İçeriğe geç

Yalanlar Mirası (Kemikler Mirası İkinci Kitap)

Bölüm 18 · 27 dk okuma

Yalanlar Mirası (Kemikler Mirası İkinci Kitap)

Bölüm 18

On Altıncı Bölüm: Ölü Adamın Eli

Hello aşklarımmm Nabersiniz nasıl gidiyo?♥️ Çok zor şartlar altında bölüm atıyorum anlatamam hshshsjd o yüzzdeeenn çok tutmadan sizi bölüme alacağım. AMA ÇOK ÖZLEŞTİĞİMİZİ BELİRTMEK İSTİYORUM. İkinci kısım başlıyor hem de öyle böyle değil. Riley gitti aradan can yakan bir zaman geçti kızımız düşmanın ininde, bir ejderhayı aralarına aldılar ve Dez... ilk kısımda RDM'le nasıl oynayacağını bilmiyordu ama şimdi ORTALIĞI YAKACAK. Gaz konuşması yaptığıma göre artık başlayabiliriz heeheheh Kaskları takalım lütfeennn Keyifli sürüşler! 🐉 İKİNCİ KISIM "Ve kurt kanaryaya aşık olur." On Altıncı Bölüm "Ölü Adamın Eli" Dez 1 Hafta Sonra Uğultular, tiz cızırtılar ve mırıltılar zihnimi esir almıştı. Öyle katı, öyle yoğunlardı ki ağırlıkları yüzünden gözlerimi bile açamıyordum. Kulaklarımda ve başımda, derin bir okyanusun tabanına oturmuşum gibi bir basınç vardı. Beni boğuyordu. Bilincim sessizlik içinde kaybolup o lanet seslerle tekrar canlanıyordu. Rutubetli bir odanın kendisiymiş gibi karanlığa batıp, silik bir ışıkla aydınlanıyordum. Kafamın içindeki seslere ve hissetmeye başladığım vücudumdaki ağrılara büyük bir direnç gösteriyor, tüm gücümü kullanıyordum. Bu dirayetimin sebebi, içimdeki o sebebini bilmediğim aciliyet ve öfke hissiydi. Her nerede kaybolduysam yolu bulmam gerekiyordu, uyanmam gerekiyordu. Riley'nin... karımın fısıltıları yalnızca silik bir anı gibi yanıp sönüyordu ama bu bile beni baştan aşağıya sarsmaya yetiyordu. Uyanman lazım Dez. Uyanman gerekiyor. Önümde dik bir yokuş vardı. Bir tepe. Motosikletimin bile çıkmaya gücünün yetmediği, ellerimin ve dizlerimin üstünde dişlerimi sıkarak aştığım bir engel. Son bir sürüş kocacığım... Loş ve çoğunlukla gölgelerin beyaz duvarları boyadığı bir hastane odasında gözlerimi açtım. Ciğerlerime doldurduğum havaya bir halat gibi tutundum. Baş ucumdaki cihazlardan bipleme sesleri yükseliyordu. Klimanın hafif üflemesi içeride ıslık çalıyordu. Gözümün ucuyla odanın sağındaki pencereye yaslanıp sırtını bana dönmüş erkek siluetine baktığımda sağ elim kas hafızasıyla bir silahı kavramak için gerildi. Görüşüm biraz daha netleştiği an, adamın sırtındaki Mahşer Sürüsü sembolünü tanıdım. Sonra hayatım boyunca benimle yan yana süren sarı saçları gördüm. Logan'dı. "Dez uyanacak ve onu bulacağız. Şu an kızlarımın iyi olduğunu bilmek akıl sağlığımı yerinde tutan tek şey bebeğim..." Telefonunu karşısında tutarak biriyle görüntülü konuşuyordu. Kim olduğunu zaten tahmin etmiştim ancak bağırışı onun Rebel olduğunu kesinleştirdi. "Peşinden gitmeliyim. Ona ulaşamıyorum ve ödüm kopuyor. Kendini göz göre göre bir tehlikenin içine atmayacağını biliyorum. Onun her zaman bir planı vardır. Ama bu sefer..." Kısa bir süre durdu. Kimden bahsediyordu? "Dez için endişeleniyorum. Onun için korkuyorum. O orospu çocuklarının yanında tek başına Logan. Telefonlarıma bakmıyor, tam olarak nereye gittiğini bile bilmiyorum." "Rebel. Bana güvenmeni ve her şeyi düzelteceğime inanmanı istiyorum..." "Oturup arkadaşımı bulmanı beklemeyeceğim!" Abim sesini yükselttiğinde -bu Rebel'a karşı çok ama çok nadiren takındığı bir tavırdı- biraz daha ayıldım. "Gitmeyi o seçti! Ve bunu yeğenlerini tekrar tehlikeye atmak için yapmadı!" İç geçirdiğinde o aciliyet hissi göğsümü dövmeye başladı. "Özür dilerim bebeğim. Ailem her zaman önceliğim olacak ve önceliklerimi, seni geri planda bırakan bir engel olarak görmeni istemiyorum." Rebel, "Bunu benim için, yeğenleri için ve âşık olduğunu kabullenmediği o pislik için yaptı," diye fısıldadı. "Dez nasıl? Wren birkaç kez ağladığımı gördü ama ona belli etmemeye çalışıyorum. Bu çok zor..." Logan iç geçirdi. "O inatçı bir pislik. Tüm hayati risklere göğüs gerdi ve her zaman olduğu gibi kazandı." Kuru kuru güldüğünde, abimin konuşmasındaki boğucu keder tam göğsüme saldırdı. "O her zaman kazanır." "Hayata, silahlara ve asfaltlara karşı evet," dedi Rebel. "Ama her zaman değil. Her şeyi kazanana kadar durmazsa bu savaşın bizi nereye götüreceğini bilmiyorum." Logan dilini şaklatıp, "Cehennemin kapılarına bebeğim. Kardeşim bizi cehennemin kapılarına götürecek ve benim de buna ihtiyacım var," derken yerimde hafifçe kıpırdandığımda sırtımdaki lanet olası batma hissi hafızamı ve neden sikik bir hastane yatağında olduğumun gerçeğini balyoz gibi zihnime indirdi. Uçak. Havalimanı. Silahlar. Riley'm... Karımın bacağındaki yara ve onu kucağımda taşıyışım. Motosikletli son sürat sürerken, karım kollarımın arasındayken... sırtıma yediğim kurşun. Riley. Tanrı aşkına. Göğsümdeki kablolara baktım. Yanımdaki bulanıklıktan ibaret cihaz delice yanıp sönmeye ve ötmeye başladığında Logan irkilerek arkasına döndü. "Siktir. Dez?" Yüzündeki şok ve rahatlatmanın karmaşaya döndüğü ifade bile kafamın içindeki tek sorudan alacağım cevabın korkusunu dağıtamadı. "Riley," dedim boğazımdaki kuruluk sesimi boğarken. Karşıma geçip beni baştan aşağıya süzerken elini saçlarının arasından geçirip geriye doğru taradı. "Lanet olsun. İnatçı pislik... Rebel, uyandı." Birkaç kelimeden sonra telefonu kapattığında delice odanın içini, ardını görebilecekmişim gibi sağımdaki kapıyı izliyordum. "Logan. Karım nerede?" Rahatlamayla dolu gülümsemesi solup gitti. Gözlerime baktığında midem kasılmaya, sırtımda kurşun yarasının bile yapamayacağı bir irkilme dolaşmaya başladı. "Sana karımın nerede olduğunu sordum." İyi miydi? Neden yanımda değildi? Yarası çok ciddi değildi. Ben hastanedeysem o benden daha iyi durumda olmalıydı. Motosikleti sürdüğünü hatırlıyordum, bizi uzağa götürdüğünü arkamızda bir yıkım bıraktığını ve bana fısıldadığını... Ben lanet olası bir yatağa bağlıyken başka bir şey mi olmuştu? Dayandığını hatırlıyordum, yanıma geldiğini hayal mi etmiştim? Bu odada, başımda durduğunu, sıcaklığını bedenime bastırdığını bir anı gibi zihnimde canlandırabiliyordum. "Lanet olsun, neredeyse iki haftadır bilincin kapalı kardeşim. Sakinleş..." İki hafta. Bilincim kapalıyken iki hafta bensiz ne yapmıştı? O kargaşanın üstüne onu yalnız bırakmıştım. Lanet olası iki hafta boyunca. Sakinleş... Neden sakinleşmemi istiyordu? Kolumdaki serumu çekip çıkardım. Bacaklarımı sarkıtmak bile o kadar kuvvet gerektiriyordu ki öfkeden deliye dönerek dişlerimi sıktım. Elleri iki yanımda bana dokunmadan beni sakinleştirmeye, başucumdaki suya uzanmaya çalışırken onu zar zor çıkan hırıltımla durdurdum. "Karımı bul, uyandığımı söyle. Onu istiyorum Logan." Mantıksız konuşuyordum, zihnim hâlâ bulanıktı. Sadece en hayati ihtiyaçlarımı dile getirebiliyordum. Göğsümde sebebini henüz bulamadığım bir sıkışma vardı. Logan omzumu tutmak için uzandığında ondan kurtulmak için elimi uzattım. Yumruk olmuş parmaklarım kaskatıydı sanki uzun zamandır o şekilde tutuyordum ve açmak bir metali bükmek kadar zordu. Onu ittiğimde avcumdan bir şey düştü. Parlak, küçük ve avcumda tutarak ısıttığım bir metal. Hayır. Hayır. Metal değildi. "Siktir," diye mırıldandı Logan. "Demek bu yüzdenmiş..." Yatağa düşen yüzüğü alırken parmaklarım titriyordu. Riley'nin alyansı. Karnıma inen hayalet yumrukla bedenim sarsıldı. Bu hissi anımsıyordum. Riley beni yüzüğünü çıkarmakla tehdit ettiğinde, beni bırakıp her gittiğinde iç organlarımı neredeyse dışarı çıkaran o iğrenç histi. Onu sahte de olsa karım yapan tek şey... neden bendeydi? Gözlerimi Logan'ın çatık kaşlarına, kan çanağına dönmüş gözlerine ve kaskatı kesilmiş yüzüne diktim. "Nerede o?" Yanıtını beklerken hiddet ve korkuyla titriyordum. Onun benden ne kadar uzak olduğunu sanki bedenim biliyordu. Tamamen karımın hareketlerine kurulu içgüdülerim yanıtı fısıldıyordu. Aramızdaki mesafe bir kapı, bir koridor ve bir caddeden fazlaydı. Monitördeki sesler daha da yükseliyordu. Ya kalbim göğsümü döverken parçalanacaktı ya ben tamamen parçalanacaktım ya da bu dünyayı parçalamak zorunda kalacaktım. "Gitti." Yüzüğü tekrar avcumun içinde sıktım. Başıma bir ağrı saplandı. "Üzgünüm," dedim nefes nefese. "Sanırım seni tam olarak anlamıyorum. Bir daha söyle." "Kardeşim..." Sesi onda daha önce hiç duymadığım bir şefkat ve hüzünle boğuklaşmıştı. "Ölümden döndün Dez. Dinlenmen gerekiyor." "Nerede o!" Bağırışım odada yankılandığı an Logan çenesini kaldırıp bana yukarıdan baktı. Ah, hoş geldin Helbarvest'in Şeytanı. "Bir haftadan fazla oldu. Onu son gördüğümüzde burada, senin yanındaydı. Sonra da kayıplara karıştı..." Kulaklarımdaki uğultu gözlerimi açık tutuyordu. Kafam patlayacakmış gibi hissediyordum. "Kayıplara karıştı..." diye tekrarladım. "Kayıplara karışamaz." "Dez. Riley burada değil. O gitti ama..." Abimi duyamıyordum. Onun için dönmüş olmalılardı. Ben kahrolası bir yatağa bağlıyken, onu benden almışlardı. Karım için gelmişlerdi ve farkında bile değildim. Aciz bir pislik gibi burada yatıyordum. Gözlerimden ateşler çıkarken dişlerimi sıktım. "Onu almalarına izin mi verdin? Sürü başkan yardımcılarını götürmelerine göz mu yumdu?" Tamamen doğrulduğumda başım döndü ama yatağa tutunarak sallana sallana kıyafet arayışına giriştim. "Dez..." "Kes sesini!" Kesik kesik nefes alıyordum lanet olası gücüm şimdiden tükeniyordu. "Karımı almaya gidiyorum. Sakın yoluma çıkma." "Lanet olsun dur artık ve beni dinle!" diye bağırdığında yavaşça ona döndüm. "Onu almadılar. Gitti Dez. Kendi isteğiyle gitti." İnanmayı reddederek başımı iki yana salladım ama bu bir hataydı, bu küçük hareketle bile beynim kafamın içinde turlar atmıştı. Bana bir kâğıt uzattığında anında elinden kaptım. "Bu notu bıraktı. Belli ki yüzüğüyle birlikte." Kırışık kâğıdı açarken parmaklarım seğiriyordu. Kendimi feda ettiğimi ya da kahramanlık yapmaya çalıştığımı düşünmeni istemiyorum. Sadece yaptığım hataları düzelteceğim. Carter'ın öldüğü gece benim hayatta kalmamın tek sebebi hataları düzeltmek ve intikam almaktı. Asla daha fazlası olduğuna kendimi de seni de inandırmamalıydım. Ben sürüye ait değilim ve bu sahte evlilik bir hataydı Daxton. Ben bir Arco'yum. Her zaman öyleydim. En başta yapmam gereken gerçek evliliği yerine getirmeliydim. O zaman bu savaş çoktan bitmiş, hepimiz kazanmış olacaktık. Daha fazla yanlış seçim yok. Daha fazla çarpıtılmış duygu yok. Peşimden gelme çünkü bulacağın şey hoşuna gitmeyecek. Yolun sonunda görüşürüz. -Rafaella Elimdeki yüzüğe odaklanmışken nottan başımı kaldırdım. Rafaella... geride bıraktığı nota reddettiği gerçek ismiyle imza atmıştı. Müthiş bir sakinlikle sırtımı dikleştirip derin bir nefes aldım. Logan temkinli hareketlerle beni izliyordu. İnsan zihni engin bir yerdi. Türlü çalkantılardan sağ çıkabiliyor, kendini koruyabiliyor, vücudun yapamadığı gücü depolayabiliyordu. Benim zihnim her zaman karanlık bir yerdi. İçeriye hiçbir şey giremediği gibi, dışarı da çıkamıyordu. Akıl sağlığımın pamuk ipliğindeki dengesini korumak uğraş gerektiriyordu ancak başarılı oluyordum. Dudaklarımı ıslatıp abime gülümsediğimde gerildi. Riley ile tanıştığımda oradaki karanlık daha tutkulu bir deliliğe dönüşmüştü. O deliliğe bağımlı olmuştum. Beni hem mahvediyor hem de nefes almamı sağlıyordu. Yaşamamı sağlıyordu. Ama şimdi... "İstediği her zaman intikam almaktı. Her zaman kişiseldi," diye fısıldadım. "Karım beni terk etti. Onlara gitti. İnlerine girdi. Tek başına..." Sahte karım. Elbette. Kahkaha attım sonra da koptum. Bariyerime inen darbe camdan bir duvar gibi patladı. Karanlık her yerdeydi. Riley'nin nedenlerini, hislerini, gerçekleri ve yalanları düşünemiyordum. Odaya, eşyalara, cihazlara elime geçen her şeye saldırdım. Dağıttım, yıktım; kafamın içinde ne dönüyorsa dışarıya vurdum. Logan'ın bağırdığını hayal meyal anımsıyordum. Koridora çıktığımı ve tanıdık yüzleri gördüğümü. Birkaç kişi üstüme atlayıp beni tuttuğunda, boynumda bir anlık bir sızı hissettim sonra da zihnim tamamen kapandı. 🐉 Taburcu olacağım gün sürü beni aşağıda bekliyordu. Pencereden coşkuyla kükreyen motosikletleri duyabiliyordum. Kalabalıktı. Bir konvoy için hazırlanıyorlardı. Aralarındaki Harley'im hazır bir şekilde duruyordu. Logan, Seth, Cooper, Cleo, Sawyer, Morgan, Emerson, Axel... Herkes oradaydı. Bakışlarım diğer kanada benim tam pozisyonumun eşi olan yere kaydı. Kızların da hazırlanırken o boşluğa bakıp yüzlerindeki acıyı ve öfkeyi silmeye çalıştıklarına şahit olmuştum. Sadece o yoktu. O ve Rebel. Kulübümüz parçalanmıştı ve tek sebebi tarikattı. Boynumdaki zincire taktığım yüzüğü parmağımın ucuna geçirdim. Boş bir kabuktum. Göğsümün içi oyulmuştu; yerine doldurduğum ateş, duman ve isten başka bir şey değildi. Gözlerimi kapattığım an vurulduğum saniyeleri görüyordum. Yüzündeki acıyla çarpılmış ifadeyi, tüm duygularının korkuyla serbest kalışını... Gidonu kavrarken, bizim için savaşırken ne kadar güzel göründüğünü düşünmüştüm. Onu son görüşüm olmasından korkmuştum ama yaşamasına hayatta kalmaktan daha çok ihtiyacım vardı. Bayılana kadar onu kaç kez öpme, kaç kez tenine dokunabilme, kaç kez zevkini tadabilme ve adımı ağzından duyabilme şansım olduğunu hatırlamaya çalışmıştım. Yeterli değildi. Binlerce an bile yeterli olmayacaktı. Onu hiç gerçekten gülümserken görmemiştim, kalbimi durdurabilecek kadar parlak olduğuna inanıyordum ama hiç şansım olmamıştı. Yüzüğü yumruğumun içinde kaybolana kadar sıktım. Belki de ona bu yüzden kanarya demiştim. Bilinç altım bilerek bu lakabı seçmişti. Sesi yüzünden değil; her zaman kanatlarını açıp gidebileceğini bildiğimdendi. Belki de bu yüzden onu ilk gördüğüm an gözlerindeki küçük beneklere kadar her zerresini ezberlemiştim. Bir gün gideceğini biliyordum. Zorunda kaldığını bilmek, travmalarının kayıplarla ve korkularla tetiklendiğini bilmek yetmiyordu. O akıllı bir kadındı ve seçimler yapmıştı. Beni terk etmek ve intikamını bildiği yolla almak aklına yatkın olan tek çözümdü. Güvende değildi. Yanında tek bir müttefiki bile yoktu. Düşmanın ininde, Tanrı bilir nerede yalnızdı. Öfke derimin altında kaynar su gibi dolaşıyordu ama korkumun ötesine geçemiyordu. Ayağa kalkıp deri yeleğimi almak için geçen gün kırdığım ve yenisiyle değiştirilen sandalyeye yürüdüm. Tişörtümün üstüne giymek için deriyi tuttuğumda bir an durdum. Kaşlarımı çatarken aynı anda dudağımın kenarında uğursuz bir kıvrım belirmişti. Bu benim kulüp yeleğim değildi. Riley'ninkiydi. Yeleği yumruklarımın içine alıp yüzüme bastırdığımda sümbülteber ve kan portakalı kokusunu içime çektim. Onun kokusunun kaynağını isimleriyle kafama kazımak için uğraşmış ve bulmuştum. Benim yeleğim hiçbir yerde yoktu. Beni terk etmişti ama giderken bana ait olanı üstüne geçirmişti. "Ah, karıcığım," diye mırıldandım ve telefonumu çıkarıp Acey City'deki ortağımı aradım. "Bunu yapmamalıydın." 1 Ay Sonra "Buldun mu?" Hattın diğer ucundaki Cooper homurdandığında telefonu Emerson aldı. "Ne aradığını bilmezken bu lanet ağın için birini bulmak imkânsız." Sigaramdan bir nefes çekip önümdeki dar ve karanlık sokağı aydınlatan tek sokak lambasına baktım. "Neyse ki ne aradığınızı biliyorsunuz." "Bu ağı onlar kurdu Dez. Elinde bir kemikler mirası olanlar kendileri hakkında ağa girilenlere ve bağlantılı bilgilere erişebilir. Kalanı onlar için. Bu sistemi kendileri her şeyi izlemek ve işlemek için yarattılar..." "Siktiğimin ağı... Buldum!" Cooper'ın bağırışı Emerson'ın sözlerini kesti. Kulak zarımı patlattığı için onu hırpalamayacaktım, üç gündür uyumadan ağın derinliklerine girmek için uğraşıyordu bunu hak etmişti. O ağ katmanlı bir labirent gibiydi özel erişiminiz yoksa içeride kaybolurdunuz ama ne aradığınızı biliyorsanız... "Ne diyordun Emerson?" diye mırıldandım. Dilini şaklattı. "Morgan'ın bu pisliği becermesinin bir sebebi olmalıydı. Onun bir sapyoseksüel olduğunu bilmiyordum." "Teklifimi kabul etmeniz için geç değil Emerson bebeğim..." "Ah, hayır. Bir kere denedik, hiçbir erkek ikimizi aynı anda idare edemez." Boğazımı temizlediğimde nihayet muhabbetleri duymak istemediğim yerlere gitmeden durdular. "Haklıymışsın Dez. Luis'in yeğenini öldürenler kesinlikle bu adamlar. Dosyalarındaki ilk olay bu. Savaş çıkmadan aklanmaları ve bu cinayetten sıyrılmaları beni şaşırtmadı. RDM onları himayesi altına almış ve onlar için çalışmaya başlamışlar." Luis birkaç ay önce sevkiyat sırasında Riley sayesinde elmaslarının sahte olduğunu ortaya çıkardığımız Meksika karteli stratejistiydi. Yeni müşterilerimizden biriydi ancak bize güveniyordu. Ayrıca iyilik borçluydu. Birkaç sene önce genç yeğeni kartelin içinde bir gözlemciden iç halkaya yükseldiğinde o zamana kadar ustalıkla yönettiği yerel polis tarafından bir baskın yemiş ve öldürülmüştü. Luis'in bunu yapanlarla ilgili şüpheleri kuvvetliydi ancak kanıtlayamadığı için kan davası polislerle aralarındaki bir savaşa dönüşmüştü. Her taşın altından RDM çıkıyordu ve bunda da yanılmamıştım. Rakiplerini araştırmak kanıtlar için yeterli olmuştu. "Luis'i arayıp bir görüşme ayarlayacağım. İntikam istiyorsa, bedelini ödemeyi kabul edecektir." Cooper düşünceli bir sessizliğe büründü. "Ağa karışmayı göze alacak mı dersin?" Müttefiklerimizi hep kendi içimizde topluyorduk ama dışarıdan insanlara da ihtiyacımız vardı. Yeni işimi... destekleyecek ve beni tahtanın vazgeçilmez bir taşı haline getirecek isimlere. Karşımdaki sokakta adım sesleri ve bağırışlar yükseldiğinde tam arkamda duran Seth, Sawyer ve Fox hareketlendi. Boynumdaki zincire bağlı yüzüğü sıkıca tutup avcumun içinde ısınana kadar bırakmadım. Hepsini diri diri yakacağım. "Karımı geri alana ve bu savaşı kazanana kadar durmayacağım Cooper. Çok ikna edici olabilirim. Öyle ki Tanrı'nın kendisi bile bizim yanımızda durmak için bu savaşa katılmak isteyecek." Emerson iç geçirdi. "Bir şeyler karıştırıyorsun Dez. Bu aralar çok sessizsin ama sakin kalmanın imkânsız olduğunu biliyorum." Onlar Riley'e güveniyordu. Korkuyorlar, gözyaşlarını gizliyorlar, deli gibi arıyorlar ama kafasına her ne koyduysa bir daha buluşana kadar başarılı olacağına inanıyorlardı. Bu kadınlar birbirilerinden ayrı düşüp planlarına sadık kalmaya alışkındı. Biz birlikteyken daha güçlüydük, bunu annelerimizden, babalarımızdan ve onların büyüklerinden; Mahşer Sürüsü'nün köklerinden öğrenmiştik. Ancak onlar tek başlarına da en az omuz omzua oldukları kadar tehlikeyliydi. Riley'nin her adımını bildiklerinden şüpheleniyordum ancak onları vursam bile tek kelime etmeyecek kadar sürüden önce dostluklarına sadıklardı. Sessiz değildim. Sakin hiç değildim. Karanlık bodrumuma ve bacağımdaki yeni yaralara baktığınızda bunu görebilirdiniz. Sadece kendimi tutuyordum. Kanaryam için mantıklı olmaya çalışıyordum. Onu geri aldığımda hepsinin kanını ağlarından geriye kalan küllerin üzerine akıtacaktım. Üç adamın arkalarından ateş eden maskeli bir gruptan kaçmak için bize doğru koştuğunu görünce telefonu kapattım. Motosikletlerimizi ve deriler içinde olduğumuzu görünce yüzlerinde bir rahatlama ifadesi belirdi. Karanlıktan onlardan biri olduğumuzu sanıyorlardı. Ironvale'in köhne bir ara sokağında motosikletlerimizle yolu kapattığımız için bizim Gümüş Yükseliş üyesi olduğumuzu düşünüyorlardı. Sadece Ironvale'deki köklerini yeniden diriltmemişlerdi, RDM onlara Acey City'nin, Arco ailesinin bölgesi sayılan Palmway'i vermişti. Hepsini teker teker benim yapacaktım. "Vurun şu pislikleri!" diye bağırdı en öndeki iyice bize yaklaşırken. Omuz silktim ve sigaramı yere atıp çizmemle söndürürken Sawyer'e işaret verdim. Bir kurşun yanımdan vızıldayıp adamın yanında koşan Gümüş Yükseliş üyesinin dizine saplandı. Bacağı geriye savrulurken yüz üstü yere yapıştı. Siktir, neredeyse hiç kan çıkmamıştı. Tertemiz, alkış tutacağım bir atıştı. Yan gözle Sawyer'a baktığımda silahını indirip sarı örgülerinden birini düzeltti ve bana tatlı bir şekilde gülümsedi. Pekâlâ... Kıvranan pisliği umursamadan önümüzde bir duvara çarpmış gibi durduklarında yüzümü nihayet tanımıştı. Deri yeleğimin önündeki yamalara bakarken yutkundu. Yeleğim yeniydi çünkü Riley yedeklerimi yakmış ve son taşıdığımı kendisiyle birlikte götürmüştü. Yamalarım arasına bir yenisi daha eklenmişti ve karşımdaki sekreter yaması taşıyan orta yaşlı pislikte tam olarak o yamanın farkındaydı. Öl Adamın Eli. Ölüm tehlikesi atlatan ve ölmeye her zaman hazır olan üyelere verilirdi. Karım için ölümle yüzleşmiştim ve gözümü kırpmadan bir daha yapardım. Arkasından yaklaşan beş kişiye omzunun üstünden bakıp bir kaçış yolu aramaya çalıştı ama bulamayacaktı. Diğer adamı tek desteğiydi, biri yerde kıvranıyordu. "Burada olmamalıydın başkan yardımcısı," dedi çenesini kaldırıp. "Evimize gelip Redemorte'yi karşına almaman gerektiğini biliyorsun. Kulübünün kurallarını-" "Kurallarım; eğer bir başka motosiklet kulübü sınırlarımı, kulübümü, üyelerimi tehdit ediyor ve ilk kanı döküyorsa ne sikim istiyorsam onu yapabileceğimi söylüyor." Boynumu bükerek bir sigara daha çıkardım ve dudaklarımın arasına yerleştirdim. "Ayrıca Gümüş Yükseliş o kanı yıllar önce döktü." "Ne istiyorsun?" "Başkanını ya da başkan yardımcını öldürmüş olabilirim siz pisliklerden kaç tanesini kurşuna dizdiğimizi hatırlamıyorum ama üstün her kimse ona gideceksin ve bölgeyi başka bir kulübe verdiğinizi, bir birleşmeye imza atacağınızı söyleyeceksin." Kaşlarını çatıp arkasındakilere baktı. Farkındalığın bir kara bulut gibi üzerine çöküşünü izledim. "Beni ne ile tehdit ediyorsun? Mahşer Sürüsü'yle birleşmektense aletimi öğütücüye kaptırmayı tercih ederim." Motosiklet kulüpleri birleşmeleri yalnızca kardeş kulüplerle, maddi ya da manevi zor şartlar altına girdiklerinde kabul ederlerdi. Helbarvest'in diğer kulüpleri Boynuzlu Yılanlar'la olan savaşımız sırasında bizim himayemize girmeyi kabul etmişlerdi çünkü bu savaştan başka türlü sağ çıkamayacaklardı. Ancak Gümüş Yükseliş... bu mecbur kalacakları bir birleşme olacaktı. "Beni yanlış anladın. Birleşmeyi bizimle yapmayacaksın." Arkasındakileri çenemle işaret ettim. "Onlarla yapacaksın." "Biz Ölüm Ağı'nın bir parçasıyız," dedi tükürükler saçarak. Gülümsedim ve maskelilerden biri yüzünü açtı. "Onlar da öyle." Ellilerindeki kadının gözleri kadar kara saçları ortaya çıkarken adamın etrafından dolaşıp yanıma geçti. Beklenmedik, dost mu ya da düşman mı olduğu henüz netleşmemiş yeni bir müttefikti. "Gümüş Yükseliş artık ne Irovale'in motosiklet kulübü ne de Palmway'in. Artık Karakurt Motosiklet Kulübü'nün malısınız." Karşımdaki aptal hırlayarak kadının üstüne yürüdüğünde ben bile çıkardığı ve adamın gırtlağına dayadığı bıçağı görememiştim. "Sen kim olduğun sanıyorsun?" "Mel Karakurt. Yeni efendin, seni orospu çocuğu." Melda Karakurt. Bağlantılarım sayesinde keşfettiğim bir motosiklet kulübünün başkanıydı. Yapıları ve kuralları bugüne kadar tanıdığım hiçbir kulübe benzemiyordu. Asilerdi, kanunsuzlardı, henüz keşfetmediğim bir boyutta tehlikelilerdi. Kökleri buradan kilometrelerce uzaktaydı ancak ilginç bir yayılma politikaları vardı. Dünyanın her yerinde önemli konumlarda yer almak, şube adı altında fethetmek istiyorlardı. Ve elbette; RDM'in kurbanlarıydı. Ona götürdüğüm teklifle gözlerinde intikam ateşinin ve paraların uçuştuğunu söyleyebilirdim. Adam kadına küçümser bir bakış attı. "Beni bırakmazsanız buna pişman olacaksınız." Mel bana baktığında iç geçirdim. Uzun bir konuşma yapmak istemiyordum bu yüzden kısa kesecektim. "Depolarınız, kulüp eviniz, evleriniz ve üyelerinizin sahip olduğu her mekâna kıçınızdaki kıllar ağrıyana kadar bulmayacağınız patlayıcılar yerleştirdiler. Eğer birleşmeyi kabul etmemek ve şu anda kulübünüzün içinde gizlenen RDM üyelerine bu küçük buluşmayı anlatmak gibi bir hata yaparsanız, Ironvale yıllar önce olduğu gibi kan ve külden ibaret kalacak." Ironvale'in masum insanlarına zarar verebilecek hiçbir aksiyonda bulunmayacaktık ama onun bunu bilmesine gerek yoktu. "Blöf yapıyorsun." Hakkını vermeliydim kararlı durmaya çalışıyordu ama göz bebeklerine kadar titrediğinde ona inanmak zordu. Mel'e omuz silktiğimde kadın telefonunu çıkarıp birine mesaj attı. Bir saniye geçti. Sonra da otuz. Bir dakikayı bulmadan uzaklardan bir patlama sesi yükseldi. Adam irileşmiş gözleriyle gece göğüne yükselen dumanlara bakarken mırıldandım. "Sanırım yarınki teslimatı yapamayacaksınız." "Bu bölgenin her yerine üyelerimden birini yerleştirdim. Barda içki içtiğin biri olabilir, dost bir gülümseme eşliğinde evinin kapısını açtığın bir komşu olabilir, hepsi bir yerleri patlatabilir ve uykunda boğazını kesebilir. Anlamazsın bile." Çok önemli bir detayı atladığı için araya girip parmağımı şıklattım. "Satın aldığımız yerel polisi unutma. Onlara RDM aracılığıyla güzel para yedirmişsiniz ama polisin bile tarikatımızdan haberi olmasını istemezsiniz. Böyle bir şeyi affedebileceklerini sanmıyorum. Kan ya da altın... Benden daha iyi biliyorsun." Mel telefonunu kaldırıp salladı. "Anlaşmaya uyacak mısın yoksa..." "Dur!" dedi ellerini havaya kaldırarak. "RDM bizi Mahşer Sürüsü'nün rakibi olmamız için diriltti. Asla... ağın içinden bile olsa bir kulüple birleşmemizi kabul etmezler." Mel dilini şaklattı. "Küçük aklını böyle şeyler için yorma. Tek yapman gereken kulübüne gitmek, RDM'den olanlar duymadan anlaşmayı anlatmak ve imzayı atmak..." "Ya sonra? Bunu neden yapacağım?" "Mahşer Sürüsü'nü içeren her planı bize anlatacak, her toplantıya gidecek ve attığınız her adımı bize bildireceksiniz," dedim. Adam ayakta kalan kulüp arkadaşına bakarken gözlerinde hainliğin ışıltısı dolaşıyordu. "Düşünme bile." Yutkundu sonra da hain ifade yerini teslimiyete bıraktı. Adamların gitmesine izin verdiğimizde Mel ıslık çalarak bana döndü. "Tüm bu planı sadece onları tehdit ederek de yapabilirdin. Mahşer Sürüsü'nün bu pislikleri ezecek kadar gücü olduğunu biliyorum." İç geçirdim. "Kazanmam gereken bir savaş var. Daha fazla düşmana değil bana içeriden yardımcı olacak aynı çıkarlara sahip müttefiklere ihtiyacım var. Sanıyorum ki sen de Ölüm Ağı'ndan yıllardır kurtulmaya çalışıyorsun ve ağdaki varlığın yayılma politikanıza balta vuruyor." Kadın sessiz kalıp hesapçı bir ifadeyle beni izlerken devam ettim. "Ayrıca Ironvale'den nefret ediyorum bu sikik yere adımımı bile atmak istemiyorum. Olmam ve uğraşmam gereken başka yerler var." Tek kaşını hafifçe kaldırıp boynunu büktü. "Bu pislikler aileni öldürmemiş miydi?" Yanımdaki Sawyer'ın irkildiğini hissettim. Ironvale'de olmak anılarımı tetikliyordu. Beni boğuyordu ama içimde daha gerçek bir savaş vardı. Kaybettiklerimi hatırlatan değil kaybedebileceklerimi yüzüme çarpan bir gerçeklik. Karanlığım her zamankinden daha açtı ama içine almak istediği şey acı, keder ya da suçluluk değildi. Onlara ilaç olan, varlığıyla karanlığıma hükmeden kadındı. "Doğru." "O halde hepsini öldürüp aradan çıkarmak yerine neden bize bırakıyorsun?" "Ölüleri işime yaramayacak, sana faydalı bir teklifte bulunmazsam iş birliği yapmayı kabul etmeyeceksin. İlgilenmem gereken daha önemli bir mesele var, bu savaşı başka bir cepheden önüme engeller çıkmadan yürütmem gerekiyor..." Dudağımın kenarı kıvrıldı. "İkiz bebeklerimin olmasını istiyorum." Kadın kaşlarını çattı, ne demek istediğimi anlamasa da kahkaha attı. "Söyledikleri kadar kırıksın." Motosikletime döndüm. "Bunu söyleyen sen olduğun için ne hissetmem gerektiğini bilmiyorum. Türkiye'de sana ne diyorlardı?" Arkamdan bir kahkaha daha yükseldi. "Hiçbir şey Dez Gowan. Adımı anmamaları gerektiğini bilirler." "Bu kulübün neden başımıza bela açacağını düşünüyorum?" diye sordu Sawyer mavi gözlerini kısıp uzaklaşan Karakurt üyelerini izleyerek. Seth yanımdaki bir gölge gibi mırıldandı. "Karakurtlar fetheder bu onların doğasında var. Helbarvest'e göz dikerlerse..." "O zaman başını ezecek bir düşmanımız daha olur. Şu anda işimize yarayacaklar, gerisini sonra düşünürüz." Motosikletime bindiğimde telefonum üst üste bildirimlerle titremeye başladı. Cleo'nun, "bunu görmelisin," mesajından sonra gelen fotoğrafları henüz açmamıştım ama şimdiden tenim huzursuzlukla ısınmaya başlamıştı. "Hayır..." Sawyer'dan neredeyse çığlığa eşdeğer bir ses yükseldiğinde onun da fotoğrafları aldığını gördüm. Bakışlarını hızla bana çevirdi ve telefonumu elimden almaya çalıştı. Yüzündeki korku huzursuzluğumu midemde bir ağırlığa, kaslarımda bir elektrik akımına çevirdi. "Dez..." Ondan kurtulup fotoğrafları açtım. Zemin çatlayarak ayaklarımın altından kayarken gökten üzerime doğru tüm bedenimi yakan alevlerin indiğini hissettim. Gözlerimi kapattım. Yanlış görmüş olmalıydım. Beynim benimle oynuyordu. Her şeyi onunla ilgili sanıyordum. Saplantım, aşkım ve öfkem yüzündendi. Gözlerimi açtım ve öylece kaldım. Oydu. Fazla kalabalık olmayan sofistike bir partide uzaktan çekilmiş birkaç fotoğraftaydı. Kırmızılara bürünmüştü. Uzun, ince ve en sevdiğim yerlerde kıvrımlı olan vücudunu, kaslarının ve memelerinin hatlarını belli eden saten bir elbise giyiyordu. Saçları sımsıkı bir şekilde topluydu. Sırtı dikti. Çenesi meydan okurcasına gergin. Güzeldi, muhteşemdi, gücün ve tehlikenin; kan kokusu almış bir köpekbalığının simgesiydi. Hayatımın sonuna kadar bakmaktan asla bıkmayacağım tek manzaraydı. Arcolar yanındaydı. Ve hareket ettiği için yüzü net çıkmayan bir adam. Riley'nin bileğini tutuyordu. Karıma dokunuyordu. Çok yakınlardı. Samimi bir şekilde yakınlardı. İkisinin de elinde birer şampanya kadehi vardı. Dengemi kaybetmemek için motosikletime tutundum. Ironvale'deki her sokağı yakmamak için akıl sağlığımın kırıntılarına tutundum. Bedenim kontrolsüzce seğirirken ve ciğerlerimdeki nefes ateşe dönüşürken havadaki en ufak oksijene tutundum. "Onu çıplak ellerimle öldüreceğim." Boğazımdan taşan sesi ben bile tanıyamadım. Telefonumun ekranı avcumun içinde paramparça olurken geriye sadece o haber başlığı kaldı. "YILLAR ÖNCE SIRRA KADEM BASAN, ARCO HANEDANININ TEK KIZI RAFAELLA ARCO DÖNÜŞÜNÜ SÜRPRİZ NİŞANI İLE DUYURDU." Riley 3 Ay Sonra Sahnedeki adam gözleri oyulmuş ve yerlerine birer altın, kemikler mirası yerleştirilmiş bir şekilde yerde yatarken üstüne vuran ışıklar kafasından yayılan kanda parlıyordu. Ön ve arka sıralarımdaki yüzleri maskeli insanlar zarafetle; sanki bulunduğumuz opera binasında gerçekten bir gösteri izlemiş gibi alkışlarken elim yüzük parmağımdaki alyansa uzanma ihtiyacıyla titredi. Sonra o alyansın istediğim kişiye ait olmadığını hatırladım. Varlığı beni rahatlatamayacaktı. Arkadaşlarımın gülümsemesini, kulüp evimizin arazisinden ayrılıp eve döndüğümde onun yüzünü göremeyecektim ya da parmağımdaki yüzüğü çevirip beklerken motosikletinin garaja girerkenki son seslerini duyamayacak onu beklediğimi belli etmemek için uyuyormuş numarası yapamayacaktım. Yedi sene kadar geriye gitmiştim. Evim olarak hissettiğim tek tene bir hayat kadar uzaktım. Etrafımda sevdiklerim değil Redemorte'nin üyeleri vardı. Sağım, solum, önüm ve arkam sadece düşmanlarımdan oluşuyordu. Bazıları birkaç sıra yanımdaki kardeşlerimdi. Diğeri birkaç sıra önümdeki anne ve babam. Adamın cansız bedeni sahneden indirilirken perdelerin üstündeki ışıklar maskeli müzayedeciye döndü. Oturma alanları karanlıktaydı bu yüzden başımı kaldırdığımda sağımdaki ve solumdaki balkonlardan müzayedeyi izleyenleri göremiyordum. Efendiler olabilirdi, üst düzey tarikat üyeleri olabilirdi. Herkes olabilirdi. Binanın dört bir yanını korumalar ve tarikatın elit birliklerinden askerler sarmıştı. "Dave Simons," diye anons etti müzayedeci. Takım elbisenin içinde tir tir titreyen, pantolonuna işediği açıkça görünen orta yaşlı bir adam yaka paça sahneye çıkarıldı. Bu isim bana tanıdık gelmemişti ama birkaç kişi nefesinin altından küfretmişti. Demek onu tanıyanlar vardı. Bir tarikat üyesiydi ve bir önceki adam gibi kimliği hayatının son anlarında ifşa edilmişti. Müzayedeci elindeki belgeleri okumaya başladı. Porselen maskesi yüzünden neşeli sesi boğuk çıkıyordu. "Ah, burada neyimiz varmış böyle? Bir kaçak!" Kalabalık tekrar alkışladığında terleyen avuçlarımı elbisemin dizine sildim. Boynumdaki kalın, yakut kolye beni boğuyordu. "Örgütümüzün saygıdeğer bir üyesinin kimliğini, kendi çıkarları için açık edip kayıplara karışmış. Rakip miydiniz Dave? Belki de Redemorte'nin altınlarını her zaman eşit dağıttığına güvenemedin?" Adam titremekten ağzını açamadı. "Dave iki aydır aranıyordu. Her haftaya bir değer biçebiliriz ne dersiniz?" İnsanlar tekrar alkışlayınca tüylerim diken diken oldu. Bunlara daha önce çok şahit olmuştum ama onların canavarlığı beni her seferinde ürpertiyordu. "Tamam tamam. Bunu bir onay olarak kabul ediyorum. Dave verilecek cezanın bedelini yüz bin dolardan açıyorum." Ve böylece teklifler havada uçuşmaya başladı. Bu sıradan bir müzayede değildi. RDM'in hainleri cezalandırma sistemlerinden biriydi. Amacı "kan ya da altın" demekti, bu ideali herkesin kafasına kazımaktı, ihanetin asla cezasız kalmayacağını göstermekti, ibretlik bir gösteri sunmaktı. Tarikatta pek çok kişi birbirini tanırdı ama etkinlikler çoğunlukla maskelerle gerçekleşir kimse birbirini tanıdığını belli etmezdi. Hainler sahneye çıkarıldığında kimlikleri ifşa edilir ve ağdakiler hainin cezasını belirleyecek kişi olmak için ceplerini boşaltırdı. En yüksek teklifi veren cezanın sahibi olurdu. Bir kadın kazandı. Adamın bir kemerle boğulmasını istedi. İnfazcı isteğini yerine getirdi. Yanımdaki maskeli adam bileğime dokunmaya çalıştığında elimi çektim. "Yeterince yaratıcı değiller değil mi tatlım? Bahse girerim sen daha iyisini yapardın. Bir sonrakinde senin için teklif verebilirim." Tatlım... Bu hitabı kafamın içinde başka bir sese, başka bir yüze dönüştürmek istememiştim ama elimde değildi. Boğazımı temizleyip adama yüzümdeki maskenin altından gülümsedim. "Aslında yaptım bile." Soğukkanlı kalmak için çabaladım, adamın kafası karışmıştı. Terliyordum ve kalbim deli gibi atıyordu. Buradan nefret ediyordum. Bu insanlardan nefret ediyorum. Motosikletime atlayıp eve gitmek istiyordum. Ama yapamazdım. Geçen aylarda iyi bir gelişme göstermiş, hızlı yol kat etmiştim. Çok bedel ödemiştim ve ödemeye devam ediyordum. Burada bulunma sebebim de buydu. Hepsine değecekti. Ödülümü alacaktım. Yakında o sahne dolup taşacaktı ama koltuklarda kimse kalmayacaktı. "Sürpriz bir ismimiz var," diye duyurdu müzayedeci. Herkes fısıldaşmaya başladı. Ansızın ışıklar hedefi bulan oklar gibi bizim, yanımdaki adamın üstüne düştü. "Andres Ruiz." "Ne sikim oluyor!" diye bağırdı yanımdaki adam korkuyla. Koltuğunda donup kaldı. Herkes bize, ona bakıyordu. Çenemi dik tutup gözlerimi karşıya diktim. "Andres... Günahlarını ortaya sermeye dilim varmıyor. Elimdeki bu belgede efendilerimizden çaldığın yazıyor. Bunu evindeki gizli bir kasada bulmuşlar..." Şeffaf bir poşetten üstü mühürlü bir yüzük çıkardı. "Bilgi mi satıyordun? Yoksa kendi çıkarların için efendilerimizi tehdit etmeyi mi düşünüyordun?" Andres'in maskesindeki boşluklardan görünen, öfkeyle ve korkuyla kararmış gözleri çok yavaş bir şekilde bana döndü. "Seni kaltak..." Boğazıma sarılacağı sırada elimin altında hazırda beklettiğim bıçağı çekerek gırtlağına yasladım. "Her halükârda öleceksin ancak burası çok karanlık, boğazını keserken elim kayarsa can çekişmene sebep olabilirim." Sesimin titrememesi için çabaladım, Tanrım, ellerim bile titremek üzereydi ama zayıflık gösteremezdim. Andres ruhumu çıplak elleriyle parçalamak istiyor gibi gözlerimin içine bakıyordu. Günahı benimkine çok benziyordu. Onunla, malum evliliğimden önce kafa dağıtmak için yemek yiyip kendimi evine davet ettirme görevim tamamen bilinçliydi. Beni geri almışlardı, geri almak zorunda kalmışlardı ve... nişanlanmıştım. Bu sefer gerçekten. Bu nişanın ardındaki ihanet bile kalbimi yakıyordu. Olmam gereken yer burası değildi. Olmam gereken kişi o değildi ama dayanmalıydım ve sağ çıkmalıydım. Bu görev sağ çıkmama ihtimalimin, konuşmaya zorlanmasam da bir gün tekrar ihaneti seçersem başıma geleceklerin ön gösterimiydi. "Ladro..." diye tükürükler saçarak tısladı adam. Ailemin, temsil ettiğimiz mirasın ismi. Hırsız. "Bu ceza için teklif açmıyorum," dedi müzayedeci. "Efendilerimizden özel bir talep geldi. Andres'in cezasını tam yanındaki hanımefendi belirleyecek. Hem de tamamen ücretsiz." O esprisine gülerken omurgamdan bir soğukluk indi. Andres kaderini kabullenmişti. Yapabilecek hiçbir şeyi yoktu. Benim de öyle. "Sürtük..." diye hayıflandı sessizce. "İşimi hızlı bitir." Boğazındaki bıçağı çektim. "Başından vurulmasını istiyorum. Elbiseme kan sıçratmayacak kadar kusursuz bir atış." O iyi bir adam değildi. Bir canavardı, hepsi gibi. Yine de ailemden öğrendiğim gaddarlığı giyinirken midem bulanıyordu. Andres nefes alamadan bir kurşunun vızıltısını duydum. Atışın nereden yapıldığı görmedim ancak başı koltuğunda geriye doğru savrulurken gözümü kapattım. Cansız bedeni diğer tarafa yığılırken ve götürülürken yanağımdan bir damla sıcak kan akıyordu. Bir damla, kanla yıkanmışım gibi hissettiriyordu. Başımı çevirip önüme döndüm. Herkes bana bakıyordu. Bakışlarına tek tek karşılık verdiğimde ilgilerini kaybettiler. Anneme doğru bir bakış attığımda maskesinin altındaki gözleri gururla parlıyordu. Dişlerimi sıktım. "Aferin sana küçük kanarya." Kulağımın dibinde fısıldanan sözlerle irkilerek koltuğumun kolçaklarını sımsıkı kavradım. Küçük kanarya... Kalbim acıyla sıkıştı. Bana sadece kocam bu şekilde sesleniyordu, nefret ettiğimi sanıyordum ama hayır... arkamdaki adamın o olmasını isteyecek kadar, bu kelimelerin ondan çıkmasını arzulayacak kadar seviyordum. Dez değildi ama bilerek bana onun gibi hitap ediyordu. Arkama dönmedim çünkü boğuk sesi anımsıyordum. Efendilerden biriydi. Efendi Üç'tü. Onun yüzünü daha önce görmüştüm ama adam, anılardan silinen bir hayalet gibiydi. Kimliği yoktu. Kimseye benzemiyordu. Görsek de bilinmiyordu. "Bu görevi başaracağını biliyordum. Hırsızlıkta ailenin hiçbir üyesi eline su dökemez. Benden çalanın başına neler gelebileceğini, bu dünyanın benden kaçamayacak kadar küçük olduğunu gösterenin sen olması beni memnun ediyor." Nefesi boynuma ve kulağıma çarpıyordu. Ağır bir parfüm kokusu vardı. Bunu da hatırlamıştım. "Ne derler bilirsin. Sırlar her zaman ortaya çıkar, çalınanlar her zaman bulunur ama sadakatle korunmaya devam edeceklerse, onları mezara götürmenin bir zararı yoktur." Kurşunu çaldığımı biliyordu ama sadakatimi satın almak için bana seçenek sunuyordu. Ya yerini söyleyecektim ya da hiç yaşanmamış gibi davranacaktım ve o da sevdiklerime dokunmama sözünü tutacaktı. Rebel bunu bizi korumak için bir kere yapmıştı. Ben de şimdi karşılığını veriyordum. Onu, yeğenlerimi, arkadaşlarımı, Dez'i ve kulübü koruyordum. "Nişanınız için tebrik ederim," dedi sesi gittikçe uzaklaşırken. "Düğün davetiyemi bekliyor olacağım." Gittiğinden emin olduğumda tuttuğum nefesimi verdim. Müzayede devam ederken ayaklandım ve topuklularım zemini döverken basamakları çıkıp bekleme alanına yöneldim. Deri koltukları, duvarlardaki tabloları ve karanlık koridoru geçerken yalnızlık hissi beni bir kapan gibi kavrıyordu. Opera binasının önünde maskeli fedailer bekleyen çift kanatlı kapılarına yöneldiğimde köşeden Nico çıktı. "Erkencisin kız kardeşim." Yanından geçtim, o beni takip ederken yürümeye devam ettim. "Günlük kotamı doldurdum ama yüzündeki o sırıtışı silmezsen bir ölümlük daha yer açabilirim." Kıkırdadı. "Güldüğümü nereden çıkardın?" "Ne yazık ki kardeşimsin." Fedailer kapıyı açıp, serin kasım gecesine ve tamamen karanlık sessiz bir caddeye çıkarken Nico merdivenleri yanımda inmeye başladı. Işıklandırması bilinçli olarak azaltılmış bölgenin ardında yüksek ışıl ışıl binalar ve plazalar yükseliyordu. Göz zevkim alçak binalara, dar sokaklara, o sokakların çıktığı göle ve motosiklet seslerine çok alışmıştı. Bu manzara midemi bulandırıyordu. "Seni bırakmayı teklif ederdim ama önemli bir görüşmem var." Eve gidip suratımı yastığa bastırmak ve çığlık atmak, vücudumdaki gerilimi serbest bırakmak istiyordum ama merakımı cezbetmişti. "Ne görüşmesi?" Dilini şaklattı. "Yeni bir yatırımcı. Çok kısa sürede adından söz ettirmeye başladı, Acey City'de birkaç mekânı ve önemli arsayı satın aldı. Daha şimdiden bölgeye hepimize para kazandıracak kadar insanı çekiyor. Babam bir süredir ortaklarıyla görüşüyordu birlikte birkaç projeyi başlattık. Gizemli biri, hiçbirimiz şahsen görüşmedik ve çok ilgimi çekiyor." Ona yandan bir bakış attım. "Dur tahmin edeyim. Onu RDM'e dahil edip kendini kanıtlamaya çalışacaksın." Omuz silkti. "Bu gece ortağına teklifi sunacağım. Bağlantıları çok güçlü ve onu ağa katarsam yaşayacağımız büyümeyi düşünmek beni sertleştiriyor. RDM buna bayılacak." Beni baştan aşağıya süzdü. "Geri dönsen de hâlâ toparlamamız gereken bir itibar var." "Evet, evet. Sana iyi şanslar." O arkamdan konuşmaya devam ederken merdivenleri indim, arkamdan gelmediğine emin olduğumda planın ne durumda olduğumuzu öğrenmek için her gün yenisini aldığım kullan at hattımdan ikizimi arayacaktım ki önüme bir araç yanaştı. Telefonu kaldırdım. Siyah bir Bentley yanaştı. Aracı tanıyordum. Yumruklarımı sıkıp, boğazıma yükselen safrayı yuttum. Keşke bu kadar olayın, bu kadar darbenin ve bu kadar gerginliğin sadece bugüne özel olduğunu söyleyebilseydim ama Acey City'e döndüğümden beri rahat bir uyku bile uyumamıştım. Yastığımın altında bir bıçak vardı, diğerinin altında da bir silah. Nişanlımın aracı durup sürücü tarafının kapısı açıldığında tırnaklarımın etimde uzadığını, dişlerimin kaşındığını, bir çığlığın göğsümde sıkışıp kaldığını hissettim. O yüz bana ilk tanıtıldığında, uzun zamandır planlanan evliliğimiz gündeme getirildiğinde ve kapılardan içeriye girdiğinde fiziksel olarak gerçekten sarsılmıştım. Şok, öfke ya da tiksinti değildi. Katıksız bir nefretti. İhanetin üstüne defalarca kez inen bir darbeydi. Bana oynanan oyunu sindirmek ateş yutmakla eşdeğerdi. Hırçınlığım herkesin dilindeydi bu yüzden nefretimi belirtmekten çekinmemiştim ama oyuna katılmak için yaptığım fedakarlığın bedelini kabullendiğimi göstermek için şimdi yaptığım gibi usulca kabullenmiştim. Bedelim buydu. Bedelimi öderken ödülümü de alacaktım. İntikamımı alacaktım. Çok yakında her şey bitecekti. Kurnaz ve karanlık bir gülümseme karşımda belirdi. Yüzündeki yara izine gözümü dikerken önce sarı saçlarını geriye doğru taradı sonra da ona eşlik etmem için elini uzattı. Arkadaşlarımın, kulübümün ve Dez'in basına sızan fotoğrafları gördüğünü biliyordum. Gerçekten kocam olmasını istediğim tek adamın yaşadığı ihanetin suratına yansımasını hayal etmek canımı en çok yakan şeydi. "Yorgun görünüyorsun, hadi seni eve götürelim." Killian Devaney'in, nişanlımın elini tuttum ve beni götürmesine izin verdim. Acey City sınırlarına atım attığım andan beri tekrarladığım sözleri tekrar ve tekrar zihnimde canlandırdım. Okyanusuna kanlarını akıtıp, köpekbalığı onları bulduğunda saldırmamasını bekleyemezlerdi. Avımla oynayacaktım, doğamı reddedip uysallaştığımı düşünmelerine izin verecektim sonra da en beklemedikleri anda saldıracaktım. Cesetlerinin okyanus tabanında çürümesini izleyecektim. 🐉 Veeee bölüm sonu canavarı! Yorumları alaayımmmm neler düşünüyorsunuzzzz 🫡🫡 Diğer bölümler için o kadar heyecanlıyım ki ipuçlarını serpiştirdim eheheh Bu arada yeni motosiklet kulübünü unutmayın, ilerleyen zamanlarda, başka başka kitaplarda önemli bir yere sahip olacaklar hehehe Okuyan gözlerinize yorumlarınıza sağğlıkkkk desteğiniz için teşekkür ederim. Sizi çok seviyorummm Kendinize bebek gibi bakın♥️

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.