İçeriğe geç

Yalanlar Mirası (Kemikler Mirası İkinci Kitap)

Bölüm 17 · 66 dk okuma

Yalanlar Mirası (Kemikler Mirası İkinci Kitap)

Bölüm 17

On Beşinci Bölüm: Bir Daha Asla

Sizi bölüüme alıyorummn. Kaskları takalım lütfen. Keyifli sürüşler! Bölüm müzikleri: Let the World Burn The Chain Dynasty On Beşinci Bölüm "Bir Daha Asla" 🐉 Dez Demek Sicilya böyle bir yerdi. Karımın, Arco ailesinin soyunun dayandığı yer. Yamaçlara inşa edilmiş alçak binalar, taş kaldırımlar, hayatın tadını çıkaran tasasız insanlar, dönümlerce üzüm bağları, zeytin ağaçları ve sonu kristal berraklığında denize açılan dar sokaklar. Riley'nin topraklarının uçaktan indiğim yer olmadığından şüphelenmiş ve haklı çıkmıştım. Sicilya'nın batısına geçmiştim. Başka bir adaydı ve ayağımı bastığım ilk yere kıyasla oldukça... sakin ve yerel halk dışında yalnız görünüyordu. Motosikletimden uzakta geçirdiğim en uzun saatlerdi ve denizaşırı yolculuk etmeye alışkın değildim. Huzursuz, rahatsız ve oldukça öfkeliydim. Ona öfkeliydim. Peşinden gelmeyeceğimi mi sanıyordu? Başını alıp başka bir ülkeye gitmesine izin vereceğimi mi sanıyordu? Güzel kafasında dönenleri, beni aldatacağını ve kandıracağını düşünemeyeceğimi mi sanıyordu? Onu asla bırakmayacağımı söylerken, ciddiydim. Yerin altı metre altına girene kadar hatta ondan sonrasında bile. Yatağının başında gözlerimi kapatmıştım ama onun nefeslerini dinlerken hiç uyumamıştım. Konuşmalarımızı, kavgamızı, ona söylediklerimi kafamın içinde döndürüp durmuştum. Logan'la olan kavgam beni parçalamıştı ve yaralarımı kapatmaya fırsat bulamadan Riley ile yüzleşmek zorunda kalmıştım. Carter ölmüştü. Kahrolası herif yıllardır ölüydü. Riley bu yüzden kaçmıştı. Bu yüzden Helbarvest'e gelmiş ve intikam planlarını ince ince işlemeye başlamıştı. Onu kıskanmıştım. Hiddetim yüzünden hata yapmıştım. Benim yerime ölü bir adamı tercih etmişti. Yerini dolduramamıştım, yeterli gelmemiştim. Ya da ona bir korkak olduğunu haykırana kadar öyle olduğunu sanıyordum. İlk defa duvarlarının hepsini indirdiğinde gerçekler suratıma bir tokat gibi çarpmış, göğsüme bir kurşun gibi inmişti. Sırrını açık ettiğinde yüz hatlarını dolduran acıyı, bedenini zemine doğru büken yükü, pişmanlığı ve yedi kahrolası yıl boyunca taşıdığı kederi zihnimden atamıyordum. Yaptığı seçim onun canını yaksa da ben yaşamayı, intikam almayı seçtiği için minnettardım. Carter'ın ona verdiği şans, avuçlarına bıraktığı seçim ve bugün dönüştüğü amansız kadın için minnettardım. RDM'in en çok Rebel'ı yaraladığını sanıyordum ama Riley'e çoğu insanın düşüncesiyle bile aklını yitireceği yaralar açmışlardı. Âşık olduğu adamı değil, en yakın arkadaşını kaybetmişti ve bunların hepsi kollarında gerçekleşmişti. Düşündükçe... geçmişimizin ne kadar benzediğini fark ediyordum. Seçimler bizi mahvetmişti, boğazımıza kadar sevdiklerimizin kanına gömülmüştük. Sonra da ben onun beni seçmesini istemiştim. Kardeşimin çizdiği yolun aksine, bu sefer seçilmek, nefes alma sebebi olmak istemiştim ancak Riley, buzdan duvarlarının ardında seçimlerinin sebep olacaklarından korkuyordu. İyileşebileceğimi, karanlığa baktığımda gördüklerimden ve hissettiğim dürtülerden kurtulabileceğimi sanmıyordum ama eğer iyileşeceksem, bunu onunla yapmak istiyordum. Riley'i tıpkı sahnedeki o küçük kanarya haline büründüğü gibi özgürleştirmek istiyordum. Kendini kapatmıştı. Beni itmişti. Dışarıda bırakmıştı. Ve bu daha önce yaşadıklarımızın hiçbirine benzemiyordu. Pişmanlık ciğerlerimi yakıyordu, nefes almamı zorlaştırıyordu. Onun bedenini, ruhunu, aklını ve kalbini fethetmek için türlü oyunlar çevirmiştim; bir ömür sürse bile pes etmezdim ama ilk defa onu gerçekten kaybedebileceğim gerçeğiyle yüzleşmiştim. Yaralandığını duyduğum an ilk darbe inmişti ikincisi bana bakış şekliydi. Başında sabahlamıştım ve uykuya daldığım an yüzüğünü bırakıp çekip gitmesinden korkmuştum. Hassas, kırgın ve yaraları çok açıktaydı. Tanıdığım Riley böyle bir açık verdikten sonra karanlığa çekilip hasarı kontrol etmeyi, yaralarını yalamayı isterdi. Öyle de yapmıştı. Evi terk ettiğinde ellerim titrese bile yumruklarımı sıkarak beklemiştim. Aramıza yirmi saatten fazla mesafe girmişti. Ona vereceğim vakit bu kadardı. Karımı bırakmayacaktım. Beni bırakmasına ve kahrolası İtalyan pislikleriyle tek başına yüzleşmesine izin vermeyecektim. Rebel ve Logan yeğenlerimi de alıp çoktan Helbarvest'ten ayrılmıştı. Gidişimi onlara da, Seth'e de haber vermiştim. Hoş karşılamamışlardı ama sikimde değildi. Kulübüm için her şeyi yapmaya hazırdım ama Riley benim önceliğimdi. Geçen geceden sonra aramızdaki uçurumların buz tutup, ateşimizin soğumasına ve Riley'nin tekrar zırhlarını kuşanmasına izin vermeyecektim. Telefonumu çıkarıp Riley'nin konumuna tekrar bakarken terden sırtıma yapışan tişörtümün yakasıyla oynadım. Evet telefonunu takip etmiştim. Bu canımı sıkıyordu çünkü biri yeterince istekli ve ısrarcı olursa aynı benim gibi peşime düşebilirdi. Sabit kalan noktacıktan gözlerimi ayırıp kendimi gizlediğim ağaçtan karşımdaki iki yana uzanan taş duvarlara baktım. Arazi binlerce dönümden oluşuyordu, adanın kimsenin ayak basmadığı bir bölgesinde kalıyordu ve ıssızdı. Sur gibi araziyi çevreleyen duvarların ortasında dev demir bir kapı yükseliyordu. Parmaklarım belimdeki silahıma gitmek için kaşınıyordu. O sikik herifin arazisi olmalıydı. Duvarların ardındaki iri gövdeli ağaçlar ve palmiyeler taşla doldurulmuş patikaları kaplıyor ikinci bir hat çekiyordu. Kanaryamla aramda duruyorlardı ve hepsini biçmek istiyordum. Adamın tehlikeli ve önemli biri olduğunu tahmin ediyordum, elimi kolumu sallayarak giremeyecektim ya da girişte herhangi bir açık bulamayacaktım. Yine de... ben buzlar kraliçesini fethedip parmağına bir yüzük takmıştım, bu kale çocuk oyuncağı olacaktı. Bir siteden kutularca pizza sipariş ettim. Araziye çıkan tek yol boyunca aşağıya yürüdüm ve güvenlik kameralarının açısında çıktığımdan emin olduğumda durdum. Oldukça renkli bir araç yola girdiğinde yüzümü buruşturdum, silahımı kaldırıp yolun ortasına geçtim. Şoför aniden frene bastığında ellerini aracın içinde havaya kaldırmıştı bile. Canı için yalvarmaya başladığında kapıyı açtım ve silahımla inmesini işaret ettim. Gerisin geri koşmaya başladığında direksiyonun başına geçtim. Silahımı belime, ulaşabileceğim bir yakınlığa yerleştirip demir kapının önünde durdum ve derin bir nefes aldım. Kapılar açılmayınca sinirlerim gerilmeye başladı ve tüm gücümle kornaya asıldım. Tam da o anda bir kadın ve iki adam kapının diğer tarafında belirdi. Dövmeli, takım elbiseli ve tarladaki bir korkuluk kadar ciddilerdi. Başımı camdan uzattım. "Pizza siparişinizi getirdim..." Dişlerimi sıktım ve kıçımdaki huzursuzluk yüzünden kelimeleri tutamadım. "Siktiğimin kapısını açmayı düşünüyor musunuz?" İtalyanca bir şeyler bağırdıklarında iç geçirdim. Sürü bu anı asla öğrenmeyecekti yoksa dillerinden düşmezdim. Pizza kutularını işaret ettim. "Kahrolası dilinizi bilmiyorum." Kadın parmaklıklara yaklaştı. Siyah saçlarımı, yüzümü ve kollarımdaki dövmeleri süzdü. "Bu adadaki her insanı tanırım ve pizzaları çok severim. Senin bir teslimatçı olmadığını açıkça söyleyebilirim." Çenem gerildi. "Ben yeniyim. İşimi yapmama izin verin de ilk haftamdan kovulmayayım." Kadın bir süre daha beni izleyip başıyla işaret verince kapılar ağır ağır açıldı. Aracı kontrol ettikten sonra sikik pislikler geçmeme izin verdiler. Araç yolunu takip ederken bir üzüm bağını, çeşmeleri, birkaç alçak binayı geçtim. Yamaçtan iniyor, indikçe uçurumun ucundaki açık bej renkli taş villayı görebiliyordum. Yamacın sınırındaydı, denize bakıyordu ve yanında dibindeki mozaikleri buradan görebildiğim bir havuz vardı. Çalışanları, takım elbiseli tipleri ve güvenlikleri es geçmemek gerekirdi. Villanın arka bahçesine yönelecektim ki bir hareketlilik gözüme çarptı. Sağımda yamacın diğer tarafında bir düzlük, bir golf sahası vardı. Kalbim hızlandı. Bana ihanet edip ansızın duracağına emindim. Çünkü karım oradaydı. Golf sahasının yeşil zeminini takım elbiseli piçlerle kaplıyken o elinde bir sopayla, altında minicik beyaz bir etekle sırtı bana döndük bir adamla konuşuyordu. Esmer, uzun boylu ve ona fazla yakın duran bir adamla. Bangır bangır müzik çalıyor buraya kadar geliyordu. Lorenzo pisliği o muydu? Neden golf oynuyorlardı ve neden benim kadınımdan beş metre uzakta durması gerekirken dibinde duruyordu? Arabayı durdurup tek kolumla pizza paketlerini tutarken diğer elimi silahıma götürerek indim. Deliliğimin, gözü dönmüşlüğümün ve mantıksızlığımın tek sebebi oradaydı. Golf sahasına giremeden biri önümü kesti. İtalyanca bağırıyor, açıkça beni tehdit ediyordu. "Çekil yolumdan," diye hırladım. Bağırarak karşılık verdi ve eli silahına gitti. "Bunu yapmanı tavsiye etmem." Dinlemedi. Tamamen onu hatası. Kutuları suratına geçirdiğimde sendeledi. Ardından yumruğumu burnuna indirdim. Kırılan burnundan fışkıran kanları geri sokabilecekmiş gibi yüzünü tutarken bir diğerinin silahını kaldırıp bana bağırarak yaklaştığını gördüm. Namluyu sırtıma dayadığında hızla arkamı dönüp bileğini yakaladım. Ateş ettiğinde kolunu başımın üstüne kaldırmıştım. Kulaklarım çınlasa da hırlayarak boğazını yakaladım ve kolunu çevirip tek hamlede dirseğinden kırdım. Adam avaz avaz bağırırken, burnumdan soluyarak golf sahasına yürüdüm. Silahları duymuyorlardı. Riley sopayı kaldırıp mükemmel bir ivmeyle topa vuruyordu. Adam da sırıtıp bir şeyler söylüyordu. Hiddet kanımda adrenalin etkisi yarattı. Beni çarptı. İki güvenlik daha önüme çıktığında bir saniye bile düşünmedim. Önce birini sonra da ötekini vurdum. Yanlış mesleği seçmişlerdi çünkü berbatlardı. Arkamda inleyen, kıvranan ve bağıran piçleri bırakarak düz çim araziye indim. Arkamdan birinin ateş ettiğini duyduğumda -ıskalamıştı- kendimi yere atarak ortasında çıplak bir adamın heykeli olan çeşmenin duvarına sığındım. Daha çok adamın bulunduğum yere geldiğini görebiliyordum. Birinin gölgesi yanıma düştüğünde çizmemden avcı bıçağımı çıkardım. Bekledim. Bekledim. Jilet gibi parlattığı rugan ayakkabıları gördüğümde bıçağı çevirip ayağına sapladım. Haykırarak kendini çektiğinde bıçağı da aynı anda kurtarmıştım. Karnında ve kolunda kesik açıp, en son omzuna sapladım ve adamı çeşmenin havuzuna ittim. Bir başkası arkasından çıkıp suratıma yumruğunu indirdiğinde abimden kalan yadigarlar sızladı. Ardından karnıma ve dizimin arkasına birer tekme yedim. Yere kan tükürerek gülümsedim ve tek dizimin üstünde kalktım. İki kişilerdi. Eksik saymıştım. Kaşlarını çatmış gülümsemem karşısında afallamışlardı. Bu yüzden tetiği çekmekte geç kaldılar. Birini boğazından yakalayıp arkasına geçtiğimde bıçağı da gırtlağına dayadım. Silah patladı ve karşımdaki gözümün önünde, beni de deleceğini umarak arkadaşını vurdu. Gözlerimi kırpıştırdım. "İnsanların senin gibi dostlara ihtiyacı var." Adam hırlayarak tekrar ateş etmeye yeltendiğinde önümdeki dallamayı ona doğru ittim ve gizlediğim silahı çıkararak adamın omzuna sıktım. Savurulup havuza düştüğünde çeşmenin suyu kana bulanmıştı. Ağzımı silerek, beklemeden, hızlı adımlarla golf sahasına yürüdüm. Karım güneşin altında esmer bir tanrıça gibiydi. Birkaç saat olmuştu ama burnumda tütüyordu. Onu kollarımın arasına almak istiyordum. Hepsinden saklamak, hepsini onun için öldürmek istiyordum. Dudaklarını geri istiyordum, her şey mahvolmadan önceki o ana dönmek istiyordum. Sahaya girdim. Riley golf sopasını geriye doğru kavis vererek kaldırdı. Tam o sırada adam kulağına yaklaşıp bir şey söyledi. Onu da beni de delirtecek bir şey. Riley hafifçe başını çevirip adama baktı ve açısını değiştirerek sopayı salladı. Yerdeki topa değil adamın karnına doğru. Hiddetimden kuduruyor olmasaydım iki büklüm olan adama acırdım. Çünkü karım sinirlendiğinde yumruklarını asla sakınmaz ve kan dökmeden geri çekilmezdi. O lanet olası bir köpekbalığıydı. Arkalarındaki takım elbiseli piç Riley'nin başının arkasına silah doğrulttuğunda boğazımdan bir hırıltı yükseldi. Aramızdaki birkaç adımlık mesafeyi kapattım ve ben de onun başına silahımı dayadım. "Silahını indirmeden için sana üç saniye veriyorum yoksa beynini çimlerin üstüne saçarım." Adam titreyen iki elini de havaya kaldırdı. Riley kocaman açılmış fırtınalı gözleriyle, siyah saçlarının çevrelediği şaşkınlıkla gerilmiş güzel yüzüyle bana döndü. "Dez?" Tanrı aşkına. Onu özlemiştim. Boynumu büküp gülümsedim. "Karıcığım." Fırtınaların dindiğini, gözlerinin erimiş gümüşe döndüğünü kısa bir an yakalayabildim. Ona hitabımla ürpermiş ve... sanırım gerginliği azalmıştı. Ama hemen toparlandı. Çenesini kaldırdı ve arkamdan yaklaştığını bildiğim adamlara bir bakış attı. Kırgınlığı, kızgınlığı ve aramızdaki uçurumlar geri geldi. Bundan hiç hoşlanmadım. Ellerimden kayıp gitmesinden nefret ediyordum. "Burada ne işin var senin?" "Ne zaman öğreneceksin tatlım? Seni bulamayacağım, peşine düşmeyeceğim, yanımda nefes alana kadar alt üst etmeyeceğim hiçbir yer yok." Çenemle golf sopasını işaret ettim. "Silahını indir de kocanı doğru düzgün bir öpücükle karşıla." Sopayı daha sıkı tuttu. "Bu sopanın gireceği daha uygun bir yer düşünüyorum." Bir silah patladığında irkildim. Riley'e atılmak için önümdeki adamı bırakacaktım ancak o kendiliğinden yere serildi. Kolundan kanlar akıyor, çığlıklarını ses çıkarmaya korkarak içine gömüyordu. Şaşkınlıkla yerden kalkan adama baktım. Gözlüğünü çıkardı ve silahını kaldırdı. Riley ona sorgulayan bir bakış attığında, karımın... benim karımın elini tuttu. "Sana kimse dokunamaz Rafaella. Benim gözetimimde olmaz." Yerdeki korumaya çenesiyle siktir olup gitmesini işaret etti. O da acısına rağmen kuyruğunu kıçının arasına sıkıştırıp kaçtı. Dişlerimi sıkıp karımın kolunu yakaladım ve onu bedenime yaslayarak sertçe kendime çektim. "Karıma sakın dokunma." Adam ağzını açtı sonra kapattı. Arkama baktığında ıslık çaldı. "İyi bir giriş yaptın ama keşke adamlarımın yarısını telef etmeseydin." Birinin İtalyanca bağırdığını duydum. Sahaya doğru dizilmiş adamların kafalarına vurup silahlarını indirten sarışın bir adam yaklaşıyordu. Önümdeki gibi siyah bir pantolon ve yakası karnına kadar açık bol bir gömlek giymişti. Dövmelerinin üstünde zincir zincir altınlar sallanıyordu. Seksenlerin pezevenklerine mi yoksa İtalyan mafyalarının tipik ev haline mi benziyordu çözemedim. Bizim müşterilerimiz kesinlikle böyle kayıtsız görünmüyordu. Bana ve Riley'e bakınca gözlüğünü çıkardı. "Pizzacı adam ortalığı karıştırdı dediklerinde inanmak istemedim. Evimiz bir kaledir. Eğer bir pizzacı bunu yapmış olsaydı, hasımlarıma kalmadan kellemi kendim sokağa atardım." Riley beni izliyordu. Ona yandan bir bakış attım ve bana yakın duran bedeninin tadını çıkardım. Uzaklaşmamıştı bu yüzden kıpırdamak bile istemiyordum. "Delisin sen." "Benimle bu yüzden evlendin." Sahte evlilik, diye yapıştıracağına emindim ama yanımızda bizi dikkatle ve kısık gözlerle izleyen; ona dokunuşumu karmaşık bir bulmacaymış gibi çözmeye çalışan adama bakış atınca kelimelerini yuttu. "Kapıyı çalabilirdin Dez." "Bu pislikle olan yakınlığını düşününce... araziyi patlatmadığıma dua et." Kolumu beline sardım onu benimle birlikte hareket etmeye zorlayarak adama döndüm. "Lafı açılmışken... Kimsin sen?" Bana dik dik bakmaya devam etti. Neredeyse aynı boydaydık, benim kadar yapılı sayılmazdı ama sahip olduğu gücün kokusunu alabiliyordum. Yarattığım kaos onları etkilese de düşmancıl tavır sergilemiyorlardı bu da gelişimden tamamen habersiz olmadıklarını düşündürtüyordu. "Kocana... benden hiç bahsetmedin mi Rafaella?" Bu da ne demekti? Siktir. Bu kadın bana kafayı yedirtecekti. Neden ondan bahsetmesi gerekiyordu? Eğer o Lorenzo'ysa, geçmişleri ne kadar derine iniyordu? "Bahsetmem mi gerekiyordu?" dedi Riley buzu kesecek bir sesle. "Benim için bir bok parçası kadar değerin yok." Dudaklarım kıvrıldı ama adamın yüzü düşmüş, çenesi kasılmıştı. Sinirli değil... pişman ve kederli görünüyordu. "Yapma bunu Rafaella..." Diğer herif araya girdi ve kederli piçin yanına geçti. "Yıllar oldu..." "Eğer size ihtiyacım olmasaydı, kahrolası yüzlerinizi bir daha asla görmeden mezara girmeye niyetliydim aslında." Adam ciddileşerek tek kaşını kaldırdı. Riley'e tavırlarında hoşuma gitmeyen bir sıcaklık vardı ama ne kadar tehlikeli olduklarını tahmin etmek zor değildi. İki kuzu gibi görünen büyük iri kurtlardı. "Evet ve sana şartımı söyledim. Senin için alacağımız riske kıyasla küçük bir bedel... Sadece kahrolası bir akşam yemeği." Evet. Bu kadar yeterdi. Silahımı kaldırdım ve adama doğrulttum. "Ne dedin sen?" "Benim arazimde, benim ülkemde haddinden cesur hareketlerde bulunuyorsun motorcu çocuk." Riley erkekler, diye mırıldanarak iç geçirdiğinde sırıttım. "Daha hiçbir şey görmedin." Sarışın aniden kahkaha attı. "Karısına nasıl tapıyor görüyor musun? Kız kardeşimize olan sadakatin yüzünden adamlarımızın yarısını neredeyse öldürdüğün gerçeğini unutmak üzereyim." Kız kardeşimiz mi? Kaşlarımı çattım. "Lorenzo Borelli," dedi sarışın bana elini uzatarak. "Bu da kocam Raphael. Karının ikizi oluyor. Bilmiyorsan eğer..." Ben silahımı indirip dakikalar içinde fark edemediğim benzerliğe bakarken Riley irkilerek benden uzaklaştı. Siyah saçlar, bronz ten, keskin yüz hatları, aynı tonda gri gözler, soğuk bakışlar ve küstah bir duruş. İtalyan genleri her bir karışlarına kadar aynıydı. Birbirlerinin farklı cinsiyetlerdeki versiyonlarıydı. Siktir. Riley golf sopasını yere atıp yanımızdan geçip gitti. "Benim ikizim yıllar önce öldü. Bu adamı tanımıyorum bile." Lorenzo Riley'nin arkasından pişmanlık ve acıyla bakan kocasının omzunu sıktı. "Seni seviyor bebeğim. Sandığından çok daha fazla. Affedecektir..." Raphael bana baktı. "Hayır. Kardeşim beni seviyor olabilir ama affetmek onun kitabında yazmıyor. Öyle değil mi Dez?" Ailesine nasıl kinlendiğini ve RDM ile birlikte onların da sonunu getireceğini bilmesine rağmen nasıl tereddüt etmediğini düşündüm. Diğer kardeşiyle olan etkileşimini hatırladım. İkizlerin bambaşka bağları olduğunu bir yerlerden duymuştum ama canı yandığında o bağları kökünden sökecek biri varsa o da Riley'di. Anlaşılan bu kardeş diğerleri gibi önce Arco ailesinin sonra da Redemorte'nin köpeği değildi ama bu kardeşten de diğerlerinden ettiği kadar nefret ediyordu. Çenemi kaldırıp kanaryamın villaya bağlanan merdivenleri çıkışını izledim. "Ona ne yaptın?" "Kalbimi dinledim, RDM'den ve ailemizden uzaklaşmak için eşimi takip ettim. Rafaella benimle gelmeyi reddetti ve bir daha sormadım. Onu arkamda bıraktım çünkü öfkeliydim. Benimle birlikte yeni bir hayata başlayabilirdi. İntikamı seçti." Onu baştan aşağıya süzerken boynumu büktüm. "Yani ondan vazgeçtin?" Raphael'in çenesi kasıldı. Cevaplamadı ama olan buydu. İkizinden vazgeçmişti. Ne yaşarsak yaşayalım, bir daha asla çocukluğumuzdaki gibi yakın olamayacak bile olsak Logan'ı yılanların, kurtların ve sürüngenlerin ortasında; arkamda bırakmazdım. Başımı sallayarak dilimi şaklattım. "İkimiz arasındaki fark Raphael... benim ondan hiçbir zaman vazgeçmeyecek olmam. Kim olduğum, neyi temsil ettiğim, gücümün ne kadar derinlere indiği önemli değil. Ne yaşarsak yaşayalım, beni affetmesi için her zaman gölgesinde yürüyecek, ona dünyaları vereceğim. Sen bunu yapabilir misin?" Lorenzo uzaklarda yerden kaldırılan adamlarına bakarak kaşlarını çattı. "Borelli ailesinden birinin evine girip bunları yapabildiysen, Tanrı RDM'e merhamet etsin." "Siktiğimin Borelli ailesinin kim olduğunu bilmiyorum." Lorenzo'nun dudakları kıvrıldı. "Eh, bu da seni hem çılgın hem de daha tehlikeli bir adam yapıyor." 🐉 Artık Borelli ailesinin kısmen kim olduğunu biliyordum. Lorenzo çekinmeden böbürlenmeyi seviyordu ama ailesinin tam olarak "ne" olduğunu tanımlayacak kelimeleri bilerek sakınıyordu. Sadece Sicilya'da değil İtalya topraklarının tamamına yayılan bir zenginlikleri ve sembolik güçleri vardı. Yerel halk onlara Tanrı'ya tapar gibi tapıyor ve tanıyordu. Redemorte'nin karşıt gücü gibilerdi. Onlarla hiç iş yapmamışlardı ama aynı masalarda, yemeklerde ve organizasyonlarda karşı karşıya gelmişlerdi ve birbirlerini boklarına kadar tanıdıkları halde savaş açmaya yeltenmemişlerdi. Bu bizim çok yabancı olduğumuz bir dünyaydı. İkisinin de birbirlerini mahvedecek kaynakları vardı bu yüzden yıllardır barış içindelerdi. Havuz başına kurulmuş masaya doldurulan dolgulu ekmekleri, deniz ürünlerini yiyip, kadehlerce şarap içerken Lorenzo hepsini anlatıyordu. Raphael sessizdi ve Riley henüz yanımıza inmemişti. Karıma bakmak için yerimde kıpırdanıyordum ama karşısına çıkışımı sindirmesini bekliyordum. Yüzüğümü suratıma fırlatırsa bununla nasıl başa çıkacağımı kestiremiyordum. "Raphael ile de bu şekilde tanıştık," dedi Lorenzo ağzına bir parça ekmek atarken. Riley'nin ikizi de en az onun kadar huysuz bir pislikti. "Gerçek tanışma hikâyemizi yabancılarla paylaşmadığımızı sanıyordum. Özellikle de hem önemli bir iş insanı olan hem de RDM ile bağı olan ve bir eyaleti tek eline almış bir motosiklet kulübü başkan yardımcısıyla." Ona ukala bir gülümseme verdim. Benden hoşlanmamıştı. Hislerimiz karşılıklıydı. Lorenzo onu eliyle savuşturdu. "O kardeşinin kocası. Aileden biri." "Ve RDM ile bir bağım olduğu imasının hoşuma gitmediğini de eklemem gerek." Raphael masaya eğildi. "İma değildi. Onlar için çalıştın." Ölüm Ağı için çalıştığımızı bilmiyorduk ama onlara hayat hikâyemin tamamına paylaşmaya niyetim yoktu. "Sen de öyle bebeğim," dedi Lorenzo sinsi bir kurt gibi sırıtarak. "Yıllar için de sadece bir kez çatışmaya girdik. Farkında olmadan işlerimizden birine müdahale etmişlerdi. Bundan hoşlanmadık. O orospu çocuklarının iğrenç ağlarındaki hiçbir işte parmağımızın olmasını istemiyorduk. Kafalarını kestik. Karşılık olarak gördüğün bu adamı beni öldürmesi için gönderdiler. İtalyan bağlarımızın onu bana hemen yakınlaştıracağını düşündüler..." "Sevgili Raphael'ın ölümcül serseri tavırlarına hemen âşık oldu. Yaralı, karanlık, ben onu düzeltebilirim demene sebep olabilecek hüzünlü tavırlar... Epik bir hikâye gerçekten." Riley'nin kanımı hızlandıran ve tenimi okşayan yoğun sesini duymamla yerimde doğruldum. Giydiği kısa, askılı ve beyaz elbiseye gözümün ucuyla baktım. Tanrı aşkına. Dünyaya gelmiş en güzel ve seksi kadındı. Kucağıma otursaydı, benimle aynı kadehi paylaşsaydı, tüm o soğuk tavırlarını dağıtana kadar öpseydim mutlu bir adam olurdum. Karşımdaki sandalyeye kurulduğunda dilimi dişlerimde dolaştırdım. Ağzımın kenarındaki tik seğiriyordu. "Raphael RDM'in dünyanın her yerinde kurduğu gizemli bir birliğin elitlerindendi. Onlara gerçekten bağlı olduğunu söylediğimde bana inan. Sıçra deseler Raphael ne kadar yükseğe diye sorardı. Öldür deseler bu yeterli gelir mi diye karşılık verirdi..." "Ailenizin hırsız olduğunu sanıyordum," dedim ikisinin birbirlerine attıkları yaralı ve kin dolu bakışları incelerken. "Öyle ama Raphael'in yeteneklerini kullanmak istediler..." "Senin de yeteneklerini kullandılar kardeşim. Masumiyet yarıştırmak ister misin gerçekten? Benden sonra onlar için neler yaptığını biliyorum." RDM'i içten yıkacak planlarını hayata geçirmek için tam olarak nelere katlandığını ve kabullendiğini bilmiyordum ama kimse onunla böyle konuşamazdı. Riley dişlerini göstererek ona saldırmak üzereyken kırmızı şaraptan bir yudum alarak sakince, "Birincisi karımla o ses tonuyla konuşurken iki kere düşün. İkincisi savaştığı için onu suçlarken biraz daha utanmış görün. O hayatta kaldı, muhtemelen senin arkanda bıraktığın dağınıklığı sırtlandı, şimdi de RDM'in en büyük korkusu haline geldi. Senin tek yaptığın da gördüğüm kadarıyla kaçmaktı," dedim. Riley sözlerim üstüne bakışlarını kaçırdı. Kaşları çatıktı ve gözlerindeki ifadeyi görmemem için uğraşıyordu. Raphael çenesini sıkarak bana döndü. "Bazen Dez, yaptıklarınla yüzleşemeyeceğin bir zaman gelir ve o zaman da yapabileceğin tek şey kaçmaktır." Karıma baktım. Bu kelimelerin onun yarasına tuz bastığını biliyordum. "Benimle gelmeliydin. Lorenzo ikimize de bir çıkış yolu sundu. Bugüne kadar kimsenin Ölüm Ağı'ndan çıkmasına izin vermemişlerdi ama savaş çıkarmamak uğruna ellerindeki tüm kayıtlarımı, geçmişimi, kimliğimi yok ettiler. O zaman da korkmuşlardı Rafaella. Sen bunu elinin tersiyle ittin. Bir geleceğin olabilirdi. Müziğini yapabilirdin. İstediğin müzik okuluna..." Riley elini masaya vurdu. "Yeter!" Raphael çenesini kaldırarak arkasına yaslandı. Kanaryam titriyordu. Öfkesi değil acısı onu yiyip bitiriyordu. Akşam güneşinin altında onu çok farklı bir şekilde görüyordum. Hâlâ canımı yakan bir güzelliği vardı ama sadece bu kadar değildi. Güneş onu bütünüyle aydınlatırken bile Riley her zaman kendi yarattığı bir ay ışığının ve karanlık bulutların arasında yürürdü. Saklanır, gizlenir, duvarlarını inşa ederdi. Ama geçen gece tüm benliğini ortaya sermişti. Onu her şeyiyle görüyordum. Tüm çıplaklığıyla. Yaraları, savaşı, kalp kırıklıkları, suçlulukları ve pişmanlıklarıyla. Kendimi tutamadan ayağa kalktım. Sandalyemin ayakları zemini tırmalarken hırslı bir merakla beni izledi. Arkasına geçip ellerimi omuzlarına sardım ve ensesini baş parmaklarımla ovdum. İrkildi. Kasları gevşedi. Beni uzaklaştıracağını hissettim. Ağzıma sıçacaktı ama masadakilerden daha çok nefret ediyordu. "Yani," dedim beni ağzının kenarında bir kıvrımla izleyen Lorenzo'ya ve bağırsaklarımı deşmek istiyormuş gibi görünen Raphael'e. "RDM'den elini kolunu sallayarak çıkabilen tek insansın ve bu da Borelli ailesine bulaşmak istemedikleri için. Çünkü RDM'e hiç bulaşmadığınız için elinizde ağdaki insanlardan daha çok kozunuz vardı. Açığa çıkmak korkunuz yoktu. Doğru mu anlıyorum?" Lorenzo keyifle şarabını yudumladı. "Ah... Çılgın, yakışıklı, zeki ve sinsi. Doğru seçimi yapmışsın Rafaella. Aferin kızım. Ve evet, bu doğru. Ama eğer bir savaş çıksaydı bizim de çok fazla zarar görmeyeceğimiz yanılgısı yaratmak istemiyorum. Birbirimizi mahvederdik ancak ellerinde tuttukları güçle onlar ayağa kalkabilirdi." "Sizi de ağdan çıkarabiliriz Dez. Motosiklet kulübünü ve insanlarını oradan çıkarabiliriz," dedi Raphael. Riley'e değil bana söylüyordu çünkü bu teklifi ona daha önce de yapmış olmalıydı. "Hayır," dedik Riley ile aynı anda. Gerilen omuzlarını okşayarak yatıştırdım. Boşuna aynı koltuğu paylaşmıyorduk. Boşuna hayatlarımızı birleştirmemiştik. Bu kadına âşık olma sebebim yalnızca güzelliği ve hırçınlığı değildi. "Biz kaçmıyoruz. İşin içinden sıyrılıp, daha da güçlenmelerini ve dünyayı karıştırmalarını izlemeyeceğiz. Bizden çok fazla şey aldılar ve bunları yanlarına bırakmaya niyetimiz yok. Bana, aileme ve karıma bulaştıkları için her birinin öldüğünü görene kadar durmayacağım." Bir sigara yakıp diğerini Riley'e uzattım. Gönülsüz de olsa kabul etti. Zippomla sigarasını yakmak için eğildiğimde kokusunu içime çektim ve göğsümdeki hırıltıyı zar zor bastırdım. "Kendini öldürteceksin. Buna izin vermeyeceğim," dedi Raphael bakışları öfkeden çaresizliğe doğru kayarken. Riley acımasızca kıkırdadı. "Birkaç kez ölümle burun buruna geldim. Hatta birinde, neredeyse başarıyorlardı Raphael. Ve sen orada değildin. Yani ölüm şeklimle ilgili senden izin istemem gerektiğini düşünüyorsan siktir olup gitmeni rica edeceğim." "Yedi yıl önce olanları duyduğumda seni aradım. Üstünü örttüklerini anladım ve senin için geldim ama gitmiştin Rafaella..." Riley'nin karşılığı o kadar duygusuz ve acımasızdı ki benim bile tüylerim ürpermişti. Canını yakanları siliyordu, yok ediyor ve merhametsizliğinin ağırlığının altında ezilmeye terk ediyordu. O an ikizini asla affetmeyeceğini kesin olarak anladım. Benim... ondan vazgeçmem söz konusu bile değildi ancak içimi de küçük bir korku kaplamıştı. Kendi ruhunun yarısı olan adam önünde can çekişse su vermeyecekmiş gibi görünürken sözlerim yüzünden bana neler çektirecekti? "Geç kaldın. Sen benim için çok önce ölmüştün ama o gün, senin de ikizin öldü Raphael. Artık Riley'im. Başka hiçbir şey değil. Sizden tek isteğim kurşuna ulaşmam için yardım etmeniz. Belki... sadece telefon numaramı sana verebilirim. Beni tekrar yüzüstü bırakmadan önce bir kere daha düşün." Kurşunu çaldığını onlara anlatmış olmalıydı. Sakladığı yeri ve onu bulmak istediğini de. Lorenzo onun ne yaptığını anlıyorsa bile ikisinin arasına girmiyordu ben de öyle yaptım. Raphael'i zayıf karnından deşiyor, manipüle ediyordu. İkizi iç çekerek şarabının dibini gördüğünde yüzüne gölgeler düşmüştü bu yüzden sözü Lorenzo devraldı. "Kurşunu sakladığın kulübün nasıl bir yer olduğunu biliyorsun Rafaella. Çok zekice ama geri almaya çalışmak dipsiz bir kuyuya inmekten farksız. Eğer seni ya da herhangi birinizi tanırlarsa dışarı çıkamazsınız." Bana bakarken bakışları kararmıştı. "Sadece Redemorte değil, ağın içindeki isimlerden de bahsediyorum. Açığa çıkmaktansa hepinizi diri diri gömmeyi tercih ederler. Karını ve kulübünü gerçekten oraya sokacak mısın?" İçgüdülerim mi? Riley'i sırtıma atmak ve kimsenin bize dokunamayacağı bir yere götürmek istiyordum. Ona bir daha zarar geleceği düşüncesi en büyük kâbusumdu. Ama Riley'nin yolunu açma, öç alma ve onları çıktıkları deliklerde boğma isteğim çok ağır basıyordu. Ben Mahşer Sürüsü Yedi Motosiklet Kulübü'nün başkan yardımcısıydım. Hiçbir zaman savaştan kaçmamıştım. Sorumluluklarımı unutmamıştım. Benim olanı korumak için kendimi feda edeceksem, bunu yüzümde şerefsiz bir gülümsemeyle yapardım ve onları da kendimle birlikte batırdığımdan emin olurdum. Sigaramdan son dumanı çekip küllükte söndürdüm. "Gidonları tutan kişi karım, ben sadece öldürme işini yapıyorum ve lojistikle ilgileniyorum. O dişlerini daha rahat geçirebilsin diye önünü temizliyorum." "Gireceğiniz yerin nasıl bir cehennem olduğunu biliyor musun?" Omuz silktim. "Bildiğim şey o kulübün, tarikatın can damarlarından biri olduğu. Eğer bir düşmanım benim evime girip benden çalmaya yeltenseydi, adımını bile dışarı atamadan onu parçalara ayırırdım. Onlardan da daha azını beklemiyorum. Uzun zamandır savaştayız ve çoktan ellerini açık etmeye, saldırganlaşmaya başladılar. Bizim kozumuz en beklenmedikleri yerden onlara saldırmak olacak." Raphael, birbirinin aynısı olan gözlerini ikizinden ayırmadan, "Diyelim ki, kurşunu aldınız. Sonra ne olacak?" diye sordu. Riley'nin alyanslı elini kaldırmasını seyrettim. Teker teker parmaklarıyla saymaya başladı. "Kurşunun sahibi de dahil içindeki bazı bilgileri yayacağız. Hayalet'in kurşunu olduğu anlaşılınca direkt olarak Roger White'ın yani Redemorte'nin en önemli isimlerinden birinin ölümüne sebep oldukları ortaya çıkacak. İç savaş yüzünden ağdaki herkes birer birer düşecek. Güçleri zayıflayacak. Henüz ifşa olmayanların götleri tutuşacak, müttefik arayışına girecekler. Biz de burada devreye gireceğiz. Korkularını kozumuz olarak kullanacağız. Onlara kurtuluşlarının vaatlerini sunacağız." Parmaklarıyla saymayı bitirdi ve arkasına yaslanıp rahatça omuz silkti. Sanırım... sertleşmiştim. Şu anda pek çok şey hissediyordum ve tek istediğim onu o kurnaz aklını kullanamayacak hale gelene kadar öpmek ve becermekti. "Özellikle tarikatın üstündekiler, ağın ardında bıraktığı her izin fiziksel kanıtları ifşa olduğunda yerlerini bulup yok etmek isteyecekler. Arkamızda çaresiz pisliklerle onları bekliyor olacağız. Onları öldüreceğiz. Artıklarıyla da federaller ilgilenecek." Raphael'in gözleri hafifçe büyüdü. "O ağın içinde kimlerin olabileceğini biliyorsun. Sadece suç örgütlerini, şirketleri, kartelleri ya da mafyaları açığa çıkarmayacaksın Rafaella. O bilgileri sızdırmak siktiğimin dünyasını birbirine katacak. Başına nasıl bir bela açacağını biliyorsun. Dünyayı karşına alacaksın..." Riley öne doğru eğilip dumanı tüten bir buz kalıbının soğukluğuyla ikisinin gözlerine baktı. Kalçamı sandalyesine yaslayıp kollarımı göğsümde kavuşturdum. "Bu yangını başlatacak gücüm var ve içinde kimin yanacağı umurumda değil Raphael. Ateşle yeterince oynadım, şimdi diğerlerinin nasıl kavrulduğunu izleyeceğim. Ektiklerini biçecekler." Lorenzo bu kaos ortamından hoşlanmışa benziyordu ancak yine de kocasını destekledi. "O ağın içinde siz de varsınız." Riley'nin önündeki kadehe şarap doldurup dudaklarıma götürdüm ve adamlara sırıttım. Bu sırada kanaryam gri gözlerinde şimşekler çakarak beni izliyordu. "Biz Mahşer Sürüsü'yüz Lorenzo. Ölümle ve kargaşayla barışığız ama onları atlatacak manevraların ne olduğunu da çok iyi biliriz. Bu bir içgüdü. Her zaman bir yolunu buluruz." "Tüm bu öfke..." dedi Raphael yüz ifadesi kederle ağırlaşırken. "Sadece Carter yüzünden mi?" Dişlerimi sıktım ve Riley'nin ensesinde parmaklarımı dolaştırdım. Dokunuşumun altında kaskatı kesilmişti. Özellikle bu konuda desteğimi istemeyeceğini bilmeme rağmen, vazgeçmeyecektim. "Bu tabir yaşadıklarımı oldukça hafife alıp, aşağılıyor Raphael. Ne bana ne de yaşadıklarıma bu şekilde hakaret etme. Orada değildin ama kardeşlerimiz öyleydi, detayları onlardan öğrenebilirsin." Masanın altında yumruk yaptığı elini serbest bırakırken hafifçe titriyordu. "Ama tek sebep Carter değil. Arkadaşlarıma geri döndürülemez zararlar vermeleri bir yana bunu neden yapmak istediğimi en iyi senin anlaman gerekir. Tarikatın kamplarına katıldığında ergenliği çoktan atlatmıştın bu yüzden her şeye şahit olmadın ama oradaki çocukları bizzat kendin gördün..." Neden bahsettiklerini anlamak için kulak kesildim. Bize bundan hiç bahsetmemişti. Nasıl bir kamptı bu? Raphael'in rengi attı. Bir insanı sadece bakışlarıyla bile altına işetecek bir adamdı, tıpkı ikizi gibiydi ama anıların pençeleri onu boğazından yakalamıştı. Lorenzo bile eşine bakarken huzursuzdu. "Kan ya da altın," diye fısıldadı Riley. "Altını en çok kimlerin üstünden kazandığını biliyorsun. Kanı en çok nasıl döktüklerini de öyle." İrkildim. İnsan ticareti yaptıklarını biliyordum, soykırımlara ortak olduklarını ama sözleri bana daha fazlasının, daha kötüsünün, midemin kaldırmayacağı karanlık suçlardan bahsettiğini kanıtlıyordu. Raphael yumruklarını sıkarken ikna edilmeye ihtiyacı olduğunu anlamıştım. "İkizine yardım edecek misin?" Lorenzo ağzını silip peçeteyi masaya attı. "O pisliklerin çöküşünü görmek güzel olurdu ancak bu Raphael'in vereceği bir karar." Hayır, derse Riley bu masadan kalkacak ve bir daha arkasına bakmayacaktı. Ancak bir yanıt beklerken gardını da hiç düşürmedi. Raphael burun kemerini sıktı sonra da iç çekerek ayağa kalktı. Yanımıza yaklaşıp gömleğinin yakasını kenara çekti. Ne halt yediğini düşünürken, göğsündeki ve boynunun yakınlarındaki tırtıklı yara izlerine kaşımı çattım. Vücudunun pek çok yerinde benzer yıllanmış yaralar olduğunu şimdi fark ediyordum. Gerçekten acıtmış olmalıydı. Göğsünde bir dövme açığa çıktığında şekle anlam vermeye çalıştım. Kemikler miraslarının, kızların ejderha dövmelerinin içine gizledikleri sembollerin stiline benziyordu ama aynı değildi. Daha karmaşık, çok daha detaylı ve ince işçiliğe sahipti. "Size içeriye ben sokacağım." Ben tek kaşımı merakla kaldırırken Riley hışımla ayağa dikildi, elindeki sargıyı sıkıyordu. Onunla ilgilenmek istiyordum. Gözündeki, yüzündeki ve vücudunun belirli yerlerindeki mor izlerin hepsi geçene kadar onunla ilgilenmek istiyordum sonra da buna sebep olanları birer birer öldürmek. "Ah kapat şu aptal dövmeni. Yardım etmeye niyetliysen başka bir yol bul." Sargısını bırakıp ikizinin dövmesini işaret etti. "Bu değil." Raphael kirli sakalını sıvazladı. "Başka bir yolu yok." "Bence aletini kendine bağladığın güçlü yakınların sayesinde bir yol bulabilirsin," diye hırladı Riley Lorenzo'ya bakarak. Adam ellerini havaya kaldırdı. "Dul kalma ihtimalim yüksek olsa bile bu teklifi kabul etmelisin Rafaella." "Dövmen nasıl olacak da bizi o kulübe sokacak?" diye sorduğum da Riley bana içinde ölümümün yüz farklı senaryosunun canlandığı bir bakış attı. "Karım, arkadaşları ve başkanımızda da kemikler miraslarının, RDM'in üyelerine dağıttığı o altınların dövmeleri var ancak bildiğim kadarıyla hiçbiri bizi içeriye sokamıyor." Raphael'in gözleri büyüdü, Riley'nin vücudunu taradı sonra da kafasında fikri canlanmış gibi omzundan tutup sırtındaki ejderha dövmesine bakmaya çalıştı. "Onları vücuduna mı kazıttın?" Riley kardeşinden silkinirken aralarına girdim ve mesafe açması için Raphael'i sessizce uyardım. Kim olduğu sikimde bile değildi. "Birkaç sene önce kendimize ettiğimiz bir yeminin sembolü ve RDM'in sonunun yürüyen uyarıları olduğumuzun bir kanıtıydı. Aslında epey işe yaradı. Bunlar sayesinde izlenmeden ağa girmeyi de başardık bu arada." "O dövme seni içeriye sokmaya yetmez ama," dedi Raphael tükürükler saçarak. Sabırsızca iç geçirdim. "Nasıl içeriye gireceğimizi açıklayacak mısın yoksa bu aile dramına devam mı edeceğiz?" "Ağa katılanlara verilen miraslar dünyanın her yerindeki RDM'e ait mekânlara girilmesini sağlar ancak o kulüp için yetersiz kalıyor. Orası daha özel üyeler içindir ve benim taşıdığım mirasları taşırlar..." Riley'nin suratında zalim bir ifade belirdi. "Ve sadece en bağlı olanlar vücutlarına dövme yaptırırlar. Kaç seans sürüyordu Raphael? Sekiz mi?" Raphael dişlerini sıktı. "Karmaşık ve ustalık gerektiren bir işçiliği var, bu doğru. Ama bu dövmeyi yaptırmak zorunda kaldığımı unutma." Bana döndü. "Eğer ast üyeler kulübe girmek istiyorlarsa yanlarında bu mirası taşıyan bir üstün eşlikçisi olmaları gerekir." Tarikata dair bilmediğim daha çok şey olduğunu hissetmeme rağmen bana tek gereken onları öldüreceğim yolları öğrenmekti. "Daha önce o kulübe nasıl girdin peki?" diye sordum Riley'e. Tırnaklarıyla oynarken omuz silkti. "Bir eşlikçiyle." Tüylerim diken diken oldu. "Ne tür bir eşlikçi?" Raphael, "Karının özünde bir hırsız olduğunu ve çalabildiklerinin sadece maddi değeri olan şeyler olmadığını biliyorsundur," dediğinde Lorenzo ıslık çaldı. "RDM onun insanlarla nasıl oynadığını izlemekten hep hoşlanmıştır." İkimizi de öfkelendirmeye, kız kardeşinden soğukluk dışında bir tepki almaya çalışıyorsa başarıyordu. Ancak aklımda dolaşan tilkileri ve kaslarımdaki gerilimi burada ortaya dökecek değildim. "Onun yeteneklerinin gayet farkındayım ve az önceki hakaret çabaların yüzünden dilini koparmamamın tek sebebi aranızdaki kan bağı." Raphael yenilgiyle düşürdüğü omuzlarıyla kocasının yanına döndü. "Başka yolu yok Rafaella. Lütfen, sana yardım etmeme izin ver." Bu adamları tanımadan önce isteyeceğim yardım için de uğraşmamız gerektiğini düşünmüştüm ama işler bir anda tersine dönmüştü. Raphael kurşuna ulaşabilmemiz için neredeyse yalvaracaktı. Riley dudaklarını ısırıp bakışlarını havuzun diğer tarafındaki yamaçtan aşağıya dökülen kayalıklara ve denize dikti. "Seni içeriye sokacağım ve beni bir daha görmeyeceksin. Tek istediğim bir akşam yemeği." Kaşları çatıldığında manzarayla arasında durdum. Elim güzel yüzüne uzanmak için seğiriyordu. "Karar senin. Başka bir yol istiyorsan, onu da buluruz." Gözlerime baktığında zeminin birazcık yerinden oynadığını hissettim. Morlukları içimi, o soğuk güzelliği kalbimi yakıyordu. Yavaşça başını salladığında Raphael'in gürültülü bir şekilde nefes verdiğini duydum. 🐉 Villada Riley ve benim için ayrılmış büyük yatak odasının balkonunda ay ışığının kayalıklara çarpıp köpüren dalgaları aydınlatışını izlerken, edindiğim bilgileri kafamın içindeki allak bullak odacıklara yerleştirmeye çalışıyordum. Riley'nin Raphael ile baş başa çıktığı yemekten dönmesini sabırsızlıkla beklerken birkaç telefon görüşmesi yapmış dakika başı saate bakmıştım. Axel'ın durumu iyiye gidiyordu, Helbarvest'te herhangi bir gelişme yoktu, Rebel ve Logan Tanrı bilir nereye yerleştilerse iyilerdi ama Raphael ile yaptığımız anlaşmayı anlatırken soruların ardı arkası kesilmemişti. Ayrıca Acey City'deki ortağımla da görüşmüştüm. Mekânın açılışını yapmamız gerekiyordu ancak planlarımda küçük bir sorun vardı... orada kurmak istediğim bağlantılar ve isim çoğunlukla Carter'ı bulmak içindi... Lorenzo'nun benim için gönderdiği brendiden bir yudum alırken yine incelemem için bıraktığı dosyaya gözümün ucuyla baktım. Taş tırabzanların üzerinde son sayfası açıktı. Zamanında elinde bir koz bulunması için tarikata dair ne varsa toplamıştı. Gireceğimiz o kulüp de bunlardan biriydi. Abarttıklarını düşünmemiştim ancak iki ayda bir o arazide gerçekleştirilen toplantılar, dünyanın her çirkinliği ve karanlığını görmüş benim gibi bir adam için bile ürkütücüydü. Riley'nin orada birkaç kez bulunmuş olması bile bir şeyleri yakma isteğimi kamçılıyordu. Başımı arkaya doğru atıp meltemle birlikte perdeleri dalgalanan karanlık odaya baktım. Odamıza gelecek miydi? Yoksa başka bir yerde uyumayı mı seçecekti? Yanıma kıvrılmayacağı kesindi ama ondan ayrı bir gece daha nefes almak istemiyordum. İzin de vermeyecektim. Gözümün ucuna bir hareketlilik iliştiğinde tırabzana doğru eğildim. Havuzun ve ona uzanan patikaların ışıklandırmaları kapatılmıştı ancak onu zifiri karanlıkta bile tanıyabilirdim. Beyaz ince elbisesini ve sırtına doğru salınıp geceye karışan saçlarını gördüğümde kalp atışlarım kahrolası bir ergeninki gibi hızlandı. Bir anda Savannah Gowan karşıdan karşıya geçerken, karısının yürüyüşünü izlemek için tüm sürünün trafikte durmasını sağlayan Micky Gowan'ı ve sırf eşlerini kıkırdatmak için motosikletlerini son sürat süren, onları gaza yüklenip bağırtan merhum emektarlarımızı anlamaya başladım. O kadınlar; yetişkin, geçmişi ve geleceği karanlık adamların ruhunda tutkulu, oyuncu ve hevesli bir ateş yakıyorlardı. Ancak Riley'nin bana yaptıkları bunlarla ölçülemezdi. Topuklu ayakkabılarını çıkarıp kenara bıraktığında hareketlerini izledim. Saçını başının üstünde rastgele dağınık bir şekilde topladığında dudaklarım hüzünlü bir tebessümle kıvrıldı. Onun sergilediği böyle basit bir harekete şahit olmak bile kendimi şanslı hissettiriyordu. Bir tanrıçanın mahremine erişim izni kazanmak gibiydi. Havuzun ucuna gidip elbisesini omuzlarından sıyırmaya başladığında irkilerek doğruldum ve araziye bakındım. Lorenzo ve Raphael'in adamlarına yeterince zarar vermiştim ama karımı izleyen birine denk gelirsem, bu sefer sadece zarar vermekle yetinmezdim. Etrafta kimsenin olmadığını anlayınca onu izleme keyfimi sürdürdüm. Elbisesi kalçalarına doğru toplandı, sutyen giymemişti. Avcumu çenemde ve ağzımda gezdirerek yerimde kıpırdandım. Ejderha dövmesi tüm görkemiyle ortaya çıktığında memelerine ve sırtına değen rüzgârı bile kıskandım. Elbise dolgun kıçında takıldığında çekiştirerek indirdi ve ayaklarının dibine düştüğünde beyaz tangasıyla kaldı. Boğazıma bir hırıltı dizildiğinde birkaç saniye nefeslenmek zorunda kaldım. Havuza girmesini beklerken başını hafifçe çevirerek omzunun üstünden yukarıya direkt bana baktı. Bakışlarımız buluştuğunda omurgamdan aşağıya bir ürperti indi. Tanrım. O fırtınanın sadece beni içine almak için kopmasına asla doyamayacaktım. Havuza atlayışını, kulaçlar atarak bir uçtan diğerine yüzüşünü izledim. Heves ve merakla sudan çıkacağı ve yukarıya geleceği anı bekledim. Ancak çıktığında bana sunduğu manzaraya pek hazırlıklı değildim. Sular ıslak saçlarından ve çıplak vücudundan aşağıya süzülürken acı içinde kıvranıyordum. Bedenim onu o kadar doğal ve vahşi bir şekilde arzuluyordu ki bu ihtiyaçtan kurtulmam mümkün değildi. Güce her zaman açtım ve Riley, en saf gücün kendisiydi. Elbisesini göğsüne bastırıp villaya doğru gözden kaybolduğunda, çift kişilik bordo örtülü ve dört direkli ahşap yatağı geçip geniş banyoya yöneldim. Kapısı camdı, tavanı cam bir panelden oluşuyordu ve ay ışığını direkt içeriye alıyor, siyah fayansları obsidyen gibi parlatıyordu. Dolaplardan bir havlu alıp içeriye geçtiğimde Riley de aynı anda odaya girdi. Odamıza. Aslında geceyi benimle geçireceğini onun keskin aklının mantıklı olanı yapacağını varsayarak umut etmiştim. Saçlarının uçlarından suları damlatır, çıplak ayaklarıyla ardında iz bırakırken kapıyı kapattı. Çıplak göğsüme, kaslarımı saran ve her zaman dikkatini dağıtan dövmelerimi sonra da daha aşağıları, siyah iç çamaşırımı, bacaklarımdaki dövmeleri ve yaraları gözleriyle takip etti. Ona hâlâ anlatmamıştım ve henüz zamanının gelmediğini hissediyordum. Hazır değildim. Nefeslerimiz içeride yankılanıyordu ve her geçen saniye daha da boğucu hale geliyordu. İkimiz bir araya geldiğimizde bu dünyada yeterince yer ve oksijen kalmıyordu. Elimdeki havluyu fark ettiğinde kaşlarını çattı. "Ben kurnaz ve acımasız bir kadınım, mantığımı kaybederek âşık olduğumda gardımı düşürmüş oldum ancak bunu beni kaldırabilecek, güçlü bir adam için yaptım. Görmelerini istediğim evlilik bu. Aksi takdirde Lorenzo'nun dilinden düşmem." Hepsinin bir oyun, gerekli bir yalan olduğunu ve sırf bu yüzden aynı yatağı paylaşacağımızı ima ediyordu ancak benim için her kelimesi en hakiki gerçeklerdi. Başımı sallayıp ona yaklaşmaya başladığımda çenesini kaldırdı. Bu tepkiye de alışmıştım. Duvarlarını çekmesine, zihnini ve kalbini bana hazırlarken vücudunun da en sert çarpışmayı bekliyormuş gibi gerilmesine. Göğsüne bastırdığı elbiseyi çekip aldığımda gözleri boğazımdaydı. "Görüyorlar zaten," dedim elimdeki havluyla vücudunu kurulamaya başladığımda. "Senin gibi bir kadını taşıyabilecek başka bir adamın bu dünyaya ayak basmadığını biliyorlar. Hayatını mücadeleyle geçiren bir kadını kazanmak için biraz kanamak biraz parçalanmak biraz da delirmek gerekir. Neyse ki, ben bunların hepsinden oldukça zevk alıyorum." Narin omuzlarını, boynunu ve memelerinin üstünü kurulamaya devam ettim. Bu sırada sadece gözlerine bakmaya dikkat ediyordum. Kahretsin, zordu. Ancak en zoru, Riley'nin onunla ilgilenmeme izin vermesi ama nefreti de dahil bana olan ne kadar duygusu varsa kapatmasıydı. Ona dokunabilirdim, kendini dokunuşumdan zevk almaya teslim edebilirdi ama adımı anacağını, inleyeceğini ya da çığlık atacağını sanmıyordum. Yalanlarıyla derimi çok derin kesmişti ama ben asla kapatamadığı bir yaranın üstüne yeniden yara açmıştım. "Mücadele etmeni istemiyorum Dez. Davamız için evet ama benim için hayır." Havluyu elimden alıp üstüne sardığında dişlerimi sıkarak parmaklarımı saçlarımdan geçirdim. "Demek müzik okulu," dedim sessizce o havlunun altından beyaz külotunu çıkarıp yerine siyah bir dantel giyerken. Bir an duraksadı sonra da külotu bacaklarından yukarıya çekti. Seksi görünmeye çalışmıyordu ve çabasız bir şekilde derimin altına işliyor olması ölüm fermanım gibiydi. "Rafaella'nın hayalleri, benim değil." "Henüz gerçekleşmemiş hayallerin iyi yanı, onları toprağın altına gömemeyeceğin kadar soyut olmaları tatlım. İstediğin zaman yeniden hayal etmeye, gerçekleştirene kadar peşinden koşmaya devam edebilirsin." Bana üçüncü bir göz çıkarmışım gibi bir bakış attı. "Mahşer Sürüsü Yedi'nin başkan yardımcısının böyle... afili sözleri olduğunu bilmiyordum. Özellikle hayallerle ilgili." "Benim de hayallerim var. Çoğu kanayan bedenler ve cesetlerden oluşuyor ama bir tanesi var ki, her şeyden vazgeçip onun peşinden gidebilirim." Havluyu göğsüne bastırırken erimiş gümüşlerinin arasında bir anlık şaşkınlık ve parıltı belirdi. Gözündeki morluk kendi vücudumdaki sızılardan daha çok canımı acıtıyordu. "Yapmamalısın." "O zaman neden gitmemi istemedin? Neden bugün beni gördüğünde rahatladığını hissettim?" Bakışlarını kaçırıp sırtını, o kusursuz, ejderha dövmesinden gözümü alamadığım sırtını döndü. "İtalya beni her zaman biraz... hassaslaştırıyor. Düşman bölgesi olduğunu hatırlamayacağım kadar nostaljik hissettiğimi varsayabilirsin. Öfkemi ve amacımı hatırlatacak bir yüzün yanımda olması fena olmadı." Yalanlar. Her zaman usta bir yalancı. "Ben düşman bölgesi demezdim," dedim o siyah saten bir gecelik çıkarırken arkasından yaklaşarak. "Tüm müttefiklerimiz arasından ikizini ve esrarengiz eşini yanımıza çekeceğini hiç düşünmezdim. Diğerlerinden daha çok işimize yarayacaklar." "Onlar müttefikimiz değil Dez. Raphael sadece vicdan azabı duyuyor." Geceliği kalçalarından aşağıya indirirken boynumu bükerek onu seyrettim. "Ve bunu tahmin ediyordun." "Evet." Elindeki ıslak ve hafifçe kan sızan sargıyı çekiştirdiğini fark ettiğimde irkildim. Ondan önce davranıp banyoya gittim ve lavabonun altındaki çekmeceleri, iki yanındaki dolapları kurcaladım. Sonra da lavabonun kenarına bırakılmış gazlı bezleri gördüğümde homurdandım. Raphael biz yerleşmeden çok önce bırakmış olmalıydı. İçeriye geçtiğimde karanlık odanın içinde kararsızlık içinde beni bekliyordu. Elimdekileri fark edince avcunu açtı. "Yatağa otur Riley." "Ver şunları Dez. Kendim yapabilirim." Çenemle sertçe yatağı işaret ettim. "Otur." Gönülsüz de olsa oturduğunda karanlığı aşarak ona doğru yürüdüm. Işıkları yakmak istemiyordum ancak sebebi karanlıkta canlanan boktan içgüdülerim değildi. Riley ile tanıştığımdan beri, o etrafımdayken karanlığın içindeki çağrı susuyordu. Kendimi cezalandırmak zorunda hissetmiyordum, vücuduma bulaşan kanın anısını kendi döktüğüm kanımla unutmak ve kapatmak; bedelimi ödemek istemiyordum. Karşısına geçip elini nazikçe tuttuğumda dişlerini sıktı. Gözleri sadece bacaklarıma odaklanmıştı. Avcunu açıp birkaç dikiş atılmış derin kesiği temizlerken, "Buna sebep olan herkesi öldüreceğim," diye fısıldadım. "Bizim zamanımız geliyor ve temkinli davranmaktan çok sıkıldım." Eli hafifçe titredi ama geri çekmedi. Sadece anlık sızıya direnerek yüzünü buruşturdu. "Sıranı bekle." O bana bakmasa da gözlerimi yüzüne diktim. "Beni gölgede bırakabilirsin, karanlığa gömüp orada kalmamı umut edebilirsin ama beni tanıyorsun tatlım. Olduğum yeri kabullenir, sahiplenir daha fazlasını ele geçirmek için gerekirse daha dibe batarım. Sözlerimden dolayı pişman olduğumu çok iyi biliyorsun ama seni kazanmak için nefesimi ve kelimelerimi harcamayacağım. Benliğimi ortaya koyduğumu göreceksin. Bundan kaçamazsın." Özür dilemek yerine meydan okuduğum an bana baktı. O ateş yeniden yanmış, canlanmıştı. Küçük de olsa oradaydı. "Kaçmıyorum Daxton ama yine de bana yetişemeyeceksin." Elini sararken dudağımın kenarı kıvrıldı. "Ne kadar hızlı sürebildiğimi unutuyorsun." Kolunu geriye çektiğinde, "Bence bu kadar yeterli," diye mırıldandı. İstemesem de bir adım geri çekildim. Biraz çaresiz hissetmeye başlamıştım çünkü bana karşı tepkisiz kalan bir Riley kanımı dökmek isteyen Riley'den daha korkunçtu. Ve bu çaresizlik beni yine en başa götürüyordu. Her ne olursa olsun bu kadını fethetme ihtiyacına. Yatağın balkona bakan tarafına geçip çarşafın içine girdiğinde, "Kanepede ya da başka bir yerde yatmayacağım," diye uyardım. Burnunu çekti. "Umurumda değil." Yumruklarımı sıkıp yatağın diğer tarafına yerleştim. Çarşafı kaldırıp altına girdiğimde bu mesafeden bile vücudum onun narin bedenini kaplıyordu. Sırtı dönüktü ama aramızda sadece nefesler kadar uzaklık vardı. Sırt üstü yatıp bir kolumu başımın altına koydum. Onu izlediğimin farkındaydı. Omuzları gergindi ve titrek nefesler alıyordu. Akdeniz rüzgârı tül perdeleri uçuşturup ay ışığı hatlarının etrafında süzülürken, ona dokunmaktan başka bir şeyi düşünemiyordum. Bu sessiz odada birlikte dolandığımız çarşafların arasında bacaklarını belime sarsaydı; karanlığı aydınlatan sadece tenindeki ter ve dudaklarıma soluduğu inlemeleri olsaydı hemen aşağıdaki kayalıklara gömülsem bile huzura ermiş bir adam olurdum. Ancak... uzun zamandır aramızdaki cinsel çekimden, şehvetten ve arzudan daha fazlasını görüyor, ihtiyaç duyuyordum. Fark edemediğim bir zamandan beri, belki de onu kulübümde ilk gördüğüm andan beri Riley'i seviyordum. Takıntımla birleştiğinde daha da tehlikeli bir hal almıştı. Arkadaşlarına ve kulübümüze rağmen Riley uzun zamandan beri yalnızdı. İçine attığı, kimseyle paylaşmadığı yüklerle seneler boyunca mücadele etmişti. Ne kadar gaddar olursa olsun, o buzdan duvarları yeniden, yeniden ve yeniden inşa etmenin Riley'i yorduğunu biliyordum. Ve geçen gece yaşadıklarımızı onaracak kadar uzaklaşamamıştı. İzin vermeyecektim. Ya beni duvarlarının ardına kabul edecekti ya da hepsini yalnızca kendim için yıkacaktım. "Peşimden gelmemen gerekiyordu," diye fısıldadığında şaşırdım. "Senden uzak durmak için buraya tek başıma geldim Dez. Kulüp adına kardeşimden yardım istesem de bu sadece bir yere kadar bir kulüp meselesi. Bir yerden sonra kişisel ve buna dahil olmanı istemiyorum." Kalçasını tutup onu kendime çektiğimde titredi. Tanrım... Sırtı göğsüme yaslandığında ben de neredeyse titriyordum. Uzanıp alyanslı elini tuttum ve yüzüme bakana kadar onu döndürdüm. "Peşinden geleceğimi biliyordun. Bu yüzüğü taktığın andan beri kişisel hiçbir intikamın kalmadığını biliyordun bu yüzden saklanmaya çalışıyorsun. Yaptığın şeyi geri alabileceğini sanıyorsun..." "Ne yaptım?" dedi dirseğime yüklenip dudaklarına eğildiğimde. Tedirginlik ve öfkeyle dolup taşan gözleri yüzümün her yerinde dolaşıyordu. "Bu sahte. Biz sahteyiz. Ben hiçbir şey yapmadım." "Hayır değiliz bebeğim. O sahte evraklardan çok önce, White Rabbit'e adım attığın ilk gece kaderini mühürlemiştin. Sahneme çıktığın o ilk gece, çoktan benim olmuştun." O zamanda biliyordum, şimdi de. Dudaklarını birbirine bastırıp serbest bıraktı. Her ne söyleyecekse, buğulanan bakışlarından yalan olacağını biliyordum. "Beni becermeni ve seni içimden atmak istiyorum. İlk ve son kez. Yarın sabah yola çıktığımızda burada yaşanan her şeyi geride bırakacağız. Yüzüklerimiz de buna dahil." Parmaklarımı saçlarına ve ensesine dolayıp ağzına doğru hırladım. "Riley..." Elini çenemde dolaştırıp kirli sakalımı tırnaklarıyla okşadığında göğsümdeki uğultuyla gözlerimi yumdum. "Yapacağın hiçbir şey söylediklerini geri almayacak Dez." Parmakları boğazımdan göğsüme, meme ucumdaki piercing'e ve daha aşağıya, kasıklarıma doğru kaydığında kıçını da aletime bastırmıştı. Öfke ve zevk bir araya gelmemesi gereken duygulardı. İç çamaşırımın üzerinden sertleşen aletimi kavradığında alnımı alnına bastırıp dişlerimi sıktım. "Ya beni şimdi becer ya da yatağımdan çık." Kendimi eline ittiğimde dudakları hafifçe aralandı. "Tek seferlik bir şey öyle mi?" "Evet." Dudağımın kenarı kıvrıldı. "Duygusuz seks, sabah olduğunda ve buradan ayrıldığımızda alyansımı elime vereceksin öyle mi?" Yutkundu ve gözlerini gözlerime dikti. "Evet." Bir elimle boğazını diğeriyle de geceliğinin altından bacaklarının arasını, sırılsıklam olmuş vajinasını kavradığımda ağzından bir miyavlamaya çok yakın bir ses taştı. Ah. Buzlar kraliçem miyavlayabiliyordu demek? Beni sinirlendiriyordu. Zihnimdeki canavarla oynuyordu. Kışkırtıyordu ama hayır, ondan vazgeçme ihtimalime bir an bile yaklaştıramıyordu. "Seni becereceğim küçük kanaryam." Külotunu parmaklarımla kenara itip avcumu ıslaklığına sürttüğümde sırtı yataktan yükseldi. "Seni aletimle dolduracağım sonra da içine boşalacağım. Bedeninin her yerinde beni hissedeceksin. Bu gece, yarın sabah, mezara girdiğim güne kadar. Her gün beni hissetmeye devam edeceksin." Bir parmağımı içine ittiğimde tırnaklarını koluma geçirdi. "Bak bakalım o zaman da duygulardan kaçabiliyor musun... Seni; tenimle, terimle, dilimle, menimle, düşüncelerimle ve açlığımla kapladığımda bak bakalım beni hissetmeden nefes alabiliyor musun." Külotunu çekip yırttım ve geceliği yukarıya sıyrılana kadar avcumu karnının üstünden piercingli memelerine kadar ittim. Bir memesini avcumun içine doldurduğumda göğsümü sırtına aletimi de kıçına bastırmıştım. Burnumu hafifçe klor ve tamamen Riley kokan boynuna yasladım ve fısıldadım. "Sana meydan okuyorum bebeğim. Kabul ediyor musun?" Teni gittikçe daha çok ısınıyor kesik nefesler alıyordu. Kolunu arkaya uzatıp ensemde tırnaklarını dolaştırdı ve tekrar gözlerimin içine baktı. "Şansını harcamamana sevindim. Ancak sabah olduğunda sadece başkan yardımcım ve patronum olacaksın." Başımı iki yana sallarken boğazını daha sert kavradığımda şehvetten kirpikleri titreşti. "Sabah olduğunda senin her şeyin olacağım Riley." Yüzünde anlık bir savunmasızlık belirdi. Korkularını gözlerimin önünde boğmaya çalışıyordu ama görebiliyordum. Bizim yaptığımız hiçbir şey duygusuz olamazdı. "Temizim ve spiralim var. Şimdi oyun oynamayı bırak ve becer beni." "Seninle tanıştığımdan beri kimseye dokunmadım ve başka hiçbir kadına dokunmaya niyetim yok," dedim ve eğilip önce memesinin yan tarafına dişlerimi geçirdim. Kıvrandığında meme ucunu ağzıma alıp dilimi piercinginin üzerinde döndürdüm. Elini aramıza sokup aletimi iç çamaşırımdan çıkarmaya çalıştı. Tadı o kadar güzeldi, teninde o kadar sarhoş olmuştum ki tamamen soyunmayı bile unutmuştum. İç çamaşırımdan kurtulduğumda alt dudağını yalayarak ayağını bacağıma doğru sürttü ve kadınlığını tamamen bana açacak şekilde bacağını yukarıya çekti. "Siktir," diye tısladım kollarımın arasındaki güzelliği yüzünden başımdan vurulmuşa dönerek. Baş parmağını aletimdeki piercinge bastırarak beni sıktığında dişlerimin arasından bir hırıltı çıktı. "Al beni Dez." Dudaklarına uzandığımda benden kaçtı. Duygusuz seks... Beni ağzına yaklaştırmayacaktı. Öfkelenmek yerine daha çok hırslandım. Gözlerim ay ışığının yıkadığı balkona kaydı ve dudağımın kenarı kıvrıldı. Saniyeler içinde Riley'i belinden kavrayarak ayağa kalktım. Küçük bir çığlık atsa da bacaklarını belime dolamış ıslaklığını aletime bastırmıştı. "Ne yapıyorsun?" Onu sımsıkı tutup balkona çıkana, rüzgâr terli bedenlerimize ve ıslak saçlarına vurana kadar cevap vermedim. Dışarıda kimse yoktu olsa da izlemeye cesaret edemezlerdi. Karımın kırmızı çizgim, en büyük zaafım, en tutkulu parçam ve tek kaidem olduğunu tek bakışta anlayabilirlerdi. Deniz kayalıklara çarpıp köpürürken sırtı manzaraya dönük bir şekilde onu taş tırabzanlara oturttum ve bacaklarının arasına girdim. "Dez..." diye mırıldandı arkasına bir göz atıp. Vücudu balkondan sarkana kadar üzerine eğildiğimde kollarını boynuma sarmaktan ve memelerini göğsüme bastırmaktan başka çaresi kalmadı. Saçları rüzgârla savrulurken gözlerinde artık sorular kalmamıştı. Ne yaptığımı biliyordu. Kolumu beline dolayıp kendimi bacaklarının arasına sürterek ıslattım. Artık ikimiz de tamamen tırabzandan boşluğa doğru sarkmıştık, bedenlerimiz bir bütündü ve yüzüm boynuna gömülmüştü. "Seni asla bırakmayacağım Riley. Seni her zaman yakalayacağım. Asla düşmene, eğilmene ya da dengeni kaybetmene izin vermeyeceğim. Sen de bana tutunmayı öğreneceksin. Kendini bana teslim etmekten kaçamayacağını anlayacaksın." Onu tadına bakmak, dilime boşalmasını sağlamak istiyordum ama ikimiz de açlıktan ölüyor gibiydik. İkimiz de, Riley bunu itiraf etmese de bütün olmaya ihtiyaç duyuyorduk. Tek hamlede içine kaydığımda ikimiz de aynı anda inledik. Gözlerim geriye döndü. Vücudum sarsıldı, iliklerime kadar titredim. Kanım o kadar sıcak ve hızlı akıyordu ki derimin üstüne taşıp her yere sızacakmış gibi hissediyordum. Boğazımdan çıkardığım sesler bir insana ait olamazdı. Bir hayvan. Beni vahşi, koruyucu ve takıntılı bir hayvana çevirmişti. Sonunda. Tanrı aşkına. Sonunda... Sıcaklığında kapana kısıldım. Vücudunun sadece benim için yarattığı ıslaklıkla sarhoş oldum. Cennetin merdivenlerini tırmanırken cehennemin alevleriyle diz çöktüm. Başını geriye attığında tırnaklarını enseme geçirmişti. Kendimi tutamıyordum. Aynı anda onun her şeyini hissetmek istiyordum. Ne kadar derine inersem ineyim asla doymayacaktım. Geri çekildim, üzerimde bıraktığı arzusunun kanıtını hayranlıkla izledim sonra tekrar sertçe kalçalarına çarptım. Boynuna eğilip ince derisini, oradaki o zarif çizgiyi ısırdım. "Demek karımın içinde olmak böyle bir şey," diye hırladım ısırdığım yerleri yalarken. "Hayal ediyordum tatlım. Ne kadar süre hayal ettiğimi bile hatırlamıyorum. Ama bana hayallerim bana hissettirdiklerine yaklaşamaz bile." "Hareket et... Lütfen." Zevkini kovalamak için dizini kaldırıp kasıklarıma sürtündüğünde tenine karşı gülümsedim. "Karım nasıl isterse." Dizinin arkasından tutup bacaklarını iyice ayırdım ve tekrar geriye çekilip piercingim klitorisine sürtünürken darlığına doğru yavaşça girdim. Ona işkence ederken ben de mahvoluyordum ama her anına değerdi. Onunla geçirdiğim saniyeleri bir ömürmüş gibi uzatmak istiyordum. Konuşmuyordu, sadece inliyor, çığlık atıyor ve zevkten kızarmış yüzüyle beni daha çok delirtiyordu. Kendini kaptırmamaya çalışıyordu ama direncini kırmaktan memnuniyet duyacaktım. Bacağını omzuma atıp kalçalarını tuttum ve kalçamı kıvırarak daha sert, daha hızlı hareket etmeye başladım. "Çok güzelsin," diye hırladım alnımı alnına yaslayıp. Ağzı bir o şeklini almış inlerken nefesi yüzüme çarpıyordu. Onu kendime çekip neredeyse hiç uzaklaşmadan kalçasına çarpmaya devam ettim. Riley'nin vücudu zarif ve dolgundu. Kıvrımları avcumu dolduruyor, tenim terli tenine değdiğinde yumuşaklığı aklımı başımdan alıyordu. Başını tekrar geriye attığında saçlarını yumruğuma doladım ve yüz yüze gelene kadar onu kendime çektim. Gözlerimin içine bakamıyordu çünkü odaklanamıyordu. "Gözlerime bak Riley." Hayalarım kalçasına çarpıyor, bedenlerimizin arasından çıkan ıslak seslerle ve onun, kanaryamın kontrolsüzce inlemeleriyle başım dönüyordu. "Bakmayacak mısın?" dedim beni sıktığını, zirveye yaklaştığını hissedip, daha sert olmam için tırnaklarını kıçıma geçirdiğinde. "O zaman seni nasıl doldurduğumu, beni ne kadar güzel bir şekilde içine aldığını izle." Gözleri aşağıya kaydı ve titredi. Ben bakmıyordum çünkü omurgamdaki o gerilim çoktan birikmeye başlamıştı. Tatlı, kızarmış dudakların arasında beni nasıl ıslattığını görürsem dayanamazdım. Boynumu bırakıp iki elini de kıçıma indirip beni kendine çektiğinde kendimi kaybettim. "Benimsin." Her darbemle onu tekrar, tekrar ve tekrar fethettim. Bugüne kadar her gün yaptığım, her gün o benim derimin altına sızarken ona duyduğum takıntıyla kaybolduğum gibi içinde kayboldum. "Benim karımsın." Riley'nin vücudu ve bacakları titremeye başladı inlemeleri soluk soluğa ağzından çıkıyordu. Kirpikleri ıslanmıştı ama gözyaşı dökmüyordu. Bu haz sarhoşluğu değildi. Şu anda hissettiği her şeyi bedeninin içinde dilinin altında tutuyordu. Dudaklarımı şakağına ve gözlerine bastırıp kalçamı kıvırdım. Bana itiraz ederek başını iki yana sallamaya çalıştı ama itirazlarını savuşturdum. "Benden saklanma. Seni görmeme izin ver." Cevabı beni sımsıkı tutmak oldu. Şimdilik... şimdilik bununla yetine bilirdim. Derinlerine her girdiğimde hafifçe yerinden sıçradığı ve karın kaslarının gerildiği o noktaya dokundum. "Seni asla bırakmayacağım," diye fısıldadım nefes nefese. İç kaslarıyla aletimi sımsıkı sardı, kalçamı hazdan delirdiği yere tekrar çarpıp kalçamı döndürürken elimi aramıza soktum ve klitorisini okşadım. Çığlık atarak boşaldı. Ne çok gürültülüydü ne de çok sessiz. Riley gibiydi. Ve en güzel şarkılarından biriydi. Dudaklarımı ağzına bastırarak o küçük mırlamaları ve çığlıkları yutmak isterdim. Uzaklaşmadım, bir an bile yavaşlamadım. O bana sarılıp, sarsılarak boşalmaya devam ederken yüzümü memelerine gömdüm. Hayalarım ağrıyor, aletim zonkluyordu. "Bir kere daha. Benim için bir kere daha boşal." "Çok fazla..." diyerek derin bir nefes alsa da çoktan benimle hareket etmeye, inlemeye ve etrafımda sıkılaşmaya başlamıştı. Göğsünü yalayıp teninde ıslak bir iz bırakarak boynuna doğru çıktım sonra da ağzına yaklaşıp durdum. "Seni becermemi istedin. Ben de karımı layığıyla beceriyorum." Omzumdaki bacağını sıktım ve açımı değiştirip bir dizimi tırabzana yaslayarak belini iki elimle kavrayıp onu aletimin üstüne çektim. Belini kıvırıyor, ritmime karşılık veriyor, beni en güzel şekilde kullanıyordu. "Benim için boşal kanaryam." Sözlerim Riley'nin bir kere daha sarsılarak kendini bırakmasına yetti. Omurgam gerildi ve alnımı alnına bastırarak içinde patladım. Boşalırken bacaklarının arasına girip çıkmaya devam ediyor, sonsuza kadar sürecekmiş gibi hissediyordum. Gözlerim bir anlığına kararmış ve sadece Riley'nin tatmin olmuş inlemeleri, yumuşak teni ve muhteşem kokusuyla kalmıştım. Yüzümü boynuna gömerek soluklandım. Kalbim gümbürdüyordu. Vücudumu ondan uzaklaştırmadan sadece başımı geriye çektiğimde ağzından hızlı soluklar alarak beni izliyordu. Gri gözleri, sıvı gümüşlere dönmüştü ve duygularla parlıyordu. Ben de şaşkın ve sarsılmıştım ama bunu kibirli bir gülümsemenin altına sakladım. Daha önce... hayatımda bir kez bile böyle bir şey yaşamamıştım. Yavaşça geriye çekildiğimde bile aletim hâlâ yarı sertti ve sıcaklığına geri dönmek istiyordu. Menim bacaklarının arasından sızdığında dişlerimi birbirine bastırıp hırladım. Akmasına izin vermeden onu bu sefer parmaklarımla doldurdum. Riley keskin bir nefes aldı. Parmağımı çekip dudaklarına doğru sürükledim. "Aç ağzını karıcığım." Yüzündeki afallamışlık ikimiz için de bir sürprizdi ve yine ikimize özeldi. Göğsüm ısındı. O şaşkınlığı görebilecek, sert kabuğunu ve duvarlarını aşabilecek tek adam bendim. Dudaklarını hafifçe araladığında menimle kaplı parmağımı diline doğru ittim. Yaladığında başımı geriye atarak inledim. "Hâlâ kaçabileceğini düşünüyor musun?" Çenemi tuttuğunda yutkunmak bile zorlaşmıştı. Başını iki yana sallarken yüzünü buruşturmuştu. Tatmini ve mutluluğu yerini hızla kedere bırakıyordu. "Senden kaçamam Dez çünkü ben yaralarımı asla unutmam. Sözlerinin ne kadar canımı yaktığından haberin bile yok." Kaşlarımı çattım. Çıplak bedenlerimiz birbirine dolanmışken öylece güzel yüzüne baktım. Dudaklarını birbirine bastırdı sonra da avcunu kalbimin üstüne indirdi. "Yedi sene boyunca sadece Carter'ı düşündüm, sadece onun intikamını almak istedim. Ancak seninle tanıştığım gün, acı verici bir gerçekle yüzleştim: Ona hiç âşık olmamıştım. Sadece yas tutuyordum. O an bir şeyi daha fark ettim. O kadar dağılmıştım ki bir daha geçmişim yüzünden yas tutmam gerekirse bunun altından kalkamazdım. En yakın arkadaşımın kaybı beni ikiye bölmüştü... Senin iki kelimen beni kemiklerime kadar sarsıyorken kendimi sana bırakırsam yaşayacaklarım sadece kendi aptallığım olur." Tırabzandan inip çıplak ayaklarıyla odaya yürüdüğünde ellerimi tırabzana yasladım ve denizi izlerken gözümü bile kırpmadım. Riley Hiçbir zaman konuşkan bir kadın olmamıştım ama uzun zamandır bu kadar sessiz de kalmamıştım. İçime kapandığım ya da sesimi bulamadığım için değildi. Kafamda dolanan düşüncelere ve tenimin üstüne kadar taşıp cızırdayan hislerime ayak uyduramıyordum. Dez'le olan kavgamız. Yıllar sonra sadece ona serbest bıraktığım itiraflarım. Karşılığında özenle seçtiği kelimeleriyle bir kalbin nasıl kanayabileceğini bana tekrar hatırlatması. Sicilya'ya ayak basmam. İkizimle yüzleşmem. Nefret ettiğim ancak benim yansımam olan o yüze bakarken; hiç kimsemiz yokken, hiç kimse bizi anlamıyorken yorganın altına girip, kafa kafaya verip birbirimize tutunduğumuz çocukluğumuzu hatırlamam. Yine de... onu affedecek gücü bulamamam. Kurşun. Yeni ve çok tehlikeli bir plan. Ve yine Dez. Peşimden İtalya'ya gelmişti. Benim için yaralamıştı ve durdurmaya çalışsalardı can da alacağını biliyordum. Tanrı aşkına. Beni balkona taşıyışını, vücudumu olabilecek en mükemmel şekilde doldururken bana söylediklerini aklımdan atamıyordum. Onunla olmak... kocamla olmak gibiydi. Sahte değildi. Duygusuz olmasını istemiştim ama duygusuzluğun yanından bile geçmiyordu. Her şeyi, her şeyini hissetmiştim. İçime girdiğinde bütünüyle kendini bana, benim zevkime ve mutluluğuma adadığını hissetmiştim. Beni kandırdığını sanıyordu. Ona daha çok bağlanacağımı düşünüyordu, yaşadıklarımızdan sonra beni sadece meydan okumalarla ve kendisi olarak ele geçirebileceğini biliyordu. Ah, yanılmıyordu. Mahvolmuştum. Leziz bir şekilde beni fethetmişti ama hayır, kandıramamıştı. Beni almasını, beni becermesini istemiştim çünkü bunu yaptığında, bende bıraktığı izlerle ve geleceğimde beni bekleyen hırçın duygularla yüzleşeceğimi biliyordum. Aşkın neye benzediğinin tadını almıştım. Ne kadar tehlikeli olduğunu bir kez daha anlamıştım. Bilinmezlik yoktu. Aptallık yoktu. Bile bile kendimi kaptırmak yoktu. Tenime her dokunduğunda, vücudumda bıraktığı her ısırık ve öpücükle ve o lanet olası aletiyle bana her sahip olduğunda direncimi, duvarlarımı yükseltmiştim. Kendimi test etmiştim. Dilimin ucuna gelen, sonum olabilecek itirafları yutmuştum. Yüzüğü henüz ona vermemiştim... Erteliyordum, kendimi hazırlıyordum çünkü o küçük halkaya alışmıştım. Parmağımdaki ağırlığına, temsil ettiği bağlılığa... Uçuş boyunca tek kelime etmesek bile karşı koltukta otururken gözlerini yüzüğümden ayırmamıştı. Onu çıkardığım an sabrının tuzla buz olacağını biliyordum. "Benimsin." "Benim karımsın." "Seni asla bırakmayacağım." Bu sözleri söyleyen adamla, beni korkaklıkla, sevgiyi kullanmakla ve motivasyonumu arkamda bıraktığım cesetlerle kazandığımı söyleyen adam aynı kişiydi. Yaramı o kadar derin bir şekilde deşmişti ki kin tutuyordum. Carter'ı ben öldürmüştüm ama zamanla buna mecbur olduğumu, başka yolu olmadığını, bunu intikam alabilmek için ikimiz adına yaptığımı ara sıra kendime kabullendirebilmiştim. Dez ise sadece iki lafıyla kendime olan tüm inancımı ve umudumu yerle bir etmişti. Üstelik... Dez'le birlikte olduktan sonra göğsümün içindeki o potansiyel açlıkla yüzleşmiştim. Aynı korkuları bir daha yaşayamazdım, kendime aynı acıları tekrar yaşatamazdım. Çünkü arzuladığım zafer bir yana, bizim sürdüğümüz yolda ölüm beklenmedik değildi. Kaçınılmazdı. Pilot inişe geçtiğimizi anons ettiğinde siyah korseli bluzumun üzerine deri yeleğimi geçirdim. Ondan kaçındım çünkü geceden beri, bakışlarında daha büyük bir arzu ve sahiplenici bir ateş vardı. Özel uçağın penceresinden baktığımda küçük Ottalane Havalimanı'nı görebiliyordum. Adını kasabadan almıştı ama konumu kasabanın oldukça dışındaydı. Helbarvest eyaletindeki iki havalimanından biriydi. Büyük olan Carltown'daydı. Bu sadece Ottalane çok fazla turist çektiği için inşa edilmişti ancak çok kalabalık olduğu söylenemezdi. Otoparktaki Harley'ime kavuşmak için yanıp tutuşuyordum, muhtemelen Dez de öyleydi. Senelerce motosiklet kulüpleriyle iç içe yaşamıştım ama bir motosiklete ve bir kulübün yuvasına hasret duyabileceğim aklımın ucundan geçmezdi. "Garip," dedi Dez. Ona döndüğümde kaşlarını çatarak telefonuna baktığını fark ettim. "Gece boyunca birkaç aracın kasabayı turladığını fark etmişler. Hiçbir yere girmemiş sadece yollarda daireler çizmişler." Hafifçe sarsıldığımızda arkama yaslandım. "Onları yeterince iyi olmadıkları için bıçaklayıp Carltown'a yayan gitmek zorunda bıraktığından beri kendi yansımalarından bile şüpheleniyorlar." Ciddiyetle bana baktı. "Seth araçların kurşun geçirmez olabileceğini söylüyor." "Sırplarla yaşananlardan sonra tekrar sınırlarımıza girmeleri onlar için bile cüretkâr bir hareket olur." O günden bahsettiğimde hafifçe gözü seğirdi. "Öyle mi? Bu başlattığımız savaşın intikamı olmaktan çıktı Riley. Seni ve kurşunu istiyorlar." Omurgamdan aşağıya bir ürperdi yayıldığında uçak tekrar sarsıldı. İniş yapmıştık. Başımı uzatıp tekrar dışarıya dalgınca baktım. Bu açıdan terminali görebiliyordum ama çok... boştu. Özel uçağın iniş yaptığı pist diğer tek tük uçakların uzağındaydı ancak... yerimde doğrulup yüzümü cama yaklaştırdığımda gözlerim irileşti. "Ne oldu?" dedi Dez. "Sürüye haber ver. Havalimanına gelsinler. Hemen." Dez gördüğüm manzaraya bakmadan telefona sarılmıştı eğilip pencereye uzandı. "Orospu çocukları." Pistte birkaç motosiklet ve araç vardı. Her yeri kaplamış, iniş yaptığımız alana yayılmışlardı. Bizimkiler değildi. Bazılarının yeleklerini görebiliyordum. Araçlar RDM'in tercih ettiği SUV'lerden değildi ancak onlar olduğuna emindim. Kalbim hızla çarpmaya başlarken belimdeki silaha uzandım. Dez kendi silahını çıkararak ayağa fırladı. Dışarıdakileri sayarken, kafasında hesap yaparken gözleri hızla etrafı tarıyordu. "Bizi sattılar mı?" Raphael ve Lorenzo'dan bahsettiğini biliyordum. "Hayır. Muhtemelen bizi takip etmeyi hiç bırakmadılar." Çeneme uzandı ve gözlerimin içine bakarak sıktı. "Sürünün buraya gelmesi vakit alacak. Zaman kazanmamız gerekiyor Riley." Ayağa kalkıp karşısında durduğumda yüzünde beliren hiddettin, gözlerindeki altın karanlığın altında bir parça korku vardı. Beni, yüzümdeki yaraları ve sargıdaki elimi inceledi. "İnmek zorundayız ve indiğimizde arkamda durmanı istiyorum." Gerginlikle güldüm ve silahımla onun da gözündeki morluğu yaralı olduğunu işaret ettim. "Yakalamak istedikleri benim ve arkamda durması gereken sensin. Canının bir değeri yok." Başını iki yana salladı. "Ama senin var. Bir daha asla sana zarar vermelerine izin vermeyeceğim." Yüzündeki korkutucu ifade yüzünden dizlerimin titrediğini hissettim ama yanından geçen uçuş görevlisine döndüğünde yutkundum. "Bu uçakta silah var mı?" Görevli afalladı bir ona bir de bana baktı. "Bu bir Borelli uçağı, kime çalıştığını biliyorum," dedim kadına tek kaşımı kaldırarak. Paniklediğinde iç geçirdim. "Az sonra dışarıdaki adamlar burada nefes alan kimseyi bırakmayacak o yüzden bana lanet olası silahları getir." Kadın başını sallayarak nefes nefese arkaya doğru koştu. Dez yüzüklü eliyle yakasındaki fatih yamasına vurdu. "Hepsini gebertmek istiyorum ama seni ele geçiren adam olduğum için benden nefret etmelerine bayılıyorum." Kalp kırıklığım, kalbimdeki kısa bir kaçakla dağıldı ve durumumuza rağmen neredeyse gülümseyecektim. Kadın kendi kadar büyük bir çantayı sürükleyerek getirdi ve önümüze bıraktı. Dez eğilip çantayı açtığında, "Siktir," diyerek ıslık çaldı. Gerçekten siktir. Üç tüfek ve üç tabanca vardı. "O bir el bombası mı?" Dez bir kaçık gibi gülümseyerek bombayı suratının yanında salladı. "Borelliler ne iş yapıyor demiştin?" "Hiçbir şey söylemedim," dedim. "Ama Lorenzo'nun şiddeti ve oyuncakları sevdiğini söyleyebilirim." Pencereden uçağın araçlara yaklaştığını gördüm. Durmak üzereydik. Hepsi silahlıydı. Gümüş Yükseliş üyelerinin çoğu motosikletlerinden inmişti. Ve o çoğu da muhtemelen çaylaklardı. Dez'in şimdiden önemli üyelerin en az ikisini öldürdüğünü biliyordum. Kafamda beliren planla Dez'in kolunu tuttum. "Önce ben çıkacağım." Gözleri büyüdü ve bileğimi yakaladı. "Hayır." "Dez..." diyerek dişlerimi sıktım. "Beni öldüremezler. Kurşunu riske atamazlar." "Hayır, dedim. Seni yem olarak kullanmayacağım." Dudağım hafifçe kıvrıldı. "Yem olacağımı söylememiştim ama bir kere daha o koltukta neden birlikte oturduğumuzu kanıtladığın için teşekkürler." "Riley," diye hırladı boynunu kuşkuyla yana yatırıp. El bombalarından ikisini alıp salladım. "Ne yapacağını biliyorsun. Saldırdığında koşmaya başlayacağım. Sakın geride kalma." Burun kemerini sıktı ve elini sertçe saçlarının arasından geçirdi. "Bebeğim..." Uçak durdu. Kalbim göğsümün içinde hızla çarpmaya başladı. Dez'i itip geçtiğimde belimi kavrayıp beni göğsüne çekti ve daha nefes bile alamadan dudaklarını dudaklarıma çarptı. Uçağa bir yıldırım düşmüştü ya da bombalardan biri patlamıştı... Bilmiyordum. Tek bildiğim beni kemiklerimi eriten bir çaresizlik ve açlıkta öpüyor olduğuydu. Dili zorla dilime dolandığında inledim. Hırlayarak kendini geri çekti ve alnını alnıma bastırdı. Bir eli boynumdaydı ve saçlarımı okşuyordu. "Sürebildiğin kadar hızlı koş," diye hırladı. Gözlerindeki duygular, bana cesaret veren öfkesi ve kan arzusu endişelerimi bastırıyordu ama oradalardı. Çok kalabalıklardı. Başımı salladım ve burnumdan derin bir nefes çekip uçağın kapısına yürüdüm. Diğer uçuş görevlisi köşeye sinmiş bana korku dolu gözlerle bakıyordu. Silahımı sımsıkı tutup başımdaki gözlüğü indirdim. "Kapıyı aç, merdivenleri indir ve saklan." Adam kapıyı açıp göz açıp kapayıncaya kadar ortadan kayboldu. Karanlık havayı delen sönük pist ışıklarına gözlerimi kıstım. Merdivene ilk adımı attığımda beni bekleyen kadınları ve adamları saymaya çalıştım. Aracın içindekiler dışında... en az on beş kişilerdi. Sallana sallana merdivenlerden indim, tek kelime etmediler. RDM'in takım elbise yerine kot ve tişört giymiş adamları arasında bir tarikat lideri görmeye çalıştım ama elbette... Bir saniye. Araçlardan birinin kapısı açıldı. Bir adam indi. Kapıyı kapatmadı sadece yana çekilerek beni araca binmem için davet etti. Kanım uğuldamaya, nabzım kulaklarımda atmaya başladı. Hain. Hain pislik. "Nico," diye bağırdım küçük kardeşime. "Ben tarikattayken, sadece tek bir kişiyi ele geçirmek için bu kadar zahmete girmezdik. Bana biraz..." Ona küçümser bir bakış attım. "Kıçın tutuşmuş gibi geldi." Nico sözlerime aldırış etmedi. "Silahını indir ve araca bin Rafaella. Yeterince oyun oynadın, eve dönme vakti." "Havlama yeteneklerini geliştirmişsin, aferin sana. Tasmanı çok sıkı tutuyor olmalılar." "Araca bin Rafaella!" diye bağırdığında onun adamlarının silahlarını kaldırdığını gördüm. Çaktırmadan terminale uzanan mesafeyi tarttım. Topuklarımız yanıyormuş gibi koşmamız gerekecekti. Yarı yolda sığınabileceğimiz kargo araçları ve büyük kargo yığınları vardı. Ellerimi havaya kaldırıp merdivenden aşağıya son adımımı attığımda kardeşim olacak şerefsizin, başıyla beni onayladığını gördüm. Başımın üstünden bir şeyin vızıldayarak uçtuğunu duyduğumda dudaklarım kıvrıldı. Hepsi birden kaşlarını çatarak cisme baktılar. Ancak yere düştüğünde, birkaç tur yuvarlanıp araçlardan birinin yanında durduğunda ne olduğunu anladılar. Saf paniğe ve korkuya tanık olmak çok tatmin ediciydi. "El bombası!" Bom. Bomba patlarken merdivenin arkasına geçtim. Patlamanın şiddetiyle araçlardan biri havaya uçarak yan yattığında geriye savrulmamak için merdiveni yakaladım. Alevler yukarıya fırlarken bağırışlar da aynı anda yükseldi. Dez'in üstümden indiğini duydum tabancısıyla değil, tüfekle ateş ediyordu. Motosikletlerine koşan üyeleri ve tarikatın adamlarını kurşun yağmuruna tutuyordu. Silahımı, kardeşime denk geleceğini umursamadan -o sürüngenin saklanacağını biliyordum-rastgele sıkıp koşmaya başladım. Ayaklarım yere değmeden terminale doğru ilerledim, arkama baktığım an belime bir el dolandı ama irkilmedim. Dez tüfeği fırlatıp bana destek olmak için kolunu belime sardı. Yüzünde vahşi bir ifade vardı. Gözleri o çok iyi bildiğim delilikle parlıyordu. Göğsümdeki baskının büyük çoğunluğu rahatlama ve sevinçle azaldı. Kendim için değil onun için korkuyordum ama Dez Gowan'ı öldürmek için ancak bir ordu yetebilirdi. Arkamızdan kurşunlar yağmaya, motosiklet kükreyişleri ve araç lastiklerinin tiz sesleri yükselmeye başladığında beni savurarak bir kargo aracının yanına itti. Yere düştüğümde tısladım ama kendimi hemen toparlayıp aracın diğer yanına süründüm ve nişan almaya çalıştım. Tetiği çekmemle gözümün ucuyla Dez'i fark ettim. Dişleriyle diğer bombanın pimini çekti ve elini arkaya atıp var gücüyle savurdu. Motosikletler bir manevrayla sıyrılsa da bomba araçlardan birinin altına yuvarlandı. Kulaklarımı acıtan bir şiddetle patladığında Dez kolumu yakaladı. "Koş bebeğim, koş!" Terminalin kapılarına kadar koşarken elimi tuttu. Alyansım avcunun içinde sıcacıktı. Bir an, bir an... tarifsiz bir korkuya kapıldım. Onu kaybetme korkusu. Onun da ölümüne sebep olma korkusu. Cam kapılara vardığımızda ileri geri hareket ettim, elimi salladım ve kapıya vurdum. Dez yanımda bize yaklaşan hâlâ sayıca fazla motosiklete ve araca nişan almıştı. "Riley..." diye beni uyardı. Ağzımdan derin nefesler alıp verirken kapıya vurdum ama lanet olası şey açılmıyordu. Ellerimi gözlerime siper edip içeriye baktığımda... "Havalimanını kapatmışlar." "Ne?" "İçerisi karanlık. Kimse yok." "Yan taraftan dolanacağız," dediği gibi elimi yakaladı ve tekrar koşmaya başladık. Arkamızdan ateş ediyorlar, terminalin cam duvarlarını birer birer patlatarak indiriyorlardı. Birkaç kurşun uzun sütunlara isabet ediyordu ve kulağımın dibinde vınlayışlarını duyabiliyordum. "Daha hızlı bebeğim, hadi!" Daha çok kargo araçlarının giriş çıkış yaptığı güvenlik kabinleri ve gişeleri cam duvarların diğer tarafında görebiliyordum. Biraz daha ileride otopark vardı. Köşeyi ilk Dez döndü, elimi bir an bile bırakmadı ancak bacağıma saplanan ani acıyla bir çığlık atarak köşeyi döner dönmez yere düştüm. Yanıyordu. Acıyordu. Kanıyordum. Sürüklenerek kenara kaçtığımda bacağım yere sürtündü ve bir çığlık daha boğazımdan yırtılıp koptu. "Riley!" Dez bağırarak dizlerinin üzerine düştü ve titreyen elleriyle bacağıma uzandı. Eğer bacağımdaki ağrı belime kadar tırmanmasaydı ve baldırımın yanını delip giden kurşun yarasından kanlar sızıyor olmasaydı yüzündeki ifade yüzünden ağlayabilirdim. "Bebeğim, bebeğim...." diye çaresizce mırıldanarak eliyle yaramdan akan kanı durdurmaya çalıştı. "Hareket etme. Hareket etme bebeğim. Bir bakayım." Dişlerimin arasından tısladım. "Vaktimiz yok." Kaplan sarısı gözlerinden, keskin hatlı yüzünden binlerce duygu akıyordu. Korku, çaresizlik, hiddet... Sonunda derin bir nefes alıp başını iki yana salladı. Görev bilinci, onu başkan yardımcısı yapan soğukkanlılığı... Tişörtünü altından yırttı ve yırttığı parçayla bacağımı sıkıca bağladı. Çığlık atmamak için dişlerimi sıkıp tırnaklarımı koluna geçirdim. Kanımla ıslanmış parmaklarıyla yüzümü tuttu. Kuzguni saçları dağılmış, alnına dökülmüştü ve terle ıslanmıştı. "Dayanabilirsin, sadece bir çizik tatlım... Sadece bir çizik." Beni mi ikna etmeye çalışıyordu kendini mi bilmiyordum. Yan tarafıma bir gölge düştüğünde Dez'in yerden kalkışını ve bize yayan bir şekilde yaklaşmaya çalışan iki adamdan birini boğazından yakalayışını görememiştim bile. İrkilerek yana kaçtığımda Dez adamın kafasını cam duvara geçirdi. Diğer adam bıçağını çektiğinde bana dikkat etmediği için oturduğum yerden sağlam bacağımla kasıklarına tekme attım. Dez elindeki adamın kafasını duvara geçirmeye devam ediyordu. Bir kere, iki kere, üç kere. Adamın kafasından kanlar fışkırana ve ezilene kadar vurmaya devam etti. Bir Gümüş Yükseliş üyesiydi. Darbeler yüzünden yığılıp tam yanıma düşen bir çete üyesi. Diğeri kasıklarını tutarak toparlandığında ben tekrar saldıramadan Dez adamın boynunu yakaladı. Onu sıkıştırışından ve nefessiz bırakışından hiddete kapılıp boğacağını düşünmüştüm ama hayır. Vakit kaybetmedi. Çıt sesini ve adamın sadece bir saniyelik son çırpınışını duydum. Sonra Dez onu bir et parçası gibi yana itti. Boynunu kırmıştı. Eğer canım cehennem gibi yanıyor olmasaydı Dez'in genişleyen burun deliklerine ve kana susamış bakışlarındaki deliliğe karşı hayranlıkla ürperirdim. "Koşamam," diye fısıldadığımı duydum. "Biliyorum," dedi ve kollarını bacağımın atlından geçirip tek hamlede beni kucağına aldı. "Dez..." Sanki hiçbir ağırlığım yokmuş gibi gişelere koşmaya başladı. "Ben senin kocanım," dedi nefes nefese. "Gerektiğinde önünde diz çökeceğim ve gerektiğinde seni kucağımda, sırtımda, lanet olası parmaklarımın ucunda taşıyacağım." Gözlerim dolsa da, yüzümü boynuna gömüp kokusunu içime çekmek istesem de keskin acıyla tekrar inledim. Arkamızdalardı ve araçların üstünde hızla yaklaşıyordu. "Beni çevir," diyerek elindeki silahı da alıp kollarımı boynunun arkasına doğru uzattım. Bacaklarımı beline doladığımda kalçalarımı sıkıca kavradı. Yanağımı yanağına yaslayıp acımı derinlere, her zamanki o çukura gömdüm. Elimdeki iki silahla birlikte nişan alıp, ateş etmeye başladım. Sadece bir kişiyi vurabilmiştim ama önemli değildi. Otoparka yaklaşıyorduk ve onlar da kurşunlarım bittiği ana kadar bir oraya bir buraya manevralar yaparak savruluyordu. Dez kurşunların bize isabet etmemesi için zikzaklar çiziyor ve aynı anda beni taşıyordu. Benim... benim kocam. Otoparkın gişelerini neredeyse uçarak geçti. Arkamı dönüp motosikletlerimizi gördüğümde neredeyse hıçkıracaktım. Dez kendi motosikletinin çantasından deri yeleğini çıkarıp benim motosikletime yöneldi. Cebimden anahtarımı çıkarıp kucağından inmeye yeltendim. Yaramdan oluk oluk kan sızıyordu ve hafifçe dengesizliği hissetmeye başlamıştım. Dez anahtarımı elimden kaptı ve kucağından inmeme izin vermeden benim Dyna Super Glide'ıma bindi. "Ne yapıyorsun?" Yeleğini giydikten sonra tişörtünün arkasına, beline doğru uzanıp son kurşununa kadar dolu iki tabanca daha çıkardı. "Bir daha asla tatlım," dedi yanağımı okşayıp baş parmağını ağzımın üstünde dolaştırarak. "Bir daha asla ayrılmayacağız ve seni bırakmayacağım." Motosikleti bağırtarak çalıştırdı. "Sürü yakındadır. Onlarla buluşana kadar ben süreceğim sen onlara cehennemi yaşatacaksın." Elimdeki tabancaları atıp yenilerini tutuşturdu. Başımı salladığımda tarikat ve Gümüş Yükseliş, gişeleri geçmiş açık otoparka girmişti. "Dayanmana ihtiyacım var," dedi tekrar benimle göz göze gelip. "Dayanmana ihtiyacım var küçük kanaryam." Kaybettiğim kanla birlikte vücudumdan soğuk terler boşalsa da dudaklarımı birbirine bastırdım. Sadece bir çizikti. Sadece küçük bir acı. "Sür." Bir saniye bile durmadı. Gidonlara yüklendiği gibi bir şimşekten daha gürültülü ve hızlı bir şekilde otoparktan fırladık. Otoyolda son sürat ilerlerken iki araç ve yedi motosiklet bizi takip ediyordu. Bacaklarımı kalçasına sımsıkı dolamıştım ve göğsüne yapışıp omuzlarının üstünden kollarımı uzatmıştım. Onlar bize ateş ederken yoldaki araçlar kornaya basarak kaçışıyor, Dez benim asla erişemeyeceğim bir ustalıkla panikleyen araçların arasından sürüp hızını hiç düşürmüyordu. Hepimiz aynı yollarda sürüyor, benzer motosikletlere biniyorduk. Ancak her birimizin motosiklet üstündeki hakimiyeti, yetenekleri ve tarzı farklıydı. Rebel motosikletinin üstünde bir cambaz gibiydi. Sin bir cehennem kaçkını gibiydi, korkutucuydu. Ben soğukkanlı, dengeli ve hesapçıydım. Dez ise... o motosikletin üstünde hem insan bedeninin hem de bir Harley'in sınırlarını zorluyor. İmkânsızı mümkün kılıyordu. Eğer bir motosiklet tanrısı olsaydı. O Dez Gowan olurdu. Ateş ediyordum, kurşunları çoğunlukla isabet ettiremiyordum ama dengelerini bozuyordum. Kolum her geriye teptiğinde tetikteki parmağım daha çok yoruluyor, Dez'e daha çok yaslanıyordum çünkü güçten düşüyordum. "Riley, sık dişini aşkım..." Dez'in bağırışı kulaklarımda yankılandı. Aşkım... Bana, daha önce hiç bu şekilde hitap etmemişti. Tabelaları geçip otoyoldan çıktığımızda bizi Ottalane'e götürecek orman yoluna girdik. İki yanımızda yüksek ve gür ağaçlar yükselmeye başladı. Asfalt; ay ışığını soğuran ağaçlar yüzünden iyice karanlığa gömüldü. Gözlerimi kıstım ve sonra irkildim. Daha çok... araç. Daha çok arazi aracı ağaçların arasındaki patikalardan fırlayıp yola girdi. Kurşunlarım bitmişti ve yaklaşıyorlardı. Bunların hepsi Ölüm Ağı'nın üyesi olamazdı. Müttefikleriydi. Ağın içindekilerdi. Tıpkı Sırplar ve Gümüş Yükseliş gibi. Ürperdim. Bu sadece bir tuzak değildi. Meydan okuma ve güç gösterisiydi. Ölecek olsalar bile asla durmayacaklarının bir sembolüydü. Dez'in göğsünden yükselen kahkahayı kendi göğsümde hissettim. "Sürü geliyor." Omzumun üstünden baktığımda neredeyse ben de uluyup bağıracaktım. Mahşer Sürüsü'nün coşkusu ve heyecanı bulaşıcıydı. Ne kadar kalabalık oldukları önemli değildi. Burası bizim bölgemizdi. Bizim topraklarımızdı. Biz hızla sürüye yaklaşırken ağaçların arasındaki farları gördüm. Yan yana dizilmişlerdi. Motosikletler ve arabalar. Hepsinin ellerinde silahlar vardı ve odaklanmış, yola nişan almışlardı. "Tuzak kuruyorlar," diye mırıldandım. Sürü onları iki yanlarından vurarak indirecekti. Onları delik deşik edeceklerdi. Yüzümde vahşi bir gülümseme belirdi. Sonra da bir kurşunun havayı yarışını duydum. Bir çınlama. Bir ıslık. Geriye doğru sarsıldım. Motosiklet yalpaladı. Dez boğazından bir hırıltıyla homurdandı. Göğsümün altındaki göğsünün titrediğini hissettim. Kalbimin altındaki kalbinin teklediğini... Hayır. Hayır. Başımı eğip Dez'in sırtına, deri yeleğinin arkasındaki ejderhaya dolanmış yediye bakmadan boğazımda bir acı; bir çığlık birikmişti. Gözlerimi aşağıya indirdim. "Riley," dedi Dez boğuk ve hırıltılı bir sesle. "Vuruldun mu? B-beğim lütfen bana zarar görmediğini söyle." Sırtındaki kurşun yarasından, delinen yeleğinden sızan kana baktım. "Ben... hayır. Vurulmadım. Dez..." "Güzel. G-güzel aşkım. Dönmeni ve gidonları t-utmanı istiyorum." Vurulmuştu. Vurulmuştu. Ve sürmeye devam ediyor, yavaşlamıyordu. "Seni almalarına izin vermeyeceğim." Sesini zar zor işittim. Boğazımdan taşan bir çığlık değildi. Tüm kemiklerimi ateşe veren, kanımı donduran ve canımı bir kurşun yarasından daha çok yakan bir hırıltıydı. Rüzgâr saçlarımı uçuştururken geriye doğru kaydım ve Dez'e baktım. Yola bakıyordu ama göz kapakları titriyordu. Ağzının kenarından bir damla kan sızıyordu. "Dez..." Bakışları bana kaydı ve kaşlarını çattı. "Gidonları tut." Sürü bizi ortalarına alarak yanımızdan sürüp geçti. Biz onları yararken onlar ters yöne, o orospu çocuklarına doğru ilerliyordu. Arkamı dönmeden gidonun tekine uzandığımda Dez bıraktı. Yanağımı avcunun içine aldı. "Bayılmak üzereyim ve motosikleti kontrol etmen gerekiyor. İkimiz için de savaşman gerekiyor tamam mı?" Canım acıyordu. Canım acıyordu. "Onları öldüreceğim," dedim hıçkırarak. "İşte benim k-karım." Öksürdü ve yüzüme kanı sıçradı. Anılar. Anılar zihnimi kapladı. Fısıltılar kafamın içinde dolaşmaya başladı. Dez'in yüzümdeki kanı yedi sene önce avuçlarımdaki kanla birbirine girdi. Önümü dönüp Dez'in kucağında gidonları yakaladığımda tüm ağırlığı sırtıma düştü. Sıfırlandım. Ruhum bedenimden çıkmış gibiydi. Sadece kendimi izliyordum. Aynadan arkamdaki kargaşayı seyrediyordum. Sürünün, adamları kurşun yağmuruna tuttuğunu gördüm. Bazı üyelerimizin motosikletlerinden düştüğünü gördüm. Vurulduklarını gördüm. Beni almak için, sırf beni ele geçirmek için ortalığı mahşer yerine çevirenleri gördüm. Benim yüzümden akan kanları gördüm. Sevdiğim adamın gittikçe sığlaşan nefeslerini ve belime sardığı kolunun gevşeyişini hissettim. Onlar benim sürümdü. Sawyer aralarında olabilirdi. Morgan, Emerson, Seth, Cleo... Beni korumak için ölüme sürüyorlardı. İntikamım için. Dez yüzünü boynuma bastırdı. Yavaşlayan kalp atışı ve nefesi her seferinde daha çok hıçkırmama, yıllardır dökmediğim yaşların yanaklarımdan süzülmesine sebep oluyordu. Ağzındaki kan tenime bulaşıyordu. "Sen ve ben... Ölümüne sürüyoruz değil mi bebeğim?" diye güçsüz bir şekilde fısıldadı. Ona kurduğum cümlenin önümüze serilen ihtimalle canlanması beni sarstı ve gaza yüklendim. Hastaneye ulaşana kadar hiç durmadım, kendimden geçmek üzereyken bile yavaşlamadım. Hastanenin önünde topallayarak ve sallanarak motosikletimden inerken, Dez'in külçe gibi ağırlaşan vücudunu yakalarken, bir kargaşayla sedye yanımıza getirilirken, yakışıklı, güçlü ama solgun yüzünü ellerimin arasına alıp dudaklarını öperken boşlukta gibiydim. Sallanıyor, süzülüyor, ciğerlerimi yakan bir ateşle doluyordum. Dez'i sedyeyle içeriye taşırlarken bana müdahale etmeye çalışanlara bağırdığımı hayal meyal hatırlıyordum. Onu acilen ameliyathaneye sokarlarken arkasından gitmeye çalıştığımda beni durdurmaya çalışan doktorun yakasına yapıştığım, o adamın kocam olduğunu bağırdığım anlar da çok net değildi. Kapılar yüzüme kapandığında dizlerimin üstüne düştüm. Hayati risk. Kurşun yarası. Kan kaybı. Bu kelimeler bir uğultuyla kafamın içinde dönüyordu. Bir travmanın, beni yedi yıl geriye götüren bir atağın tetiklendiğini biliyordum ama durdurmak için hiçbir şey yapamıyordum. Elimi yüzüme götürdüm Dez'in parmaklarıma bulaşan kanına baktım. "Sonunda birini sevmen için onun öldüğünü mü görmen gerekiyor? Biz acınası adamlar, buzlar kraliçesinin soğuk kalbini ısıtmaya çalışırken; parmağında oynatmaktan, intikam için kullanmaktan çekinmiyorsun değil mi?" Parmaklarımın ucundaki kanı ovuşturdum. "Çok geç olduğunda, Ölüm Ağı'nın sonunu getirecek motivasyonunu cesetlerle tazeliyorsun. Birini sevecek kadar gücün olmadığı için aldığın sevgiyi sömürüyor ve kayıp verme ihtimalinden kaçıyorsun. Kaldı ki sen yas tutmayı da beceremiyorsun. Zavallı Carter'ın kaderini yaşamamı sağlayacaksın değil mi? Bir korkak olduğun için..." Hıçkırdım ve kollarımı karnıma dolayarak kıvrıldım. Ne kadar süre geçtiğini bilmiyordum, çalan telefonumu hissiz bir şekilde açıp kulağıma dayadım. "Riley! Neredesin! Hastaneye doğru gittiğinizi gördüm. Arkanızdayız!" diye bağırdı Sawyer. İyiydi, Sawyer iyiydi. "Emerson motosikletlinden düştü ama durumu kötü değil... Birkaç üyeyi daha getirmemiz gerekiyor ama durumlarını bilmiyorum. Çok fazla yaralı var. Dez yanında mı hastanede misiniz?" Emerson... Emerson da yaralanmıştı. Axel gibi. Sevdiğim, âşık olduğum adam gibi. Aşık olduğum adam. Kapalı kapıya doğru başımı kaldırdım. "Riley?" "Beni bırakacak." "Ne?" "Benim yüzümden..." Sawyer sustu, bir süre sadece rüzgâr sesi duydum. "Riley. Beni dinle, hastaneye geliyoruz. Hepsini hallettik. Sadece..." "Hepsini mi?" diye fısıldadım. "Sürü yola giriş çıkışları kapattı. Birkaçı hâlâ orada, yaşıyor, onlarla ne yapacağımıza karar vermeden önce Sin ve Rebel'ı arayacağız." Tek duyduğum birkaçının yaşıyor olduğuydu. Telefonu kapattım ve topallayarak doğruldum. Bacağım kopacakmış gibi acıyordu ama uyuşmaya başlıyordu. Bir hemşire yanıma geldiğinde onu elimle kovdum ve hastanenin çıkışına doğru adımlarım aksayarak yürüdüm. Motosikletime bindim ve geldiğim yolu geri sürdüm. Ben aksi yöne ilerlerken Sawyer ve birkaçı yanımdan geçti. Bana seslendiler. Durmadım. Peşime takıldığını biliyordum. Arkama bakmadım. Ormanlık yola ulaştığımda beni durdurmaya çalışan sürü üyelerine tek bir bakışım, geriye çekilmelerine ve yolu açmalarına yetti. Ortada çalışır halde tek bir motosiklet ve bir araç kalmıştı. Cesetlerin çoğu etrafa saçılmıştı, sürümüzden yaralıları alandan dışarıya taşıyorlardı. Tek bacağıma yüklenerek motosikletimden indim ve ortadaki motosikletlere, araca, diz çöktürülmüş dört adama doğru yürüdüm. İçlerinden biri Nico'ydu. Başından akan kan bana hiçbir şey hissettirmedi. Beni görünce dudağının kenarı kıvrıldı ve dişlerindeki kan parladı. "Kız kardeşim... Ne yaptığını görüyor musun? Tüm o cesetler..." Eğilip yüzüne bir yumruk indirdiğimde yana doğru düştü ve kahkaha attı. "Killian'ı ara. Seni bekliyor." Kaşlarımı çattım. Bomboştum. Yıkılmıştım ve geriye benden bir parça bile kalmamıştı. Hepsi hastanedeydi. Yaşam savaşı veren kocamın ayaklarının dibindeydi. Hastanelerden nefret ediyorum. Telefonumu çıkardım ve Killian'ı aradım. Telefonu açtığında hiçbir şey söylemedim. "Seni uyardım Rafaella. Eski günlerin hatırına yanında oldum. Ama RDM'den çalarsan, RDM'den kaçarsan olacağı bu. Etrafına bir bak..." Bakışlarımı yavaşça devrilen motosikletlerde, yerde yatan ölülerde ve beni hem hürmet hem de merakla izleyen üyelerde gezdirdim. Killian iç geçirdi. "Onlar bilmiyorlar ama sen biliyorsun Rafaella. Bu ve daha önce yaşananlar... hiçbir şeydi. Seni test etmek, denemek, sınırlarını görmek için kurdukları küçük tuzaklardı." Nico'yu bacağımdan sızan kana bakarken yakaladım kaşlarını çatmıştı ama ben ruhsuz bir ifadeyle onu izlediğimde bakışlarını kaçırdı. "İstediğiniz kadar müttefik toplayın, istediğiniz kadar çukur kazın Redemorte'nin o eyaleti tek gecede silebilecek gücü olduğunu biliyorsun. Seni ve temellerini riske atmaya gönülsüzler ama kolayca vazgeçebilirler. An meselesi..." Carter. Axel. Emerson. Dez. Bunu çözebilirdim. Sadece kendimi riske atarak intikamımı alabilirdim. Ama yine yapmıştım. Yine sonu ellerimdeki kanla dolu bir seçim yapmıştım. "Kocanın yaralandığını biliyorum. Eğer buna devam edersen, sıradaki arkadaşların olacak..." Hattı bir sessizlik kapladığında kalbim çok ağır, çok cansız bir şekilde çarpıyordu. "Neyi adı? Hah, Rebel... RDM yüzünden bir bebek kaybetti zaten saklandıkları yerden çıkarıldıklarında diğerine acıyacaklarını mı sanıyorsun? Acımayacaklar Rafaella..." Kanım çekilirken boğazını temizleyip fısıldadı. "Ne kadar acımasız olduklarına ikimiz de şahit olduk." O darbeyi indireceğini biliyordum ama yine de önceden gözlerimi kapattım. Kendimi o son itişe hazırladım. "Bir ölümü daha kaldırabilecek misin? Kardeşime... kardeşime yaşattıklarını, ona çizdiğin kaderi sevdiğin insanların da yaşamasına izin mi vereceksin?" Omzumun üstünden beni takip etmiş, motosikletinin üstünde oturup telefon konuşmamı izleyen Sawyer'a baktım. Saklıyordu ama o iri mavi gözlerinin arkasında nasıl anıların ve korkuların yattığını biliyordum. Tek intikam isteyen ben değildim ancak Sawyer'ın öç almaktan çok iyileşmeye ihtiyacı vardı. Önümüzdeki yangın yeri, cesetler ve diz çökmüş adamlara baktığınızda zafer kazandığımızı düşünebilirdiniz ama hayır. Kazanmamıştık. "Eğer dönersen, geri çekilecekler." "Şimdi de onların sözcüsü mü oldun? Lafının değeri ne kadar ki Killian?" diye fısıldadığımda yıllardır konuşmamışım gibi boğazım acıdı. "Sen ve çaldıkların için her şeyden vazgeçebilirler." Telefonu kapattım ve sığ bir nefes aldım. Parmaklarıma bulaşıp alyansımın üzerinde iz bırakmış kana baktım. Dez'in çıkardığı homurtu kulaklarımda yankılanıyordu, sırtımdaki ağırlığını hâlâ hissedebiliyordum. "Onu kenara çekin," dedim en yakınımdaki üyeye Nico'yu işaret ederken. Birbirilerine kuşkulu bakışlar atsalar da lafımı ikiletmeden kardeşimi ayağa kaldırdılar. Nico yoldan çıkarken beni şüpheyle izledi. Üstümü yoklayıp sigara paketimi bulamayınca yanımdaki diğer üyeye elimi uzattım. Bana bir sigara ve zippo verdiğinde, sigarayı dudaklarımın arasına koyup titreyen parmaklarımla zar zor sigarayı yaktım. "Riley," diye seslendi Sawyer. Çizmemin içinden bıçağımı çıkardım ve önümdeki üç adama yaklaştım. Bıçağı elimde çevirdiğimde bana kalbimi ağzımdan söküp çıkarmak istiyormuş gibi bakıyorlardı. "Tutun şunları." Sawyer; başkanlarımızla ilgili uyarılar yaparken sürü adamları omuzlarından tutup zemine bastırdı. Onlar çırpınır, bağırır, suratıma tükürürken; birinin yanağına, diğerinin göğsünde ve biraz daha şanssız olan sonuncunun boğazına yedi rakamını çizdim. Üstüne de gelişi güzel s harfine benzeyen bir ejderha. İşim bittiğinde başım dönüyordu. Ellerim zangır zangır titriyordu ve üşüyordum. Yine de yanımdaki sürü üyesinin silahıyla teker teker, hepsini başından vurdum. Tereddüt bile etmedim, gözümü bile kırpmadım. Nico'ya doğru yürüdüğümde kardeşim beni baştan aşağıya soğuk bir ifadeyle süzdü. "Bu neyi değiştirecek?" Omzunu sıkıp kulağına eğildim. "Bu benim eve dönüş hediyemdi." 🐉 Vücudu savaşmaya devam ediyor ama durumu kritik. Elimizden geleni yapıyoruz ancak ne zaman uyanacağını bilmiyoruz. Kurşun omurgaya çok yakındı. Beyin ödemi ve sinirsel baskılar devam ediyor ama kritik evreyi atlattık. Dört gün geçmişti. Bacağım sarılmış, yatarak tedavi görmeyi reddetmiş bu odadan ayrılmamıştım. İçerisi karanlıktı. Işıkları açmak istemiyordum. Dez'in yanına çektiğim koltuktan, solunum cihazının altındaki solgun yüzünü, mor gözaltlarını ama hâlâ içimi yakacak kadar yakışıklı görünen yüzünü izliyordum. O yatağa yakışmıyordu. O beyaz hastane örtüleri için vücudu çok genişti, yapılıydı, kocamandı. Ayağa kalkması gerekiyordu. Gözlerimin içine bakması gerekiyordu. Kalp atışları şu an için normaldi ama dört gün çok zor geçmişti. Bir komplikasyon olduğunda apar topar üç ameliyata daha alınmıştı. Başından ayrılmamıştım. Kimseyi içeriye sokmamıştım. Sadece bir kere kardeşini görmeye gelen ve bana istemeden de olsa kin oldu bakışlar atan Sin'e izin vermiştim. Beni suçlamıyordu ama suçlayacak birini arıyordu. Bacaklarındaki yaraları da görmüştü. Sanırım o da benim gibi sebebini tam olarak bilmiyordu ama kardeşini bu halde gördüğünde bana çaktırmadan gözyaşı döktüğünü görmüş, küçük kardeşim diye sayıkladığını duymuştum. Dez'in bilinci kapalı ve yaralı bir şekilde yatıyor olması, yüksek bir dağın gözünüzün önünde çökmesini izlemek gibi bir şeydi. O kadar imkânsız geliyordu ki şahit olsam da inanmak istemiyordum. Yerimden kalkıp yatağına oturdum ve yanına kıvrılıp başımı göğsüne yasladım. Parmaklarımı çıplak göğsündeki dövmelerde dolaştırıp dudaklarımı kalbinin üstüne bastırdım. Atışını dinlerken gözlerimi kapattım. Yine bir hastane odasındaydım, seçimlerim, tercihlerim, intikamım beni yine bu noktaya getirmişti. Hastanelerden nefret ediyorum. Gözyaşlarım süzülüp Dez'in göğsüne damladı. Alyanslı elimle, alyansını tuttum. Bu acıyı ve suçluluğu tarif edemiyordum. Göğsüm tırtıklı bir bıçak saplanmıştı ve motosiklette vurulduğunu gördüğüm andan beri dönüp duruyor, daha derinlere iniyordu. Kalbim oyuluyordu ve paramparça oluyordu. Uyanmanı istiyorum, demek istiyordum. İkimiz de birbirimizi kırmışken, benim için mücadele ettiğinde seni affettiğimi söylemem gerekirdi, demek istiyordum. Bana meydan okumanı istiyorum. Karanlığını paylaşmak, seninle orada oturmak ve saatlerce sadece tenine dokunup sıcaklığını hissetmek istiyorum. Beni kendine aşık ettiğin için... beni kendine aşık ettiğin için senden nefret ediyorum ama yine de buzlarımı özenle yıktığın için sana hayranım. Alyansımı çıkarmak istemiyorum. Yan yana gömülene kadar elini tutmak, seninle ufku göremediğim bir asfaltta sonsuza kadar sürmek istiyorum. Telefonum titrediğinde yüzümü boynuna gömüp hıçkırığımı yuttum. İsyanımı teninde boğdum. Sonra doğrulup alnındaki saçları düzelttim. "Herkesi yakabilirim ama seni değil Dez," diye fısıldadım. "Seni değil. Kocamı değil. Seni kaybetmeyi göze alabilirim ama senin olmadığın bir dünyada yaşamayı göze alamam." Gözyaşlarım kontrolsüzce akmaya başladığında monitörde kalp atışlarının hafifçe yükseldiğini gördüm. Beni duyabiliyor muydu? Ne yapacağımı biliyor muydu? Vaktimizin tükendiğini? "Bunu bitireceğim Dez. Pes ettiğimi, korktuğumu ve yıkıldığımı düşünmelerine izin vereceğim ve en başında yapmam gerekeni yapacağım..." Kalp atışları gittikçe yükseliyordu. Solunum cihazına bağlı olan maske nefesleriyle buğulanıyordu. "Uyanacağını biliyorum. Uyanmak zorundasın ama peşimden gelemezsin. Peşimden gelemeyeceğin bir yere gidiyorum. Sadece... sadece bu savaşı bitirecek kadar cesaretim ve kararlılığım kaldı." Yüzümü tekrar boynuna gömdüm ve burnumu tenine bastırdım. "Birini daha gömecek gücüm yok. Seni kaybetmeyi göze alacak kadar gücüm yok." Buradan, ondan ayrılamayacağımı bildiğim için kendimi yataktan iterek doğruldum ve yüzümü koluma sildim. Bir an ayaklanmasını bekledim. Kolumu tutmasını ve karısı olduğumu, hiçbir yere gidemeyeceğimi söylemesini... Uyanacaktı ama beni tutmasını istemiyordum. Bu işi bitirecektim. İçeriden, en derinden, tam kalplerinden. Dez'in sandalyede asılı duran deri yeleğini aldım ve bir süre deriyi yüzüme bastırıp yanağımı sürttüm. Sonra da üstüme geçirdim. Yavaşça son bir kez kocama doğru yürüdüm. Parmağımdaki alyansı çıkarırken fiziksel olarak canım yandı. Derimi soyuyormuş gibi hissettim. Böyle hissedebileceğimi hiç tahmin etmemiştim. Karşımdaki adamla olabilecek bir geleceğin yasını tutabileceğimi. Yüzüğü avucunun içine bırakırken fısıldadım. "Son bir sürüş kocacığım. Farklı yollarda ama aynı fırtınaya karşı."   BİRİNCİ KISMIN SONU 🐉 Ve bölüm sonu canavarı! Daha doğrusu birinci kısmın sonu canavarı. Öhm. Bir sessizlik oldu. Önce yorumlarınızı alacağım sakince, kardeş kardeş, birbirimizi sevdiğimizi ve mutlu sonumuz olacağını unutmadan... OFFFFF NELER OLDU ÖYLE YAAAAA. Zor tutuyorum kendimi. İnanılmaz bir yol ayrımındayız. Bir sınavın ucundayız. Çok çektiler, savaş için çok karşılık veremediler çünkü karşılarında hafife alamayacakları bir düşman var. ANCAK. Bu bölümle herrrr şey değişti. Riley gidiyor tıpkı en başında olduğu gibi bu işi yalnız bitirmesi gerektiği düşünüyor. Travması gerçekten çok ağır ve terk edişi ne kadar aşık olduğunun göstergesi. Ki daha hiçbir şey görmedik... İkinci kısımda Raphael, kilit bir rol oynayacak. Farkında bile olmadığımız sırlar aydınlanacak. Düşmanla yüz yüze, aksiyonuyla soluksuz ve sürünün oyunun seyrini değiştirdiği bölümler geliyor. Çok karanlık bir dünyaya adım atacağız. Riley felaket bir female rage moduna giriyor, sonumuz hayırlısı. Tabii bir de Dez var... aşkımlar ikinci kısım Dez'i şu an için kelimelerle anlatamıyorum. Artık oyunu çözdü ve çok farklı bir oyuncu olarak savaşı yönlendirecek. Eh terk edildi, kalbi kırık, yaralandı. Zaten deliydi şimdi... :))))) Küçük bir ipucu: carter'la ilgili yaptığı planları hatırlarsınız Acey City falan, işte o plan bambaşka bir plana dönüşecek. İkinci kısım yangın yeri... Offff çok konuştum. Sizi çookkk seviyorum. Kendinize bebek gibi bakın İkinci kısımda görüşmek üzere sonra da finale :)))))

Bölüm sonu

3 yorum