kalmak için acı çekmesini, vicdan azabı duymasını, ona sığınmasını sağlamıştı. Bir telefona bağımlı hale getirmişti. Nefret etse de kendisinden uzak duramamasını sağlamıştı.
Buradan ayrıldığım an Killian’ı bulup derisini yüzmek istiyordum ama cezayı Riley’nin elinden alamazdım. Ona söylemeden olmazdı.
“Siktir.”
İşler sarpa saracaktı, Riley’i ellerimle yıkacaktım ama Killian’ın Carter’ı öldürten kişi olduğunu ondan gizleyemezdim.
Killian Devaney zaten ölecekti ama artık karımın gazabıyla lanetlenmişti.
🐉
Riley’nin yatağının ucuna oturmuş, dirseklerimi dizlerime yaslamış ve başımı ellerimin arasına almıştım. Daha eve gelmediği halde yerimde duramıyordum.
Karanlık odanın ortasında onu bekliyordum. Bunu nasıl söyleyebileceğimi değil onu nasıl sakinleştireceğimi düşünüyordum. Etkinliğe bu kadar kısa bir süre kala yıllarca planlarını yaptığı intikamı unutabileceği kadar kendini kaybetmesinden endişeleniyordum.
Duygularıyla yaşamıyordu ama bu… onun en hassas noktasıydı. Tüm acılarının kaynağıydı, intikam arzusunu ateşleyen ilk kurşundu.
Kapı açıldığında irkildim. Adım seslerini bile duymamıştım.
Oturma alanında bir şeyleri koltuğa fırlatıp homurdandı. Odasına, bana yürürken ışıkları yakmadan topuklularını çıkarıyordu. Karanlıkta çok iyi görüyordum. Yıllarca kanla dolu pratikler yapmıştım. Çıplak ayakları halıyla buluştuğunda rahatlayarak iç geçirdi.
Odaya girdiğinde ceketini çıkardı. Gömleğini sıyıracağı sırada durdu. Farkındalığın vücuduna doluşunu izledim. Dudağımın kenarı hissizce kıvrıldı. Beni görmeden sezmişti.
“Bunu yapmayı kesmen lazım Dez.”
“Seni korkuttum mu?” diye sorduğumda güzel yüzünü bana döndü. “Yoksa karanlıkta, bana gelmeni beklediğim için ıslandın mı?”
Işığı açmaya yeltendiğinde onu durdurdum. “Yapma.” Eli havada asılı kaldı. “Bazı şeylerle karanlıkta yüzleşmemiz gerekiyor bebeğim.”
Ağır ağır yürüyüp karşımda durduğunda kalçalarından tutup onu kendime doğru çektim. “Ne oluyor Dez?” dediği sırada bacaklarımın arasında duruyordu.
Alnımı karnına bastırıp derin bir nefes verdim.
“Bir sorun mu var? İyi misin?” Sesindeki yumuşak endişe ve kafa derimde dolaşan parmakları beni gülümsetti.
“Sana bir şey söylemeliyim,” derken uzaklaşmaması için kalçalarını sıkıca tutmuştum. “Sadece bunu seni evlilikten vazgeçirmek için yapmadığımı bilmeni istiyorum.”
Kollarımda gerildiğinde başımı kaldırıp kasvetle dolan yüzüne baktım. “Neden bahsediyorsun?”
“Bana güveniyor musun?”
“Hayır.”
Güldüm ve bu sefer gözlerinin içine, ruhuna odaklanarak sordum. “Bana güveniyor musun aşkım?”
Yutkunurken zarif boğazı aşağı yukarı hareket etti. “Evet.”
Ayağa kalktım ve iki elimle birden yüzünü kavradım. Kelimelerimi, düşüncelerimin hızını toparlarken endişesini artırmaya değil onu yatıştırmaya çalışıyordum. “Dez…”
Bunu ona yaptığım için kendimden nefret ediyordum. Yarasının üstüne bir bıçak saplayacağım için. Ona söylemek zorunda olduğum için. Acı çekmesine sebep olacağım için.
“Siktir…” Dilimi ısırdım. Sanki ellerim, gücümü ve metanetimi çekebileceği bir araçmış gibi daha sıkı tuttum. “Seni Killian’dan koparabilecek bir bilgi arıyordum. Onu tehdit edebileceğimiz ve kurşunu çalana kadar uzak durmasını sağlayabilecek bir şey.”
Gözlerini kapattı. “Tanrı aşkına Dez…”
“Carter’ı tuzağa düşüren Killian’mış.”
Gözlerini açtı. Bedeninden akıp giden irkilmeyi avuçlarımda hissettim. “Ne?”
“Bebeğim. En başından beri seni istiyormuş. Planlarınızı onun üstüne yıkıp, ortadan kalkmasını; seni de kendine saklamayı istemiş. Her zaman RDM’e sadıkmış.” Kollarımda titremeye başladığında alnımı alnına bastırdım. Her kelimemde ben de onunla birlikte acı çekiyordum. Kahroluyordum. Ama söylemek zorundaydım. “O orospu çocuğu kardeşini öldürtmüş Riley.”
“Sen böyle bir şeyi… sen bunu nereden biliyorsun?” Fısıltısındaki buz saçakları göğsüme saplanıyordu. Kendini kaybettiğini hissediyordum. Hayır. Sıcak bir ateş değildi. Soğuktu.
Alnımı alnından ayırıp ifadesini izledim. Geçirdiği değişimi. “Santino,” dedim. “Tuzağı babanla birlikte kurmuşlar.”
Bugüne kadar tüm duyguları baskılayan karanlığın en koyu tonunu sadece kendi ruhumda gördüğümü sanıyordum. Ta ki Riley’nin yüzüne bakana kadar. Anılarda kaybolmuştu, o gün yaşananları hatırlamaya çalışıyordu. Bugüne kadar göremedikleri yüzüne bir bir çarpıyordu. Kirpiklerinin ardındaki buzlar yanaklarına damlıyor aktığı yerdeki mimikleri donduruyor ve tüm vücuduna doğru ilerliyordu.
Ölümcül.
Korkutucu.
Ruhsuz.
Karımın yüzünde asla görmek istemediğim bir acı.
Öfkeli halini seviyordum ama canını yakan o hiddetten nefret ediyordum.
Kollarımı ona sarıp yüzünü göğsüme bastırdığımda kıpırdamadı. Karşılık vermedi. Sorun değildi. “Seni tutmama izin ver bebeğim. Yanındayım… seninleyim.”
“Beni duşa sokmanı istiyorum.”
Göğsümde boğuk ve donuk çıkan sesiyle biraz uzaklaştım. “Emin misin?”
Riley ilgilenilmek istemezdi. Beni bırakır, kapıyı çarpar ve istediği bu duşsa suyun altına girip duygularıyla boğulmadan savaşırdı.
Boğazıma bakarak başını salladı.
“Neden?”
Gözleri ağır ağır boğazımdan çeneme, burnuma ve gözlerime doğru neredeyse tenimi kesecek bir yol çizdi. “Çünkü dediğin gibi beni tutmazsan, önce bu evi yakacağım sonra da Killian’ın kellesini Efendilerin önüne atacağım.”
Onu kucaklayıp banyoya götürdüm. Gözlerimi hiç üzerinden ayırmadım ama çehresine çöken gölgeler Killian’a acımama sebep olmuştu.
🐉
Ver bölüm sonu canavarı!
Evet... neler düşünüyorsunuz yorumlarınızı merak ediyorum.
Bu sırrı sizden saklamak çok zorduuuuuu ama tahmin edenleriniz olduğunu düşünüyorum. Killian'dan nefret ediyorum.
Bizimkiler son sürat sürüyor, müttefiklerini topluyor ve henüz açık etmediğimmm bir plan yapıyorlar. Sizce etkinlikte neler olacak yani finalde? Riley öğrendiği bu bilgiyle ne yapacak?
Hem üzgünüm hem de heyecanlıyım çünkü sadece 2 BÖLÜM KALDI.
Destekleriniz için teşekkür ediyorum
Sizi seviyorum
Kaçççtımmmm