İçeriğe geç

Yalanlar Mirası (Kemikler Mirası İkinci Kitap)

Bölüm 19 · 38 dk okuma

Yalanlar Mirası (Kemikler Mirası İkinci Kitap)

Bölüm 19

On Yedinci Bölüm: Yeni Oyuncu

Selamlar en sevdikklerimmmmm! Bölümü atmak biraz zor oldu, sistemsel arızalar yüzünden o yüzden biraz geciktim. Nabersiniz nasıl gidiyor? ÖZLEDİM SİZİ Bu benim yazarken yerimde tepindiğim ateşi ortaya attığım ve nasıl yanmaya başladığını izlediğim bir bölüm oldu. Anlayacaksınız :)))) Çok lafa tutmuyorum, sonsuz desteğiniz için bir kerrrreee daha teşekkür ediyor ve sizi bölüme alıyorum. Kaskları takalım lütfeeenn Keyifli sürüşler♥️ On Yedinci Bölüm "Yeni Oyuncu" Riley Acey City'nin en işlek caddesinde yürürken, güneş gökdelenlerin pencerelerinde ışıl ışıl parlıyordu. Bölgenin zenginliği, Arco ailesinin şanını sembolize ediyordu. Hırsızların mücevherleri gibi daima gösterişliydi. Mağazaların içinde, trafikte, sokakta koşuşturmaca içinde olan insanlar ailemin kim olduğunu, kırmızı mücevherler ve kırmızı topuklularla yanlarından geçen benim kim olduğumu çok iyi biliyorlardı. Bu ilgiden ve açığa çıkmış olmaktan nefret ediyordum. Deri yeleğimi istiyordum, çizmelerimi, kot şortumu ve Harley'imi istiyordum. Arkadaşlarımı, yeğenlerimi, kulübümü istiyordum. Parmağımdaki ağır yüzük yerine ruhuma temas edip içimi ateşle dolduran o alyansı istiyordum. Sarı saçlar yerine katran karası olanları istiyordum, mavi gözler yerine kaplan sarısını istiyordum... Başımı iki yana sallayıp telefonun diğer ucundaki ikizime odaklandım. "Konsepti öğrenebildin mi?" "Bağlantılarımın bir sınırı var Rafaella. Artık onlardan biri değilim, bana karşı tereddütlü davranıyorlar." İç çektim. "Bari beni keşif yapmam için etkinlik öncesinde içeriye sokabileceğini söyle." "Hayır." Keskin bir karşılık verdiğinde suratımın aldığı hali hayal etmiş gibi sesini yumuşattı. "Bu tehlikeli. Lanet olası ailemizin yanında olman zaten başlı başına bir risk. Keşif yapamazsın, seni her yerde izlediklerine eminim." Raphael'i dinlerken, ışıklardan karşıya geçtim. Beni takip ettiğini anlamadığımı sanan spor arabaya omzumun üstünden baktım. Köpekbalığı içgüdüleri ve büyük bir kıçım vardı, bir çift gözün daha sığacağı kadar genişti. "Eğer etkinliğin konseptinin ne türden bir boktanlığa sahip olduğunu öğrenemezsek kendine ayarlattığın davetiye boşa gidecek çünkü istemediğimiz sürprizlerle karşılaşacağız." "Sen öncelikle Killian'la ilgilen. Seni oraya götürmek isteyecek, etkinliğe kadar evlenmiş olacaksınız ve karısıyla gösteriş yapması gerekecek. Onu atlatmanın bir yolunu bulmalısın." Yılda iki kere düzenlenen ve RDM'in en çirkin, en iğrenç, en sapkın yanlarını bir gösteriye dönüştürdüğü özel ve son derece gizli etkinliğe iki ay vardı. Kurşunu geri alacaktım. Tüm varoluşumu buna adamıştım. Hiçbir pürüz olmamalıydı. Lanet olası evliliğim de buna dahildi. Düşüncesiyle bile kanımın çekildiğini hattın ucundan sezmiş olmalıydı. Saçma ikiz telepatisinin hâlâ çalışıyor olmasına şaşırmıştım. "Sadece... Rafaella, bırak bunu başka şekilde halledelim. İtalya'ya gel. Yanımda güvende olacaksın. Seninle ilgilenmeme izin ver..." Gözüme kestirdiğim kafeye girerken araç da yavaşça beni takip ediyordu. Eğer kemiklerim bambaşka sebepler yüzünden buz kesmiş olmasaydı, kafenin sıcaklığı beni rahatlatabilirdi. Sarı ve pembenin, güller ve sarmaşıkların karmaşasıyla dekore edilmiş kafenin en köşedeki iki kişilik masasına oturdum. "Sana benim için endişelen diye ödeme yapmıyorum." "Bana zaten ödeme yapmıyorsun Rafaella." Kendime büyük boy bir filtre kahve söyledim. "Seninle konuşmak için ağzımdan çıkarma zahmetine girdiğim her harf bir ödeme Raphael. Beni içeri sokmanın bir yolunu bul." Eski telefonu kapattım. Masanın altında hattı çıkarıp kırdım ve garsonun getirdiği içilmemiş sıcak kahvemin içine attım. Aracın göremediği bir açıda olduğumdan emin olunca ücreti masaya bırakıp kalktım ve lavaboların yanındaki personel çıkışına yürüdüm. Ara sokağa çıktığımda hızla sağıma soluma bakındım. Beni takip edenler bir süre sonra elbette içeride olmadığımı fark edecekti ama beni gözden kaçırdıklarını, bir haltlar çevirdiğimi itiraf etmeleri beceriksizleri yüzünden en kanlı şekilde ödüllendirilmelerine sebep olurdu. Bu yüzden hiçbir halt söylemeyeceklerdi. Caddeden yürümemeye özen göstererek birkaç blok geçtim. Hedefime vardığımda başımı kaldırıp kule gibi yükselen rezidansa baktım. Eğer kafa tutacak ve rakip olacak cüretkâr değilseniz; RDM isterse sizi ağına katkı sağlayan bir milyoner yapabilirdi, isterse en tepeden en dibe çekebilirdi, isterse öylece ortadan kaybolmanızı sağlayabilirdi. Sekizinci kattaki kadın bunların hiçbiri değildi. Ağın içinde kayıp bir ruh gibi savrulup duruyordu. Onu tükettiklerine emindim. İntikam ateşini söndürmüşlerdi, içgüdülerini ezip geçmişlerdi. En azından öyle olduğunu tahmin ediyordum. Seneler önce ona ulaşmak aklıma gelmişti ama elimde sunabileceğim hiçbir şey yoktu. Bu gözümü kör etmeden, beni geride tutan korkuları ardımda bırakmadan, sevdiğim insanları korumaya alıp tek başıma savaşmadan önceydi. Asansörden inip koridorun sonundaki daireye ulaştım. Kapıyı çaldıktan birkaç saniye sonra Caroline White beni karşıladı. Acey City'nin merhum senatörü Roger White'ın karısıydı. Hikâyemin, umutlarımın ve acılarımın fitilini yakan adam. RDM'in fikir ayrılığı yüzünden öldürdüğü ve Hayalet sayesinde ölümünün ardında iç savaşa sebep olacak bir kanıt, bir kurşun bırakılan liderlerinden biri. Birkaç saniye beni tanımaya çalıştı, kim olduğumu anlayınca kaşlarını çattı ve kapı pervazını kavrayan parmakları bembeyaz oldu. "Rafaella Arco. Kapımın önünde görmeyi beklediğim bir yüz değilsin." "Bazıları beni diğer her durumdan önce kapılarının önünde gördükleri için dua ederlerdi," diyerek çenemle içeriyi işarettim. "Girebilir miyim?" Ağın içinde olduğumu biliyor muydu emin değildim. Ama kocası liderlerden biriydi, bu yüzden sırlarımızı onunla paylaştıysa buna şaşırmazdım. Sımsıkı bir topuz yaptığı siyah saçları yüzündeki gerginliğe pek yardımcı olmuyordu. Alnında beliren damar oldukça göz önündeydi. Avuçlarını kalem eteğine silerek kenara çekildi. "Seninle daha önce hiç tanışmadığımızı varsayarsak, geçerken uğradığını pek sanmıyorum." Buraya ulaşana kadar tüm kameralardan kaçınmıştım. Caroline'ı kontrol altında tutmak için sürekli izlediklerine emindim. Eğer dikkat çekecek olmasaydı onu da Roger'la birlikte öldürürlerdi ancak bunu yapmamış sadece çenesini kapalı tuttuğundan emin olmuşlardı. Onu çocuklarıyla tehdit etmişlerdi. Bir iş kadınıydı, zekiydi. Evinin içindeki olası kameraları ve dinleme cihazlarını ortadan kaldırdığına güvenmek zorundaydım. Birlikte görülmemiz riskliydi. Bu yüzden evine gelmiştim. Bembeyaz döşemelere sahip ve içimi açmaktan çok sinirlerime dokunacak kadar temiz ve kusursuz görünen salona ardından Acey City manzarasını ayaklarının altına alan manzarasına baktım. "Bunu kısa keseceğim Caroline çünkü çok vaktimiz yok," dediğimde köşeyi dönüp beyazın başka bir tonundan oluşan mutfağa yönelmişti. Sırtı gerilince durdu ve bana kuşkulu bir bakış attı. "Beni tanımadığını biliyorum..." "Ah, değerli eşyalarımı ortadan kaldırmak isteyecek kadar ailenin gizli şöhretine hakimim." Evet, beni aslında tanıdığına dair ilk belirtiyi avcuma bırakmıştı. Mutfak adasına dirseklerimi yaslayarak karşı tarafıma geçişini izledim aramıza mesafe koyuyordu ama buna gerek yoktu. "Belli ki yeterince değil. Gerçekten istiyor olsaydım bu koca binayı çantamın içine sığdırırdım ve daha önce böyle bir yer olduğunu bile kanıtlayamazdın." Boynunu büktü ve kabullenişle başını salladı. "Su ister-" "Kocanın fikirleri ve değişim yaratma arzusu yüzünden öldürüldüğünü kanıtlamayı ne kadar istiyorsun?" diye sorarak lafını bıçak gibi kestim. Bardağa uzanan eli donup kaldı. Mutfağa iliklerime kadar işleyen bir sessizlik çöktü. Gözleri irileşmiş, orada az önce ustalıkla gizlediği bir korku belirmişti. Masum değildi ama hiçbirimiz değildik. Gri tarafta durmak zorundaydım. Bu şekilde müttefik toplayabilirdim. Gerçi tek ihtiyacım olan bu kadındı. Tezgâha eğilip gözlerinin içine baktım. "Çocuklarını hayatları boyunca ağ tarafından yutulabilecekleri korkusuyla büyütmekten kurtulmayı ne kadar istiyorsun?" Uzun süre beni izledi. Yüzümdeki tüm ayrıntıları; ciddiyeti, acımasızlığı, ateşi ve inancı tartıp biçti. Derin bir nefes aldı ve buzdolabına yöneldi. "Şarap o halde." 🐉 Geri döndüğüm kafeden tıpkı girdiğim gibi çıkarken peşime takılan pisliklerden biri hâlâ buradaydı. Aracın dışında telefonla konuşuyordu. Göz göze geldiğimizde çenesini sıktı ama yüzündeki öfkeyi ve şaşkınlığı gizleyemeden bakışlarını kaçırdı. O kapattığı an telefonum çaldı. "Evet?" "Neredesin canım?" Killian'ın sesi kulağımı tırmalayıp kafamın içinde çınladığında dişlerimi sıktım. "Biraz alışveriş yapıp kahve içmek istemiştim. Tek başıma. Ama pek mümkün değil, değil mi?" Kısa bir sessizlik oldu. "Tabii ki mümkün. Sadece... bir anda ortadan kaybolmanı istemem. Nişanlıma karşı oldukça korumacıyım biliyorsun. Etrafımız düşmanlarla dolu." İmasını kafama takamayacak kadar önümden geçip giden motosiklete odaklanmıştım. Bir Harley'di. Adam motosikleti kullanıyor, kadın kollarını boynuna dolamış saçları rüzgârda dalgalanırken kahkaha atıyordu. Adamın bir eli gidonda diğeri kadının bacağındaydı. Gözden kaybolana kadar onları izledim. Kalbime bir bıçak saplansa ve dakikalarca içimi oysa sanırım böyle acıtırdı. Evimi özlemiştim. Motosikletimi özlemiştim. Rüzgârı tenimde hissetmeyi, bana kanatlarımı veren o gürültüyü, altımdaki gücü, arkadaşlarımın kahkahalarını ve başımı çevirdiğimde her zaman beni izliyor olan o adamı özlemiştim. Müziği, kulüp evindeki kirli bardak altlıklarını, sigara dumanını, benzin ve viski kokusunu, asiliği, kural tanımazlığı özlemiştim. Yüzük parmağımdaki ağırlık beni yere çivileyecekmiş gibi artarken ayağımın altındaki dövme sızladı. Yolun sonuna kadar birlikte süreceğiz. Onları koruyordum. Kendimi buna inandırmak ve başka bir seçenek olmadığını kabullenmek zorundaydım. Belki onlara dönerdim. Belki yolun sonunda yeniden buluşurduk. Beni bulmayı denediklerini, planlar yaptıklarını biliyordum ancak yollarını kapatmıştım. "Rafaella..." Killian'ın sesi düşüncelerimi delip geçtiğinde boğazımı temizledim. "Evet?" "Akşam için hazır mısın? Yanına gelebilirim ve nişanlım için mükemmel elbiseyi bulabiliriz." Nişanlım... Tanrı aşkına. "Akşam görüşürüz," diyerek telefonu kapattım. Çoktan uzaklaştığını bilsem de motosikletin gözden kaybolduğu yere tekrar baktım. Acey City'nin en işlek ve kalabalık caddesiydi. Akşamları artık daha kaotik oluyordu çünkü birkaç metre ileride açılan mekân yeni bir kan getirmişti. Geçtiğimiz birkaç ay içinde Nico ve babamın açgözlü yırtıcılar gibi yakasına yapışıp birlikte bir sürü yatırıma imza attıkları; sonunda ağa soktukları ve sahiplerini oldukça memnun ettikleri iş adamının mekânıydı. Topuklularım kaldırımda tıkırdarken merakım beni oraya sürükledi. Bu akşamki etkinlikte gizemli yeni pislikle tanışacaktık, bir maskeyle elbette. Ağdaki ömrü kısa olacaktı, diğerleri gibi teker teker iplikler boynuna dolanmış şekilde orada salınışını hayal edebiliyordum. Yaklaştığım ve pürüzsüz, neredeyse katran gibi duran bir siyaha boyanmış dış cephe tamamen çıplaktı. İlkel duruyordu. Günahkâr. Sırların saklandığı kapalı bir kutu gibi. Ay yükseldiğinde camları bile görünmüyordu. Piç kurusu kendine o kadar güveniyordu ki, kumarhanesine bir isim bile vermemişti. Rakiplerini isimsiz bir mekânla bile çiğ çiğ yiyeceğini gösteriyordu, ki yapıyordu da. Kafamı kaldırdım, ön cephe sadeyken bile bir şekilde gösterişliydi. Merdivenler dik bir yokuş gibi yükseliyordu. Bulunduğum yerden içeriyi göremiyordum ancak... Hah. Demek isimsizlik buraya kadardı. Tam merdivenlerin üstüne parlak gri bir tabela asıyorlardı. Akşam ışıl ışıl parlayacağına emindim. İşçileri izleyen takım elbiseli adama odaklandım. Uzun boyluydu, küstahtı, siyah saçları üç numaraydı ve her şeyi titizlikle takip ediyordu. "Canarino," dedi bana bakmadan ama benimle konuştuğunu biliyordum. "Ortağım bu ismin uygun olduğunu düşündü ama fikrimi soracak kadar tartışmaya açık olsaydı; bir kumarhaneye bu kadar masum bir isim vermeyi reddederdim." Canarino. İtalyanca kanarya demekti. Bakışlarım adam ve tabela arasında gidip gelirken yavaşa yutkundum çünkü aniden nefesimin daraldığını hissettim. Kalbim anıların zihnime karışma hızıyla gümlüyordu. Ve her vuruşunda vücuduma bir sızı yayıyordu. Lanet kaderin, lanet bir oyunu olmalıydı. Değil mi? Adam merdivenleri inip karşıma geldiğinde çenemi kaldırıp duygularımı bir şalteri indirir gibi kapattım. "Ben," dedi elini uzatarak. Yani büyük oyuncunun ortağı oydu. Ailemin sürekli görüştüğü kişi. Bu akşama kadar erişebildiği tek kişi. Yüzünü ve kimliğini böylece açık etmesi ya aptallıktı ya da hiç korkusu yoktu. Çünkü kim olduğumu bildiğine emindim. Elini sıkmadan onu inceledim. Boğazını temizleyip gülümsedi. "Formaliteleri sevmiyorsun, o kadarını sezmiştim. Neyse ki zaten kim olduğunu biliyorum." Gözümün ucuyla içeriyi görmeye çalıştım. Oraya girmek gibi aceleci bir ihtiyaç hissediyordum. Ve nedenini bilmiyordum. "Tatlı mekân," diye mırıldandım. "Masada büyük bir yer kaptınız, saldırgan başlangıçlarla işin çekirdeğine yerleşmeye çalışmak büyük risk ama tebrik etmem gerekir." Konuşmam... Lanet olası yer, lanet olası onlara yakın olmak bile konuşmamı etkiliyordu. Geçmişimdeki maskeleri doğal bir şekilde giyinmemi sağlıyordu ve bundan nefret ediyordum. "Ama sana bir tavsiyem olacak." Dudakları kıvrıldı ama beni inceleyişinde samimi bir merak vardı. Kurnaz, tehlikeli ya da sinsi değildi. Sadece istekliydi. "İş tavsiyesi mi?" Ona bir adım yaklaştığımda fısıldıyordum. Ağa şevkle dahil olan herkesten tiksiniyordum. "Hayat tavsiyesi... Çünkü burada, dahil olmayı seçtiğin bu hayatta; biri kendini tanıtmaya istekli değilse onu tanımıyormuş gibi yapmak en akıllıca seçimdir." Çenesi kasılsa da gülüşünü bozmadan başını salladı. "Not edildi." "İçeriyi gezebilir miyim?" dedim birden. Ben sözlerim yüzünden kendimi lanetlesem de Ben hiç şaşırmadı. Gülümsemesi genişlerken yolumdan çekilip kolunu merdivenlere doğru açtı. "Canarino'nun kapıları sana her zaman açık." Sivri çıkışlarımı yumuşakça göğüslüyor olmasına ve böyle bir izne kaşlarımı çattım. Kafamdaki tilkileri besliyordu ve bundan hoşlanmıyordum. Basamakları çıkarken omzumun üstünden baktım. "Benimle gelmiyor musun?" Omuz silkti ve elini ceplerine soktu. "Sana çok yakın durmak istemiyorum, yaşayacağım uzun bir hayat var." Gözlerimi kıstım. Erkekleri tedirgin ettiğimi biliyordum ama Ben'in verdiği yanıtın altında yatan korkunun bana yönelik olduğu konusunda pek emin değildim. Uzun karanlık koridoru, cam zeminin altındaki neon ışıklar aydınlatıyordu. Çekici, davetkar ve... bir şekilde cehenneme uzanan bir yol gibiydi. Telefonuma uzanıp arkadaşlarıma mesaj atma alışkanlığıma direndim. Hayır bir alışkanlık değildi. Bir ihtiyaçtı. Sırlarını en gizli yaşayan ve en mesafeli olan her zaman bendim ama onlarla iletişim halinde olmamak, seslerini duymamak canımı yakıyordu. Uzaktayken ve bu zorunda kaldığım bir seçimken, hayatımdaki yerlerini daha büyük bir boşlukla fark ediyordum. Bu yüzden onların, kulübümün, yeğenlerimin ve... sahte kocamın yüzünü önüme getirip koridoru geçtim. Eh... bu mekânın bir kutu olduğu konusunda haklıydım. İçeride sakladıkları neredeyse bir ıslık çalmama sebep olacaktı. Sütunların desteklediği asmakatlar dikdörtgen yapının merkezi noktalarına yerleştirilmişti. Yukarıda perdeleri örtülü özel odalar vardı. Her sütunun tepesinde biçimleri büyüleyici yaratıkları andıran kuş heykelleri vardı... Canarino. Kanarya heykelleriydi. Kalbim hızla çarparken, kanım ısınıyordu. Vücudum ısınıyordu. Bu saçmaydı. Saçma bir tesadüfü sahiplenmem de saçmalığın daniskasıydı. Ortada dikdörtgen bir bar yerleştirilmişti ve etrafına açık oyun masaları dağıtılmıştı. Kenarlarda perdeli birkaç oda daha bulunuyordu. Lükstü; siyah, gri, altın sarısı ve neonlardan oluşuyordu. Duvarlardaki şeritler, koltuklar ve tavandan sarkan ışıklar bana country müziği, Helbarvest'i anımsatan bir stilde döşenmişti. Gösterişliydi ve beni heyecanlandırıyordu. Emerson ve Morgan buraya bayılırdı. Dez... O kanunsuz başkan yardımcısı buradan ilham alırdı. Masaların arasında yürürken kendimi bir mabede girmiş gibi hissediyordum. Nico beceriksiz piçin tekiydi ama doğru adamı içeriye almıştı. Bu beni korkutmalıydı, ağı güçlendirdikleri için tedirgin olmalıydım ancak kaçınılmaz zaferimize tereddütle yaklaşmayacaktım. Başımı sola doğru kaldırdım ve nefesim kesildi. "Siktir." Bir sahneydi. Tepesindeki alınlıklardan kanarya heykelleri sarkan, metalik griler ve ortadaki tek platformla; içimdeki şarkılar söyleyen açlığı uyandıran bir sahneydi. Aval aval baktığımı fark edip kaşlarımı çattım ve başımı çevirdim. Başka bir koridoru, muhtemelen "patronun" ofisine uzanan koridoru görünce kararlı adımlarla oraya yürüdüm. İznimi almıştım, almasaydım da umurumda değildi. Kapısı aralık ofise göz atıp kimse olmadığını anlayınca içeriye girdim. Maun bir masa, bir sandalye ve deri koltuklar dışında boştu. Masaya eğilip akşam tanışacağım herifle ilgili herhangi bir bilgiyi önceden bulmak için belgeleri kurcalamak istesem de hiçbir şey bulamadım. Sonra da sırtıma bir ürperti yayıldı. Bir ağırlık, neredeyse bir nefesti. Rahatsızlık veren yabancı bir his değildi. İzleniyormuşum gibi. Göz hapsine alınmışım gibi. Elimi masadan çektim ancak arkamdaki kapı gıcırdayana kadar arkamı dönmedim. Sesle irkildim ve tenime sıcaklık yayan o canlandırıcı his dağıldığında döndüm. Biriyle yüzleşmeyi beklesem de kimse yoktu. Hızla ofisten çıktım. Sağa sola bakındım, az önce orada biri daha vardı, buna emindim. Ama başka kimseyi göremedim. Kumarhanenin kapısına yürürken adımlarım hızlıydı, resmen o histen kaçmaya çalışıyordum. İzlendiğimi biliyordum. Koridorda ışığı gördüğümde nefeslerim de hızlanmıştı, sonunda caddenin gürültüsüne kavuştuğumda bedenimden bir titreme geçip ayaklarımın altından kayıp gitti. Elimi kalbime götürmemek için direndim. Merdivenleri inerken Ben'in biriyle konuştuğunu gördüm. Beni fark edince elini kaldırıp selam verdi. "Ailen müdavimlerimizden ve senin de etkilendiğini varsayıyorum." Ağzımı açtım ama diğer adam bana yüzünü döndüğünde sustum. Yerel bir polisti. Şu an için sivildi ancak rozeti kemerindeydi. Burada ne haltlar dönüyordu? RDM'in, Bağlantılar yani Devaney'ler aracılığıyla yerel polisi satın aldığını biliyordum ama ağ ile bağlantısı olan hiç kimseyle ulu orta görüşmeyeceklerini bilirlerdi. Merdivenleri yavaşça indim. "Memur..." Sıkmam için elini uzattı. "Dawson." Bakışlarımı ikisi arasında dolaştırırken bu sefer uzatılan eli sıktım. "Rafaella Arco." Memur Dawson gülümsedi. "Kim olduğunuzu biliyorum ama şahsen tanışmak büyük bir zevk." Yüzüme sahte bir gülümseme kondurma zahmetine girmedim. "Boş zamanlarınızda ne yaptığınızı sorgulamak bana düşmez ama..." Arkamı işaret ettim. "Kumarhanelerin favori mekânlarınızdan olmadığını tahmin ediyorum." Sözlerimi Ben'e bakarak tamamladım. Kumarhanelerin ve onları yönetenlerin favoriniz olmaması gerekiyor. Adam kahkaha atarak sırıttı. "Yakalandım," dedi ellerini havaya kaldırarak. "Ama böyle hayırsever ve Acey City destekçisi insanları sevmemek biraz zor." Boynumu büktüm, içgüdülerimde bir kaşıntı bir uğursuzluk tepkisi dolaşıyordu. "Ne demek istiyorsunuz?" "İki blok gerideki yeni binayı görmüş olmalısınız..." Başımı iki yana salladım. "Eh..." Omuz silkti. "Acey City'nin parlak ışıklarının altındaki pisliğin içinde çalışmak her zaman rahatsız olduğumuz bir durumdu." Ben'in omzunu sıktığında gözlerimi kıstım. "Şehrimize yapılan yeni yatırımların arasında yeni bir polis merkezinin de yer alması hepimizi memnun etti." Yüzümdeki tüm kan çekildi. Adamların birbirlerine attıkları işgüzar gülümsemelerin arasında omurgamdan kaypak bir his yayıldı. Yeni polis merkezi. Yeni yatırımlar. Burada neler döndüğünü anladığımda yumruklarımı sıkmamak ve gerginliğimi belli etmemek için yapabildiğim tüm samimiyetle gülümsedim. "Bu çok hoş. Acey City'yi insanlarını sıkıca birbirine bağlayan bir ağın merkezi olarak görüyorum... Tüm yatırımlar, beklenmedik iş birlikleri ve dost yüzler hepimizi güçlendiriyor." Yemi ortaya attım. Dawson'ın gözlerinde hesapçı bir parıltı belirdi. "Bir ağ... evet, bu düşünceyi benimseyebilirim." Yemi aldı, yuttu ve her şeyi gözümün önüne sererek tükürdü. RDM ve Devaneyler aradan çıkarılmıştı. Polis departmanının yeni bir sahibi vardı ve kumarhanenin sahipleriyle aynı kişilerdi. Sadece susmaları ve destekleri için para yedirilmiyordu. Yeni üyelerin asıl gücü buradaydı. Koskoca bir departmanı ağın parçası yapmışlardı. 🐉 Tenimi bu kadar güzel gösteren bir renkten nefret etmek gerçekten berbattı. Otel odamın ortasında durmuş, saatler boyunca ince topuklularımın altında cehennemin küllerini sürüklüyormuş ve gözlerimde bizzat o buz gibi ateşi gizliyormuş gibi görünmem gerektiği için bir süreliğine kendime omuzlarımı düşürme izni vermiştim. İnce askılı kırmızı elbise incecikti. Memelerimi, karnımı ve kalçamı sararak bileklerime kadar dökülüyordu. Sağ bacağımdaki derin yırtmaç iddialıydı ancak kuyruk sokumuma kadar inen sırt dekoltesi o yırtmacı tatlı gösteriyordu. Topuklularımı giyip büyük boy yatağın üstündeki ağzı açık el çantama kısa bir bakış attım. Bu geceki bağış etkinliğine silah sokmak yasaktı. Sanki buradaki herkes çıplak elleriyle, butonların üstündeki parmaklarıyla, baş sallayışlarıyla ya da tek kelimeleriyle onlarca can alan katiller değilmiş gibi. Sanki bu maskeli etkinlik, hayırseverlerin alçak gönüllü davranarak kimliklerini saklamak istedikleri için düzenlediği bir yardım gecesiymiş gibi. Sadece paravandı. Kirli, kanlı bir paravan. Birkaç hayatı kurtarıp, gölgelerde binlercesinin hayatını mahvedecekleri bağlantılar kuracaklardı. Katılımcıların bu gece burada konaklaması zorunluydu. Her odada bir tarikat üyesi varken kendimi hapsedilmiş hissediyordum. Odanın tavanı yüksek olsa da tepeme çöküp beni boğacakmış gibi geliyordu. Odamın kapısı açılıp kapandığında irkildim ve hemen sırtımı dikleştirip gözlerimi ve burnumu kapatan kırmızı maskemi elime aldım. Killian kısa koridoru geçip duvara yaslandı. Geriye doğru yatırdığı sarı saçlarını, mavi gözlerini, takım elbiselerini ve yüzündeki yara izini her gördüğümde vücudumda düğüm olan her kası gevşetmek için büyük çaba harcıyordum. Carter'a benziyordu, bir zamanlar dostum olan tekinsiz adama benziyordu ama değildi. Yıllarca zaafımı kullanarak benimle oynamıştı. Yıllarca... telefondaki çaresizliğimi dinlemişti. En başından beri anlaşmalı evlilik yapacağım kişi oydu. Bilmediğini iddia ediyordu, bana yardım etmek istediğini söylüyordu ama hepsi pahalı parfümünün altına gizlenmiş ucuz bir numaraydı. Onun Carter'ın kardeşi olduğuna inanmakta güçlük çekiyordum. Onun canını bağışladığıma inanamıyordum. "Dövmeni kapatmalısın." Şifonyerden bir toka alıp saçımı tepeden bir at kuyruğu yaptım. "Nedenmiş?" "Üyelerin çoğu bilmiyor olabilir ama Efendilere en yakın isimler bu gece burada olacak ve onlar o dövmenin ne anlama geldiğini çok iyi biliyorlar," dedi her zamanki sakin, yırtıcı ses tonuyla. "Nişanlımın isyankâr bir çocuk gibi görünmesini istemiyorum. Bu ikimize de zarar verir." Maskemi takıp yüzümü ona döndüm. "Killian... dövmeme baktıklarında gördükleri isyankâr bir çocuk değil kendi sonları. Bunu sen de biliyorsun." Bir elini cebine sokup bana yaklaştı. Varlığını soğukkanlılıkla karşıladım. Kişisel alanıma girdiğinde kokusuna ve vücudumda bıraktığı baskılayıcı etkiye göğüs gerdim. Boynuma uzanıp at kuyruğumu düzelttiğinde, dayanmalısın, diye geçirdim içimden. Sana sadece bu kadar dokunabilir ve katlanmak zorundasın. "Muhteşem görünüyorsun. Bu gece herkes benim ne kadar şanslı bir pislik olduğumu düşünecek." "Öylesin," dedim kuru kuru. Gözlerimin içine baktığında orada kıskançlığı, kini ve hastalıklı bir hasreti gördüm. "Carter'ın bizi izlediğini biliyorum. Sana sahip çıktığım, hatalarını bağışlamalarını sağladığım ve arkadaşlarının hayatlarını kurtardığım için benimle gurur duyuyor." O fısıldarken ben neredeyse öfkeden titriyordum. "İntikamımızda sana yardım ettiğim için benimle gurur duyuyor. Onları bitireceğimiz günü bekliyor." Gülümseyip başımı salladım. Evet, diyordu gözlerimdeki parıltı. Söylediğin her kelimeye inanıyorum. Sana minnettarlık besliyorum. Sana alışmaya başlıyorum. Geleceğimizi kabulleniyorum ve teşekkür ediyorum. Sana yeterince güvendiğimde en büyük sırrımı söyleyeceğim. Lanet olası pislik. Kollarımı boynuna sardığımda, fırsat bilerek belimi sımsıkı tuttu. Avcu sırtımdaydı ve safra boğazıma yükselmişti. Bedenim her zaman zihnimden daha fazlasını biliyordu sadece onu dinlememiştim. Tenim sadece tek bir elin dokunuşuyla canlanıyor, rahatlıyor, sınırlarını şevkle zorluyor ve hak ettiği sıcaklığı bulduğunu hissediyordu. Diğer dokunuşları reddediyordu, nefret ediyordu. Üstelik sadece bir yabancı değildi. Düşmanımdı. "En başından beri bana aşıktın değil mi?" Killian kaşlarını çattı ve yavaşça yutkundu. "Senin varlığınla dolu bir odada sadece bir saat Rafaella...Yıllar önce bunu yaşadığımda hiç şansım olmadığını biliyordum." 🐉 "Benimle dans eder misin?" Cesedinin üstünde dans etmeyi tercih ederim. "Tabii ki." "Bir şeyler içmek ister misin?" Tüm şişeleri kanınla doldurmayı tercih ederim. "Tabii ki." "Yüzüğün muhteşem görünüyor. Şanslı bir kadınsın." Seni o yüzükle boğduğumda yüzünün alacağı hal daha muhteşem görünecek. "Teşekkür ederim." Sadece bir saat dayanabilmiştim. Eşlik ettiğim, içki içtiğim, övgülerine tahammül ettiğim insanların bazıları maskeme rağmen beni tanıyor bazıları sinsi davranmaya çalışıp kim olduğumu anlamaya çalışıyordu. Hepsi tarikat üyesiydi. Bu lanet otelin, lanet organizasyon salonundaki her insan para için ruhunu, adını, vicdanını ve fikirlerini satmıştı. Hiçbir zaman onlardan biri olmamıştım ama bu kadar yalnız hissettiğim de olmamıştı. Aylardır bu oyunu oynuyordum, kazanacaklarıma ve mücadeleme tutunuyordum ama bazen... ağır geliyordu. Kendimi kadınlar tuvaletine atıp klozete çöktüğüm birkaç dakikadır tenimdeki ürperti, ruhumdaki sancı ve midemdeki bulantı dinmemişti. Bir tarafımda Devaney'ler diğer tarafımda ailemin, Arco'ların bulunduğu uzun bir masanın ortasında sırtım dik, yüzüm donuk ve ifadesiz durmaktan; herkes ortadan ikiye yarılacak bir porselen olduğumu düşünmesin diye yalancı gülümsemeler vermekten ve Killian'ın sahiplenici dokunuşlarına izin vermekten kaslarım kaskatı kesilmişti. Üstelik izleniyordum. Kalabalığın arasına karışan hiyerarşi sapkınlarının gözü üzerimdeydi. Aldığım nefesi bile takip ediyorlardı. Göze batan tek bir yanlış mimikle bile kulübümün, arkadaşlarımın, yeğenlerimin ve Dez'in peşine düşebilirlerdi. Ya da planımı hayata geçiremeden, kurallarından ve saygınlıklarından ödün verip acı çekmemi sağlayabilirlerdi. Şakaklarımı ovup derin bir nefes aldım ve kabinden çıktım. Kristal avizelerden sarkan loş ışıklandırmalar, dans edenler için ayrılmış ortadaki devasa alan, kenarlardaki masaların krem rengi saten örtüleri, pahalı yemekler, pahalı içkiler, daha karanlıkta kalmış bar, maskeli konuklar, maskeli garsonlar... her şey mükemmel görünmeliydi ama tek görebildiğim yamuk yumuk, çarpık yalanlardı. Sarı ve kumral kafalardan oluşan Devaneylerin tarafından dolaşarak siyah saçları ve esmer tenleriyle herkesten daha kurnaz görünen hırsız asilzadelerin tarafına geçtim. Annem, Killian ve Carter'ın annesiyle sohbet ediyor, babam kuzenlerim ve Nico'yla hararetli bir şekilde konuşuyordu. Killian ayağa kalkıp sandalyemi çektiğinde omzuma kondurmaya çalıştığı öpücükten içgüdüsel bir şekilde kaçtım. Annem sohbetinin arasında bu tavrımı kaçırmayarak gözlerini kıstı. Yerime yerleşip şarabımdan bir yudum alarak ona karşılık verdim. "Seninle gurur duyuyorum Nico. Yeni iş ortağımızın ağa katılmayı kabul etmesiyle, Efendiler borcumuzun neredeyse yarısını düşürmeyi kabul etti," dedi babam, Santino Arco. "Ne borcu?" Konuşmalarına atlayışımla ters bakışlar kazandım ancak hiçbiri annem kadar kindar değildi. "Onur borcu Rafaella. Ardında bıraktıklarının eseri, geri dönmen ne yazık ki harcayacağımız altınlar açısından pek yeterli olmadı." "Sen zeki bir kadınsın Palmira. Rafaella geri dönmeseydi, borcunuzu ödemek için bile fırsat bulamayacağınızı biliyorsun," dedi Killian beni savunup büyük elini uyluğumun üstüne yerleştirerek. Dişlerimi gösterip, parmaklarını kesmek bir sevgi gösterisi sayılsaydı, harika olurdu. Annem ona dünyadaki en favori insanıymış gibi tatlı tatlı gülümserken gözlerimi devirmemek için kadehime odaklandım. RDM'den öncesinde de pek sevgi dolu bir aile olduğumuz söylenemezdi. En azından o zamanlar aramızdan biri ölseydi, birkaç gözyaşı dökebilirdik. Arco portresi büyüklerimizin o ilk hırsızlığından beri stratejiye dayalı birlikteliklerin ve bağların ürünüydü. Güçlüydü ama sahteydi. Bunu artık daha iyi görüyordum. Sadece ikizimle aramda inkâr edemeyeceğim bir bağ vardı. Çocukken onun bir yeri kanarsa benim canım yanardı. Çocukken... geçmiş zaman. Benim gerçek bir ailem vardı ama bu masadakilerden oluşmuyordu. Benden çok uzaktalardı. Vücudum her birkaç dakika bir kendi kendine ürperiyordu. Düşmanlarımın arasında olduğumu bana sürekli hatırlatıyordu. Aylardır böyleydim ve çok yorucuydu. "Bu gizemli adamının bir ismi var mı Nico?" dedim dikkatimi dağıtmak için. O adamı merak ediyordum. Düşmanlardan oluşan ağa yeni eklenen bir isim olduğu için değildi. Mekânını görmüştüm, ona yapılan yatırımın büyüklüğünü görmüştüm, birkaç ayda kurduğu krallığı ve gücü görmüştüm. Kanaryalar... bu sinirlerime dokunan bir tesadüftü. Nico'nun çenesi gerilirken babam biricik oğlunun imdadına yetişti. "Ortağıyla daha çok iletişim halindeyiz. Efendiler bilmeleri gereken her şeyi biliyor. İsmine ihtiyacımız yok faydalarıyla daha çok ilgileniyoruz." İsimsizlik tarikatta alışıldık bir durumdu ancak ortak iş yapmak farklıydı. Dudaklarım kıvrılırken babamın profesyonelliğine değil Nico'nun hassas gururuna saldırdım. "Yani onu ağa katan sensin ama ismini sana söyleyecek kadar dengi olduğunu düşünmüyor." Annem yan taraftan bir yerlerden tısladı. Babam beni hem takdir hem de ayıplamayla süzdü. Eh, Nico da beni öldürmek üzereymiş gibi görünüyordu. "İş ortağımın ismini biliyorum Rafaella. Bu gece misafirimiz olacak, herkesle bizzat tanışma isteğine saygı duyuyorum." Bundan önce aylarca, havalimanında, bizi kovaladıkları ve yakalandığı anda hayatımı cehenneme çeviren yüzü aklıma düştü. Belki de onu kurtarmamalıydım. "Öyle diyorsan..." Killian hafifçe güldüğünde, dudaklarındaki kıvrıma çatalımı batırmak istedim. "Uslu dur bebeğim." Benimle konuşma şeklinde narsistik bir gurur vardı. Ben Carter için onunla iletişimde kalırken, Ottalane'e gelmeye cesaret ettiğinde geçmişimizin hatırına onu hayatımda tutmaya devam ederken benden parçalar alıyordu. Yalan söylüyordu. Oyun oynuyordu. Şimdi beni ele geçirdiğini düşünüyordu. Hâlâ benim tarafımda olduğunu ama elimizden gelenin boyun eğerek omuz omuza durmak olduğunu zihnime aşılamaya çalışıyordu. Güvenli kollarında çözülmemi bekliyordu. "Bu benim uslu-" Karşılık vermek için ağzımı açtım ama neredeyse sekiz senedir duymaktan aşina olduğum, artık kulağa bir müzik gibi gelmeye başlayan hayalet bir sesle irkildim. Hızla etrafıma bakındığımda kimsenin aldırış etmediğine o sesin kimsenin teninin altına işleyip, dikkatlerini çekmediğini gördüm. Belki de hayal etmiştim. Belki de hasret yüzünden kafayı biraz sıyırmaya başlamıştım. Şarabıma uzandığımda elim havada asılı kaldı. Hayır. Seğirmeye başladı. Çünkü bir daha duydum. Titrememi gizlemek için elimi kucağıma indirdim ve otelin giriş katındaki salonundan, valelerin koşturduğu ve araçların park edildiği alanı görmeye çalıştım. Sadece hayal ediyordum sadece... Bir kez daha. Bu sefer yüreğim ağzıma fırlamış, boğazımdaki nabzım beni boğacak gibi atmaya başlamıştı. Bir Harley'in kükremesiydi. Çok uzaktaydı. Sanki öyle bir ses frekansına sahipti ki sadece ben duyabiliyordum. Kimse aldırış etmedi çünkü misafirler arasında araba yerine motosikletleriyle gösteriş yapmayı sevenler de vardı. Ama ben o sesi tanıyordum. Trafik ışıklarında gösteriş yapmak için verdiği ara gazın sesiydi. Boş asfaltta sürü kahkahalarla son sürat giderken onun kurnaz gülümsemesine mırlayarak eşil eden gücün sesiydi. Evimizde o girene kadar gizli gizli bekleyişlerimin ve arazide yankılandığı an ortadan kaybolurken kalbimde beliren ritmin sesiydi. Yanılmadığımı biliyordum. Killian uyluğumu sıkıp yüzüme eğildiğinde hafifçe yerimden sıçradım. "İyi misin?" Salonun yüksek kemerli girişine saplanan bakışlarımı güçlükle ayırdım. "İyiyim sadece biraz başım döndü," diye mırıldandım. Killian hemen bileğimi kavradı. "Kendini iyi hissetmiyorsan odana çıkabiliriz. Seninle ilgilenmek bu etkinlikten daha iyi olur." Başımı iki yana salladım, önerisine itiraz ediyor gibi görünüyordum ama aslında kafamdaki düşünceleri susturuyordum. Burada olamazdı. Buraya gelemezdi. Böyle bir şeyi yapamazdı. Onu çok özledim. Sebebi buydu. Özlem. O kapıdan içeri gireceği yoktu. "İşte günün adamı." Nico'nun kurnaz bir keyifle canlanan bakışlarını takip ettim. Girişten elleri ceplerinde bir adam geçti. Alnından elmacık kemiklerine kadar inen beyaz bir maske takmış, siyah bir takım giymişti. Ağzındaki yumuşak gülümsemeden onu tanımıştım. Maskesi çok bir şeyi gizlemiyordu. Bu Ben'di. Gizemli adamın ortağı. Kardeşim ve babam misafirlerini karşılamak için ayağa kalkarken Ben sola, masamıza doğru yöneldi. Sonra da arkasında bir adam daha belirdi. Aldığım keskin nefes kulaklarıma bir kükreme gibi geldi. Midem takla attı ve bir an karnımın bomboş kaldığını hissettim. Kanımın derimin üstüne sızmasından korkuyordum. Kalp atışlarımın dışarıdan duyulabileceğinden; içimdeki coşkuyu, korkuyu, öfkeyi ve özlemi ele vereceğinden çekiniyordum. Dudaklarının arasından çektiği sigarayı garsonun ona uzattığı tepside söndürdü. Bir kadeh viskiyi aldı ve tek elini cebine sokarak. Masamıza, bana doğru yürümeye başladı. Saçları kısacık kesilmişti. Güçlü boynunu ve kafa yapısını ortaya çıkarıyordu. Kapkara maskesi alnından ağzının kenarlarına kadar iniyordu. Keskin ve kıvrımlıydı, onu neredeyse tanınmaz hale getiren uzamış sakallarıyla birleşiyordu. Neredeyse tanınmaz... Ama ben o kurnaz, keskin ve karanlık gözleri her yerde tanırdım. O çalımlı, erkeksi ve kontrollü; adım attığı yere tehditler saçan yürüyüşü her yerde tanırdım. Sigarayı içişini, son dumanı üfleyişini, kadehini dudaklarına götürüşünü... Zangır zangır titrememek, bağırmamak ve ona atılmamak için masa örtüsü sımsıkı kavradım. O olamazdı ama oydu. Burada ne işi vardı? Burada olmamalıydı. Burası bir yılan yuvasıydı. Burası düşmanımızın inlerinden biriydi. Neden buradaydı... Nasıl... Panik göğsümde dolaştı, damarlarıma doldu. Korku beni felç etti. İlk defa, başımdan geçen onca badireye rağmen ne yapacağımı bilemedim. "Rafaella..." Killian'ın sert sesi beni ayıltmaya yetmedi. Gözleri salonu tararken ona doğru hareket eden aile fertlerimi fark edince bakışları masaya, direkt gözlerime kayan adamın varlığıyla sarsılırken burası alev alsaydı yerimden kıpırdayamazdım. Bakışlarımız yumuşakça buluşmadı, aramızdaki mesafede davullar ve şimşekler çakarak çarpıştı. Maskenin ardına gizlenmiş karanlık gözleri sadece bir saniye boyunca alevlendi. Çarpık ifadesi, kaskatı kesildi. Özlem, şehvet, aşk ve öfke... O bir saniyede bir ömre yetecek kadar duygu ruhuma doldu. Aile fertlerimle tokalaşmasını ve sözlerine başını sallamasını seyrettim. Duyularımın baskılandığı bir kuyunun içindeydim. Ben'le geldiğini görebiliyordum. Zihnim her zaman bilgiye aç bir kurt gibi çalıştığı ve aldığı her şeyi tükettiği için arka planda parçaları birleştiriyordum. Ailemin yeni iş ortakları. Acey City'nin yeni yatırımcıları. RDM'in yeni gözdesi. Canarino. Kanaryalar. Ben'in yanımdaki tedirginliği ve ilgisi. Midem ayaklarımla birlikte yere çakıldı. Dez buradaydı. Kocam buradaydı. Hiçbiri onu maskesi, yeni görünüşü, karakteristik dövmelerini gizleyiş şekli yüzünden tanımamıştı. Siyah ceket, siyah gömlek ve siyah pantolonun ardındaki iri cüssesini sadece faydalı bir tehlike olarak görüyorlardı. Fırsat. İş birliği. Güç. Onları kandırmıştı. Dez oyuna katılmıştı. Babamın herkesi onunla tanıştırdığını, masamıza yaklaşmasını, içimize sızmasını sağladığını adım anılana kadar fark etmedim. Tam karşımdaydı. "Bay Lawrence, bu benim tek kızım Rafaella." Bir insan aralıklarla nefesi kaç kere kesildiğinde ölebilirdi? Sanırım bunu test etmek üzereydim. Lawrance. Kendi seçtiğim sahte soy ismimi kullanmıştı. Mekânına takma adımı vermişti. Herkes bir tepki vermem için bana bakıyordu. Huzursuzlukları tenimde ısırıklar bırakıyordu. Bilmiyorlardı. Canlı canlı yandığımı hissedemiyorlardı. Aramızda sadece bir masa vardı. Kaplan sarısı gözleri yüzümün her bir karışını tadıyor, içiyor, içine çekiyordu. Vücudunun sıcaklığı elbisemi delip geçiyordu. Varlığı beni kuşatıyordu. Burada ne işin var? diye çığlık atmak istiyordum. Seni tanıyacaklar. Killian seni tanıyacak. Bir maske seni uzun süre koruyamaz. Bana bunu neden yapıyorsun? Bize... Biri... muhtemelen Palmira Arco; boğazını temizlediğinde titreyen bacaklarımın üstünde doğruldum. Bir damla... bir damla gözyaşının yanağımdan çeneme süzüldüğünü hissettim ama maske görünmeyecek kadarını tutmuştu. Duygularım ve sinirlerim tamamen boşalmasın diye çabalıyordum ama çok zordu. Bu dayanılmaz bir sınavdı. Elimi uzattım. Gözlerinin içine baktım. O an Dez'in çenesinin kasıldığını, bakışlarında fırtınaların koptuğunu gördüm. Kafamın içinde kurnaz, tehlikeli sesinin ve sadece son anlarımızda duyduğum aşkın kakofonisi dönüp duruyordu. Bebeğim. Tatlım. Aşkım. Küçük kanarya. Elini kaldırdığında bakışları benimkine kaydı. Bir gözü ve sadece bana verdiği ağzının kenarındaki o tik seğirdi. Şu an yapabileceğim en yanlış seçimi yapmıştım. Sol elimi uzatmıştım. Başkasının olduğumu simgeleyen nişan yüzüğüm olan elimi. Elini geri çektiğinde gerginlik masadaki tüm bedenler arasında sekti. "Seninle tanışmak bir zevk Rafaella. Acey City konuşuyor, hakkında çok şey duydum." Tanrım, sesi. Dez'in sesi... Meydan okumanın aşinalığı ruhumda yankılandı. Sadece onun varlığı kanımı kaynattığı ve masadakilerin benden bekleyeceği bu olduğu için karşılık verdim. "Umarım iyi şeylerdir. Kötüyse de burada söylemeyecek kadar akıllısındır." "Rafaella!" diye tısladı annem. Dez'in yüzünde öfkeli bir kıvılcım çaktı. Orada nefreti de görüyordum. Onu terk etmiştim ve beni bulmuştu. Bedenimi baştan aşağıya süzdü. "Akıllı, kurnaz, becerikli; birkaç adamın gözyaşlarına senin adını vermişler. Ama kırmızılar içindeki Rafaella Arco'nun güzelliğini anlatmaya kelimelerinin yetmediği çok belli." Bana yabancılaşan, soğuk tınıyı kafamın içinde defalarca kez evirip çeviremeden bir el belime uzandı. Killian. Dez'in burun delikleri genişledi. Killian tokalaşmak için uzandığında, "Killian Devaney. İşlerini takdir etmeden önce bana çok tanıdık geldiğini söylemeliyim. Daha önce karşılaşmış mıydık?" Sırtımı dikleştirdim ve paniğimi bastırdım. Sırf bu yüzden iğrendiğim dokunuştan kaçmadım. Killian'ın yüzünde kuşku ya da şüphe olup olmadığına bakmak istiyordum ama gözlerimi Dez'den ayıramıyordum. Eli havada asılı kalmıştı. Bana yaptığı gibi. Sadece ama sadece bana dokunuşuna odaklıydı. Fırtına öncesi sessizlik kaplıydı yüzünde. Sinsi bir kıyamet. "Sanırım tebrik etmeliyim?" Killian'a ve bana verdiği tek karşılık buydu. Düzenbaz, kanunsuz, tehlikeli ve şeytani başkan yardımcısından eser yoktu. Bir iş insanıydı. Dez'in sık görmediğim diğer yüzü. Kelimeleri buzla kaplı bir bıçak gibiydi. Bunun gerçek olmadığını bilecek kadar beni iyi tanıyordu. Ama ihanete uğramışlığın izleri çehresini çoktan kaplamıştı. Tıpkı benim acım gibi. Killian kolunu tamamen belime dolayıp gülümsediğinde düşman hattının benim olduğum tarafındaki tehlike dinmişti ama diğer taraf... Dez'in öfkesinin kontrollü olduğunu biliyordum ama söz konusu ben olduğumda... dengesizleşiyordu. "Teşekkürler. Artık bu yapının bir parçası olduğuna göre düğün davetiyemizin sana ulaştığından emin olacağım." Duyurusu bir uyarıydı. Dez'in kim olduğunu henüz çözememişti ama bana bakış şekli Killian'a bir tehditti. Dez'in öne doğru sallandı. Ufacık bir adım. Başımı yavaşça iki yana salladım. Bunu yapma. Buraya ne halt etmek için geldiğini bilmiyorum ama bunu yapma. "Seni tanıştırmak istediğim birkaç kişi var," dedi babam salonu işaret ederek. "Burada çok merak uyandırdın." Kalbim hızla çarptı. Git, ortadan kaybol. Her ne yapıyorsan buna son ver. Gitme, yanımda kal. Parçalanmadan beni tut. Dez dilini şaklattı ve tam karşımdaki sandalyeyi çekti. Babamın kaşları kafa karışıklığıyla çatılırken o yerine yerleşti. "Belki daha sonra. Öncelikle bu masadaki insanları daha iyi tanımayı umuyorum." Yaptı da. Bir saat boyunca köklerimi, aile fertlerimi, başarılarımızı, Redemorte'ye kattıklarımızı öğrendi. Daxton Lawrence. Giyindiği isim buydu. Hem gerçek hem sahte. Kendini o kadar inandırıcı bir şekilde satıyordu ki, karşımdakinin başkan yardımcım, sahte kocam ve patronum olduğuna inanmak zordu. Gözleri hep benim üstümdeydi, benimkiler de onda. Killian ile temaslarımızı aklına kazıyordu ve ben patlayacak gibi hissediyordum. Dez, kanlı canlı bir şekilde tarikatın salonunda, ailemin masasındaydı. Son gördüğüm kalbimi sızlatan o halinden eser yoktu. Hastanede onu yaralı bir şekilde terk etmiştim deri değiştiren bir canavar gibi karşıma geçmişti. Sessizdim. Öfkeliydim. İnanmakta güçlük çekiyordum. Ne haltlar karıştırdığını anlamaya çalışmaktan başka bir şey yapamıyordum. Onu kenara çekemiyor, tuvalete gidip peşime takılmasını beklemiyordum çünkü bu kadar göz üstümüzdeyken bu imkânsızdı. Etkinlikten sonra... bekleyecektim ve onu bulacaktım. Ağlamak, çığlık atmak, işime karıştığı, yaptıklarımı silip atmak üzere olduğu için onu boğmak istiyordum ama çarpık bir yanım, ona âşık olduğunu çok geç fark eden yanım varlığından güç alıyor, tenine dokunmayı, yabancılığı bir kenara bırakmayı arzuluyordu. Üç ay önce başlattığım oyunu sürdürmek zorundaydım. O da aynısı yapıyordu. Zorlanıyordum, baskı ve kafa karışıklığı beni boğuyordu. Bara yönelmek için aniden ayağa kalktım. "Başka bir içki alacağım." Dez de yerinde kıpırdanıp yerinden kalkacak gibi atıldı sonra boğazını temizleyip bedenini gevşetti. Bana hâlâ duyarlıydı. Gözünün önünden ayrılmamı istemiyordu, bunu vücudunun dilinden anlayabiliyordum. Killian bileğimi tutup doğruldu ve çeneme uzandı. "Ben hallederim." Beni öpecekti. Siktir. Bir şangırtıyla irkildim. Başımı hızla Dez'e çevirdim. Az önce elinin yanında duran kadeh zeminde tuzla buz olmuştu. "Sanırım benim de yeni bir kadehe ihtiyacım var." Killian gözlerini kıstığında boğazımı temizleyerek sandalyemi ittim. "Sorun yok. Siz devam edin." Arkamı döndüğümde omzumun üstünden Dez'e baktım, beni izlerkenki vahşi ifadesiyle ağzım kurudu. "Size bir içki getirmeyeceğim Bay Lawrence. Bana bara yürüyüp, talebinizi söyleyebilecek kadar becerikli göründünüz." Ağzı dümdüz olurken yalnızca sandalyesini ittiğini görecek kadar orada kaldım. Topuklarım zemini döverken derin nefesler alarak ve titreyen ellerimi gizleyerek bara yürüdüm. Basamakları çıktığımda bar tezgahına can simidi gibi tutundum. Hepsi kendim için olan üç tekila shot söylerken, vücudum saatlerin gerginliğinin acısını çekmeye başlamıştı. Barmen üç bardağı da önüme koyduğunda birini hiç durmadan diktim. Alkol boğazımı yakıp ciğerlerime kadar sızarken sertçe yutkundum. İkinci bardağa geçemeden omurgam boyunca bir sıcaklık dolaştı. Kalın kollar tezgâhta tam yanıma yerleşti. "Bir kadeh Marsala," dedi barmene. Benim en sevdiğim, sürekli kulisime yollattığı ve karşısında içtiğim ilk içkiydi. Şarap sevmezdi bile. Başımı ona çevirmeye cesaret edemedim. Adını sesli bir şekilde anmakta zorlandım. Gözlerim ve boğazım yanıyordu. "Dez... Burada ne yapıyorsun?" Cevap vermedi. Hareket bile etmedi. Bu da beni ona bakmak zorunda bıraktı. Şarap kadehini tutan parmakları bembeyazdı. Maskenin ardındaki gözlerini kapatmıştı. Burnundan derin nefesler alıyordu. Tanrım. Titriyordu. "Dez..." diye fısıldadım tekrar. "Ne yaptığın hakkında bir fikrin var mı? Buraya gelemezsin. Ne boklar çeviriyorsan bunu yapamazsın. Planlarım var. Benim... Benim planlarım var ve onları mahvedeceksin. Bizi mahvedeceksin." Onu deli gibi özlemiştim. Onunla karşılaştığım için heyecan ve kalp ağrısıyla doluydum ancak öfkeliydim de. Aramızda ölümcül bir sessizlik dolaştı sonunda derin bir nefes aldı. "Sana nasıl bir adam gibi görünüyorum?" Kaşlarımı çattım. Benimle konuşmadığını çok geç fark ettim. Genç barmenle konuşuyordu. Yüzünde tedirgin bir gülümseme olan barmenle. "Bu soruya yanlış bir yanıt verirsem, buradan tek parça halinde çıkmamamı sağlayacak bir adam gibi efendim." Dez ona duygusuz bir şekilde bakmayı sürdürdü. "Ah, sen bir de beni üç ay on gün beş saat önce görmeliydin. Bir hastane odasında uyanıp, karımın beni terk ettiğini bir not ve avcumdaki yüzükle öğrendiğimde." Dudaklarımın arasından kaçmak üzere olan sert nefesi ikinci tekilamı içerek engelledim. Barmen bana kaçamak bir bakış attığında bir cevap vermemesi, sadece dinlemesi için onu sessizce uyardım. "Karım..." dedi Dez, kelimeyi bir boğuk bir hırıltının içine hapsederek. "Acımasız, ateşli ve seni deliliğe sürükleyecek kadar büyüleyici bir kadındı..." Kadındı... Geçmiş zaman. Neye kalkıştığımı biliyordum. Sonuçlarını biliyordum. Yine de o kanlı canlı yanımdayken, benimle aynı oksijeni soluyorken; bedellerimin, yalanlarımın ağırlığı dalga dalga beni çarpıyordu. "İnandığım tek din oydu. Taptığım tek tanrı... Bir adam tanrısının onu terk ettiğini anladığında neler yapar biliyor musun evlat?" Barmen başka bir içki hazırlarken onu dinlemekten kaçamıyordu. "Ne yapar?" "Aşkını dualarla, yakarışlarla duyuramıyorsa içine düştüğü karanlığı ateşe verir. Onun gittiği dünyaları yakıp yıkar..." Son shot bana sıvı cesareti verecekti. Bunu Rebel'dan öğrenmiştim. Korkumu, acımı ve tenimde yanmaya başlayan acımasız özlemi söndürecekti. "Tekrar dikkatini çekmek için mi?" diye sordu barmen, kendi sorusuyla ürperip hata yapıp yapmadığını anlamaya çalışarak. Dez buz gibi bir kahkaha attı. Sarkıtları içime saplandı. "Dikkatini çekmek bir sonuç. Amaçsa intikam almak. Bir arada olmadıkları hiçbir hayatı kabul etmediğini ve tüm o hayatları yok edebilecek kadar tutkulu ve çıldırmış olduğunu göstermek." Barın diğer ucundan biri seslendiğinde barmenin ayaklarının yere değdiğini bile görmemiştim. Lanet olası gözyaşlarımla tehdit edilirken sırtımı dikleştirdim. "Her ne planlıyorsan buna bir son ver. Helbarvest'e dön Dez. Yoluma çıkma." Asıl söylemek istediklerim bunların hiçbiri değildi ama o kelimeleri duyacak bir adam da yoktu karşımda. "Seni tekrar görmeyi ne kadar süre bekledim biliyor musun Riley?" Adımın, seçtiğim ismin dudaklarından dökülmesiyle sessizce hıçkırdım. Göğsümde bir oyuk açmıştı. "Beni terk etin... Beni geride bıraktın. Bunun bana ne yaptığını biliyor musun?" "Yapmam gerekeni yaptım," diye hırladım. Duygularım taşıyordu, tutamıyordum. "Asıl sen kanın yüzüme sıçradığında, bedeninin ağırlığını sırtımda hissettiğimde, seni hastaneye yetiştirmeye çalıştığımda yaşadığım çaresizliği biliyor musun Dez? Yeğenlerimin zarar görmesi korkusunu, yeniden. Dostlarımın, kulübümün..." "Az önce..." diye hırlayarak sözümü kesti. "Nadir gülümsemelerini ezberlediğim, gözlerinin içindeki fırtınayı herkesten iyi tanıdığım, motosikleti yeryüzüne inmiş en kutsal varlık gibi sürdüğünü bildiğim, teninin avuçlarımdaki hissiyle yaşama tutunduğum ve inlemelerini aklımın her köşesine kazıdığım karımla yeniden tanıştırıldım..." Kulağıma yaklaştığında susmaktan başka bir şey yapamadım. "Kahrolası müstakbel kocasının önünde." "Bu gerçek değil. Eğer şimdi gider ve başladığım işi bitirmeme izin verirsen hiçbirinin anlamı kalmayacak. Ben istediğimde hepsi bitecek." Kuru kuru güldü. "Hayır. Bizimki kâğıt üstünde sahteydi. Bu anlaşmalı bir evlilik ve sonuna kadar gerçek." Yüzümü ona çevirdiğimde maskelerimiz birbirine değmek üzereydi. Ona dokunmak istedim. Güçlü kaslarını hissetmek, dövmelerinin yolunu tırnaklarımla takip etmek. Nefesi dudaklarımı karıncalandırıyor, beni en büyük zaafımın tuzağına çekiyordu. "Canarino. Polis departmanı. Ailemle ortak yatırımlar ve tarikatın ağı içindeki en tehlikeli yerlere sahte bir kimlikle tekrar sızmak... Aklını mı kaçırdın Dez?" Dudağının kenarı maskesinin kıvrımına değecek kadar kıvrıldı. Evet aklını kaçırmıştı. Ve yakalanmak gibi bir korkusu yoktu hatta bunu istiyordu... Yanıma sokulup beni kokladığında kaskatı kesilip hızla etrafıma baktım. Işıklar loştu ama arkadan nasıl göründüğümüzü bilmiyordum. Çok uzun süre barda kalmıştık. "Hâlâ sensin," diye fısıldadı. "Onun gibi kokuyor olsaydın, buradan kimse canlı çıkamazdı Riley. Sana dokunmasına sakın izin verme. Planın her neyse... orada bir düğün olmayacak." Kendini bardan itti, ona dönmedim, bakışlarımla bile takip etmedim. "Siktir." Arkamdan homurdandığını duydum. İçkisini unutmuş gibi yaparak tekrar döndüğünde kadehe uzandı. Kolu omzumu sıyırdı, göğsünü sırtıma bastırdı. Gözlerimi kapattım. Bir, iki, üç saniye. Bana yapabildiği kadar yaslandı, beni yapabildiği kadar hissetti. Ben de tüm duyularımla onu içime çektim. "Sana zarar verdiler mi?" Sustu, sanki bunu sormayı daha önce düşünmediği için kendine nefret kusuyordu. "İyi misin Riley? İyi olduğunu duymaya ihtiyacım var bebeğim." Saatler önce düştüğüm yorgunluğun yerini güç doldurdu. Burada olduğu için korkuyor ve panikliyordum ama kaderin bir cilvesi daha suratıma çarpmıştı. Bir sürpriz. Dez'in varlığı gücümü hatırlatıyordu, benim yakıtım oluyordu. Sanki az önce yeni bir aile dostuyla hoş bir sohbetten kalkmış gibi yaparak yüzüme sahte bir gülümseme kondurdum ve yanından geçtim. "Benim de buradan siktir olup gitmene ihtiyacım var." 🐉 Saat gece üçtü. Ayaklarımı otel odamın yumuşak ve zengin yer döşemelerine sürterek volta atıyordum. Etkinlik sorunsuz geçmiş, paravan başarıyla yerine getirilmiş, yalancı bağışlar toplanmıştı. Buradaki pislikler ellerini kan gölünden bir süre çıkarıp bulutların, güneşin, kutsal suların ve lanet olası iyiliğin arasında dolaştırmış ve sahte bir arınma yaşamışlardı. Tüm misafirler odasına çekilmiş, ağın rütbelileri elbette ki otelden ayrılmıştı. Ve Dez... Buradaydı. Elimi kalbime bastırıp gülümsedim. Buradaydı. Elimi yumruk yapıp kaşlarımı çattım. Odasına çekilmek için masadan ayrılır ayrılmaz hem rahatlamış hem de hüzünlenmiştim. Korkmuştum. Arcolar ona bayılmıştı. Killian şüpheliydi. En tehlikelisi de buydu. Ancak onu anımsıyor olması, hassas erkek egosunun ötesine geçememişti. Dez'in bana bakışlarından rahatsız olmuştu, tüm gece ellerini en tatlı gülümsemelerimle kendimden uzak tutmaya çalışmıştım. Kocamın... sahte ve kindar kocamın masanın ortasında onu vurması kaçınılmaz görünmüştü. Killian üst katta kendi ailesiyle aynı koridorda kalıyordu. Ailem yanımdaki odalara sıralanmıştı. Dez neredeydi? Onu bulmalı, konuşmalıydım. Kapıya baktım. Kulüp de onunla mıydı? Arkadaşlarım da o uçuk planının bir parçası mıydı? Tanrım! Bu otel tarikat üyeleriyle dolup taşıyordu. İzleniyordum ve bana güvenmiyorlardı. Dez'in kim olduğunu anlamasalar bile beni onu ararken, beni onunla görmeleri kıymetli evlilik kurumuna bir ihanet olurdu. Sikikler. Şu an buradaydı, aynı otelde kalıyorduk ve başka bir şansım olmayabilirdi. Dez'in vazgeçmesini sağlamalıydım, canımı yaksa da onu uzaklaştırmalıydım. Riskleri göze alıyordum ama önce yakalanmadan odasını nasıl bulacağımı çözmeliydim. Soramazdım. Öğrenirlerdi. Oda oda dolaşamaz, sarhoş rolü yapamazdım. Ben asla o kadar kafayı bulmazdım. Ne yapa- Pencereye baktım. Aklıma gelen fikirle gözlerim irileşti. Odamdaki telefonu alarak resepsiyonun numarasını tuşladım. Açar açmaz sesime bir parça endişe tohumları ektim. "Balkonumda oturuyordum ve dışarıdaki Harley Davidson motosikletten duman çıktığını gördüm. Emin değilim ama sahibine haber verseniz iyi olur." Hattan yükselen panik dolu sesi dinlemeden kapattım ve balkona çıktım. Birkaç görevli koşarak araçların park edildiği alana ilerliyordu. Dez'in motosikletini-kendi motosikleti değildi, modifiyeli bir road glide modeliydi- görebiliyordum ancak gözüm orada değildi. Balkonları izledim, aşağıya inmeden önce odasından kontrol edeceği tahminine tutunuyordum. Öyle de oldu. Dez, hâlâ üstünde olan takım elbisesiyle balkona çıktı. Yüzünde maske yoktu. Kalbim kısa bir an ritmini kaçırdı. Sakalları uzamış, köşeli çenesini bir gölgeyle kaplamıştı. Yüzünün keskin hatları öfkeyle yontulan bir bıçak gibi sivrilmişti. Ve aynı koridorda dört oda uzağımdaydı. Motosikletine hiçbir şey olmadığını anlayınca gözlerini kıstı, başını yavaşça çevirdi ve sanki bunu bekliyormuş gibi en ufak bir şaşkınlık belirtisi göstermeden bana döndü. Evet canım, benim. Kolunu içeriye doğru savurup bana meydan okuyarak odasına davet ettiğinde, bir heyecan dalgası damarlarıma doldu. Bacaklarımın arasında biriken sızlama bu adamdan ne kadar etkilendiğimi ve onu ne kadar özlediğimi kanıtlıyordu. Hızla odamdan geçip çıplak ayaklarım ve elbisemle koridora çıktım. Kameralardan endişelenmiyordum çünkü RDM her ne kadar ağda kanıt toplamaya ve her şeyi kontrol etmeye takıntılı olsa da kendi düzenlediği toplantılar ve etkinliklerin mekânlarında kayda izin vermezdi. Dez'in odasına yürüyüp, altın rengi kapıları ve zümrüt yeşili duvarları geçerken kalbim gümbür gümbür atıyordu. Vücudum bana ihanet ediyor, beklentiyle doluyordu. Kendimi sarstım. Amacımı hatırladım. Âşık olduğum adamı ve dostlarımı neden terk ettiğimi... Dez'in odasının önünde duramadan kapı açıldı, beni kolumdan yakaladığı gibi sertçe içeriye çekti. İlk önce tek gördüğüm karanlıktı sonra manzaram onun burnundan soluyan, maskesiz ve güçlü çehresiyle doldu. Bileklerimi tek eliyle tutup başımın üstüne çekerek beni duvara dayadığında göğsünü de vücuduma bastırdı. Boynunu büküp yüzüme eğildiğinde başımı kaldırdım. İnlememek için dilimi ısırdım. Ağlamamak için gözlerimi kapattım. Beni onun gibi mahvedebilen başka hiçbir adam yoktu. "Gözlerini aç," diye buyurdu sakince. Ama o durgunluğun içinde tırnaklarıyla zemini çizen canavarı duyabiliyordum. Açtım. Burnu burnuma, alnı da alnıma değiyordu. Alev alev yanan korlar gözlerinden benimkilere sıçrıyordu. Bir eli kalçamdaydı. Sıkıyor, acıtıyordu. Varlığımı, gerçek olduğumu kendine kanıtlıyordu. Kendimi toparladım ve çenemi kaldırdım. Ağzımı açtığımda kalçamdaki elini hızla çekip ağzımı kapattı. Beni susturduğunda öfkeyle kaşlarımı çattım. "Bana yaptıkların yüzünden senden nefret ediyorum," dedi kanımı donduran bir hırsla. "Ama çarpık bir aşkın, çarpık bir nefretle birleşmesinden memnunum. Ah, o deliliğin bize yaptırdıkları..." Çarpık bir aşk. Çarpık bir nefret. Avcunu ısırdığımda dudakları hiddetle kıvrılarak elini çekti. "Ne yaptın Dez?" Saçımı sertçe okşayıp enseme indiğinde boynumu kavradı ve geriye çekti. "Bir daha asla..." Bu bir yemindi. Kemiklerime kazınmıştı. Tekrar ağzımı açtığımda tek parmağını havaya kaldırıp beklememi, dinlememi işaret etti. Bir şey yaptığını biliyordum. Çok da beklemem gerekmedi. Bir çığlık koridorlarda yankılandığında irkilerek elinden kurtulmaya çalıştım ama o sadece gülümseyerek beni daha çok duvara bastırdı. "Ne yaptın seni lanet-" Parmağını ağzıma bastırarak beni susturdu. Alt dudağımı çekiştirdi ve ucunu ağzıma soktu. Kalbim deli gibi çarpmasına, belirsizlik yüzünden dehşete düşmeme rağmen küçük bir inilti nefeslerimizi doldurdu. "Benim tehlikeli yalancı karım." "Burası benim bölgem," diye hırladım. Dışarıda bırakıldığım, bir aptal gibi kalakaldığım ve arkamdan iş çevirdiği için gözüm aramızdaki bağı bile görmüyordu. "Burası benim intikam yemini ettiğim yer. Gitmezsen, gitmeni sağlarım." Dilini dişlerinin üstünde dolaştırdı ve tekrar havayı işaret etti. Hayır. Koridorlardaki koşuşturmaca, bağırışlar, polis, ölüm kelimelerinin arasında başka bağımsız bir çığlık daha duyuldu. Gözlerim büyüdü. Tam onu itecekken Dez beni bıraktı ve kısa sahanlığı geçip odasına yürüdü. Dışarıdan siren sesleri yükseliyordu. Bir ya da iki değil en az üç siren sesi. Bir haltlar çevirmişti, birileri ölmüştü bu kadarını o bağırışlardan çıkarabiliyordum ancak polisin bu kadar çabuk gelmesi mümkün değildi. Hayır. RDM'in olduğu yerde bir ölüm varsa polis asla gelmezdi. Dez'in arkasından atıldım. Sağımdaki kapı yatak odasına gidiyordu, solumda geniş deri koltukları karanlıkta kalmış salon vardı. Aniden durdum ve elim bir silah arayarak belime gitti. Buz gibi bir his kollarımdan parmak uçlarıma aktı. Eğer trajedilere, dramlara, travmalara ve korkunç manzaralara tecrübeli olmasaydım burada neler olduğunu anlamaya çalışırken afallardım. "Nico... Baba?" Dez'in ortağı Ben ikisinin tepesinde durmuş başlarına silahını doğrultmuştu. Dez aralarındaki sehpadan sıyrılıp karşılarındaki tekli koltuğa dünyanın kralı gibi, tıpkı motosikletindeki o kanunsuz gibi kurulduğunda yüzünde delikler açıyorlardı. Köpürüyorlardı. Öfkeden gözleri ve yüzleri kızarmıştı. Karanlıkta bunu görebiliyorsam, ışıkta nasıl olacaklarını tahmin edemiyordum. Yavaşça yaklaştım. Dez'in yanına geçtim. Temkinliydim ama bedenimin tepkileri ruhumdan geliyordu. Ne olduğunu bilmesem de, aldatılıp, oyunlara alet edilsem de bedenim tarafını ait olduğu yeri biliyordu. Dez cıkcıkladı. "Bu akşam ne kadar zorlandığım hakkında bir fikriniz var mı? Bir adamı karısıyla yeniden tanışmak zorunda bırakmak? Kendini onun eşi, dengi sanan başka bir sikik herifin önünde hem de?" Babam, Santino Arco katletme arzusuyla bakışlarını bana çevirdi. Başımı iki yana salladım. "Bana bakma, bu kahrolası manyağın ne yaptığını bilmiyorum." Kelimelerimden zehir akıyordu. "Sei la mia disgrazia, mi porterai alla morte!" Babam anadiline geçerek tükürükler saçtı Sen benim felaketimsin, beni ölüme götüreceksin. Yüzümü buruşturdum. "Allora prega che io sia misericordioso." O zaman merhametli olmam için dua et. Babam yerinden kalkmak için hareketlendiğinde Dez elini havaya kaldırdı. "Kıçını o koltukta tut." Boğazını temizledi ve beni baştan aşağıya süzdüğünü hissettim. Ona bakmadım. Onu terk etmemin sonucuydu bu. Akıllıydı, tehlikeliydi, şeytani bir zekâsı vardı. Helbarvest'in canavarlarından biriydi. Mahşer Sürüsü'nün başkan yardımcısıydı. Bir kanunsuz, inançsız, kural belirleyiciydi. Ve sınırlarının dışına çıkmıştı, RDM'le nasıl oynayacağını çözmüştü. "Karım da geldiğinde göre... hadi yaşamak için RDM'e nasıl ihanet edeceğinizi konuşalım." 🐉 Veeeeee bölüm sonu canavarı!! Yorumları alaayımmm çatlıyorummmmm. Dez geldi. Tabii ki şaşırmadık ancak bir geldi tam geldi ::))))) Ortalığı çok fena karıştıracak ve Rilet ile aralarında acaaayip bir dinamik olacak terlemeye hazırlanın çünkü kızımızın da kendi planları var, çatışmaları kaçınılmaz :)))) Dünyayı yakıcaz yahu çok heyecanlıyım hahssjdj Sizi çok seviyorummmm Kendinize bebek gibi bakın Kaçtımmm

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.