Selaaaam en sevdiklerimmm!
Nabersiniz nasıl gidiyoorrr?
Hem alev ateş... hem de duygusal bir bölümle geldim. Kalplerinizi ve gözyaşlarınızı hazırlayın hehehe. Dez oyuna girdi artık resmen düşman sahasındayız. Helbarvest'i, sürüyü özlediğimizi biliyorum ama bu süre daha buradayız.
Adım adım finale yaklaşıyoruz bu arada. EVET İKİNCİ KİTABIN FİNALİ. Yaklaşık 3 bölüm kaldı hatta. AMA O 3 BÖLÜM... Acı, aksiyon, aşk ve finalin ağırlığı yüklenmeye başladı bana şimdiden yazarken parmaklarım titriyor ::))))))
Neyse sizi daha fazla tutmuyorum. Destekleriniz için çok teşekkür ederim. SİZİ ÇOK AMA ÇOK AMA ÇOK SEVİYORUM.
Düşmandan aşka karanlık fantastik bir kitap okumak isterseniz Kanın Şarkısı'na tekrar başladık bu arada. Bu da küçük bir davet olsun. Okumanızı çokkk isterim.
Kasklarımızı takalım lütfennn.
Keyifli sürüşler!
On Sekizinci Bölüm
"Mavi Işık"
Dez
Aylarca üstüne çalıştığım, tırnaklarımla işlediğim, derine kazıp gömdüğüm ve yeşermesini beklediğim planı bir saniyede yok etmek üzereydim. Bir göz kırpışı. Bir nefes. Bir dokunuş. Karımın parmağındaki bana ait olmayan yüzük.
Karım…
Aylardır onu görmemiş, sesini duymamış, nefes aldığını; yaşadığını hissetmemiştim. Kendimi öfkeyle, nefretle ve güçle beslemiştim. Bedenim iyileşirken, ruhum şeytanla defalarca kez el sıkışmıştı.
Başta abimi ve sürüyü bu işe bulaştırmamayı denemiştim ama bunu bir kere yapmıştım ve bu sefer her şey düzgün, mükemmel, kusursuz olmalıydı. Planımı duyduklarında Rebel ve diğer kadınlar gözlerinden ateşler saçarak kabul etmişlerdi. Bir parçası olmak istemişlerdi, Riley’i özlemişlerdi ama henüz vakti değildi. Logan inatla reddetmişti, fazla tehlikeli olduğunu, körleştiğimi, kan kokusu almış bir tazı gibi davrandığımı söylemişti. Ama uzaktaydı, kulübün tokmağı benim elimdeydi, oylar benden yanaydı.
Önce Ironvale’i ele geçirdim. Oraya müttefikimiz olan bir kulüp yerleştirdim. Sırtımızdan bıçaklayabilirlerdi ama bu geleceğin endişesiydi. RDM ile olan savaşımız bitene kadar benim muhbirim, köstebeklerim, lanet olası kendi ağım olacaklardı. Gümüş Yükseliş motosiklet kulübüyle birleşip onları kontrol altında tutmuşlardı, şerefsizlerin korkusu öyle büyüktü ki; RDM’i bu güçlerin birleşimine kolayca ikna etmişlerdi.
Diğer adım en zor olanı bana en çok zevk vereniydi. Yüzümü bile görmelerine gerek kalmadan düşmanlarımdan dostlar edinmiştim. Başkan yardımcısı kimliğimle birlikte seneler içinde büyüttüğüm iş insanı kimliğimi bir silah olarak kullanmıştım. Gizli, kurnaz bir silah.
Riley’nin dönüşüyle zafer, para ve güç sarhoşu olan Arcoların kanına sızmıştım. Acey City’deki ilk girişimlerim Ben aracılığıyla aylardır sürüyordu zaten ani ve dikkat çekecek bir aksiyon almamıştım. Ağıma düşen ilk Nico olmuştu, yatırımlarımla ve kumarhanemle gözü dönmüştü. Sanki ayağına zincirlenmiş gibi o tuzağıma sürüklenirken babası Santino da arkasından gelmişti.
Yeni polis merkezini bölgenin gelişimi için açmadığımı onlar da biliyorlardı ama asıl amacım akıllarına bile gelmemişti. Bölge polisini avuçlarımın arasına almam Bağlantı dedikleri o şerefsiz ailenin itibarını zedelemişti ancak iş, işti. Arcolar taraf olmuşlardı, etkilenmişlerdi ve beni RDM’e davet etmişlerdi. Polisleri kontrol etmenin bir adım ötesi federallerin gözlerini kör etmek, kulaklarını tıkamaktı.
Sahte bir isim ve kimlikle Ölüm Ağı’na tekrar girmiştim. O ağdan kurtulmak yerine izlerimi ağın her yerine saçmıştım. İntihar mıydı? Belki. Delilik miydi? Muhtemelen. Ama bu dersi sahte karımdan almıştım.
İçeriden fethetme konusunda kahrolası okullarda ders verebilirdi. Bana acı çektirmiş ve bana ilham olmuştu.
Acey City’e ayak bastığım gün Canarino’ya gelmişti. Canarino… Adına inşa ettiğim mabette hiçbir şey habersiz ancak o belirgin şüpheyle dolaşırken onu izlemiştim. Beni hazırlıksız yakalamıştı ama otele giriş yaptığım anla kıyaslanamazdı.
Onu gördüğüm an dizlerimin üstüne çökmek istemiştim. Etrafı düşmanlarla çevriliydi ama bunu kendisi yapmıştı. Kafasında kurduğu plan, yapmak istediği fedakârlık her neyse bunu kendisi istemişti. Bu yüzden canavarlarıyla çevrili kafesinde tırnaklarını çıkararak yerini almıştı. Hepsi birer katildi ama karım kurnaz bir köpekbalığıydı.
Bakışlarımız buluştuğunda beni tanıması bir saniye bile sürmemişti. Kalbim boğazımda atarken öfkem de diri kalmaya devam etmişti.
Maskenin ardındaki gözleri gümüşi alevlerle yanmaya devam ediyordu. Beni terk etmişti.
Çenesi kalkık, yanı başındaki dahil olduğu dünyaya meydan okuyarak dikti. Beni terk etmişti.
Elbisenin içinde büyüleyiciydi. Aklımı başımdan almıştı. Onu özlemiştim. Tanrım ona o kadar çok hasret besliyordum ki ruhum derimin altına sığmıyordu. Beni terk etmişti.
Killian’ı yanında gördüğümde… ona dokunduğunu gördüğümde tüm planı yok edecektim. O orospu çocuğunun gözü en başından beri Riley’nin üzerindeydi, belki Carter’layken bile… Otele geldiğimde ne ile karşılaşacağımı tahmin ediyordum ama hiçbir şey beni o manzaraya hazırlayamazdı.
O yüzüğe, o sahiplenici dokunuşa ve Riley’nin kendi planı için buna boyun eğişine.
Oteli yakmak istemiştim. Killian’ın canlı canlı derisini yüzmek istemiştim. Kalbim paramparça olurken zihnim yap, diyordu, yap gitsin, öldür onu.
Bir yabancı gibi karşılarına geçmiştim. Bir yabancı gibi karımla tekrar tanışmak zorunda kalmıştım.
Ancak ne yüzüğü, ne Killian ne de düşmanlarımız Riley’nin maskesinin ardına gizlediği gözlerinde yaşlar gördüğüm an hissettiklerime yaklaşamazdı.
Beni gördüğünde ağlamıştı. Asla ağlamayan, asla dinlenmeyen, asla pes etmeyen kanaryam beni gördüğünde duygularına yenik düşmüştü. O an ne kadar zayıfladığını, ne kadar yalnız olduğunu anlamıştım.
Hâlâ savaşıyordu ama benim ona ihtiyacım olduğu kadar onun da bana ihtiyacı vardı.
Kahretsin. Onu deli gibi özlemiştim ama öfkemi ve nefretimi dindiremiyordum. Riley yokken çektiğim acı kurşun yarasından daha beterdi.
Bana karşı geleceğini biliyordum ama artık çok geçti. Ayrı yerlerde savaşmayı seçerse bile zaferi ikimiz için de kazanacaktım. Bizim geleceğimiz belirsizdi, bu konuda ne yapacağımı, ne hissedeceğimi bilmiyordum. Ona olan aşkımı ve ihtiyacımı gömmem gerekiyordu.
Yoksa kardeşi ve babası karşımda bana göğsümü yarıp kalbimi sökmek istiyormuş gibi bakarken yanımdaki varlığının vücudumda yarattığı etkiye daha fazla dayanamadan onu kucağıma çekerdim. Onu öperdim. Onu daha önce yapmadığım gibi becerirdim. Onu mahvederdim.
“Rafaella…” dedi Santino kızına manipülasyon kokan bir bakış atarak. “Buradan canlı çıkamayacak tatlım.”
Hata yapma. Aileni seç. Onu durdur.
Koltuğumda geriye yaslanırken, kraliçem gibi başımda dikilen kadını izledim ancak o bana bakmayı reddetti. Hiddeti teninin üstünde neredeyse buhar çıkaracaktı.
Aylar… aylar boyunca benden uzaktaydı. Şimdi yanımda oluşunu, onunla aynı havayı soluyor oluşumu kabullenmeye çalışıyordum.
“Bu onun problemi benim değil.”
Gülümsememi elimin altına gizledim.
Nico kandırılışının şokuyla hâlâ kim olduğumu kabullenmeye çalışıyordu. “Sen delirmişsin.”
Riley homurdandı. “Ona iltifat ediyorsun.” Siren sesleri ve oteldeki kargaşa onun sesini bastırıyordu. Sesini özlemiştim. Şarkılarını özlemiştim. Onu sahnede görmeyi özlemiştim.
Santino’nun telefonu çaldığında Ben’e başımla işaret ettim. Adamın ceketinin iç cebine uzandı ve telefonu bana gösterdi.
Killian.
Riley yanımda gerildi. Benim de yumruklarım birer çeliğe dönüşmüştü. Şu anlık… şu anlık halledemediğim tek mesele buydu. En önemlisi. Killian’ı henüz denklemden çıkaramamıştım, Arcolara olan tehdidim ona sökmeyecekti.
Ama evliliklerinin olmayacağına yemin edebilirdim. Tüm dünyanın cesedimi çiğnemesi gerekirdi.
“Yani Killian’ı öldürmedin,” dedi Riley gözlerini babası ve kardeşinden ayırmıyordu.
“Ne oldu, onun için endişelendin mi?” Müstakbel kocan için. Bunu bir kere daha sesli bir şekilde söyleyemeyecektim, midemi bulandırıyordu. Kendime engel olamadım. Kıskançlığımı bastıramadım. Onu kandırmak için ne kadar ileriye gitmişti? Bu soru beni delirtiyordu.
“Kaçırdığım bir öğün için daha çok endişeleniyorum Dez.”
“Rafaella!” Santino dişlerini gösterdi.
“Kimi…” dedi Nico yutkunarak. “Kimi öldürdün?”
Elimi göğsüme götürdüm. “Ben kimseyi öldürmedim, çok saçma sorular soruyorsun Nico.” Onu cık cıkladığımda kaşlarını çattı. “Colton Medya Gruplarının CEO’su Elliot Colton bu gece kullandığı bir takım ‘destekleyici’ ilaç yüzünden kalp krizi geçirdi. Ne yazık ki, Mateo Ortega da bu gece sözde vakfı için topladığı bağışları bizzat yönetemeyecek. Alkol zehirlenmesi, yaşına dikkat etmeliydi.”
Riley beni inceliyordu, hesap yapıyordu, kendi alacağı zararı ve işlerin ne kadar karışacağını çözmeye çalışıyordu.
Santino burnundan güldü. “Buradan canlı çıkamayacaksın. RDM böylesine tesadüflere aldanmayacak kadar uzun bir süredir varlığını sürdürüyor.”
Omuz silktim. “Benim yerime bunu örtbas edecek iş ortaklarım varken, neden RDM’den endişeleneyim ki? Sonuçta suçu yıkacak birini bulmanız uzun sürmeyecek. Tarikat bunu sürekli yapmıyor mu?”
“Sen bizim iş ortağımız değilsin, elindeki motosikletten sıkılıp büyük oyuncaklar peşinde koşan bir haydutsun sadece,” dedi Nico tükürükler saçarak.
“Alınıyorum Nico. Motosikletimden asla sıkılmam. Ve yanılıyorsun.” Aramızdaki sehpaya doğru eğildim. “Ben sizin iş ortağınızım, imzaları birlikte attık. Beni ağa siz soktunuz. Bu gece beni herkesle tanıştırdınız. Kazanacağımız parayla böbürlendiniz. Bahse girerim işi büyütme planları bile yapmışsınızdır…”
Nico küfrederken Santino sessiz kaldı. Çünkü anlıyordu. Bir kaçış yolu arıyordu ama yoktu. Arcolar bir sarsıntıyı daha kaldıramazdı. RDM’i bir kere daha yüz üstü bırakamazdı. Bir kere daha af bekleyemezdi.
Riley pencereye yürüyüp dışarıdaki polis araçlarına bakarken hepimiz onu izledik. Bazı şeyler hiç değişmiyordu. Kanaryam… istediğinde gölgelere gizlenebiliyordu ama onun gibi bir kadın için bu çok zordu.
“Acey City’deki tüm polisleri avcunun içine aldın. Yozlaşmış olanları ağa soktun. Ailem bunu büyük bir dönüm noktası olarak gördü ama hayır.” Omzunun üstünden bana baktı. “Onlar sadece sana hesap veriyorlar. RDM açığa çıkarsa kahraman olacaklar eğer sen batarsan da her halükârda para kazanmaya devam edecekler.”
İşte benim kurnaz karım. Bu odadaki adamların toplamından daha zekiydi.
Telefonumu sehpaya attım. “İçeri girmediler, emrimi bekliyorlar. Eğer buraya adım atıp işlerini ‘düzgünce’ yaparlarsa enselenecek olan ben değilim. Bu oteldeki herkes tarikat üyesi. Ölen o adamlar rütbelilerden. Federallerin bağlantıyı kurması kaçınılmaz. Bağış, vakıf, ağ…” Parmaklarımı öptüm. “Gerisi çorap söküğü gibi gelir. RDM’in epey başı ağrır ve sorumlusu da siz olursunuz.”
“Akıllıca,” dedi Santino çenesini kaldırarak. “Bizden ne istiyorsun?”
Nico dehşet içinde babasına döndü. Toydu. Anlamıyordu ama Santino çoktan kabullenmişti.
“Tarikat kimliğimi keşfederse ve sizi oyuna getirdiğimi öğrenirse, birlikte çalışıp beni defetme çabasına gireceğini pek sanmıyorum. Aşağılanacaksınız, bir kere daha tarikata rezil olacaksınız, onurunuz paramparça olacak ve borcunuzu altınla ödemenizi değil, kanınızı isteyecekler.”
Santino’nun burun delikleri genişledi. Şakaklarında damarlar belirmiş, kıpkırmızı olmuştu. “Ne istiyorsun?”
“Ahhh…” Riley oflayarak bize döndü ve beni işaret etti. “Onun için çalışmanızı, küçük sürtükleri olmanızı ve tarikatı çökertme planında ona yardım etmenizi istiyor. En başında bunu anlamıştın zaten baba, bu kadar dramaya gerek yok.”
Gülmemek için dudaklarımı ısırdım.
“Bunu ailene nasıl yaparsın? Kendi kanına…” Santino, Riley’nin ayaklarına doğru tükürdüğünde yerimden fırladım ve boğazına yapıştım.
“Diz çökmen gereken yere tükürüyorsun, akıllıca bir davranış değil.”
Yüzü iyice kızardığında onu bıraktım. Öksürmeye başladığında Riley duygusuz bir ifadeyle bizi izliyordu.
“Güç için ailenin kanına zehir karıştıran sendin. Benden sadakat bekleme.” Topuklarının üstünde dönüp kapıya yürüdüğünde bir an… panikledim. Gözümün önünden ayrılmasını istemiyordum.
Arkasından yürüdüm. “Riley…” Onu tutamadan dokunuşumdan kurtuldu.
Çenesiyle babası ve kardeşini işaret etti. “Ölüm ve aşağılanma korkusu Arcoların en büyük zayıflığı olmuştur bunu kullanabilirsin. Onlarla çalışabilirsin ama Killian’ı kandıramazsın. O sinsidir Dez. Akıllıdır. Her zaman nereye oynaması gerektiğini çok iyi bilir. Şimdi sadece bana sadıkmış gibi davranıyor, beni açığa çıkarmak için pusuya yatmış bir kurt gibi bekliyor. Ama burada neler döndüğünü öğrenirse, kaybedeceği hiçbir şey olmayacak.”
Bunları biliyordum ama hiçbir kelimesini dinlemiyordum. Çünkü gidiyordu. Onun yanına.
“Gidemezsin.”
Başını sertçe iki yana salladı. “Sen hamleni yaptın şimdi sıra bende. Killian’a ihtiyacım var, onun sağladığı paravana ihtiyacım var…” Gözlerime bakıyordu ta ki, yutkunana ve bakışlarını ayaklarına dikene kadar. Kalbimin oyulduğunu hissettim. Riley asla bakışlarını kaçırmazdı. “Onunla evlenmek zorundayım Dez. Tarikat aileme güvense de bana güvenmiyor. Eğer Killian’dan vazgeçersem, bedelini ben öderim.”
Kapıyı açtığı an elimi başının üstünden uzatıp geri kapattım. Kapının çarpmasıyla keskin bir nefes aldı ama bana yüzünü dönmedi.
Başımı eğip yüzümü boynuna doğru yaklaştırdım. “Sen zaten evlisin Riley. Benimle. Sahte ya da değil. Bizim için neyin gerçek olduğunu çok iyi biliyorsun. Ona, bir yemin etmene izin vermeyeceğim.”
Omuzları titrediğinde avcunu benimkinin hemen altına bastırdı. Varlığımın onu sarstığını görebiliyordum. Sözlerim derinlerine işliyordu. Ama o elin üstünde kahrolası başka bir yüzük görmek beni deli ediyordu.
“Planını takdir ediyorum, ailemi avcunun içine aldığını garanti edebilirim ama benim için bu geçerli değil. Çok yakınım Dez. Başka bir yol yok ve bunu riske atamazsın.”
Parmaklarım omzuna gömüldü, tenini hissederek aşağıya indim. Çok sıcaktı, çok yumuşaktı ve hâlâ benim nasırlı ellerim için yaratıldığını düşünüyordum. Aylardır evin içindeki sessizlik bile bana musallat olmuştu. “Seni kullanıyor Riley. Muhtemelen anlaşmalı evliliğin en başından beri onunla olacağı belliydi. Seni elinde tutmak için Carter’ın anısını kullandı, başladığınız işi içeriden bitirebilecek kişi olduğunun sinyallerini verdi, yanındaymış, davanda seni destekliyormuş gibi davrandı. Ve bunların hepsi…”
Hızla bana döndüğünde burun buruna geldik. Öfkeden göz bebekleri titriyor, kıvılcımları ruhuma sıçrıyordu. “Bunu bilmiyor muyum sanıyorsun? Carter’a, kardeşine yapılanlara rağmen onlara sadık olduğunu bilmediğimi mi sanıyorsun? Kansız bir şerefsiz olduğunu bilmiyor muyum sence? Hem beni hem de kurşunu istiyor. Kanlı mutlu bir son istiyor.” Bir parmağını göğsüme bastırdığında elini tutup, onu tamamen hissetmek için parmaklarını açmaya ve göğsüme dokunmaya zorladım. “O akıllı bir pislik ama ben ondan daha akıllıyım Dez. Zaafları olan bir adamla nasıl oynamam gerektiğini çok erken öğrendim.”
Kuru kuru güldüm. “Bana mı anlatıyorsun?”
Dudaklarını birbirine bastırdığında fırtınalı grilerinde bir yatışma gördüm, kırılganlık…
Elini çekmeye çalıştığında bırakmadım, kalp atışlarımı kaçıramazdı, gözlerimdeki kini de öyle. “Neden benim yeleğimi aldın?” diye fısıldadım.
Yüzlerimiz, kalplerimiz, nefretle yanan ruhlarımız bu kadar yakınken ifadesini benden gizleyemezdi ancak suskunluğunu seçeceğini düşünerek de yanılmıştım.
Dizlerimin bağını çözecek kadar yumuşak bir sesle mırıldandı. “Nedenini biliyorsun.”
Dudaklarımın arasından keskin bir nefes çıktı. İkimiz de irkildik.
“Bu evliliği bitirmek istiyorsan önce beni öldürmek zorundasın.”
“Neden?”
“Nedenini biliyorsun bebeğim.”
Aynı cevap, aynı gizli kelimeler.
Ensesini saçlarıyla birlikte sıkıca kavradığımda başını iki yana salladı. “Riley…”
“Seninle birlikteler mi? Burada yalnız mısın?”
İç geçirdim. “Kulüp benimle değil.”
Tutuşumdan kurtulurken onu bıraktım. “Ne yaparsan yap sakın Sawyer’ı buraya getirme.”
Boynumu hafifçe büktüğümde kapıyı hızlıca açıp dışarıya çıktı. Şimdilik… gitmesine izin veriyordum ama attığı her adım göğsümde yankılanıyordu. Avuçlarımdan kaymıyordu, buna izin vermeyecektim ama yanımda olmalıydı. Bu özlemi ve nefreti birlikte aşmalıydık.
“Siktir.”
Arkasından çıktığımda koridorlar boşalmıştı ama o odasına giremeden diğer koridordan yaklaşan Killian’ı gördüm ve hemen aramızdaki sütuna yaslandım.
Çıldırmış gibi Riley’i omuzlarından yakaladığında parmaklarım silahıma doğru uzanmak için kaşındı. Gözüm dönüyordu ve bu manzaraya, bu oyuna ne kadar dayanabileceğimi kestiremiyordum.
Riley ona sarıldığında hayalet parmakların kulağımın dibinde şıklatıldığını duydum. Bacaklarım kendiliğinden hareket etti. Benim karım. O benim karımdı. Bana aitti.
Riley Killian’ı sırtını bana dönecek şekilde çevirdiğinde durdum. Bakışlarımız buluştu ve başını hafifçe iki yana salladı.
Killian’ın kaypak elleri onun beline gittiğinde silahımı çektim, Riley burnundan soluyarak ellerini havaya kaldırdı ve ondan uzaklaştı.
Dişlerimi sıkarak odaya geri girdim ve sırtımı kapıya yasladım.
Ondan nefret ediyor. Sadece rol yapıyor. Kendisine gerçekten dokunmasına asla izin vermez.
Kendim telkin ederek odaya geçtim.
Santino bakışlarıyla beni takip ederken ellerimi havaya kaldırdım. “Bu gece çok önemli iki ismi kaybettik. Tarikatın önde gelenleri acilen bir toplantı düzenlemek isteyecektir.” Gülümsedim. “Neden Arcolar böyle mühim bir olay için ev sahipliği yapmıyor?”
🐉
Toplantının bitmesini bekleyene kadar telefonlarım hiç susmamıştı. Maskeli bir etkinlik olmadığı için katılamıyordum ama Arcoların götlerinin tutuştuğuna ve beni satmayacaklarına oldukça emindim. Onlar için bir mezar kazmıştım ama tek yanlış hareketleriyle onları gömecekler RDM olacaktı.
Mel Karakurt ile görüşmüştüm, artık onun kulübünün bir parçası olan Gümüş Yükseliş üyelerinin uslu durduğundan emin oluyordu. RDM’in onlara yönlendirdiği müşteriler arasında fısıltılar yayıyordu. Nüfuzu etkiliydi, ağdan şüphe edenler ve güçlü bir darbede tarikat korkularından önce kendi kıçlarını kurtarmak isteyecekler fazlaydı. Üstelik yılda iki kere gerçekleşen o büyük etkinliğe bir davet almışlardı. Ben henüz alamamıştım. Bu akşam bunu değiştirecektim.
Sawyer, Seth ve diğerlerine olanları anlattıktan sonra bu kez de Rebel ve Logan arıyordu. Pencereleri siyah filmi araçla Arco arazisine girerken telefonu açtım.
“Riley nasıl?”
“Öfkeli,” diye yanıtladım Rebel’ı.
O, “Güzel,” derken Logan yanında homurdandı.
Her neredeyseler onlara da kısa bir özet geçtim.
“Dikkatli ol Dez. Bu ölümleri şüphelenmeden üstlerinden silkelemiş olabilirler ama ağı didik didik arayacaklardır.”
“Merak etme başkan. Arcoların beni bir güzel övdüğüne eminim. Ne de olsa polisler otelin etrafını sardığında onları yatırımlarım sayesinde ipin ucundan kurtaran da bendim.”
“Peki ya kurşun? Riley’nin tek hedefi o kurşun…” dedi Rebel sessizce.
Direksiyondaki elim yumruğa dönüştü. “O aşamada, benimle iş birliği yapması gerekecek.”
“Yani onu köşeye sıkıştıracaksın. Kendin için de bir mezar kaz Dez canım.”
“Kocası kurşunu ona altın tepside sunduğunda reddetmeyecek.”
Rebel homurdandı. “Orospu çocuğu Killian’la evlenecek…”
Gözlerimi çelik kapıları görünen araziye diktim. “Seni seviyorum mıcır ama o cümleyi bitirmeni tavsiye etmem.”
“Bir an karımı tehdit ettiğini sandım Dez.”
Gözlerimi devirdim. “Yeğenlerim nasıl?”
Rebel sorumu gönderdiği bir fotoğrafla yanıtladı. Ember Rebel’ın göğsünde, Wren ise başı kucağında uyuyordu.
Göğsüm sızladı. Onları özlemiştim. Hepimizin Ottalane’de olduğu zamanları özlemiştim. Riley’nin de burnunda tüttüklerini biliyordum. Durumumuz, savaşımız, her şey bu aile içindi. Onun yaptıklarının sebebi intikamdı ama güç bulduğu şey koruma içgüdüsüydü.
Kendi ailemi istiyordum. İkizlerimi istiyordum. Oğullarımı ya da kızlarımı istiyordum. Hepsini tek bir kadınla istiyordum. Karnının gözlerimin önünde büyüdüğünü görmeyi, bebeklerimize ilk adımlarından önce rüzgârı tattırmak istiyordum. Ama bizi mahvetmeye oynuyordu. Beni öfkelendiriyordu.
“Dez?”
Rebel’ın şefkatli sesiyle boğazımı temizledim. Bu da neydi? Riley’nin zihnimi sürüklediği yerlerin ufku genişlemeye başlamıştı ve ipin ucu çoktan kaçmıştı.
“Arcoları ziyarete gidiyorum. Sizi arayacağım.”
“Bekliyoruz,” dedi Logan. “Sürü hazır.”
*
Arcoların arazisi merkezden uzakta bir malikaneyi çevreliyordu. Ana ev ve arkasındaki müştemilata kadar her detay bir İtalyan villasını andırıyordu. Acey City’e yerlemiş olabilirlerdi ama köklerini de buraya taşımışlardı.
Santino’nun çalışma odasına yönlendirilirken Riley’nin büyüdüğü koridorları, odaları, katları aklıma kazıyordum. Bu evdeki her yerde izi vardı ama buradan nefret ediyordu. Altın süslemeler, yüksek kapıların üzerindeki altın şeritler, koridorlara yerleştirilmiş sıra sıra değerli vazo ve heykeller midemi bulandırmıştı.
Hırsızların krallığına girmiştim. Bu ev kan, altın ve günahlarla inşa edilmişti.
Hizmetçiler benden önce gerçekleşen büyük toplantıdan kalanları toparlıyordu. Dünden beri Riley’den haber alamamıştım ve gözlerim her yerde onu arıyordu. Onun için buradaydım, onun için bir takım elbise giyiyordum, savaşımız ve sürümüz için.
Brendimi, motosikletimi, sigaramı, rüzgârı ve kulübümü istiyordum ama kadınım da yanımda olmayacaksa hiçbirinin bir anlamı yoktu. Artık yoktu.
Santino’nun çalışma odasına girdiğimde evraklarla dolu maun masasından başını kaldırdı, maalesef Riley ile aynı renge sahip gözlerinde nefret parladı ama maskesini de bir o kadar hızlı çekti.
“Bay Lawrence,” dedi sahte soyadımın üstüne basarak.
Dudaklarım kıvrıldı. Bunun kızının sahte soyadı olduğundan haberi var mıydı bilmiyordum. Palmira Arco odanın diğer ucunda şömineye yaslanmış, yudumladığı şarabının ardından beni tehditkâr bakışlarla süzüyordu. Maalesef, Riley güzelliğinin alımlı ve sofistike yanlarını ayrıca sindiren bakışlarını da annesinden almıştı. Ancak kanaryamın vahşiliği, acımasızlığı ve agresifliği kanından gelmiyordu.
Kardeşleri burada değildi, kendisi de öyle.
“Karım nerede?”
Palmira burnundan güldüğünde Santino boğazını temizleyerek ayağa kalktı ve ceketinin önünü açarken koltuğa geçmem için elini uzattı.
Her odaya bakıp onu bulmam gerekiyordu, onu görmeliydim ama hâlâ oynadığım bir oyun ve onu da dahil edeceğim bir planım vardı.
“Bu akşam efendilerimiz tarafından bizzat görevlendirildikleri bir iş var. Hazırlanıyor.”
Yerime otururken Santino’nun kıçını kurtarmak için nasıl mülayim davrandığını yok sayarak boynumu büktüm. “O ve?”
“Killian,” dedi Palmira bundan müthiş bir zevk alarak. “Killian bağlantı, Rafaella hırsız. Çok uyumlular, birlikte her zaman çok iyi iş çıkarıyor, efendilerimizi daima memnun ediyorlar.”
Dişlerimi sıkarak gülümsedim. Çünkü ona güvenmelerini istiyordu. Çünkü ağda yeniden değerli bir konum kazanmalıydı. Kalplerine sızmalıydı.
“Mahşer Sürüsü’nün başkan yardımcısını farklı bir kimlikle ağa sokup kucak açtığınızı öğrenirlerse…” Çevremizi işaret ederek parmağımı döndürdüm. “Sizi canlı canlı bu araziye gömecek olan efendileriniz değil mi?”
Palmira alnında bir damar belirirken şarabını yudumladı.
Santino, bu geceki toplantıyı anlatırken aklım Riley’deydi. Riley ve Killian’da. Bu akşam aldığı işte. Gerekli olan her bilgiyi yakalamaya özen gösterdim. Toplantı sorunsuzdu. Ölümler tesadüftü, değilse bile bir iç savaş eskileri tetiklerdi; herkesin gözü önünde bir sorgulama olmayacaktı. Polisleri geri çekmemden memnunlardı. Beni ağa davet ettikleri için Arcolardan memnunlardı.
Santino masanın üzerinden parmaklarıyla sürüyerek siyah bir zarf uzattı. “Davetiyen. Sana bizzat teslim etmemi talep ettiler.”
Kafamın içinde motosikletimin gazına yükleniyordum, takım elbise giyen bir şeytanı anlatan şarkının ezgileri çalıyordu.
Adamın sıkılı çenesinin ve dişlerinin ardına gizlediği küfürleri sırıtarak karşıladım. “Bu etkinlik… tarikatın her üyesi orada olacak değil mi?”
Santino çenesini sıvazladı. “Seçkin üyeler. Efendiler. Rütbeliler. Aklında bir isim var mı?”
“Efendilerinizin orada olması yeterli. Tanışmak için sabırsızlanıyorum.”
“Ailem,” dedi Santino gururunu çiğneyip yutarken. “Bu anlaşmanın sonunda ailemin, mirasımın güvenliğini garanti etmelisin.”
Palmira’nın kocasını dikkatle izlediğini gördüğümde gücenmiş gibi yaptım. “RDM’i alt edebileceğime inanmıyorsun ama yaptıklarından sonra gerçekten yenilmelerine ihtiyacın var değil mi Santino?”
“Sen ve kulübün, onları yıllardır görmedikleri bir hezimete uğrattınız. Kızımın… sırları da cabası. Ama onları hafife aldığını düşünüyorum.”
Ayağa kalkarken bir sigara yaktım. Palmira’nın burun delikleri genişledi. “Hayır onları hafife almıyorum.” Santino’nun gözlerinin içine baktım. “Sürüme, bölgeme ve karıma zarar veren hiç kimseyi hafife almam. Önlem olarak dünyayı ateşe veririm, planlarımı riske atmamak için her birine mezarlar kazarım hatta onları diğer tarafa geçirmek için ölümün kapısında bizzat beklerim.”
Santino’nun dudakları dümdüz olurken arkamı döndüm. “Doğru olanı yapıyorsun Santino. Tarikatın da Arcoların da kökleri sağlam olabilir ama dünya başınıza çöktüğünde, köklerinize sığınıp saklanamayacaksınız.”
Kapıyı açtığımda Palmira arkamdan seslendi. “Bu hafta gelinlik provamız var, ardından başka bir davetiye için sana tekrar ulaşacağız.”
Santino, “Palmira…” diye hırlarken dilimi dişlerimin üstünde gezdirdim.
Riley’nin tuzağımdan habersiz olduğunu biliyorlardı. Benimle iş birliği yapmadığını ve benden kaçtığını… Bu evlilik formaliteydi ama Riley’nin gerçek planından haberleri olduğunu da sanmıyordum. Bizim ayrılığımız, Palmira’nın saldırabileceği ve zararlı çıkmayacağı tek yerdi. Kadın bir yılandı.
O düğün gerçekleşmeyecekti. Buna izin vermeyecektim. Sigaramı kapı pervazına bastırıp söndürdüm.
“Bana rağmen bu düğünü gerçekleştirmeyi göze alırsanız, kimsenin açık renk giyinmediğinden emin olun. Kan lekesi kolay kolay çıkmaz.”
🐉
Riley’nin odasının yerini öğrendiğimde merdivenleri ikişerli bir şekilde çıkmaya başladım. Geleceğimi biliyor olmalıydı. Benden kaçıyordu. Hazırlanıyormuş… Lanet olası.
En üst katın koridoruna adım atmıştım ki aşağıdan bir ses duydum.
“Hoş geldiniz Bay Devaney.”
“Rafaella yukarıda mı?”
Killian… Sikik pislik buradaydı. Parmaklarım silahıma uzanmak için deli gibi kaşınıyordu.
Burada yapabilirdim. Arcolar artık benim sürtüklerimdi. Cesedi yok ederdim. Onu yakar ya da gömerdim. Alnının ortasından vurabilirdim. Karıma nasıl sahip olduğumu görmesini sağlardım.
“Siktir.”
Killian’a dokunamıyordum, evliliği şimdilik engelleyemiyordum çünkü benim planlarım henüz Riley’i tamamen korumuyordu. Killian aradan çıkarsa, Riley ağdan düşerdi. Killian onu kullanıyordu, Riley buna izin vererek ağa sıkı sıkı tutunuyordu. Kurşun… onun kurşunu ortaya çıkarmasını bekliyorlar, sadece geleneksel bir evliliğe saygı duyuyorlardı.
Arkamdan adım sesleri yükselirken koridoru aştım. Riley’nin odasını bulduğumda kalbim hızla çarpmaya başladı. Nihayet… Nihayet.
Kapıyı açıp içeriye girdim ve onu görmeden arkamdan kapatıp kilitledim.
“Ne oluyor?”
Sesini duyduğumda henüz yüz yüze gelmemiştik ama tüylerim diken diken olmuştu.
Şu an küçük bir oturma odasına bakıyordum. Koltuklar, dolu kitaplıklar, boş duvarlar ve karşımdaki balkonun önünde rüzgârla dalgalanan beyaz perdeler onu yansıtmıyordu. Karımın ruhu buraya uymuyordu.
Oturma odasının ortasındaki tüylü halıya bastığımda başını sağdaki yatak odasından uzattı. Bir eliyle henüz bağlayamadığı elbisesinin boyun askılarını tutuyor, diğerinde… bir tabancayı kalçasının arkasına gizliyordu.
Beni görünce gözleri irileşti. Fırtınalar durulup sıvı gümüşe dönüştü. Verdiği pes nefesle yüzüne düşen bir tutam saç uçuştu.
Mükemmeldi. O kadar güzeldi ki canımı yakıyordu.
“Dez…”
Bakışlarım vücudunu saran ince kırmızı kumaşın üstünde dolaştı. Memelerinin, karnının ve bacaklarının arasındaki v’nin kıvrımları ağzımı sulandırıyordu. Tekrar silahına baktığımda midem bulandı.
Savunmasızlığı, kendini nasıl tehlike içinde hissettiği ve aylardır böyle yaşadığı gözlerimin önüne serilmişti.
Kendini toparlayıp topuklularıyla ardında cehennem ateşi yakarak bana yaklaştı. “Buradan çıkmalısın hemen.”
Yanımdan geçip kilitlediğim kapıya yürürken arkasında bıraktığı koku bulutunu içime çektim ve sadece bir saniye sonra peşine düştüm. Kapıya uzanamadan bileğini yakalayıp onu kendime çevirdim.
“Onun için mi giyindin, hım?”
“Bunun zamanı değil Dez. Arcolar senden korkuyor ama Killian hiçbir şeyi öğrenmemeli,” diye fısıldadı.
Çenesini yakalayıp ağzımı dudaklarına yaklaştırdığımda titredi. Ah… karım bana o kadar duyarlıydı ki, oracıkta bir kaya gibi sertleşiyordum.
Dokunuşumu engelleyemiyordu çünkü hem silahını hem de boynundaki bağlanmamış askıları tutuyordu.
“Onun için mi giyindin Riley? Gözünü başka nasıl boyuyorsun? O seni ağına düşürdüğünü sanırken sen onu nasıl kör ediyorsun?”
Boynunu bana açtığında dişleri dudaklarıma değiyordu. Onu ısırmak, işaretlemek, tüm ev ayağa kalkana kadar becermek istiyordum. Kocasının kim olduğunu hatırlamalıydı.
“O zeki biri ama verdiklerim sadece vaatler. Birer doz. Her aldığında, bende kayboluyor.” Hırlayarak gözlerimin içine baktı. “Ve sen bunu, beni mahvetmek üzeresin.”
Vaatler… Onda kayboluyordu ha? Çenesini bırakıp, parmaklarımı güzel boynuna doladım.
“Senin talihsiz adamlarla nasıl oynadığını biliyorum. Tüm bunların bir rol için olduğunu biliyorum. Senin arzu, şehvet ve istekle dolup taştığında nasıl göründüğünü çok iyi biliyorum tatlım. Ama beni kışkırtmaya devam edersen, bunların hepsini unutabilirim. Bu kapıyı açabilirim…”
O sırada koridorda adımlar duyuldu. Riley’nin gözleri irileştiğinde onu boynundan tutmaya devam ederek kapıya yasladım.
Kapı kulpu aşağı yukarı oynadığında gülerek ağzımı açtım. Askılarını bırakıp avucunu ağzıma kapattı.
“Rafaella?”
Killian diğer taraftaydı. Kapıyı tıklatıyordu. Gitmiyordu.
Riley başını iki yana salladığında gözlerim askılarının düştüğü yere kaydı. Elbiseyi sadece memeleri tutuyordu. Arasındaki derin vadiyi görebiliyordum.
Dilimi dudaklarımda dolaştırdığımda ağzından bir inilti çıktı. Meme uçları ince kumaşın altında çakıl taşları gibi belirginleşmiş, bastırdığı tüm arzuyu ortaya çıkarmıştı.
Baş parmağımı dolgun dudaklarında dolaştırdığımda gözlerine baktım. Kararmışlardı, benimkileri yansıtıyorlardı.
Karımı istiyordum. Karımı o kadar çok istiyordum ki, ona duyduğum öfke, nefret ve özlem hemen burada ona sahip olmamı bir zorunluluk gibi zihnime kazıyordu.
Killian pisliği tekrar kapıya vurdu.
Riley irkilmedi bile çünkü sakallarımı, yeni tıraşımı, dövmelerimi ve vücudumu içine çekiyordu.
“Davetiyem var Riley. Orada yalnız olmayacaksın. Evliliği ertelemenin bir yolunu bulacağız ve benimle iş birliği yapacaksın. Kurşunu birlikte çalacağız,” diye fısıldadım.
Alt dudağı titrerken başını iki yana salladı. “Bunu yapamam Dez. Riske atamam.”
“Öyle mi?”
Parmağımı elbisenin önünden geçirdiğimde, karnına kadar düştü ve nefesim tıkandı. Sutyen giymemişti. Çıplak, diri ve yuvarlak memeleri her nefesiyle inip kalkıyordu. Kahverengi ve pembenin mükemmel bir karışımı olan meme uçları ona dokunmam, yalamam ve dişlerimin arasına almam için yalvarıyordu.
Bir parmağımı ona sataşarak sol memesinin dolgun kıvrımında dolaştırdım. “Sormadım Riley. Seçeneğin yok. Artık buradayım,” diye fısıldadım. “Artık yanındayım.”
“Hayır.”
Hayır, diyordu ama bunu yaparken memelerini göğsüme bastırıyordu. Bedenini bana doğru kıvırıyordu. Benim için kıvranıyordu. Tıpkı benim onun için delirdiğim gibi.
Kalçamı öne iterek kapıyla aramda sıkıştırdım. Beni hissetmesini sağladım. Bunu özlemiş olmalıydı. Gözlerindeki parlaklıktan, korkuyla iç içe geçen o arzudan görebiliyordum.
“Rafaella, kapıyı aç. Geç kalacağız.”
Dişlerimi sıktım. Orospu çocuğu.
“Beni bıraktın bebeğim. Beni terk ettin. Ama peşinden geleceğimi bilmeliydin. Tek başına savaşmana izin vermeyeceğimi bilmeliydin. Beni çok iyi tanıyorsun.”
Memesini avuçlayıp sıktığımda ağzından uzun, tiz bir inilti çıktı. Muhtaç bir mırıltı. Bana sürtündüğünde gömleğimin düğmesi açıldı ve parıldayan zinciri gördü. Zincirin içindeki alyansları.
“Dez…”
Elini göğsüme uzatıp alyansları avcuna aldı sonra yüzüme baktı. Sıvı gümüş… Şimdi yaşlarla ıslanmıştı. Dişlerimi sıkmaktan çenem çıtırdıyordu.
“Neden geldin?” diye fısıldadı. İsyan ediyordu, kalbinin acıdığını hissedebiliyordum. “Neden bunu bitirmeme izin vermedin?”
“Beni neden bıraktın?”
“Çünkü seni kaybetmek istemiyorum!” diye fısıldayarak bağırdı. Tepkisine şaşırdığında memesini bırakıp belini kavradım ve yüzüne eğildim. “Beni tanıyorlar, zaaflarını biliyorum, zayıflıklarını biliyorum. Çok yakınım. Çok yakınım Dez. Gitmen gerekiyor.”
Onu bırakacağımı sanıyordu. Hâlâ buna inanıyordu. Ona sunduğum fırsatları göremeyecek kadar inatçıydı
Dudaklarımı yanağına bastırıp yüzümü aşağıya sürükledim. Dişlerimi çenesinde gezdirip, dilimle boynuna doğru bir yol çizdim. Tanrım. Açlıktan ölüyordum.
“Kocanın nasıl biri olduğunu unutmuşsun kanarya. İzin ver de sana hatırlatayım. Birlikteyken nasıl olduğumuzu hatırlaman gerekiyor.” Elini tutup kemerime götürdüm, kendine engel olamayıp beni kavradığında boynuna karşı inledim. “Kemerimi çöz bebeğim, sikimi dışarı çıkar.”
“Killian tam bu kapının arkasında…”
Kilide uzandığımda aletimi canımı yakacak kadar sıktı ve hırsla gülümsedim. “Buna cesaret edemezsin Dez.”
Alnımı alnına bastırıp kalçamı eline doğru ittim. “Emin misin?”
Kaşlarını çattı, beni öldürmeyi arzuluyordu. Buna bayılıyordum. Kararlılık ve kinle parlayan gözleri beni mümkünmüş daha da sertleştiriyordu.
Parmakları hızla hareket ederek kemerimi çözdü. “Seni becereceğim.” Pantolonumun düğmesini açtı. “Sana sahtekarının nasıl biri olduğunu hatırlatacağım.” Fermuarımı indirdi. “İş birliğini unutacaksın.” Aletimi çıkardığında hırıltımı bastırmak için yumruğumu sıktım. “Gideceksin Dez ve planımı mahvetmeyeceksin.”
Kalınlığımı bir kere sıvazlayıp ucundaki ıslaklığı yaydığında titredim ve elbisesini beline kadar sıyırarak önünde diz çöktüm. Bir bacağını omzuma atıp, kırmızı iç çamaşırını sırılsıklam etmiş kadınlığına ağzımı bastırdım. “Asıl sen beni mahvettin ve beni mahvettiğinde, geleceğindeki benden ayrı olan her yolu yıktığını da kabullenmeliydin.”
Külotunu kenara çekip burnumu kadınlığına sürttüğümde kıvrandı ve saçlarımı yumruğuyla kavradı. Çok güzeldi. Taptığım o tanrıydı. Benim tanrımdı.
Yüzüğü kafa derime değdiğinde korkunç bir öfkeyle doldum. Elimi uzatıp parmağını tuttum ve yüzüğü çıkarıp fırlattım.
Ona sataşarak tadına baktığımda topuklu ayakkabısı sırtıma battı. “Şimdi seni yiyeceğim çünkü açlıktan ölüyorum. Sonra senden nefret ediyormuş gibi seni parmaklarımla becereceğim çünkü senden nefret ediyorum.” Dudaklarını parmaklarımla aralayıp birini girişine bastırdığımda başı kapıya çarparak iniltisini yuttu. “Daha sonra da kocanın kim olduğunu hatırlayana kadar dilimle dolduracağım çünkü sana bir yemin ettim ve hiçbir sikik intikam planında yanında ben olmadan yürümeyeceksin.” Onu boydan boya yalayıp, klitorisini emdiğimde tadıyla sarhoş olup inledim. “Hatırladığımdan daha tatlısın.”
Parmağımı içine sokup çıkardım, dilimi kadınlığında dolaştırmayı bırakıp susamış gibi onu emdim ve parmağımın etrafında kasılışından çok yakın olduğunu anladım.
Killian çoktan gitmişti, aşağıda beklediğine emindim. Ondan saklanıp karımı kapalı kapılar ardında becermekten tiksiniyordum ama tatmin edici bir yanı da vardı. O aptal hiçbir şeyin farkında değildi. Bu güzel köpekbalığının tek bir adam için yandığını bilmiyordu.
Diğer bacağını da omzuma attığında parmaklarımı kalçasına bastırarak yüzümü kadınlığına gömdüm. “Yüzüme bin bebeğim. Dilimi en sevdiğin oyuncağınmış gibi sür.”
Başımı uyluklarıyla sıkıştırıp, tırnaklarını boynuma geçirdi ve dengesini sağlamak için kapı kulpuna tutundu. “Seni boğabilirim biliyorsun,” dedi nefes nefese.
Ağzımla ve arzusuyla sırılsıklam olmuş merkezine doğru kıkırdadığımda tüyleri diken diken oldu. “Ölüm zamanım geldiğinde böylesine kolaylıkla teslim olurum.”
İki parmağımı birden içinde oynatıp, tekrar ve tekrar onu çıldırttığını bildiğim o noktaya vurdum. Hassas tomurcuğu yalayıp, dilimi üstünde kaydırıyor; aylardır benden uzak tuttuğuna, benim olana delirmiş gibi yumuluyordum.
Karımla ziyafet çekiyordum.
Sırtına verdiği kavisle memeleri zıplıyor, narin boynunu geriye atıyordu. Bu haline bayılıyordum. Tüm zincirlerini bana verişine, duvarlarını benden alacağı zevk için indirişine.
“Gözlerime bak,” diye hırladım ıslak parmaklarımı karnında sürüyüp sağ meme ucunu sıktığımda. “Suratımı nasıl güzelce ıslattığına bak.”
Başını aşağıya eğdiğinde dilimi kadınlığına dayadım ve nefes almadan onu yalamaya devam ettim. Sarsılıp iki eliyle başımı tuttu. Karnı, bacakları, bedeni titriyordu.
“Dez…”
Kulaklarıma şarkı gibi gelen iniltisiyle neredeyse orada, lanet olası zemine boşalacaktım.
Aniden kendimi geriye çektim, uylukları ve bacaklarının arası sakallarım yüzünden kızarmış, tahriş olmuştu. Mükemmeldi.
“Beni özlediğini söyle.”
Saçlarımı çekip, kalçasını bana doğru salladığında uyluğunu ısırdım. Çığlığını yuttuğu gibi dilimi üstünde dolaştırıp acıyı yumuşattım.
“Bunu, beni, dokunuşumu özlediğini söyle. Kocanı özlediğini söyle.”
Suratımı tekrar kızarmış ve şişmiş kadınlığına gömdüğümde baştan aşağıya titredi. Çok yakındı. Onu bilerek o zirvede tutuyordum. Duymak istiyordum.
“Söyle Riley.”
“Önümde diz çökmeni özledim,” dedi alt dudağını ısırıp bana kurnaz bir bakış atarak.
İki elimi de beline yerleştirip onu kavradım ve ağzıma doğru çektim. Cezalandırıcı; nefretimi, aşkımı ve açlığımı onu yiyerek dile getirdim.
Avucunu ağzına kapatıp çığlıklarını bastırarak boşaldı. Onu yalamaya ve emmeye devam ettim. Bırakmak istemiyorum. Tekrar ve tekrar o zirveye çıkmasını, benimle düşmesini sadece beni düşünmesini istiyordum.
“Dez, çok fazla…” diye inlediğinde parmaklarım içindeydi o kadar ıslaktı ki iki parmağımı da rahatça alıyordu.
“Yapabilirsin aşkım. İlkiyle doymadım, ikinci defa dilimin üstünde gelmeni istiyorum.”
Daha büyük bir sarsıntı ve tiz bir çığlıkla bir kere daha bana istediğimi verdi. Ayağa kalkarken kollarımda pelteye dönmüş vücudunu da kaldırdım. Bacaklarını belime sardığında başını kapıya yaslamış nefes nefese yüzüme bakıyordu.
Saçını şefkatle yüzünden çektiğimde bileğimi sertçe yakaladı ve kolumu iterek dizlerinin üstüne çöktü.
Karnıma doğru uzanan sertleşmiş ve ağrıyan aletimi kavradığında onu hırlayarak uyardım. “Riley…”
Ucundan başlayıp dilini köküne bastırarak beni santim santim ağzına aldığında yumruğumu kapıya bastırdım. “Tanrım o ağzın…”
Beni emerken, yarısına kadar yalayıp başını geriye çekerken izlediğini biliyordum ama yüzüne bakamadım. Saçlarını ensesinden kavrayıp kalçamı ittirdim ve başını kapıya yasladım. Gözlerine bakarsam iki saniye içinde patlardım.
Dilini aletimin ucunda döndürüp hayalarımı sıktığında göğsümü yırtan bir hırıltı boğazıma yükseldi. Ondan başka kimse… ondan başka hiçbir kadın böylesine başımı döndüremezdi.
Başını biraz daha geriye çektiğinde sabırsızlanarak çenemi eğdim. Şeytani ifadesi yüzünden çenesini tuttum ve baş parmağımla alt dudağını çekiştirdim. “İyice aç bebeğim. Madem diz çöktün, beni güzelce em.”
Dudağının kenarı kıvrıldı ve boğazının arkasına çarpana kadar, öğürme refleksi yüzünden gözleri sulanana kadar beni tüketti.
Diz çöken oydu ama karşısında bir kere daha çaresizlik, aşk ve zayıflıkla kıvranan bendim. Ona karşı hiç şansım yoktu. Hiçbir zaman olmamıştı.
Bir elimle boğazını kavrayıp diğerini saçlarına doladım ve başını geriye çektim. Ağzına girip çıkarken, beni zorlanmadan kabul ediyor, cezalandırıcı bir hararetle sınıra yükselirken; sınırlarımı o belirliyordu.
“Siktir! Lanet olsun…”
Geri çekilmeye çalıştığımda bana izin vermedi. Güçlükle gülümsedim. “Beni özlediğini biliyordum. O zaman son damlasına kadar yut. Tükürdüğünü görmek istemiyorum.”
Sertçe emdiğinde hayalarım gerildi, kalınlığımın dudaklarının arasında iyice şiştiğini hissettim. Ağırlaşmıştım, işkence çekiyordum. Karnım titriyordu.
Zirveden düşüşüm neredeyse ayaklarımı yerden kesecek, gözlerimi kör edecekti. “Siktir, siktir, siktir…”
Kendimi toparladığımda alnımdaki teri sildim. Riley yavaşça ayağa kalkarken ağzının kenarını silmeye çalıştığında elini tuttum ve çenesine bulaşan ıslaklığı dudaklarına sürdüm.
Kendini meydan okuma için toparlıyordu ama başaramıyordu. Kinimin bu kadar kolay silineceğini düşünmemiştim ama o yorgun fırtınanın içine baktığımda parçalanıyordum.
İki elimle birden yanaklarını tutup alnımı alnına bastırdım. Bunu planlamamıştım, çözülmek istememiştim ama dayanamıyordum.
“Bana neden aşkım diyorsun?” diye fısıldadı.
Gözlerimi açtığımda onu merak ve sadece bana gösterdiği ruhunun o hassas yanıyla bakarken gördüm. Yumuşamıştı. Yorgundu.
“Elimde yetersiz kelimeler var Riley. Onlarla yetinmeye çalışıyorum…” Göğsümdeki zinciri çekip alyansı parmağının ucundan geçirdim. “Taptığım kadın, hitap için biraz uzun. Birini seçmek zorundayım.”
Kaşlarını çatıp başını eğdi ve alnını göğsüme bastırdı. “Gitmelisin Dez. Seninle yolun sonunda buluşacağım. Sürünün ya da senin zarar görmene katlanabileceğimi sanmıyorum. Dikkatimi dağıtacaksın, beni korkutacaksın…”
Çenesini tutup yüzünü kaldırmaya çalıştığımda beni itti. “Hiçbir yere gitmiyorum.”
“Arcoları kontrol mü etmek istiyorsun? Yap gitsin,” dedi ellerini havaya kaldırıp bulunduğumuz çatıyı, ailesinin mirasını işaret ederek. “Ağın derinliklerine sızıp, onları birbirine mi düşürmek istiyorsun? Düşür Dez. Tarikatı dünyaya ifşa edecek kanıtlar mı toplamak istiyorsun? Hepsinin kâbusu ol.” Parmağını göğsüme bastırırken çenesi titremesin diye dişlerini sıkıyordu. Bense her saniye onda kayboluyordum. “Ama o etkinliğe adımını bile atma. Efendilerin olduğu yerlerde dolaşma. Eğer anlarlarsa…” Derin bir nefes aldı. “Eğer anlarlarsa, seni de, sürümüzü de öldürürler.”
Yalnız mücadele etmene izin vermektense ölmeyi yeğlerim.
Aylarca beklememin sebebi, seni bulduğumda, onları da ayaklarının dibine serebilecek tuzakları kurmaktı.
Efendiler bana dokunamaz ama ben ağlarını onların boynuna dolayacağım.
Bunların hiçbirini dile getirmedim. Kollarımı göğsümde kavuşturdum. “Eğer beni yakacaklarsa, seni küllerin kraliçesi yaptığımdan emin olacağım.”
Gözleri parladığında saldıracağını anladım. “Gitmeyecek misin?”
Başımı iki yana salladım.
Askılarını düzeltip, saçlarını geriye doğru taradı. “Öyleyse, kendini evlendiğimi görmeye de hazırla.”
Riley
Duş başlığından akan su tepemden yağarken bacaklarımın arasındaki elbiseye sabunu sürttüm. Köpük kızıla boyanana, kanın rengini alana kadar bastırdım. Yıkadım ve tekrarladım.
Yüzüme dökülen saçlarımdan ve çıplak vücudumdan akan su derimi yakacak kadar sıcaktı ama hâlâ üşüyordum.
Bu gece yaptıklarımın, sebep olduklarımın, şahit olduklarımın anısıyla titriyordum.
Elbiseyi çevirip tam karnımdaki lekeye baktım ve hıçkırıklı bir kahkaha patlattım. Tırnaklarım kırılmış, avuçlarım aşınmıştı ama kan lekesi biraz bile silinmemişti.
Baştan başladım.
Görevim basitti. Eğer bana güvenmelerini sağlayacaksa ve yeniden gözlerine gireceksem, sorgulamadan yapmaya niyetliydim. Gözlerimi kapatmış, kinimi susturmuştum.
Killian davet sırasında etkinliğin ev sahiplerini oyalarken, sıvışacak yerini bildiğimiz gizli kasayı bulacak ve içeriği hakkında hiçbir halt bilmediğim belgeleri çalacaktım.
Bir şirketin sırları olabilirdi.
Bir hayatın sonunu getirecek deliller olabilirdi.
Hükümetlere karşı bir koz olabilirdi.
Tarikata karşı işlenmiş bir suçun kanıtı olabilirdi.
Umurumda değildi. Ta ki merakıma yenik düşene kadar.
Bir sözleşmeydi. İsimsiz, sadece birkaç cümlenin ve RDM mührünün olduğu bir sözleşme.
Ev sahibi kan ya da altın yeminine karşılık, belki de milyonlarca kazanca karşılık, ufacık çocuklarını tarikata satmıştı.
Dez yüzünden kafam karışıktı. Duygular boğazımı asit gibi yakmaya devam ediyor, göğsümdeki ağrı ve vücudumdaki aylarca özlemini çektiğim o sızlama geçmiyordu.
Arkadaşlarımı düşünmüştüm, ailemi…
Bunu çalabilirdim. RDM’e karşı kozlarım arasına ekleyebilirdim. Yedi yıl önce bunu her görevimde düşünürdüm.
Bulamadım. Başarısız oldum.
Ancak mirasımın bana bıraktığı yetenekleri kullanarak o kurşunu çaldığımda bile çok fazla kayıp vermiştim.
O odada çok fazla kaldım. Hata yaptım.
Yaşlı kadın muhtemelen bir anneydi. Bir büyükanne. Evin yıllardır bir parçası olan görevlilerden biri. Masum bir insan.
Beni gördü. Görmezden gelecektim. Onu susturmanın bir yolunu bulacak ve gidecektim. Tehdit ettim. Kadına en cani yanımı gösterdim. Anlaşmıştık. Korkmuştu.
Ama odadan çıktığımızda tarikatın ve Killian’ın peşime taktığı adamlardan biri tam orada duruyordu.
Elbiseyi fırlatıp kızarmış ve derisi yüzülmüş parmaklarımı yüzüme bastırdım. Su tepemden yağıyordu ama hiçbir günahı benden alamıyordu. Temizleyemiyordu.
Kadını susturuculu tabancasıyla sırtından vurduğunda can havliyle bana sarılmıştı. Öksürürken, gözlerindeki acı yavaş yavaş yitip giden ruhuyla yok olurken kollarımı tırmalamıştı.
Her yerim onun kanıyla kaplanmıştı.
Masum bir insan. Bir kadın.
Benim yüzümden. Dikkat dağınıklığım ve hatam yüzünden.
Bildiğim tek hayat bu olsaydı, intikamımı alana kadar günahlarımın ağırlığıyla dolaşıp, öleceğim günü bekleyebilirdim. İntikamıma tutunup, acımasızlığıma sığınabilirdim. Maskelerimle yaşayabilirdim.
Ama başka bir hayatla tanışmıştım. Sürümle, Helbarvest’le, dostlarımla, yeğenlerimle, motosikletimle, rüzgârla, şarkılarla ve onunla… aynı evi, aynı işi, aynı koltuğu paylaştığım adamla.
Bu şekilde katlanmak daha zordu. Düşmanlarımın yüzüne karşı, tüm silahlarıyla bile saldırsalar asla kıramayacakları buzdan bir duvardım. Ama kalbimin yorulduğunu, bedenimin tükendiğini hissediyordum.
Su boğazıma kaçınca öksürdüm. Çıldırıyordum. Bedenime sığamıyordum.
Ayağa kalkıp telefonuma uzandım. Takip edilen sürekli izlenen telefonuma… Onları arayamazdım. Seslerini duyamazdım.
Parmağımdaki yüzüğe baktım ve titreyen dudaklarımı birbirine bastırdım.
Gitmesini istemiştim. Ona evleneceğimi söylemiştim. Ama buradaydı değil mi? Kocam… aramızdaki nefrete, kine ve öfkeye rağmen beni asla terk etmezdi. Benim yaptığımı yapmazdı.
Telefonu banyoda bırakıp odama geçtim. Vücudumu siyahlarla örterken bir kapüşonlu geçirdim ve pencereme gittim.
Sadece onu görecektim. Konuşmayacak, yaklaşmayacaktım. Bu bana yetecekti.
🐉
Canarino.
Müzikle birlikte adım atıp, kumar masalarının, kendilerince dans eden insanların, ter, sigara ve içki kokusunun arasından geçerken tüylerim ürperiyordu.
Kanarya heykelleri, ışıklandırmalar, karanlık… Burası bir mabet gibiydi. Benim için inşa ettiği bir mabet.
Ara sokakta fazlalıklarımdan kurtulmuştum at kuyruğu yaptığım saçlarım, sırtı açık askılı bluzum ve siyah kotumla barda oturuyordum. Neyi beklediğimi bilmiyordum. Onu görmeyi? Beni görmesini?
Üzüntüm ve yorgunluğum yerini yavaş yavaş gurura bırakıyordu. Gururumdan nefret ediyordum.
“Sana bir içki ısmarlayabilir miyim?”
Yanımda konuşan, alkollü nefesi yüzüme çarpan bir dallama vardı. Şarabımdan bir yudum aldım.
“Elimdekini meyve suyu mu sanıyorsun?”
Kıkırdadı. “Elindekinden daha iyisini yapabilirim…” Arkama doğru eğildi. “Hasiktir. O ejderha canını acıtmış olmalı.”
Dilimi şaklattım. “Hayır ama bana biraz daha yaklaşırsan senin canını acıtacak.”
Güldü. Lanet olası yılışık pislik. “Ah, demek o şekilde seviyorsun. Ben de öyle.”
Şarabımı tezgâha vurup sigaramı yaktım. Barmenle göz göze geldiğimde bana yardım edebileceğine dair bir bakış attı. Sigaramdan bir nefes çekip üflediğimde ellerini havaya kaldırarak geri çekildi.
Adam sessizliğimi fırsat bilerek biraz daha yaklaştı. Kolu benimkine değiyordu. “Hadi ama bebeğim…”
Onu tehdit edebilirdim, kovabilirdim, oynayabilirdim ama bu gece bunların hiçbirine tahammülüm yoktu.
Ensesini kavrayıp yanağını tezgâha çarptığımda bağırdı. “Bırak beni lanet olası manyak!”
Kulağına eğilip fısıldadım. “Hadi ama bebeğim… bu şekilde sevdiğini sanıyordum.”
Adamı iterek bıraktığımda geriye sendeledi ve küfrederek uzaklaştı. Barmen kahkaha attığında yanımdaki insanlar birkaç kol mesafesi koyarak çekilmişti.
Omzumun üstünden arkama baktım. Sağıma, soluma, kameralara… Boğazımda bir yumru oluştu.
Bekledim.
Yarım saat daha. Bir saat. Bir buçuk saat.
İki kadeh şarap içmiştim ve alkolü suçlayacak kadar sıvı cesaret aldığımı düşünüyordum.
Hesabımı ödeyip Daxton Lawrence’ın ofisine yöneldim.
Kapıdaki ve içerideki fedailerin dışında bu gece ofisine açılan koridorun başında da bir fedai daha vardı.
“Tuvalet diğer tarafta.”
“Tuvaleti aramıyorum. Patronunun ofisine gideceğim.”
İki metrelik dev bıyık altından hırladı. Ben de ona anladığı dilden, hırlayarak yanıt verdim.
“Eğer beni içeriye almazsan, sabaha artık bir işin olmayacak. Hatta daha iyisi, bu şehre ya da eyalete bir daha adım atamayacaksın.”
Tek kaşını kaldırdığında dikkatini çekmiştim. “Hanımefendi kim olduğunuzu…”
Parmağımı havaya kaldırıp mekânı işaret ettim. İsmi, heykelleri, renkleri…
“Burası patronunun bana tapındığı yer.”
Fedainin gözleri irileşti ve bakışlarını kaçırarak geri çekildi. Yanından süzülüp geçtim. Hakkımda ne bildiğinden emin değildim. Ancak sözlerim beni tanıması için yeterli olmuştu.
Dez’in ofisinin kapalı kapısını bir ciğer dolusu nefes vererek açtım. Burada olmak için bir sebebe ihtiyacım yoktu. Ona neden geldiğimi itiraf etmeyecektim. Konuşmama bile gerek yoktu. Sadece onu görecek ve gidecektim.
Ancak içeriye girdiğimde ofisi boştu. Sandalyesi çalışma masasının içine girmişti. Masanın üstü topluydu. Ortalıkta dosya ya da hiçbir zaman eksik etmediği brendi şişesi ya da kadehi yoktu.
Parmak uçlarımı masanın pürüzsüz yüzeyinde dolaştırıp etrafıma bakındım. En başından beri burada değildi. Neredeydi? Acey City’de bir ev mi almıştı? Öyleyse fedai neden beni içeriye almıştı?
İçimdeki hayal kırıklığıyla arkamı dönmüştüm ki bir müzik sesi duydum. Kumarhaneden gelmiyordu. Bir mırıltı gibiydi ve arkamdan yankılanıyordu. Yüzümü siyah ahşap panellerden yapılmış duvara döndüm sonra da gözlerimi kıstım.
İçeride kamera olmadığını umarak kulağımı duvara yasladım. O boğuk müzik sesi artmıştı. Hayretle geri çekildim ve elimi panellerin arasına soktum. Parmaklarımı aşağıya indirdiğimde bir tuşa denk geldim ve bastım.
Panel araladığında içimden küfrettim. Kendine lanet olası gizli bir oda mı yapmıştı?
Panelin bir kapı gibi içeriye doğru açılıp açığa çıkardığı karanlık merdivene bakarsam… evet tam olarak öyle yapmıştı.
Johnny Cash.
Müzik merdiveni dolduruyordu. Dez hepimiz gibi Johnny Cash dinlemeyi severdi ama her dinlediğine denk geldiğimde iyi bir ruh halinde olduğunu söyleyemezdim.
Ayakkabılarımı çıkarıp gıcırdatmadan merdivenleri indim. Sadece birkaç adım sonra da sarı loş ışık beni sarmaladı. Tenimin bir battaniyenin sıcaklığıyla kaplandığını hissettim. Karşımda küçük ama modern bir mutfak vardı. Başımı çevirdiğimde kumarhanenin altına tasarladığı yaşam alanını gördüm.
Demek Acey City’e geldiğinde burada kalıyordu. Kendi bölgesini kurmuştu. Başka bir işletmede kalacak kadar şehre güvenmiyordu.
Televizyon duvardaydı küçük bir oturma alanı ve köşede büyük boy bir yatak vardı. Yanıma döndüğümde onu gördüm.
Kalp atışlarım acı verecek kadar hızlanırken o acı, tanıdık sızı beni rahatlattı. Saatler sonra ayaklarımın yere daha sağlam bastığını hissettim.
Metal bir çalışma masasına eğilmişti. Masanın üstüne dosyalar ve kağıtlar saçılmıştı. Belgeler…
Ellerini masanın kenarlarına dayamış başını göğsüne doğru indirmiş ve kamburunu çıkarmıştı. Telefonla konuşuyordu, parmaklarının ucunda bir brendi şişesi ve kadeh duruyordu.
Kiminle konuştuğuna henüz kafa yoramıyordum çünkü çıplak, kaslı dövmelerle kaplı-Mahşer Sürüsü sembolüne sonradan eklettiği ejderha da oradaydı- sırtı sadece birkaç saat önce ağzının dolaştığı yerleri bana hatırlatmıştı.
Diz çökmüştü. Beni tüketmişti, tekrar ve tekrar mahvetmişti. Elimi dudaklarıma onun tadına baktığım yere götürmek için bir dürtü bedenimi sardı.
Sırtından giren kurşun yarası dövmelerinin arasından bile görebiliyordum. Boğazım yandı. O anı bir kâbus formunda bana musallat olmuştu. Yüzüme sıçrayan kanı ve üstüme düşen ağırlığı… Bakışlarımı sırtından kaçırdım.
Altında sadece sıkı kıçını saran bir siyah bir iç çamaşırı vardı. Dez Gowan, dövmeler kaslar ve yaralardan oluşan bir tablo gibiydi.
Yaralar…
Yüreğimdeki ağırlığın üzerine örttüğüm şehvet sisi ansızın dağıldı. Bacaklarının yarısından çoğu yaralar ve kanarya dövmeleriyle kaplıydı. Artmıştı. Yine yapmıştı…
“…kendi davetiyemle karşılaştırdım. Davetiyelerimiz aynı değil,” dedi tanımadığım bir kadın sesi telefondan. “Temaya dair lanet olası bir fikrim de yok ama buradaki aptalların biraz daha canını yakarsam belki öğrenebilirim.”
Bu da kimdi?
Dez kadehinden bir yudum aldı. “Uğraşma bile Mel. Dediğin gibi o aptallara hiçbir şey anlattıklarını sanmıyorum. Gümüş Yükseliş’i sadece bize ulaşmak ve saldırmak için ayak takımı olarak kullanıyorlardı.”
Gümüş Yükseliş mi? Burada neler oluyordu?
“Haklısın. Ah, bu arada, verdikleri son işten sonra kendimize büyük bir pay almamıza izin verdiler kalanının tahsilatını yapmak için genelde tarikata özel bir banka hesabından isterlerdi ya da direkt bizi bulurlardı ama bu sefer ödemeyi onlara götürmemizi istediler. Benim çocuklardan birini Acey City’e gönderdim..."
Ben kaşlarımı çatarken Dez bir kahkaha patlattı. “Bu iki anlama geliyor. Banka hesapları takip ediliyor olmalı, tarikat kendini güvende hissetmiyor. Ağdaki herkesi aynı anda kontrol edemiyorlar. Bir para akışı gerçekleştirmekten korkuyorlar. Efendiler dünyanın her yerine yayılmış durumda. Ancak Acey City onlar için bir kalkan. Orospu çocuklarının burada çok fazla üyesi var. Kendilerini tehdit altında hissediyorlar…”
Masadaki kağıtlara gözüm takıldı. İşaretli yerlere, kâğıt ağırlığı olarak kullanılan bıçaklara… Bu plan için gerçekten uğraşmıştı değil mi? Gözü dönmüştü ama oyunu öğrenmişti. O hâlâ Mahşer Sürüsü motosiklet kulübünün başkan yardımcısıydı ama ona yabancı bir dünyanın kanını ustalıkla akıtmaya hazırdı.
“Aynen öyle…”
“Kapatmalıyım bir gelişme olursa beni arada.”
Telefonu kapattı sonra da bir görüntülü aramayı yanıtlayıp telefonu brendi şişesine yasladı.
“Beni neden görüntülü arıyorsun Sawyer?”
Elimi merdivenin tırabzanından çektim ve açgözlü bir adım atmak üzereyken durdum. Arkadaşımı görmek istiyordum. En küçüğümüzü. Onları çok özlemiştim ama nasıl yüzlerine bakacağımı bilmiyordum.
Sawyer’ı göremiyordum ama arkadan sürünün kaosunu duyabiliyordum. Kavga… elbette kavga ediyorlardı. Birkaç camın kırıldığını duydum. Bir motosiklet kükredi. Sigara ve benzin kokusunu neredeyse alabiliyordum. Göğsüme bir sancı yayıldı.
“Ah… bir fikir ayrılığı yaşadığımızı söyleyebilirim…” Biri onun sesini bastırdığında arkaya doğru bağırdı. “O lanet olası çeneni kapat artık Cooper. Ruslardan alacağımızı yanlış hesaplayan sendin, senin yüzünden Seth birini ayağından vurdu!”
Dez şakaklarını ovalarken dudaklarıma hafif bir gülümseme yayıldı.
“Ne oluyor Sawyer?”
Arkadaşım iç çekti. “Seth somurtuyor, bana yardım etmeye gönüllü değil, Cleo kuralları baştan sona okuyup duruyor, Emerson ve Morgan bu gece birinin vurulacağına dair iddiaya girdi; sanırım kazanacaklar… evet işler biraz çığırından çıktı.”
“Umarım hazırlıklarınız aksamıyordur Sawyer?” Dez’in otoriter sesiyle kalbim hızlandı. Ne hazırlığı?
“Hayır. Hayır. Hazırız Dez. Seni bekliyoruz… Sizi bekliyoruz.” Yavaşça yutkundu ve fısıldadı. “Riley ile konuştun mu? İyi mi? Lütfen bana…” Dez’in arkasına doğru yumuşak bir adım attım. “Riley?”
“Karımın adını gayet iyi hatırlıyorum Sawyer, tekrarlamana gerek yok-“
“Aman Tanrım Riley!”
Dudaklarımdan boğuk bir fısıltı dökülürken Dez beni henüz fark etmemişti. “Selam Saw.”
Sawyer çığlık çığlığa Emerson ve Morgan’a seslenirken Dez nereye masadan bıçağını kavrayarak bana döndü.
Loş ışığın altında altın gibi parıldayan gözleri irileşmiş, aldığı hızlı nefeslerle kaslı göğsü şişerken, sıktığı dişleriyle sakallı çenesi kasılıyordu. Dudakları… şaşkınlıkla hafifçe aralanan, birkaç saat önce kadınlığımı aç bir adam gibi yiyen ağzı.
O gerçek olduğumu anlamaya çalışırmış gibi bir merdivenlere bir bana bakarken daha önce yapmadığımı yaparak yakışıklı görüntüsünü içime çektim. Kısa saç ona çok yakışmıştı, sakallar da öyle.
Beni baştan aşağıya aç ve karanlık bakışlarla süzerken Emerson, Morgan ve Sawyer’ın telefondaki bağırışları geri planda kalmıştı.
Yüzüğümü görmediğinde, boş parmağıma baktığında çenesinde bir kas seğirdi sonra da ağzının kenarındaki o tik. Bıçağı bırakırken yumruklarını gevşetip sıkıyordu. Tek kelime etmeden telefonu yüzüme kaldırdı.
Seth telefonu kapmıştı, arkasından zıplayan ve onu tehdit eden arkadaşlarımı görebiliyordum. Gözlerim dolmasın diye kaşlarımı çattım.
Seth’in her zaman donuk ve her daim birinin ölümünü planlıyormuş gibi görünen keskin yüzündeki yumuşamayı yakaladım. "Biraz dağılmış görünüyorsun başkan yardımcısı.”
Bu adamın sesini her duyduğumda şaşırıyordum. O kadar az konuşuyordu ki sesinin neye benzediğini unutuyordum. Elimi saçlarımdan geçirdiğimde Dez yutkundu. “Zor bir gündü.”
Seth dilini şaklattı. “Toparlanırsın. Her zaman yaptığın gibi.”
Başımı salladım ve boğazımı temizledim çünkü burnumu çekmek üzereydim. Sawyer telefonu kaptı. “Ver şunu bana koca adam… Riley? Tanrım, seni çok özledim. Nasılsın, orası-orası ailenin evi ve RDM…”
Emerson da telefonu kendi eline geçirdi. “Seni lanet olası sürtük! Aklımızı kaçırdık, tarikatın yuvasına, ailenin evine dönmek de ne demek?” Arkadan Morgan’ın bağırışı duyuldu. “Killian ile evlenmek mi! Seni mi yoksa onu mu öldürmek istiyorum bilmiyorum.”
Çenemi kaldırdığımda Dez’in bakışlarından kaçındım. “Beni anlamalısınız. Yenildik ve yenilmeye devam edecektik. Sizi kaybetmeyi göze alamam. Canınız karşılığında yapacağım fedakârlık evlilikse, o sıçanla evlenmeyi tabii ki kabul edecektim. İçerideyim. Bana yeniden güveniyorlar…”
Sawyer’ın fısıltısı kelimelerimi böldü. “Sonuna kadar birlikte sürecektik.”
Avuçlarımı kotuma sildim. “Saw, bebeğim.”
“Ona planı anlatmadın değil mi Dez?”
Başımı kaldırdığımda Dez telefonu kendine çevirmişti. “Sizi arayacağım.”
Arkadaşlarımın bağırışları yarıda kesildi. Telefonu arkasına bıraktı ve bana doğru bir adım attı.
“Telefondaki kadın kimdi?” Onu durdurmasını umarak aklıma gelen ilk soruyu sordum.
Boynunu büktü. “Yeni bir müttefik.”
Gözlerimi kıstığımda, “Tabii ki beni nasıl bulacağını çözdün,” dedi daha çok kendine kendine söylenir gibi. “Ama bana gelmene şaşırdım, karıcığım.”
Başkasıyla evlenecektim… Evet, evlenecektim ama bana hâlâ o şekilde hitap ediyordu. Karıcığım.
Karşıma geçtiğinde bana dokunmadı ama kendini zor tutuyordu, elleri titriyordu. Gözlerimi boğazındaki belirgin damarlara diktim. “Adıma inşa ettiğin mabedi beğendim. Ama sence de biraz abartmamış mısın?”
“Sahneye heykelini diktirip her gün önünde diz de çökebilirdim ancak bu kimliğimi açık edebilirdi.”
Bir adım daha. Dudaklarım neredeyse göğsüne değecekti. Sıcaklığı tenimi kaplıyor, beni hem heyecanlandırırken hem de yatıştırıyordu. “Evet, muhtemelen sahte kocam olan motosiklet kulübü kanunsuzu olduğunu anlarlardı.”
Bir elini boynumun etrafına nazikçe sardı. “Kocan Riley. Senin tek kocan benim.”
Yutkunduğumda baş parmağıyla boğazımın hareketini okşadı. “Bazı fedakarlıklar yapmak zorundayız.”
“Riley…” Sesindeki değişimi sezip başımı kaldırdım, kaşlarını çatmıştı. “Ağladın mı sen?”
Çenemi sıktım. “Hayır.”
Yüzümü avuçlarının arasına aldığında baş parmakları bu sefer gözlerimin altındaki halkalardaydı. “Buraya neden geldin?” Sakin kalmaya çalışıyor ama boğazından her kelimede bir hırıltı çıkıyordu. “Sana bir şey mi yaptılar?”
Bileklerini iki elimle kavradım. Hayır. Hayır. Buraya gelmek bir hataydı. Her zaman yaptığını yapıyordu. Kalbime sızıyordu. Onu ele geçiriyordu. Duvarlarımı indiriyordu ve bu kadar iyi geliyordu ki, geri adım atmak istemiyordum. “Onlar asla… asla, gözyaşlarımı alabilecek güce sahip olmayacaklar.”
“Bebeğim… bir planım var ama sadece tek kelimenle onu da yakarım. Güneş doğana kadar Acey City’de bulunan her tarikat üyesini öldürürüm ve sonuçları umurumda olmaz.”
Gözlerimin dolduğunu görmemesi için başımı aşağıya eğdim sonra da bacaklarıyla, yaralarıyla tekrar yüzleştim. Elimi uzatıp baldırlarından artık uyluklarına kadar tırmanan yaralara ve kanaryalara dokunduğumda titredi. Onun gibi bir adamın kendine zarar verdiğini görmeye dayanamıyordum.
Canının yandığını, bunu bilerek yaptığını düşündükçe kalbim oyuluyordu. Durması için ödeyebileceğim bedellerin haddi hesabı yoktu…
“Seninle iş birliği yapmayı kabul edeceğim,” diye fısıldadım aklıma gelen düşünceyi hiçbir filtreden geçirmeden dile getirerek. Arkadaşlarım yüzündendi, bugün yaşadıklarım yüzündendi, onun yüzündendi… Yumuşamıştım, uysallaşmıştım ve kalbim kırıktı. “Eğer bunu neden yaptığını anlatıp, durmaya yemin edersen.”
Bir kolunu belime sardığında, bir an için ayaklarım yere basıyordu sonra da havadaydım. Beni kucaklayıp bacaklarımı beline sarmış ve iri eliyle kıçımı kavramıştı. “Riley… benimle iş birliği yapmayı sadece yaralarım yüzünden mi kabul edeceksin?”
Kaşlarımı çattım. “Tek teklifim bu. İyi değerlendir.”
Uzun L koltuğa yürüyüp beni kucağında taşıyarak oturdu. Yastıkların arasına gömüldüğünde kıçımı tutup iyice kendine doğru çekti ve bir süre sadece gözlerime baktı.
Savaştığını görebiliyordum. Öfke, hiddet ve şehvet dışındaki duygularını çok ender yansıtırdı. Şimdiyse yüzü acıyla ve kederle boyanmıştı.
İkimizin de buna ihtiyacı olduğu için siktir etim.
Siktir et.
Kollarımı boynuna doladım ve başını göğsüme çekerek ona sarıldım. Önce derin bir nefes alarak duraksadı sonra da gürültülü bir şekilde verdiği nefes göğsümü ısıttı. Kolları sırtıma dolanırken avuçlarını tenime bastırarak kürek kemiklerimde tuttu.
“Dünya için korkuyorum,” dedi. “İçimde evrimleştirdiğin canavar o kadar korkunç ki düşünmeden edemiyorum. Sadece dudaklarının arasındaki iki kelimeyle bir yerleri tereddüt etmeden yakabilirim. Ama bu kolay değil Riley…”
Ona daha sıkı sarıldığımda dudaklarını göğsüme bastırdı. “Gümüş Yükseliş bizi yakaladığında, Logan, Savannah ve Micky Gowan yerine beni seçtiğinde, dört gün boyunca ebeveynlerimin ölü bedenleriyle bir bodrumda tıkılı kaldım. Kanları bacaklarımı ıslatmış, orada kuruyup kalmıştı. Ne onlardan ne de kanlarından kaçamadım. Bacaklarımdaki o hissi, bodrumun karanlığını, anne ve babamın çürüyen bedenlerini unutamadım. Çıktığımda, yaptığım hiçbir şey suçluluğumu, o bedelin ağırlığını, bedenime bulaşan kanlarını silemiyordu.”
Tek çırpıda, tek nefeste anlatmıştı. Bitirdiğinde ikimiz de birbirimizi ezecek kadar sıkı sarılıyorduk. Acısı göğüs kafesimi yarıp kalbimin içine yerleşmişti. Her şeyi onunla birlikte hissetmek için sarmalıyor, sıcaklığına gömülüyor kendiminkini ona veriyordum.
Aman Tanrım.
Travması o kadar derin ve şiddetliydi ki, parçalar zihnimde bir bir eşleşirken titrememek için bedenimi kasıyordum.
“O günden beri…” Yüzünü göğsümden ayırmadan kafasının arkasını işaret etti. “Burada bir dürtü var. Onu kovamıyorum, kaçamıyorum sadece teslim oluyorum. Karanlık beni çağırıyor, bedel ödemem gerektiğini hatırlatıyor, o iğrenç hissi yaşamam gerektiğini söylüyor. Onların bedenime bulaşan kanlarını kendi kanımla silmem gerekiyor…”
Karanlık ve hapsedildiği bodrum.
Ailesinin bacaklarına bulaşan kanı ve bacaklarında açtığı yaralar.
Karanlığa saklanıyordu, onu sevdiğini söylüyordu ama aslında nefret ediyordu.
Boğazımdaki yanma o kadar güçlüydü ki yutkunamıyordum. Birbirimize ne kadar benzediğimizi, geçmişlerimizin bile bir şekilde iç içe geçtiğini düşündükçe; bu güzel canavarı neden kendime ait hissettiğimi anlıyordum.
“Peki ya kanaryalar?” diye fısıldadım.
Dudaklarının kıvrıldığını tenimin üstünde hissettim. “Benim olacaksan sonsuza kadar karanlıkta yaşayabileceğimi fark ettim. Senin o istekten, kafamdaki seslerden daha güçlü olduğunu anladım. Beni en lanet olası şekilde mahvederken aslında iyileştirdiğini, karanlığımı, en çarpık yanlarımı güzelleştirdiğini gördüm.” Başını kaldırdığında parmaklarını titreyen dudaklarımın üstünde dolaştırdı. Yüzündeki ifade başkaları için korkutucu olabilirdi, dehşete düşebilirlerdi az sonra ne geleceğini tahmin etmeye çalışırken nefessiz kalabilirlerdi ama ben sadece kocamı görüyordum. “Sen; benim kanaryam, tanrım, en büyük zaferim ve kurtuluşumsun.”
Dizlerimi kalçalarına bastırırken bir kumandaya değdim ve odayı kaplayan sarı ışık değişti. Bir daha bastığımda beyaz oldu. “Renk değiştiren ışık mı taktırdın?” diye fısıldadığımda omuz silkti.
Kumandayı aldım ve karanlığa en yakın tonu bulana kadar bastım.
Mavi geldi.
Gece gibiydi. Ne karanlıktı ne de aydınlık.
Neon bir maviydi, bedenlerimizi yıkıyordu.
Tekrar Dez’e döndüğümde ne yapmaya çalıştığımı izliyordu.
Ellerimi boynuna yerleştirdim ve ağzım dudaklarına değene kadar yüzüne eğildim. Kalçasını kaldırıp bana karşılık verdiğinde, sertleşmeye başladığını ve bakışlarının karardığını hissettiğimde ürperdim.
“Kendine bir daha zarar vermeyeceksin Dez. O karanlığı yavaş yavaş birlikte aydınlatacağız. Unutacaksın. Karşılaşırsan tek düşündüğün ben olacağım.”
Ensemi tutup, saçlarımı kavradı ve boynumu yüzüne açtı. “Bu ışık mavi Riley…”
“Güneş ışığını mı tercih ederdin? Bu bizim hayatlarımız için saçma bir fantezi olurdu.”
Kıkırdadığında iç geçirdim. Nefesi, dudakları, dili boynumdaydı. Yavaşça yukarıya tırmandı. Kulağımın arkası, çenem, yanaklarım…
Tırnaklarımı ensesine geçirdim ve bir kere daha siktir ederek başını tuttum.
Dudaklarımı dudaklarına çarptığımda, beni ilk nefesini alıyormuş gibi karşıladı. Kıçımı sıkıp kolunu belime sardı ve öpücüğüme vahşi bir şekilde karşılık verdi.
“Karım…” diye hırladı ağzıma doğru. “Üç ay… işkence gibi geçen üç ay.”
Alt dudağımı dişlerinin arasına aldığında yakıcı ama tatlı acıyla tısladım. Dilini üstünde dolaştırıp tekrar dudaklarımı sahiplendi. Dili dilime dolanır, açgözlü bir şekilde beni tüketirken tüm bedenime yalnızca bir öpüşmeyle ateş yayılmıştı.
Kendimi bıraktım ikimiz de kıyafetlerimizi çıkarmaya davranmadık. İhtiyacımız olan buydu. Bu küçük yeraltı odası. Birkaç dakika. Yeterli gelmeyecekti ama kaçabildiğimiz süre bu kadardı. Zayıflıklarımız nefreti sindirmiş kalkanlarımızı yok etmişti. Ancak duygularımız çıplak kaldığında birbirimize sokulabiliyorduk.
Sorumluluklarımız ve intikam aramıza girmeden onu özgürce sevebileceğim bir zaman olacağını düşünmüyordum. Tarikata karşı zafer kazansak bile… zamanım olacak mıydı bilmiyordum.
Şu an adımı inliyor, dudaklarımı ısırıp, dişleyip, yalayıp öpüyordu.
Yarın benden daha çok nefret edecekti. İş birliği yapmayı kabul etmiştim ama Killian’la olan evliliğimden kaçamazdım. O benim en büyük kozum, en kalın kalkanımdı.
🐉
Veee bölüm sonu canavarı!!
Evettt bölümle ilgili yorumlarınızı alayım. Biraz terledik, biraz duygulandık, savaşa geri sayım yapıyoruz ve GERGİNİM.
Diğerbölümbirdüğüngörebiliriz... Biliyorum, Dez'i çıldırtmaya çalışmıyorum ama bir düğün sahnesi olacak, Riley evlilikten kaçamayacağını düşünüyor. PEKİ NE OLACAK? Şimdilik cevabı bende ehehhe
Mel Karakurt'u ve Karakurtları unutmayın. Diğer hikayelerde büyük rol oynayacaklar hatta bizzattt başka bir kitabın konusu olabilirler :)))))
Kendinize bebek gibi bakın
Kaçtımmmm