İçeriğe geç

Yalanlar Mirası (Kemikler Mirası İkinci Kitap)

Bölüm 16 · 52 dk okuma

Yalanlar Mirası (Kemikler Mirası İkinci Kitap)

Bölüm 16

On Dördüncü Bölüm: Seçimler

Helloooo en sevdiklerim!

Nabersiniz, nasıl gidiyor?

Şimdiii, geçen bölüm bir ziyafet sözü vermiştim. ALACAĞIZ TABİİ Kİ O ZİYAFETİ ama... Bu bölüm için ekstra bir hazırlık gerekiyor. Geçmişe ve hayatlarımızı değiştiren seçimlere doğru bir dalışa geçeceğiz. Bebeklerimizi çok seviyorum ama savaş kapıyı geçti ve bazı şeylerin açığa çıkması gerekiyor. Dez ve Riley'nin geçmişleri çok ayağımıza dolanıyor ve can yakıyor, artık ikisi de sınıra gelmiş durumda. BU AÇIKLAMALARI YAPIYORUM Kİ BİRBİRİMİZİ NE KADAR SEVDİĞİMİZİ VE HER ZAMAAAAN MUTLU SONLAR YAZDIĞIMI UNUTMAYIN.

Öhm evet. On beşinci bölüm birinci kısmın sonu olacak. Kalan iki bölüm için de dik durmamız gerekiyor. Sizi seviyorum, bize güveniyorum...

Kaskları takalım lütfennn.

Keyifli sürüşler! (biraz keyif alacağız o kadar da kötü değilim)

Bölüm müzikleri:

A Little Death

If You Care - Evan Barlow

On Dördüncü Bölüm

"SEÇİMLER"

Dez

“Joe’nun muhbiri ölü bulunmuş, bunun bir tuzak olduğunu doğruladı. Ona siktirip gitmesini söyledim.”

“Çiftlikteki kamera kayıtlarını verecek mi?”

“Sanmıyorum çünkü ona aynı zamanda bizimle bir daha iletişime geçerse üstlerinin hayatını siktiğinden emin olacağımı da söyledim.”

“Hastanedelermiş, yaklaştığımızı söylüyorum.”

“Sırplardan bazılarını yakalamışlar, Başkan, patronlarıyla iletişime geçmiş. Ortalığı yatıştırmışlar. Ancak bizden alacakları tek şey… çocukları olacak. Adamlarını vermeyeceğiz.”

“Siktiğimin aptalları.”

“Dez.”

“Dez!”

Ardı arkası kesilmeyen konuşmaları zihnimdeki bir bariyerin arkasında rahatsız edici bir uğultuydu. Hurdaya dönmüş araba da bir mezar kadar dar geliyordu. Saatler süren yolculuğu neredeyse yarıya indirmiştim. Ayağımı gazdan hiç çekmemiştim. Kendimi kapatmıştım.

Adım üst üste bağırılınca direksiyonu sıktım. “Ne var!”

Cooper burun kemerini sıktı. “Bilmen gereken bir şey var…”

“Konuştuğunuz her şeyi duydum-“

“Riley’i kaçırmaya çalışmışlar.”

Neredeyse frene basıyordum. Neredeyse aracı yoldan çıkarıyordum. Başımı yavaşça Cooper’a çevirdim.

“Biz dikkat dağıtıcıydık. Tuzağa düşen Riley’di. Onlara intikam için fırsat verdiklerini karşılığında da Riley’i istediklerini söylemişler.”

Gaza yüklendim. Görüş alanımı kaplayan kızıl sisin üstüne katmanlar biniyordu. Kopmak üzereydim. Ya da çoktan kopmuştum.

Benim küçük kanaryam…

Benim kadınım… Onu kaçırmaya çalışmışlardı.

Hastaneye yaklaşmıştık, Riley’i yola çıktığımdan beri arıyordum. Cevaplamıyordu. Akıl sağlığımı koruyan tek şey, sürüyle birlikte olduğunu biliyor olmamdı.

Ama sesini duymaya ihtiyacım vardı. Nefesini hissetmem, onu göremem gerekiyordu.

“O…” dedim yutkunarak. “İyi mi?”

Suçluluk ciğerlerimi yakıyordu. Omuzlarımdaki ağırlığı beni oturduğum koltuğa mıhlıyordu. Yanında değildim. Bir dikkat dağıtmacanın içine, bir tuzağın göbeğine balıklama atlamıştım. Hırsımdan, öfkemden, kıskançlığımdan…

Onun hiçbir şeyden korkmadığını biliyordum ama beni defalarca kez aramıştı. Duymamıştım. Tarafsız bölgedelerdi. Sırplar uzun zamandır müşterimizdi, güvende olduğunu sanmıştım.

Beni aramıştı ve yanıtlamamıştım. Göğüs kafesimin kırıldığını ve parçaların kalbime battığını hissediyordum.

Cleo arkadan omzumu sıkarken sesi kısılmıştı. “Seth onu bulduğunda baygınmış. Ama iyi.”

Baygın…

Hepsi ölüydü. Yaşayanları da artık ölü sayılırdı. RDM, Mirosevicler, Gümüş Yükseliş; bize arkasını dönmeye cüret eden herkes…

“Axel, vurulmuş. Riley’e ulaşmaya çalışırken.”

Bolin’in sesi, sessizliğimizi bir bıçak gibi kesti.

Damarlarımdaki tüm kan çekilmişti. Axel. Kardeşim…

Hastanenin önüne yanaştığımda aracı ortada bırakıp indim. Bilincim kapalı gibiydi. Etrafımda dönen hiçbir şeyi algılayamıyordum. Anahtarları arabanın üstünde bırakacak kadar bir açıklık kalmıştı bilincimde. Cooper, Mirosevic’in çocuklarını bir buluşma yerine bırakacak ve dönecekti. Sırplarla yüzleşmeyecekti, henüz değil. Sırf bu tuzak için gençleri katletmişlerdi. Sırf başka bir savaş başlatmak için. Sırf Riley’i yakalamak için.

Sahte bir evlilik onları durdurmalıydı ama hayır. İşe yaramamıştı. Riley bu ihtimale güveniyordu, ben de tarikatı çok iyi tanıdığı için ona güveniyordum ama bir sorun vardı. Hesaba katmadığımız bir şey ya da biri.

Joe’ya istihbarat sağlayanların özellikle Carter Devaney’in ismini vermiş olması bir tesadüf değildi. Riley ve beni ayırmak içindi. O ismin, Gümüş Yükseliş’le yan yana geldiği duyduğum an gideceğimi biliyorlardı.

Koridorları koşarak geçtim. Hastanenin önü sürü üyeleriyle ve motosikletlerle doluydu. Her köşede birine denk geliyordum ve nereye gideceğimi onları takip ederek buluyordum.

Bir köşeyi döndüm ve otomattan kahve alan Rebel’ı gördüm. Logan ileride bir odanın kapısının yanına omzunu yaslamıştı. Arkasındaki bankta bir kolu sarılı olan Seth oturuyordu. Sawyer, Morgan ve Emerson da birbirlerine yaslanmış uyuyordu.

Hepsi perişan görünüyordu. Darmadağınık, yaralı ve öfkeli. Adımımı attığım an benim hiddetimle onların havaya sinen ölüm yeminleri iç içe geçti.

Riley’i göremedim. Neden burada değildi?

“Karım nerede?”

Varlığımı belli eden soru bu oldu. Rebel başını çevirdi, yeşil gözlerindeki kıvılcımlar hüzünle karışmıştı. Logan ise yumruklarını sıkıyordu.

Joe’nun teklifi hepimizin onayından geçmişti ama tüm sorumluluk benimdi. Kulübümden önce Riley’i düşünmüştüm. Kulübümden önce kendi intikamımı düşünmüştüm. Riley ile aramda duranları yok etmek istemiştim.

Bedelini ödüyordum. Axel’la, kadınımla…

Kardeşim iyi olduğu ve Riley yanımda olduğu sürece her bedeli ödemeye razıydım.

Ve bana bakışlarından her şeyi bildiklerini görebiliyordum.

“Karım nerede Rebel?”

Dudaklarını birbirine bastırdı. Aklında ne varsa onu öfkesiyle birlikte yuttuğunu gördüm. “Sahte karın… içeride.”

Kalp atışlarım adımlarımın hızıyla yarışıyordu. Onu görmek için ölüyordum. Tuzağı anladığım an devreye giren içgüdülerim çok tehlikeliydi. Eğer bir aracım olmasaydı Ironvale’den buraya, ona sürünüyor olurdum.

Odaya girerken Logan’ın bakışları beni takip etti. Bolin ve diğerleri de arkamdan geliyordu.

İlk olarak Axel’ı gördüm. Pencerenin yanındaki bir yatakta vücudunun her yerine kablolar bağlı bir halde, solunum cihazıyla yatıyordu. Monitörden kalp atışlarının bipleyişi odayı dolduruyordu.

Kapıya tutunmak zorunda kaldım. Emektarlarımız yaşlıydı ama Axel’ın ne kadar yorgun olduğunu şimdi daha iyi anlıyordum. Beyaz çarşafların arasında bilinci kapalıyken gözüme Micky Gowan’ın en yakın arkadaşlarından, Mahşer Sürüsü’nün en acımasız ve çatlak adamlarından biri gibi değil sıradan bir ölümlü gibi duruyordu.

Ağır ağır yutkundum. Hepimiz kellerimizi koltuk altımıza alıp o motosikletlere binerdik. Ölümü defalarca kez atlatıp bizi almaya geleceği güne kadar orta parmağımızı çeker ve gülümserdik. Bu manzarayla çok sık karşılaşırdık ama hiçbir zaman kolay olmazdı. Her zaman can yakardı ve iyi durumda olsa bile bir şeyleri parçalama isteği duyardım.

Bolin gözyaşlarıyla dolan gözlerini gizlemek için yüzünü sıvazlarken Logan omzunu sıktı. “Ameliyatı başarılı geçti. Kurşun kaburgalarını geçip akciğerini delmiş ama kalbi ıskalamış. Kanamayı durdurdular ve iyileşecek. O piç katır kadar inatçı.”

Rahatlayarak derin bir nefes verdim. Riley’i korumak için vurulduğunu biliyordum ve bu tuzaktaki payım yüzünden ona bir şey olsaydı kendimi asla affetmezdim.

Odanın ortasına geldiğimde yarıya kadar çekilmiş perdenin diğer tarafını görebiliyordum. Ağzımdan iniltiye yakın bir soluk kaçtı.

Oradaydı.

Kadınım. Karım. Benim Riley’im.

Axel’ın ayak ucundaki bir koltukta uyuyordu. Yanına yaklaşırken dizlerimin bağı çözülmek üzereydi.

Elimi ona değdirmeye çekinerek yüzünün ve saçlarının etrafında dolaştırdım. Dudağı yarılmıştı, bir eli sargıdaydı, boynunda çizikler vardı ve… bir gözü morarıp şişmişti.

Onu bu halde görmek, zarar gördüğüne kanlı canlı tanık olmak içimde bir şeyleri yıktı. Bir barajın çökmesi, binaların çatlaması, duvarların tuzla buz olması gibi değildi. Hayır. Bunlara yakın bile değildi.

Öfkem, ona bunu yapanları öldürme arzum hâlâ asla sönmeyecek bir alevdi ama o yaraların hepsini kendi vücudumda hissedeceğim kadar vücudum sızlıyordu.

Önünde tek dizimin üstüne çöktüm ve elimin tersiyle yanağını okşadım. “Bebeğim… Benim bebeğim…”

Riley güçlüydü, buzlar kraliçesiydi, bir köpekbalığı kadar tehlikeliydi. Kimseye, hiç kimseye ihtiyacı olmadığını biliyordum. Bu dünyanın sonuna kadar ne kadar yara alırsa alsın sırtı dik bir şekilde ilerlerdi.

Ama o benim küçük kanaryamdı, benim bebeğimdi.

Göz kapakları titreyip yavaşça o güzelim gözleri açtığında, onu öpmemek, ona sarılmamak, içime çekmemek için dişlerimi sıktım.

Karşısında biri olduğunu görünce bir saniye kadar irkildi. Sonra benim olduğumu anladı. Yüzü aydınlandı, alt dudağı titredi, gözlerindeki alevler sıvı gümüş gibi eridi. Rahatladı, mutlu oldu, neredeyse… neredeyse gülecekti. Sadece birkaç saniye sürmüştü.

Sonra aramıza bir duvar indi. Öyle bir duvardı ki, neredeyse fiziksel olarak hissetmiştim. Beni yere serecekti.

Dudaklarını birbirine bastırdı. Tüm mimikleri, rahatlayışı ve mutluluğu silindi. Gümüş alevler ve bıçaklar geri geldi. Çenesini kaldırıp kendini toparladı.

Beni ezip geçerek ayağa kalktı. Burada değilmişim gibi. Az önce beni gördüğünde kollarıma sığınmak istemiyormuş gibi.

Arkasından baktım. Sürü odadaydı ve bizi izliyordu.

“Riley.”

Bana cevap vermedi. Axel’ın yatağına yürüdü, üstüne eğilip saçlarını okşadı ve şakağını öptü. “Teşekkür ederim, dostum.”

Burnunu çekti ve kimseye, özellikle bana aldırış etmeden odadan çıktı.

Sonraki bir saat hastanede geçti. Birbirimizde eksik kalan parçaları birleştirdik. Joe’nun aldığı istihbarat bir tuzaktı. Kimden aldığını ve bu oyunun nasıl ona kadar ulaştığın bilmiyorduk. Sırplarla uzun süreli bir iş birliğimiz vardı. Sırf bu yüzden Riley ve diğerleri tarafsız bölge olan Barış Kilisesi’nde buluşmayı kabul etmişlerdi. Sözlerine sadıklardı, biz de öyle. Ama RDM bizi tuzağa düşürmeden çok önce çocuklarını kaçırıp onlarla iletişime geçmiş ve suçu bizim üstümüze atmıştı. Tarikatın ağına erişmiştik. Tüm kanıtlar okları bize yönlendiriyordu. Gerçekler ortaya çıkmış olsa bile artık çok geçti. O gençler için üzülüyordum. RDM’in acımasız ve dengesiz oyunlarına kurban gittikleri için yaslarını tutuyordum.

Ama o piçler bir daha karşımıza çıkmaya cüret edemeyecekti. Güçlü bir müşteri kaybetmiştik. Bunun etkisini ne yazık ki hissedecektik.

O ağı yerle bir etmekten başka şansımız yoktu. Zaman geçtikçe izlerimiz daha derinlere işliyordu ve o lanet olası ağ boğazımıza dolanıyordu.

Carter Devaney ve Gümüş Yükseliş için oraya gittiğimden bahsetmemiştik. Logan ve Rebel, tüm konuşma boyunca bana tek kelime etmemişti.

Tuzağa birlikte düşmüştük, kulüp olarak… ama adımı atan bendim. Gidonları kavrayan ve bizi yönlendiren bendim.

Daha kötüsü olabilirdi… Axel ölümcül bir yara almış olabilirdi. Riley… bu ihtimali düşünmek bile istemiyordum. Eğer başarılı olsalardı, eğer Riley’i kaçırsalardı; dünyayı dümdüz eder, çıplak ellerimle kontrol ettikleri yeraltına iner ve hepsini paramparça edene kadar durmazdım.

Sürü, Mirosevic’lerin elimizdeki adamlarını serbest bırakmak ve bir mesaj vermek arasında kalmıştı. Logan da onları da iade etmek konusunda kararsızdı çünkü Sırplar umursamasa bile bu olay duyulacaktı ve kendimize müttefik ararken, kan açlığına düşmemiz müşterilerimizin kafasını karıştıracak; sadakatlerini sarsacaktı. Çocuklarını kaybeden Miroseviclerdi, RDM ile olan savaşımızda darbe yiyen onlar olmuştu. Adamlarını almayabilirlerdi ancak gönderirsek bunu bir iyi niyet, zeytin dalı olarak kabul edeceklerini de söylemişlerdi.

Ancak… ben kararımı çoktan vermiştim.

Sadakati ve güç birliğini kazanmanın yolu artık güvenilir ve adaletli olmak değildi. Hayır. Bizi boynumuza kadar kana ve pisliğe boğan bu savaşta, acımasız olan kazanacaktı. Sadakat duyacaklarsa bu RDM’in onlara bir tasma geçirmesinden çekindikleri ve tarafımızı seçmedikleri sürece bizden neden korkmaları gerektiğini kanıtlamakla olacaktı.

Bizden korkacaklardı.

Benden korkacaklardı.

Riley’nin evde olduğunu biliyordum, saatlerdir onu görmek için deliriyordum, çekip gitmesinden nefret etmiştim. Bana izin vermeyeceğini biliyordum ama yaralarıyla ilgilenmek, ona hepsini unutturmak istiyordum.

Eve gitmeden önce öfkemi kusmam gerekiyordu. İçimdeki cinayet arzusunu nihayete kavuşturmam gerekiyordu.

Seth’in tamirhanesinin önüne geldiğimde motosikletimden indim. Akşam üzeriydi, hava basık ve sıcaktı. Sokaktaki lambalar bile deri yeleğimin altından tahammül edemeyeceğim bir ısıya sebep oluyordu.

Bendeki yedek anahtarları çıkarırken, Seth tamirhane garajının kepenklerini kaldırdı. Onu görünce dilimi yanağımın içinde dolaştırdım. Sawyer dinlenmek için kulüp evine gittiğinde Seth de peşinden ayrılmıştı. Onu gözünün önünden ayırmayacağını, burada olmayacağını düşünmüştüm.

“Seni yetimhane müdürümün kemerini tanıdığım kadar iyi tanıyorum Dez. Buraya geleceğini tahmin etmediğim mi sanıyorsun?”

Evet, Seth’in karanlık bir geçmişi vardı. Ancak o geçmişle ilgili tek bildiğim, onu bizzat şeytanın yarattığı, başka hiçbir insanla bağı olmadığı ve bir yetimhanede büyüdüğüydü.

Omuz silktim. Ne tahmin ettikleri sikimde bile değildi. Hatamı suçluluğumla birlikte sırtlanmıştım. Geçmişi değiştiremezdim ama kanunlarımızı neredeyse çiğneyecek bir hata yaptığım için de kendimi geri tutacak değildim. O adamlar ölecekti.

“Sanırım sarışına olan düşkünlüğünü gözümde büyütmüşüm. O uyurken etrafına işeyip yerini işaretlersin sanmıştım,” diye karşılık verdim.

Seth kollarını göğsünde kavuşturup o lanet olası donuk gözleriyle bana bir bakış attı. Arkasındaki karanlık garajdan sarı bir kafa çıktı. Sawyer’ın elinde kirli bir bez vardı ve yüzü yağ içindeydi. Yan yana durduklarında çok tezatlardı. Kardeşim iri bir adamdı, Sawyer minicikti. İkisi de hepimizin toplamından daha fazla dövmeyle kaplıydı ancak tek kelimeyle uyumsuzlardı. Yine de… ikisinin arasında kafamı kurcalayan bir şeyler vardı. Seth’in bariz düşkünlüğünden bahsetmiyordum.

“Kulüpte yeni olduğumuzu biliyorum ama senelerdir aranızdayız Dez. Yani şu anda kalkıştığın şeyin, kanunlardaki birkaç maddeyi çiğnemek üzere olduğun anlamına geldiğini çok iyi biliyorum.”

Tokmak inmemişti. Sırplarla ilgili oy birliğiyle bir karara varılmamıştı. Umurumda değildi.

“Axel’ı hastanelik ettiler. Riley’i kaçırmaya çalıştılar…” Yüzümü işaret ettiğimde alyanslı elim öfkeden titriyordu. “Gözünde kıta büyüklüğünde bir şişlik var. Gerçekten Sawyer, onları sağ bırakacağıma bir an bile inandın mı?”

Sawyer’ın gözlerinden, her zaman sevimli görüntüsünün altına gizlediği bir gölge geçti. Seth’e baktı. Kardeşim hiçbir tepki vermese bile Sawyer sonunda onun cebine uzandı ve çıkardığı anahtarı bana fırlattı. Aşağı katın anahtarıydı.

Hah… Birilerinin boynuna esaslı bir tasma geçirilmişti.

“Kendin temizlersin.”

Anahtarı aldığım gibi ikisini arkamda bırakıp aşağıya indim.

Tepede sallanan ampulü yaktığımda sandalyeye zincirlenmiş üç adam buldum. Yara bere içindelerdi ancak bana kalırsa yeteri kadar hasar almamışlardı.

Gözlerinde inatçı, kararlı ve ölüm vaatleriyle dolu bir bakış vardı.

Silahımı çıkarıp karşılarına geçtiğimde beni sessizce izlemeye devam ettiler. Seth’in garajındaki bu karanlık bodrum kat, hem benim hem Seth’in hem de Logan’ın elinden onlarca yaratıcı katliama şahit olmuştu. Bazen çığlıkların duvarlardaki boyanın arasına karıştığını düşünüyordum.

Ancak bugün onlarla oynayacak kadar sabrım ve vaktim yoktu. Bu merhamet değildi. Sürüme ve kanaryama zarar verenleri ölümün ne kadar hızlı yakalayacağının bir sembolü olacaktı.

Sadece birkaç kelime için ağzımı açtım. Neden burada olduğumu bilmeleri için. Kimin yaptığını, hangisinin daha büyük bir rol oynadığını sormadım.

“Neredeyse öldürdüğünüz adam, benim kardeşim,” dedim sonra da silahımı ilk adama doğrulttum. Sesim alçaktı ancak karanlık odanın içinde yankılanıyordu. “Kaçırmaya çalıştığınız ve dokunmaya cesaret ettiğiniz kadın da, karım. Ve bu da benim olana zarar vermeye cüret edenlere göstereceğim tek iyi niyet.”

Art arda üç el ateş ettim. Kurşunun patlayışı duvarların arasında çınladı. Adamların başı geriye düşüp, arkalarındaki boş duvarı kanla boyarken derin bir nefes aldım ve telefonumu çıkardım.

“Çaylaklardan birine söyle tamirhaneye üç tabut ayarlasınlar. Cesetleri Mirosevic’lere göndersinler ve bunun Mahşer Sürüsü Yedi’nin başkan yardımcısının iyi niyet göstergesi olduğunu söylesinler,” dedim Fox telefonu açar açmaz.

🐉

Motosikletimi garaja bırakıp ön bahçeden verandaya dolandım. Mahalle, göle giren gençlerin sularda çıkardığı sesler dışında sessizdi. Benim arazimde, benim sınırlarımda göle girmemeleri gerektiğini biliyorlardı ama bazen, kendilerini yeterince cesur gördüklerinde gölün ne tarafına geldiklerini fark etmiyorlardı. Sarhoş olduklarında onları korkutmak daha kolay oluyordu. Ancak bugün gençlere ayıracak sabrım ve enerjim yoktu.

Işıkları, kapıları ve pencereleri kapalı evime girdim. Riley’nin eve geldiğini biliyordum, koyu yeşil Harley’i garajdaydı ve henüz motoru soğumamıştı ama her yer sessiz ve karanlıktı.

Onu özellikle bu evin içinde su içmek gibi sıradan bir şeyi yapıyorken bile görmek benim için her zaman boğazımı tıkayan, en vahşi arzularımı kamçılayan bir heyecandı. Ancak bu akşam kontrol edemediğim ve o gözlere baktığım an daha fazla tutamayacağım duygularla dolup taşıyordum.

Ona bir şey olduğu korkusuyla ve yanında olamadığım pişmanlığıyla saatlerce süren yolu aşmak beni mahvetmişti. Bu mahvoluşun en dip olduğunu sanıyordum. Ta ki, yaralı yüzünü, beni ilk hissettiği anki rahatlamasıyla ardından inen duvara kadar.

O adamları öldürmek yetmemişti. RDM’e karşı yeterince savunmada kalmıştık, harekete geçmeli, daha agresif bir plan yapmalı ve o lanet kurşunu bulmalıydık ama şimdi değil. Riley’i kollarıma alana ve iyi olduğunu her hücreme kabullendirene kadar değil.

Işıkları yakmadan koridorları dolaştım. Mutfağa, alt kattaki banyoya, salona, bodruma bile baktım. Merdiven ayağımın altında gıcırdarken yukarıya çıktım. Ne benim ne de kendi odasında yoktu. Bu evliliğin sahte olduğunu bana hatırlatan ve sinirlerimi en çok bozan durumlardan biri buydu. Aynı yatağı paylaşmıyorduk. Ne ben talep etmiştim ne de o yeltenmişti.

Gece serin çarşafları terimizle ve onun arzusuyla ıslatıp, ona tapındığım yerde kokusunu içime çekerek uyumayı hayal etmediğimden değildi. Buna ihtiyacım vardı. Sabah ilk gördüğüm şeyin onun göğsüme dağılmış saçları olmasına, uykulu nefesini yüzümde hissetmeye; güneş ışıkları çıplak tenini aydınlatırken, öpülmekten şişmiş dudaklarını tekrar tatmaya ve hepsini yaparken gözlerinin içine bakmaya ihtiyacım vardı.

Ancak sabırlıydım. Üç sefer. Ardından gerekirse ikimizi de bu odaya kapatacaktım.

Aşağıya indiğimde hafif bir telaş nabzımı hızlandırdı. Aradığımda evin herhangi bir yerinden telefonunun sesini geldiğini duymadım, açmadı da.

Evin arka bahçeye açılan kapısına ulaştığımda kilitli olmadığını fark ettim ve hızla açıp verandaya çıktım. Bazen burada takılmayı seviyordu. Köşedeki ikili kanepede kıvrılıp, girmek için can ettiğim o güzel kafanın içinde kayboluyordu.

Kaşlarımı çattım, burada da değildi. Eve girmek üzereyken verandadan çimlere inen basamakların sonunda bir şey gözüme çarptı.

Kıyafetlerdi. Şortu, kulüp yeleği ve tişörtü. Bakışlarımı kaldırıp ileriye baktım.

İşte oradaydı. Gölden gelen sesler gençlere değil, benim Riley’me aitti.

Kalbimi saran yumruk hafifçe açılsa da, artık daha hızlı çarpıyordu. Çizmelerimi ve çoraplarımı çıkarıp çimlere ve toprağa çıplak ayaklarımla basarak göle yürüdüm.

Sırtı eve dönüktü. Ay ışığının altında karanlık bir gece mavisi tonuna bürünmüş suların ortasında bir tanrıça gibiydi. Gecenin güzelliğini hiç zorlanmadan küçümseyen asil, vahşi, inatçı bir tanrıça.

Siyah saçlarını önüne almıştı. Ejderha dövmesinin baş kısmını ve çıplak omuzlarını görebiliyordum. Ayaklarının yere değebileceği bir uzaklıktaydı ve ellerini hafifçe yüzeyde dolaştırıyordu.

Riley’e onunla kafayı nasıl bozduğumu defalarca kez göstermiştim ama takıntımın, hislerimin, korkularımın, arzularımın sadece sığ sularında dolaşıyordu. Derinliği görmemişti. Benim kanunlarım, evrenim, sınırlarım ve varlığımın çekirdeği olduğunun farkında değildi.

Kumlu toprağa ulaştığımda bir dala bastım, sırtı gerildi ama yüzünü dönmedi. Kemerimi açtım, metal tokasının çıkardığı sesle hafifçe yerinde kıpırdandı. Kendimi kasmaktan ve geride tutmaktan kaslarım acıyordu. Kotumu indirirken tereddüt etmedim, çoktan yaralarımı ve dövmelerimi görmüştü. Tişörtümü de çıkarıp siyah iç çamaşırımla göle girdim.

Su ılıktı ama vücudumda bıraktığı dizginleyici his, kaslarımı gevşetmeye yaramıyordu. Ona ulaşmadan, ona gerçekten ulaşmadan asla rahatlayamayacaktım.

Ayaklarım yosunlu yumuşak zemine gömülürken arkasından yaklaştım. Yeterli gelmese bile başı göğsüme, vücudu ve kalçası bedenime değmeden hemen önce durdum.

Bir süre sadece yukarıdan ona baktım. Islak saçlarına, siyah sutyeninin yarısını kapatan sulara, omuzlarındaki su damlacıklarına…

“Seni ilk aradığımda buluşma henüz gerçekleşmişti,” diye konuşmaya, usulca ama keskin bir sesle fısıldamaya başladığında nefes alabildiğimi hatırladım. “Beklediğimizden daha kalabalıklardı bu yüzden bir şeyler döndüğünden şüphelenmiştim.”

“Kanarya…” Ellerimi onu tutmak için kaldırdığımda uyarısı bedenimde yankılandı.

“Bana dokunma Dez.”

Dişlerimi sıkıp ellerimi indirdim. Kendine, beni ne kadar istediğini itiraf edemediği zamanlarda ona dokunmamamı talep ettiğinde üstüne gidiyordum çünkü onu asıl arzularıyla yüzleştirmek istiyordum. Ama şu anda öyle bir durumda değildik.

Riley, karnıma bir yumruk gibi inen cansız ses tonuyla ona dokunmamamı istiyorsa, elimi süremezdim.

“İkinci aradığımda çoktan harekete geçmişlerdi. Seth ve Sawyer’ı bizden ayrı düşürdüler. Üçüncü aradığımda beni köşeye sıkıştırmışlardı…”

Gözlerimi yumup yutkundum. Yumruklarım suyun içinde titriyordu. “Bebeğim,” diye inledim. “Bana bunu yapma.”

“Sana ihtiyacım yoktu Dez. Üstesinden geldim. Her zaman gelirim. Bu tuzağa ikimizin de körlüğü ve güç arzusu yüzünden düştük. Diğerlerinin aksine, gittiğin için, planı ortaya attığın için seni suçlamıyorum.” Bu sözler beni rahatlatmadı çünkü az sonra kelimeleriyle kanımı bu göle akıtacağını biliyordum. “Dördüncü kez aradığımda ikisini çoktan gebertmiştim. Ama canım yanıyordu ve dinlenmem gerekiyordu. Sana ihtiyacım yoktu ama yanımda olman gerekiyordu. Telefonunu açman, bana gücümü hatırlatman, korkularımı azaltman gerekiyordu. Sadece sahte kocam olduğun için değil. Koltuğumu paylaştığım adam olduğun için de…”

Ona dokunmadan etrafından dolaştım, su hâlâ belime geliyordu. Yüzünü görmeliydim, kelimeleri beni yaralıyordu ve onu hissetmezsem, gözlerine bakamazsam bu sığlıkta bile boğulacakmışım gibi hissediyordum.

“Riley, bizi aynı anda tuzağa düşürdüler. Telefonunu açmadım çünkü duymadım. Bana ulaşmaya çalıştığında seni yüzüstü bıraktığım için kendimden ne kadar nefret ettiğimi tahmin bile edemezsin…” Göğsüme bakmaya devam etti. Gözlerime bakması için eğildim ama kalbimi nasıl parçalayacağını düşünürmüş gibi kararlılıkla bakışlarını aşağıda tuttu. Dudağındaki yara, gözündeki morluk… Bedenim alev alıyordu. Öyle ki gölü buharlaştırabilirdim. “Lütfen, gözlerime bak ve beni gör. Çünkü şu anda beni öldürüyorsun…”

Sözlerimin neresi onu tetiklemişti bilmiyorum ama fırtınalı gözleri bir şimşeğin yer yüzüne düşmesinin şiddetiyle gözlerimi buldu.

“Hayır benim yüzümden asıl ölmek üzere olan Axel’dı. Beni bayıltmaya çalıştıklarında seslendiğini duyabiliyordum ama yaklaştığını görmedim. Yorulduğumda bana destek olmak için onlara saldırdı, beni korumak için, bana mücadele edebilecek kadar zaman kazandırmak için kurşunu göğüsledi…”

Hissettiğim suçluluğun aynısını onda gördüm. Ama ondaki farklıydı. Daha derindi, daha eskiydi. Onu korumak için orada olamayacağımı biliyordu sadece sesimi duymak istemişti. İkimize de kızgındı. Bana ihtiyacı olmadığını söylüyordu, fiziksel olarak olmadığını biliyordum ama varlığımı hissetmek istemişti.

Ellerimi yüzünün yanında tuttuğumda parmaklarım tenine değmek için titriyordu. “Yapma, Riley. Sana zarar verdiklerini görmektense…”

Parmağını göğsüme bastırıp sözümü kesti. “Bir anlaşma yaptık Dez. Bu evlilik ikimizin de güçlenmesi, korunması ve gözlerini korkutmak için yaptığımız bir anlaşmaydı. Kendi katı değerlerini çiğnediler, peki bu sırada sen neredeydin?”

Teni tenime değdiği an, o istediği için bana dokunduğu an zincirlerim koptu. Evliliğimizden bahsederken alyansı bana dokunduğu yerde parlıyordu.

Bileğini tuttum.

Diğer eliyle göğsüme yavaşça vurdu. “Neredeydin?” diye hırladı.

Çatladığını, kırıldığını, serbest kaldığını hissettim ve göğsüme vurmaya başladığında ona izin verdim.

“Neredeydin!” diye bağırdı.

Beni itti ve biraz daha, biraz daha kendini bıraktı. “Son duymak şey istediğim senin sesinken, itiraf etmek için cesaretimi toplamışken neredeydin!”

Beni itip göğsüme vurdukça suları sıçratıyor, canımı yakmak için çabalıyordu. Yapamazdı, fiziksel olarak yapamazdı. Ama sözleri? Onlar beni parça parça yıkıyordu.

“Neredeydin Dez!”

Bileklerini yakaladım ve açıklama yapmaktan çok yalvarış gibi çıkan boğuk bir sesle, “Seninleyim Riley. Her zaman seninleyim ben,” dedim.

Başını iki yana salladı. “Hayır.”

“Özür dilerim, bebeğim, özür dilerim. Seni incitmelerini engelleyemediğim, orada olamadığım, telefonunu açmadığım için özür dilerim. Ne kadar korktuğumu biliyor musun? Seni kaybedebileceğimi düşündükçe aklımı yitiriyordum. Şu an bile korkuyorum. Onlardan değil, hiçbirinden değil. Siktiğimin dünyasında hiçbir şeyden korkmuyorum ama senin yüzüne bakmaktan, dokunamayacağım, ulaşamayacağım bir yere gitmenden deli gibi korkuyorum. Bir daha asla Riley. Bir daha asla…”

Bana vurmayı kesti çünkü yüzüğünü çıkarmaya çalışıyordu. “Bunun artık bir anlamı yok. Çok ileri gittik ama yine de bizi geçmeyi başardılar…”

Gözlerim irileşti. Bir panik dalgası omurgamdan aşağıya yayıldı. Korku… Bunu hiç düşünmemiştim. Benden daha iyi bildiği sınırları aştıkları için bu sahte evliliği bitirmek isteyeceğini düşünmemiştim.

O titreyen elleriyle yüzüğü kavramaya çalışırken geri geri yürümesini sağladım. Bunu yaptığımı fark etmedi bile. Şimdi su sadece kalçalarına kadar geliyordu.

Elini tutmadım, onu durdurmadım. Sadece tıpkı hissettiğim gibi yaptım. Gölün içinde, su göğsümün altına gelene kadar dizimin üstüne çöktüm ve kollarımı beline doladım.

Başımı karnına yasladım ve onu sımsıkı tuttum.

“Yapma,” diye fısıldadım dudaklarımı karnına değdirip. “Beni bırakmana izin vermem Riley. Seni asla gözümün önünden ayırmayacağım, hepsinin… hepsinin cesetlerini senin önüne sereceğim. Onların bittiğini görene kadar durmayacağım. O korku var ya? Kemiklerime işledi. Yaralarını görmek? Beni diri diri yaktı Riley.”

Elleri kalçalarının yanına düştü. Derin, kesik nefesler alıyordu.

Alnımı karnına yaslayıp, gözümü alyansına diktim.

Göğsümdeki sızı, aklımdaki kargaşa, yüreğimdeki korku… hepsi bir anda aydınlığa çıktı. Kargaşanın, karanlığın ve takıntı sandığım şiddetli arzuların sisinden kurtuldu.

Kalbimin nasıl değil, neden çarptığını duydum.

Bu kadına aşıktım.

Bu kadına varlığımın her zerresiyle tapıyordum ve ona aşıktım.

“Sen benim karımsın ve öyle kalacaksın,” dedim tenine fısıldayarak sonra da başımı kaldırıp, aralık kalmış dudaklarına, gümüş alevlerin usulca dalgalandığı gözlerine ve yüzündeki savunmasız ifadeye baktım. “Bu evliliği bitirmek istiyorsan önce beni öldürmek zorundasın.”

Parmakları saçlarıma dolandı, başta yavaş, tereddütlü bir dokunuştu sonra çaresiz bir baskıya döndü. Ben kollarımı beline ne kadar sıkı doluyorsam o da saçlarımı o kadar sıkı tutuyordu.

“Neden?” dedi çatlayan bir fısıltıyla.

Elini tutup dudaklarımı alyansına değdirdim. “Nedenini biliyorsun bebeğim.”

Saçlarımdaki parmakları çeneme kaydığında kalbim dört nala koşmaya başladı. Yanağımı okşadığında derin bir nefes verdim.

Gözlerimi kapatıp kendimi dokunuşuna teslim etmek üzereyken beni bıraktı. Aniden. Öylece.

Gölde geri geri giderken, hayatı için kaçıyormuş gibiydi. “Hayır,” dedi.

Tam önümde paniklediğine şahit oluyordum. Hayır, çıldırıyordu.

“Hayır, Dez.” Başını iki yana salladı ve ıslak iç çamaşırlarıyla bana arkasını dönüp uzaklaştı.

“Riley, dur.”

Kumlu toprağa parmağını değdireceği ana kadar ona izin verdim. Uzaklaşmasına. Daha fazlası olmayacaktı.

Arkası dönükken bana bağırıyordu. “Kes şunu Dez!”

“Yanıma gel Riley.”

“Siktir git! İstemiyorum, bunların hiçbirini istemiyorum.”

Ve o adımı attı. Gölden çıktı. Ben de öyle.

Kolundan tutup onu çevirdim, göğsü vücuduma dayandığında bağırmaya yeltendi ama çektiği ilk nefesi kendime hapsettim.

Dudaklarım ıslak dudaklarının üzerinde asılı kaldı. Sadece bir saniye. Sadece bir kalp atışı.

Gözlerini kapattığında boğazımdan çaresiz, aç bir hırıltı yükseldi; onu boynundan ve çenesinden kavrayıp ağzımı aralık dudaklarına çarptım.

Daha fazla konuşma, sözcük, meydan okuma ve öfke yoktu. Sadece o. Sadece biz vardık.

Onu yıllarca aç ve susuz kalmış bir adam gibi öpüyordum. Bir elimi başını arkasına kaydırıp saçlarını avuçlarıma doldurup sımsıkı tutarken tüm varlığımı bu öpücüğe veriyordum. Sadece dudağındaki yaraya özen gösteriyordum. Serttim ama canını yakmaktan korktuğum için nazik davranıyordum.

Başım suyun üstündeydi. Gökyüzünün en tepesindeydim. Evrenimin merkezini kollarımın arasına almıştım ve sonunda… sonunda gerçekten nefes alıyordum.

Dilimi ağzının içine kaydırdığımda bana inleyerek, hevesle karşılık verdi.

“O ağzı benim için aç bebeğim…” diye hırladım.

Onu tüketmeye, ona sahip olmaya, ağzımdaki tatlı, sarhoş edici tadı son damlasına kadar içmeye ihtiyacım vardı.

Dudaklarını aralayıp ödülümü almama izin verdi.

Riley’i kalçasının altından kavradığımda bacaklarını belime sarmak için zıpladı. Saçlarından kavrayarak yüzünü yüzüme bastırıyor, kalçasındaki kolumla kadınlığını onun için sertleşen ve ağrıyan aletime doğru çekiyordum.

Üstümde kıvrandığında alt dudağını emdim. Üst dudağındaki yarığa dokunmamaya dikkat ettim. Arsızca bana sürtünüyordu ama onu becermeyi aklımdan bile geçirmiyordum. O sıcak ve ıslak bedenin içine girmek için bile durmayacaktım.

Dillerimiz. Isırıklar. Islak, vahşi ve kana kana, nefes almadan tadını çıkardığımız öpücükler…

Lanet olsun.

Bugüne kadar tattığım her lezzeti unutmuştum. Her mutluluğu. Her arzuyu. Her hevesi.

Riley’nin buzdan katmanların altında sakladığı o ateşi dilimin ucunda döndürmek, tadını alabilmek dünyevi duygularla sınırlandırılmazdı.

Aklımı yitirecektim. Tam burada deli bir adama dönüşecektim. Dengesiz bir insandan, vahşi bir hayvana evirilecektim.

Açıyı değiştirip dudaklarını yaladım, emdim ve dişlerimi geçirdim. Kollarını boynuma sardığında tam şu anda üzerimdeyken geldiğini hayal ederek ve o iniltileri ağzımın içinde duymayı umarak kalçalarımı ona doğru ittim.

Sızlandı, kalçasını kıvırdı ve sızlanmaya başladı.

Gülümsedim. Sırıttığımı anlayınca alt dudağımı sertçe ısırdı. Kanın metalik tadı dillerimize dolandığında gözlerim geriye döndü.

Elimi külotunun ince iplerinden geçirip poposunu sıktım. “Beni delirtiyorsun,” dedim nefes nefese. "Beni bir canavara çeviriyorsun.”

Dudaklarımızı bir an bile birbirimizin üzerinden çekmedik. Nefes almaya ihtiyaç duyuyordum ama onunla boğulmak ve ölümün ucuna kadar gitmek sorun değildi.

Aletimi tekrar bacaklarının arasına bastırdım. “Tutma kendini tatlım. Kullan beni. Dünyanın en güzel dudaklarının tadına bakıyorum ve bırakmaya niyetim yok. Sikik hayatımın son gününe kadar seni öpmeye devam edeceğim ve yine de doymayacağım.”

“Dez…” diye inlediğinde tırnaklarını boynumun arkasına geçirdi.

Ne yaptığının farkında değildi ama ben öyleydim. Üçün üçü. İçinde olacağımın, vücutlarımızı ve varlığımızın her zerresini birbirine ait kılacağımın yeminini etmiştim. O zaman adımı inleyecekti. Ama bu daha fazlasıydı.

“Benimsin Riley, sadece benim, yolun sonuna kadar benim. Sen benim karımsın.” Başını salladığında boğazını tuttum ve kalçamı döndürdüm. “Değil mi bebeğim? Kimin karısı olduğunu söyle.”

Karnı, kolları ve bacakları titremeye başladı. “Dez,..” diye sızlanıp, küçük zevk dolu çığlıklar atarken dudaklarını tekrar ele geçirdim. Baştan sona. İlk defa tadına bakıyormuş gibi tekrarladım.

“Söyle Riley. Söyle bebeğim ve benim için gel.”

“Benimsin,” dedi hıçkırarak.

İnledim ve onu sanki sıcaklığına dalıyormuş gibi aletimin üstüne indirdim. Daha iyiydi. Çok daha iyiydi.

Küçük çığlıklarını ağzımın içine hapsettim. O üzerimde zangır zangır titrerken bedenini sımsıkı tutarak kendime bastırdım. Bittiğinde onu ikinci bir orgazma sürüklemeye devam ettim.

Bir an için bile karımı öpmeyi bırakmadım. Alt dudağı şişmiş, kıpkırmızı olmuştu.

Onunla o kadar sarhoş olmuştum ki; zaferim, ödülüm ve hediyem başımı öyle döndürmüştü ki bize doğru selektör yapan ve bizi bir aydınlatıp bir karanlığa boğan motosikleti çok geç fark ettim.

Riley’nin dudaklarından ansızın uzaklaşıp arazime doğru baktım.

“Siktir git,” diye hırladım. Bunu mahvedecekti değil mi? Elbette yapacaktı.

Logan’ın Harley’ini ve sarı kafasını hemen tanıdım. Riley de onu fark etmişti. Kucağımda kıpırdandığında dişlerimi sıkarak onu sabit tuttum ama Logan dikkatimi çekme çabasına devam ediyordu.

“Lanet olası piç.”

Riley’nin yüzüne baktığımda o çoktan beni izliyordu. Bir eli dudaklarındaydı ve gözlerinde daha önce görmediğim bir ışıltıyla gözlerimin içine bakıyordu. Sol tarafındaki morluğa kaşlarımı çattım, göğsüm sızlıyor, yeni baştan bir hiddetle doluyordum.

“Sen bir de diğer adamı görmelisin,” dedi muzır bir öfkeyle. “Ah, doğru ya göremezsin. Onu çoktan öldürdüm.”

Dudaklarım kıvrıldı ve burnunun üstüne, yanağındaki gamzenin çukuruna sonra da dudaklarına bir öpücük bıraktım. “Kahrolası hiç şansım yoktu.”

“Ne için?”

Baş parmağımı alt dudağının çizgisinde gezdirirken sadece iç geçirdim.

“Git,” dedi kucağımdan aşağıya kayarken.

Ereksiyonuma sürtündüğünde yüzümü buruşturdum. Mor hayalarımın acısını Logan pisliğinden çıkaracaktım, orası kesindi.

Riley’i bir öpücük için daha yakalayamadan arkasını dönüp göle yürümeye başladı. “Biraz daha yüzeceğim. Sonra da Axel’ın yanına gidebiliriz. Birbirinizi hırpaladıktan sonra bana soğuk bir bira getir, lütfen.”

Başımı çevirdim ve iki yana sallayarak kendi kendime gülümsedim. Göğsümün içi dopdoluydu.

Kotumu ve çizmelerimi giyip Logan’ın yanına gittim. Motosikletinden inip arazimin ön tarafına dolandığında onu takip ettim.

Ellerini ceplerine geçirip donuk bir ifadeyle yüzünü bana döndü. “Bu gece yola çıkıyoruz. Rebel itiraz ediyor ama kızlarımı korumak zorundayım Dez. Vedalaşmak yok, bir an bile vakit kaybetmeyeceğim.”

Başımı salladım. “Biliyorum, kendini sürekli açıklamak zorunda değilsin.” Mahalleyi, yuvamızı, topraklarımızı izledim. “Helbarvest’in hiçbir yeri güvenli değil. Ottalane bile. Bugünden sonra işler daha önce olmadığı kadar çirkinleşecek ve yeğenlerimin bu ateşin ortasında kalmasını istemiyorum.”

Öfkeyle güldü ve başını iki yana salladı. “Daha fazla buluşma yok. Elimizdeki müşterilerle yetineceğiz. Onlardan kurtulmak istiyorlarsa bize kendileri gelecekler. Mirosevic’lerden sonra bazılarının yalvarması bile gerekecek. Bu gece herkes dinleniyor, Cooper ve Bolin Axel’ın yanında, yarın bir toplantı yapmanızı istiyorum. Bir plana ihtiyacım var. Beni arayacaksın ve her saniyesini dinleyeceğim.”

Islık çaldım. “Sonunda çağ atlıyoruz desene.”

Logan tepkime gülmedi. Gülmesi için yapmamıştım zaten.

“Dez, sana güvenebileceğimi bilmeliyim. Şöhretin, ismin, kim olduğun önemli değil. Sonuna kadar bu işin içinde olmalısın. Eskisi gibi olmalısın. Sen benim sağ kolumsun, kardeşimsin. Fiilen hâlâ o koltukta oturuyorum, öylece bırakmaya niyetim yok. Ancak beni temsilen orada olacaksın. İkiniz de olacaksınız.”

Gözlerimi kısıp ona doğru yürüdüm. Ses tonundan ve altını çizdiği uyarılardan hoşlanmamıştım.

“Senin yedeğin değilim Logan. Ben Mahşer Sürüsü Yedi’nin başkan yardımcısıyım ve yerimi kayırılarak almadım. Stratejilerini kimin yönettiğini unutma. Bana akıl verme. Ve sakın, kulübüme olan sadakatimi ve aklımı sorgulama.”

Sakalını kaşıdı ve kaşlarını dalga geçercesine kaldırdı. “Son zamanlarda kendini gördün mü sen? Hayır. Hayır. Son birkaç yıldır nasıl bir adam haline geldiğinin farkında mısın? Oradasın, bu kulübün beynisin, gerçek canavarı ve silahısın ama kardeşim olarak yanımda yoksun.” Dişlerini sıkarak benimle burun buruna geldi. “Siktiğimin derdin neyse bunu sonsuza kadar sürdüremezsin. Fark etmiyorsun ama gün geçtikçe daha çok kopuyor, bizi parçalıyorsun. Kulübü parçalıyorsun.”

“Derdim neyse mi?” Güldüm. “Sen benim başkanımsın Logan. Kanımdansın ve sırf bu yüzden, sadece aynı kanı paylaştığımız için saygı duyduğum abimsin. Ama daha fazlası yok.”

“Sana ne yaptım ben?” Kaşlarını çattı. Birbirimizin aynısı olan gözlerinde gerçek bir acı vardı. Görmezden geldim. İfadesizliğimi iç geçirerek karşıladı. “Kafanı topla Dez. Yoksa…”

Damalarıma enjekte edilmiş bir ilaç gibi yayılan hiddet tüylerimi diken diken etti. “Yoksa ne?”

“Abin, kardeşin olmaya çalışıyorum ama lanet olası bir pislik olmaya devam edersen, kulübü ve beni yaralamaya devam edersen sadece başkanın olarak karşına geçeceğim ve tercihlerim…”

“Ah…” Başımı geriye atıp kahkaha attım. “Tercihlerin… Beni tercihlerinle mi tehdit edeceksin? Üzgünüm Logan ama beni artık bu şekilde yönetemezsin. Geçmişte yeterince yaptın.”

Durdu. Gözlerini kırpıştırarak geri çekildi. Şaşkınlık, kırgınlık ve öfke yüz ifadesini baştan sona değiştirdi. Elbette, ne demek istediğimi anlamıştı. Her zaman biliyordu. Sadece görmezden geliyordu.

“Bana bunu yapamazsın Daxton. Bana bununla saldıramazsın. Hayatımdaki en büyük acının üstüne, sanki benim için hiçbir anlamı yokmuş gibi bu yaptığım en kolay tercihmiş gibi basamazsın."

Boynumu büktüm. "En kolayı değildi, öyle olmadığını biliyorum. Ama en yanlışıydı.” Başıma bir ağrı saplandı. Anılar yüzeye tırmanıyordu, tırnaklarını geçiriyordu. Karanlık fısıldıyordu. “Beni işaret edişini hatırlıyorum. Sana yalvardığımı ama beni dinlemediğini. Sana tekrar sorduklarında yine beni seçtiğini hatırlıyorum. Onları nasıl ölüme götürdüğünü hatırlıyorum…”

Çenemi tuttuğunda ben de onun yakasına yapıştım. Birkaç adım gerilerken yüzü kızarıyor, yumruğu titriyordu. “Lanet olsun yine olsa yine yapardım! Ebeveynlerimizi canımdan çok seviyorum, hep sevdim ama sen benim kardeşimsin. Benim kardeşimsin! Senden vazgeçemezdim. Küçük kardeşimi feda edemezdim. Bu seçimin bana neler yaptığını hiç düşündün mü? Canımın ne kadar yandığını, içten içe çürürken, hiç pişmanlık duymadığım için daha çok kahrolduğumu düşündün mü?”

Annemin terk edip Mahşer Sürüsü’nü ve babamı tercih ettiği eski kulübü -yeni Gümüş Yükseliş’in eski toprakları- bize bulaşmaya, annemi tehdit etmeye başladığında Logan onların başını çok ağrıtmış, misilleme yapmıştı. Ancak bu onları daha çok öfkelendirdiğinde ebeveynlerimizin ikisini de kaçırmışlardı. Çömezdim, bir çaylaktım. Öfkemle hareket ediyordum. Peşlerine yalnız düşmüş ve yakalanmıştım.

Logan bizi bulduğunda üçümüze de işkence etmişlerdi. Kulüpte yerimizi yeni yeni kazanıyorduk, deneyimli değildik, pervasız davranıyorduk. Bu bize pahalıya patlamıştı.

Logan’dan bir seçim yapmalarını istemişlerdi. Ben ya da onlar.

Ve o, beni seçmişti.

Şimdi de hiç pişmanlık duymadığını söylüyordu.

Logan bizi bulduğunda hiç pişmanlık duymamıştı. Hiç. Pişmanlık. Duymamıştı.

Yumruğumu yanağına indirdiğimde yana doğru savruldu. Öksürerek toparlanmasına fırsat vermeden üstüne atıldım. “Yanlış seçimi yaptın! Yanlış olanı seçtin! Anne ve babamızı seçmeliydin! Beni feda etmeliydin. Bununla yaşamama izin vermemeliydin!”

“Siktir git!” diye bağırarak yumruğunu salladı ama eğilip ona tekrar ve tekrar vurdum. “Ödediğim bedelin altına benimle birlikte girmeliydin Dez. Benden nefret etmeni kabullenebilirdim ama neden yaptığımı anlayabilirdin. Benimle birlikte yas tutabilirdin!”

Ona doğru uzattığım kolumu savuşturup, dirseğimden yakaladı ve diğer tarafa çevirirken boynumu koluyla sıkıştırdı.

Tutuşundan kurtulmak için debelenirken karnına dirseğimi geçiriyor, bağırırken ağzımdan tükürükler saçılıyordu. “Seni dışarı attıklarında, her şeyi izlememi sağladılar. Onları gözümün önünde öldürdüler. Sen benim için döndüğün günden bir gece öncesine kadar onları götürmediler. Dört gün Logan. Dört gün boyunca uyumadım. Dört gün boyunca karanlık bir bodrumda, cesetlerinin açık gözlerinin içine baktım. Kanları bacaklarımı ıslatmıştı, kanları üstümde kurumuştu. Dört gün boyunca cesetleriyle aynı yerde tıkılı kaldım. Ben sadece onların öldürülüşüne şahit olmadım. Artık Micky ve Savannah Gowan’a benzememeye başlayana kadar, karanlıkta, kanlarının arasında ölümlerini yaşadım.”

Logan beni aniden bıraktığında ve birkaç adım gerilediğinde sığ ve kesik nefesler alarak ellerimi dizlerime yasladım. Yüzümü ona dönmedim. Ağzımdan dökülenler ete kemiğe bürünüp geçmiş tekrar zihnime saldırdığında yüzünü görmeye dayanamazdım.

Birbirimizi sağlam hırpalıyorduk ama acıyı hissetmiyordum. Hiçbir acı anıların saldırısından daha hırçın olamazdı. Ben kendime verdiğim zararın karşılığında bile acı hissetmiyordum.

“Sen seçimine sırtını dönüp gittin sonra da intikam için döndün. Asla canının yanmadığını düşünmedim. Kolay olduğunu da. Ama asıl bedeli sen ödemedin. Ben ödedim. Seçilen bendim. Tercih edilen bendim. Ve bunun ağırlığıyla dört gün boyunca yaşamak zorunda kaldım.”

O dört gün hayatımı sikmişti. Yüreğimi, ruhumu ve zihnimi geri dönülemez şekilde paramparça etmişti.

“Kardeşim…” diye fısıldayıp omzuma uzandığında silkinip ondan kurtuldum.

Acımasına ihtiyacım yoktu. Ondan gelecek hiçbir şey istemiyordum.

“Onların ölümüne sebep oldun. Onlar yerine beni seçtin. İstemediğim bir bedeli senin yüzünden ödedim. Sonra da başkan olarak koltuğa geçtin. İşe gömüldün. Yas tutarken omuz omuza durmamızı bekledin ama siktiğimin neler yaşadığımı hiç umursamadın. Sadece kendi vicdan azabınla başa çıkacak kadar gücün varken benden sana destek vermemi, güç olmamı bekledin.” Parmaklarımı şakaklarıma bastırıp boğazım yırtılana kadar bağırdım. “Ben dağılmıştım Logan. Kahrolası bir karmaşaydım. Kahrolası bir yıkım eseriydim. Bir de yanında olmamı mı bekliyordun?” Kollarımı iki yana açtım. “Yas tuttun, atlattın, devam ettin. Ben hâlâ o bedeli parça parça öderken mutluluğuna koştun. Kendine bir kadın…”

Parmağını bana doğrulttuğunda tehdidi aramızdaki havayı bıçak gibi kesti. “Sakın karım hakkında tek kelime edeyim deme.”

Başımı iki yana salladım. “Rebel’ı seviyorum Logan. O kadın senin başına gelen en güzel şey. Her gün kahrolası Tanrı’ya onu sana getirdiği için dua etmelisin. Çünkü onu hak etmiyorsun. Hiçbir zaman da etmeyeceksin.”

Geçmişimiz, acılarımız, kırgınlıklarımız ve parçalanmış kardeşlik bağımızın önüne bir duvar daha indi, aniden mevcut zamandan silindi. Yüzüne sürünün acımasız şeytanının ifadesi yerleşti. “Yani sen Riley’i hak ediyor musun? Benim gölgelerde yaşamam gerektiğini ve mutluluğun sadece sana ait olduğunu mu düşünüyorsun? Bu yüzden mi bir sahtekâr gibi davranarak ona yalan söylüyor ve kulübünü tehlikeye atıyorsun?”

Riley’nin adı geçince bedenim hiddetle ürperdi. Ağzını dağıtacak ve adının dolandığı dili koparacaktım. “Lanet çeneni kapat, hemen.”

“Riley hayatımıza girdiğinden beri neye dönüştüğünün farkında mısın? Seçilen kişi olduğun için hayatının mahvolduğunu söylüyorsun ama onun seni seçmesi için kahrolası acınası bir pisliğe dönüşüyorsun…”

Ölmüştü. İşte bu kadar.

Yumruğumu sallayıp çenesine indirdiğimde yere doğru sendeledi. Üstüne yürürken zemine kan tükürdü. “Babamızın ve büyükbabamızın yazdığı kanunlardan şaşıyorsun. Yeminlerini unutuyorsun. Kardeşlerinin canını riske atıyorsun. Yalan söylüyorsun Dez. Zekanı düşmanlarımızı yok etmek için değil bizi dolandırmak için, onu kandırmak için kullanıyorsun. RDM ile olan savaşımızı bilerek ağırdan alıyorsun, normalde hiçbir düşmanımızın bir gün doğumu daha görmelerine izin vermeden tepelerine çökecek planlarla köşeye sıkıştırırken, onlarla olan meselemizi şahsi intikam avına dönüştürüyorsun. Çünkü bitirebileceğini biliyorsun ama bitirdiğinde onun seni bırakacağının da farkındasın.”

Dizine vurmak için hamle yaptığımda yana çekildi. “Hâlâ aynı kanı taşıyoruz Logan. Seni öldürmek istemiyorum.”

Yumruğunun gelişini görmüştüm ama kaçmadım. Biraz hissetmek istiyordum. Benimle dövüşmesini istiyordum.

“Axel vuruldu! Ölebilirdi seni bencil piç! Ve sebebi, Riley’nin geçmişindeki o adamı bulup aradan çıkarmak istemendi! Gölde dilini boğazına soktuğunda gerçekleri itiraf etmiş miydin? Sırf buluşmaya gelecek kişinin Carter Devaney olduğunu öğrendiğinde Joe’nun teklifini kabul ettiğini ona söyledin mi? Sahte karını ele geçirmek için bir tuzağa yürüdüğünü, bu yüzden onun neredeyse kaçırıldığını ve kardeşlerinin canını riske attığını söyledin mi?”

Bağırarak karnına omuzlarımla çarptığımda iki saniye boyunca ikimizin de ayakları yerden kesildi ve yere çarptık. Birbirimizi yumruklayıp yerde yuvarlanırken, burnum ve ağzım kanıyordu ama Logan da aynı şekildeydi.

“Tokmak oy birliğiyle ve senin son kararınla iniyor abi. Bunu unutma… O orospu çocuğunu öldüreceğim, bunu eninde sonunda yapacağım ama bir adım öne geçmek için bir tuzağa göz göre göre yürümezdim! Kardeşlerim arasından kimseyle, lanet olası çaylaklarımızın canıyla bile kumar oynamam!”

Beni altına aldığında tişörtümün yakasını sımsıkı tutup yüzüme eğildi yumruğunu havaya kaldırdı. Burun delikleri öfkeyle genişledi. Sonra, “Lanet olsun!” diye bağırarak beni iterek üstümden kalktı.

“Ama yaptın ve yapmaya devam edeceksin. Bu yüzden sana güvenmiyorum. Ortada Riley varken, kulübü değil her zaman onu seçeceksin. Sahte karın olan bir kadının seni seçmesi için…”

Sahte karım… Bundan nefret ediyordum. Ondan sahte karım olarak bahsetmesinden ve anlamamasından nefret ediyorum. Ağzıma dolan kanı yere tükürdüm.

“ ‘Manifestomuzu unutma. Sür ya da öl. Kıyametini getir ve yuvanda yeniden başla. Kardeşlerinle paylaşmadığın yalnızca kadının olsun.’ Bu sözleri sık sık kendine tekrarlarken ben yaptığımda tehdit altında mı hissediyorsun?”

Kaşlarını çattı ve şişmeye başlayan yüzünde alaycı bir ifade belirdi. “O senin kadının değil Dez. Öfkeni giydirdiğin bir kılıf, iyi bir seçim olduğunu kendine kanıtlamak için bilinçaltında yarattığın bir meydan okuma. Riley’den faydalanıyorsun, bencilliğin yüzünden kulübü riske atıyorsun. Sınırlarını göremiyorsun.”

Öfkeni giydirdiğin kılıf. İyi bir seçim olduğunu kendine kanıtlamak için yarattığın bir meydan okuma…

Göğsüm yanıyor, her kelimesi karnıma bir bıçak gibi saplanıyordu ama kanlı dişlerimi göstererek gülümsedim. “Sen Rebel’ı bir anlaşma için yanında tutmuştun. Onun için kahrolası bir savaş başlattın. Sakın bana sınırlardan bahsetme.”

Gözlerinde ince bir alev yandı. “Çünkü Rebel da bana aşıktı. Riley seni sevmiyor sadece bu savaşı sürdürürken ona destek olabilecek birini, senden daha iyi bir yolu bulamıyor.”

Bu sefer ki yumruğumu ben bile görmemiştim. İçgüdüseldi. Vücudumla ve benliğimle verdiğim bir tepkiydi. Logan’ın başı yana döndüğünde onu bırakmadım ve kulüp yeleğini boğazını sıkarcasına kavradım.

“O. Benim. Karım!”

Ağzının kenarından kan akarken öylece durdu. Öfkesinin şaşkınlık ve farkındalıkla dizginlendiğini gördüm.

“Kulübüm için öldürürüm ama onun için? Riley için canımı veririm Logan. Eğer Mahşer Sürüsü, onun için yapmam gereken tercihlerin arasında kalırsa, kahrolası koltuğumu bile yakarım…”

Beş yıl arayla aynı rahmi paylaşmıştık. Damarlarımızda aynı kan akıyordu. Her şeye rağmen o benim abim ve kardeşimdi. Ölümle birlikte yüzleşmiş, bu kulübü birlikte sırtlanmış, birlikte yaşatmıştık. Ama bana, sanki beni yeni tanıyormuş gibi bakıyordu.

Yara bere içindeki sert yüz hatları yumuşamıştı. Onda açtığım yaralar için ona vurduğum suçluluk duyuyordum ama bunu asla itiraf etmeyecektim. Logan’ın gözlerinde de pişmanlığın izlerine rastlıyordum ama onun da asla dile getirmeyeceğini biliyordum.

Alnını alnıma yasladığında ona direndim ama tükenmiştim. Bu yüzden pes ettim. Ağzını sımsıkı yumup kelimelerini bir bir yuttu.

“Lanet olsun…” diye mırıldandı sonra da uzaklaştı. “Bir içkiye ihtiyacım var.”

Beyaz tişörtüne damlayan kana, ağzındaki ve yanağındaki morluğa sonra da yırtılan tişörtüme baktım. Çenemdeki ıslaklığı elimin tersiyle sildim.

Yarattığımız karmaşaya karşı iç geçirdim ve omuz silktim. “Evet, benim de.”

Dudağının kenarı kıvrılırken öksürdü. Ağzını bir şey söylemek için açtı. Sonra da bakışları omzumun üstüne, evime doğru kaydı.

Yüzüne bir gölge düşer ve çenesinde bir kas seğirirken, neye baktığını biliyordum.

Hayır.

“Siktir, Dez,” dedi Logan.

Hayır. Hayır. Hayır.

Omzumun üstünden arkama baktım.

Orada duruyordu. Evimizin verandasında. Saçları hâlâ ıslaktı. Kıyafetlerini giymişti. Ellerinde üç tane bira vardı. Şişeleri kavrayan parmakları bembeyaz kesilmişti.

Zamanı geri almak istedim. Onu sonunda öpebildiğim ana dönmek istedim. Logan’ın yanına hiç gelmemiş olmayı diledim.

Riley’nin kavgamızı duymamış olmasını umdum.

Ama duyduğunu biliyordum. Beni kahrolası tarihten silmek ve toprağın altı metre altına gömmek istiyormuş bakıyordu.

Riley

Telefonum çalmaya başladığında daha tamamen göle girmemiştim. Şaşkınlıkla önüme ve içime bakıyordum.

Sırpların saldırısından beni kafam allak bullaktı. Beni kaçırmak istedikleri gerçeğini, müşterimizden yediğimiz darbeyi, RDM’in cüretkarlığının kendi sınırlarını bile aştığını unutmuştum.

İlk sebep Axel’dı. Yıllar sonra ilk defa yüreğimden geçirerek iyi olması için dua etmiştim. Axel bana Blake’i hatırlıyordu. Emektarımız benim için kurşun yemişti. Biri daha beni seçtiği için ölüme yürümüştü. Bu beni mahvetmişti.

Tüm gece başında beklemiş, ameliyathanenin kapısında yatmıştım. İyi olduğunu görmezsem kendimi asla affetmeyecektim. Bir vicdan azabıyla daha başa çıkabileceğimi sanmıyordum. Birini daha kaybetmek istemiyordum.

İntikam için benliğimden, her şeyimden vazgeçmiştim ama artık vazgeçmem gerekenlerin boyutu beni korkutuyordu. En büyük zayıflığım da buydu.

Hastane odasında gözümü açtığımda, nefes almayı hatırlamış gibi beni izleyen adamdı. Dez’i gördüğümde rahatlamıştım. Boynuna sarılmak, vücudumu ona sımsıkı bastırıp, o kocaman bedeniyle beni saklamasını, bir süre dinlenmemi sağlayacak bir liman olmasını istemiştim.

Sonra da hatırlamıştım. Parça parça. Yerde sürünüşüm, onu arayışım ve orada olmayışı. Nefretim en çok kendimeydi. Dez’in hayatımda, kalbimde ve ruhumda ne kadar büyük bir yer kapladığını; sahte evliliğimizin onu değil beni mahvettiğini anlamıştım.

Duvarlarım paramparça olmuştu ve delikleri kapatacak donanımım yoktu. İçime sızmıştı. Karanlığıma karışmıştı. Dez’i sadece arzulamıyordum, bu arzu değildi.

Öyle olsaydı, bu kadar savunmasız hissetmezdim.

Öyle olsaydı ona tüm çıplak öfkemle saldırmazdım.

Öyle olsaydı ona kullanacağı bir zayıflığı açık etmezdim.

Öyle olsaydı, beni öptüğünde her şeyimle ona karşılık vermezdim.

Tanrı aşkına, o öpücük.

Beni istila etmişti. Dilini ağzımın içine sokarken, elini de ruhuma daldırmış ve yumruğunun içine almıştı. Beni yıkmıştı ve buna bayılmıştım.

Direnememiştim. Sadece tüketilmeyi, mahvedilmeyi; gücümü sindirmek değil ona tapmak için dizlerinin üstüne çöken bir adam tarafından, sadece Dez tarafından ele geçirilmeyi istemiştim.

“Benimsin Riley, sadece benim, yolun sonuna kadar benim. Sen benim karımsın. Değil mi bebeğim? Kimin karısı olduğunu söyle.”

“Benimsin…”

Siktir. Siktir…

Ne yapmıştım ben böyle? Bana ait olduğunu söylemiştim. Benden duymak istediği bu olmamasına rağmen.

Bunu yapmamalıydım. O kadar ileri gitmemeliydim.

Telefona baktım. Arayan Rebel’dı. Açarken kıyafetlerime doğru yürüdüm. Geçtiğim yerde ıslak izler bırakıyor, ılık rüzgârda hafifçe ürperiyordum.

“Sen oldum,” dedim telefonu açar açmaz. “Kahrolası sen oldum. En çok korktuğun kişiliğe dönüşürsün derlerdi, dönüştüm işte. Mutlu musun sürtük?”

Rebel yanıt vermedi. Burnunu çektiğini duyunca, vücudum alarma geçti. Hemen kıyafetlerimi giydim. “İyi misin Rebel? Sin burada, onu alıp…”

“Sakin ol, anne, iyiyim,” dedi burnunu tekrar çekerek. “Hayır aslında değilim. Logan orada mı?”

Arka verandanın tırabzanlarına yaslanıp başımı evin önüne doğru uzattım. Kavga ediyorlardı. Hatta… ah, yumruklaşıyorlardı.

“Kardeşçe oynuyorlar.”

“Dez’le konuşmak istedi. Bu gece yola çıkıyoruz.”

Sustum. Kalbimin ikiye bölündüğünü hissettim ama ona belli etmedim.

“Yanına gelmemi ister misin?” diye sorarken eve girdim ve mutfağa yöneldim. Bağırışları hafif hafif işitiyordum.

“Hayır. Hayır. Bunun bir veda gibi hissettirmesini istemiyorum çünkü değil. Sadece…” Hıçkırdı ve tezgâha yaslanmak zorunda kaldım. “Çok zor Riley. Güvende değilsiniz ve ben… kızlarımın bir mucize olduğunu biliyorum ama…”

“Hey,” diye sert çıkarak onu azarladım çünkü ağlamaya devam ederse, kendimi tutamayacaktım. “Onların neler yapabileceğini en iyi biz biliyoruz. Motosikletleriyle ve sikleriyle bir çocuk gibi oynayan bu adamlar değil. Hiçbir şey için pişmanlık duymayacaksın ve yapman gerekeni yapacaksın. Artık sadece bir kardeş, arkadaş ve başkan değilsin. İki güzel bebeğin annesisin. Onları korumak zorundasın. Uzakta olsan da hâlâ sürünün başkanısın, bize nefes aldırmayacağını ve o anne gazabını hepsine tattıracağını biliyorum. Toparla kendini.”

Boğazını temizledi. Ona toparlanması için izin verirken sözlerime devam ettim.

“Axel iyi olacak. Biz iyi olacağız. Yedi yıl Rebel… kahrolası hamamböceklerinden daha büyük pislikleriz. Biz ejderhayız bebeğim. Yeterince yaklaşmaya cüret edenlerin sonu her zaman aynı olacak.”

Güldüğünde ben de gülümsedim ve pencereden birbirinin haşatını çıkaran adamlar için de birer bira çıkardım.

“Seni seviyorum Riley,” dedi Rebel.

Gözlerim dolduğunda başımı geriye atarak onları geri ittim. “Ben de seni seviyorum bebeğim,” diye fısıldadım.

Telefonu kapattığımızda elimde biralarla oğlan çocuklarını bir molaya çağırmak için ön verandaya çıktım.

Basamaklara oturup böğürmelerini, tepinmelerini, içlerindeki öfkeyi kusmalarını izledim.

Benim adamım daha iyi dövüşüyordu, şüphe yoktu.

Benim adamım… Siktir git Riley.

Dez Sin’e tekme attığında kaçtı. Yuhalamak istedim ve biramdan bir yudum aldım.

“Hâlâ aynı kanı taşıyoruz Logan. Seni öldürmek istemiyorum.”

İşler kızışıyordu.

Sin ona yumruğunu salladığında kaçmadı. Darbeyle yüzleşti ve o anda kaşlarımı çattım.

“Axel vuruldu! Ölebilirdi seni bencil piç! Ve sebebi, Riley’nin geçmişindeki o adamı bulup aradan çıkarmak istemendi! Gölde dilini boğazına soktuğunda gerçekleri itiraf etmiş miydin..”

Boynumu bükerek içime dolan uğursuz hisle ayağa kalktım.

“Sırf buluşmaya gelecek kişinin Carter Devaney olduğunu öğrendiğinde Joe’nun teklifini kabul ettiğini ona söyledin mi? Sahte karını ele geçirmek için bir tuzağa yürüdüğünü, bu yüzden onun neredeyse kaçırıldığını ve kardeşlerinin canını riske attığını söyledin mi?”

Yerde yuvarlanmaya başladılar. Birbirlerinin üstüne çıktılar. Artık acımasız ve öfkelilerdi. Kan dökmek istiyorlardı.

Ama tek kelimelerini dahi işitemiyordum. Kulaklarım çınlıyordu.

“O benim karım!”

Dez’in haykırışı bile kafamın içinde dönen karmaşa girdabını geçemedi.

Sırf buluşmaya gelecek kişinin Carter Devaney olduğunu öğrendiğinde Joe’nun teklifini kabul ettiğini ona söyledin mi?

Carter.

Gözlerimi kırpıştırdım.

Öylece ismi tekrarladım.

Carter.

Gerçekler suratıma öyle bir çarptı ki sendeledim.

Gözlerimi Dez’in ensesine kilitledim. Başka bir yere bakamıyordum.

Saldırı. Axel’ın vurulması. Neredeyse kaçırılıyor olmam. Hepsi kafamın içinden film şeridi gibi akıyordu.

Buna ben sebep olmuştum. Buna yalanlarım sebep olmuştu. Eğer Dez onun yaşamadığını bilseydi…

Dez…

Dişlerimi sıktım ve bir kova dolusu alevle yıkanmışım gibi ürperdim.

Joe’yu kim oltaya getirmişti bilmiyordum ama benim ve Dez’in en büyük çatışma sebebimizi, ikimiz arasındaki en büyük yalanı öğrenmişti.

Beni kandırmıştı. Oraya Carter’ı öldürme umuduyla gitmişti. Bu tuzağa sırf Carter’ı ortadan kaldırma açlığı yüzünden düşmüştü.

Bana yalan söylemişti.

Kaçırılabilirdim. Axel ölebilirdi. Kızlarım zarar görebilirdi. Sürü kayıp verebilirdi…

Yılanın başı bendim ama kendi hırslarına yenik düşen Dez’di.

Sin beni fark etti. Yüzünde beliren gülümseme soldu. Sonra Dez arkasına baktı.

Göz göze geldiğimizde dudakları aralandı. Pişmanlık ve endişe gözlerinin içinde parladı.

Daha çok öfkelendim. Bana bakış şeklinden nefret ettim. Ondan nefret ettim.

İkimiz de iyi değildik. İkimiz bir araya geldiğimizde bir güç sembolü değil, yıkım aracıydık. İkimiz diye bir şey asla olmamalıydı.

Carter…

Benim intikamımı beklerken kemikleri sızlıyordu. Beni izlediğini ve nelere yenik düştüğümü gördüğünü, hayıflandığını, başını çevirdiğini biliyordum.

Dudağı patlamış ve kanla ıslanmış olan Dez bana doğru koşmaya başladığında hızla arkamı döndüm.

Geri geliyordu. Uzun zamandır gölgesinden kurtulduğum panik atağın dişlerini zihnime geçirdiğini hissediyordum.

“Riley!” Dez bağırdı.

“Siktir, Riley bekle.” Sin onu takip etti.

Kapının yanında duran tüfeğimi aldım ve ikisi de tam verandaya adım attığında onlara doğrultarak yüzümü döndüm.

“Arazimden siktir olup gidin. İkiniz de.”

Dez’e bakmadım. Bakamıyordum. Tüfeği kavrayan ellerim titriyordu. Yıkılıyordum ve yanımda olmalarını istemiyordum.

Sin ellerini kaldırdı ama Dez eşiği geçip üstüme yürüdü. “Dez…” diye uyardı kardeşini ama cevabı ayağıyla ittiği kapının suratına çarpılması oldu.

“Tüfeği indir bebeğim. Hadi.”

“Bana bebeğim deme!”

Dayanamıyordum. Yalanlarından, yalanlarımdan sonra üstüme titremesini, bana öyle seslenmesini istemiyordum. Gözünün önünde dağılacaktım ve her anına şahit olacaktı.

“Sana gelmeme izin ver ve konuşalım. Lütfen Riley, beni dinle.”

Tüfeğin namlusu göğsüne değecek kadar bana yaklaşmıştı. Yüzüne değil göğsüne bakıyordum. “Bana yalan söyledin. Hepimize yalan söyledin bencil pislik! Sırf kendi hırsların ve intikam arzun yüzünden, tuzağa düşmemize izin verdin.” Kesik kesik nefes aldım. Hayır. Hayır. Hayır. Dağılıyordum. “Kendine bir rakip belirledin ve onu öldürme arzun yüzünden beni yalnız bıraktın! Söz vermiştin lanet olası, söz verdin!”

Gözünün döndüğünü görmek için yüzüne bakmama gerek kalmadı. Bağırmıyordu ama boğuk sesi kulaklarımda yankılanıyor, durduğum zemini titretiyordu.

“İzin veremezdim Riley. Beni hiç dinlemedin. Sana anlatmaya çalıştım, lanet olası tüm varlığımla kanıtladım. Senin başkasına âşık olduğun gerçekliği kabul etmiyorum. Hiçbir zaman da etmeyeceğim. Bir hata yaptım. Suçluluk duygusunun ne kadar ağır geldiğini sana kanıtlayabilsem, yapardım. Ama elime bir fırsat daha geçse, onu öldürmek için ensesinde olacağım. Seni paylaşmayacağım. Karımın kalbini kimseyle paylaşmayacağım…”

Sonunda patladım.

Yılların çöküşüydü.

Duygusal ve zihinsel sınırlarımın ortadan kalkışıydı.

“O zaten öldü!”

Bir saniye geçti.

İki.

Üç.

İtirafım kulaklarımda yankılanıyor, sahanlığı kaplayan sessizliğin içinde dolaşıyordu. Sadece gürültülü nefeslerim ve o itiraf vardı.

Tüfeği tutan ellerim zangır zangır titriyor, kollarım güçten düşüyordu.

“Ne?”

Dez’in gözlerine baktım. Kaplan sarıları hem kopkoyu hem de kocamandı. Dehşet, şaşkınlık ve kafa karışıklığı yüz hatlarına kazınmıştı.

“O öldü!” diye haykırdım. “Yedi yıl önce öldü!”

Dez gözlerini kırpıştırıp başına iki yana sallayarak bana yaklaştıkça geri adımlar attım. “Öldü? Carter Devaney, öldü mü? Âşık olduğunu söylediğin adam? Peşine düştüğüm, onu bulmak için tuzağa düştüğüm, sürekli telefonla konuştuğun…”

Yalanlarımı, sebep olduklarımı yüzüme çarparken göğsümdeki ve kafamın içindeki baskı katlanılır gibi değildi.

“Sesli mesajlarını dinliyordum. Tekrar ve tekrar. Konuştuğum kişi de Killian’dı.” Dez aniden durdu. “Carter öldüğünde o da benim gibi kaçtı. Telefonunu sakladı ve zayıflığımı, neler yaptığımı bana hatırlamak için onu aramama izin verdi. Yedi yıl boyunca.”

Dez yüzümde bir yalan arıyordu. Kandırmaca. Oyun. Ama hiçbirini bulamayacaktı.

“Yedi yıl… Carter yedi yıl önce öldü. Telefonunu bu yüzden saklıyordun, bana bu yüzden yalan söylüyordun. Onun ölümünü gizliyordun.”

Sırtım merdivenlerin tırabzanına çarptığında tüfeği düşürdüm. “Sana söyleyemezdim…”

Dez’in karanlığın içindeki tehditkâr çınlamaları andıran sesi ve yüzünü kaplayan hissiz ve soğuk ifade sözlerimi bıçak gibi kesti.

“Hayatıma girdiğinden beri ölü bir adamı mı avlıyorum yani? Bana, seni kazanmak için ölü bir adamla rekabet etmeme izin verdiğini mi söylüyorsun?”

Çenemi kaldırdım ama sırtımı dikleştirecek gücü bulamıyordum. Karşılık veremiyordum.

Parmağını her kelimenin altını çizercesine bana doğrultarak üstüme yürümeye devam etti. “Bana ölü bir adama âşık olduğunu ve aslında hiç şansım olmadığını mı söylüyorsun? Karımın aslında ölmüş olan eski sevgilisinin yasını tuttuğunu ve bir aptal gibi benim her yerde onu aradığımı mı söylüyorsun? Kahrolası bir tuzağa, aslında yaşamayan bir adamın peşinden giderek düştüğümü mü söylüyorsun?”

Carter’a hiç âşık olmamıştım. Hayatımdaki en iyi şey Carter’dı. En büyük acım ve pişmanlığım; en büyük ihanetim ve intikam sebebim oydu. Ona aşık değilsem yaptığı fedakarlığı ve ellerimi buladığım kanı nasıl açıklardım? Nasıl kendi yüzüme bakardım?

Dez’le tanışana kadar kendimi buna inandırmıştım. Carter’a âşık olduğuma… Ama bu gerçeği kendi ellerimle çarpıtma şeklimdi.

Kalbimi yakan, nefesimi söküp alan, kanımı kaynatan ve kemiklerimi bile sızlatan aşkla tanıştığımda kendimi nasıl kandırdığımı anlamıştım.

Dez’e âşık olana kadar Carter’ı ilkim ve sonum sanıyordum.

Yumruklarını sıkarak ağzına bastırdı. Titriyordu.

“Bana ne yaptığını gördün ama bu yalana devam ettin. Senin için yandığımı gördün ama beni kandırmaya devam ettin. Ölü bir adam için mi?”

Dudaklarımı birbirine bastırdım. Konuşamıyordum çünkü devam edersem asıl saklamam gerekenleri dışa vuracaktım.

Dez beni omuzlarımdan yakalayıp alnını alnıma bastırdı. Kolumu sıkıyor, dişlerini birbirine geçiriyor, çenesi her saniye daha çok kasılıyordu. İkimiz de yaralıydık ve çöküşün eşiğindeydik.

Haykırışı ruhumu delip geçti. Bedenimi titretti ve kalbimi yerinden oynattı.

“Ben yaşıyorum Riley! Ben yaşıyorum, tam önünde duruyorum, senin için kendimi parçalıyorum. Bu yetmiyor mu!”

Omuzlarımdaki ellerini tuttum. Kelimeleri dalga dalga bana çarpıyordu ve ayakta durmakta zorlanıyordum. “Dez, lütfen…”

Alnını alnımdan ayırmadan bağırmaya devam etti. “Senin için yaptıklarımı gördükten, yapacaklarımı anladıktan sonra bunu sürdürmeye nasıl devam ettin? Sana hayatımı verebilecekken, ölü bir adamı bana nasıl tercih ettin?”

Onu iterek dişlerimin arasından hırladım. “Sorun da bu! Bana hayatını vermeni istemiyorum. Onun yerini almaya çalışmanı istemiyorum, onun yerinde olmanı…”

Sözlerimin nasıl anlaşıldığını, hangi yöne gittiğini anladığımda durdum. Ama çok geçti. Dez geri çekilmişti. Gözlerinde acı, dudaklarının kenarındaki kıvrımda tiksinti vardı.

“Dez…” diyerek düşüncelerini durdurmaya çalıştım.

Söylemiyordum. Bana hayatını vermesini istemiyordum çünkü Carter’ın da yaptığı buydu. Dez’in onun yerini almasını istemiyordum, bu savaşta bir kayıp daha vermek istemiyordum.

“Sonunda birini sevmen için onun öldüğünü mü görmen gerekiyor?” Dez’in gaddar ses tonu kanımın çekilmesine sebep oldu. “Biz acınası adamlar, buzlar kraliçesinin soğuk kalbini ısıtmaya çalışırken; parmağında oynatmaktan, intikam için kullanmaktan çekinmiyorsun değil mi? Çok geç olduğunda, Ölüm Ağı’nın sonunu getirecek motivasyonunu cesetlerle tazeliyorsun.” Üstüme yürüdü, adımlarını adımlarımın önünde attı. Her harf ve kelime bir kurşundu. “Birini sevecek kadar gücün olmadığı için aldığın sevgiyi sömürüyor ve kayıp verme ihtimalinden kaçıyorsun. Kaldı ki sen yas tutmayı da beceremiyorsun. Zavallı Carter’ın kaderini yaşamamı sağlayacaksın değil mi? Bir korkak olduğun için…”

Avcumu Dez’in göğsüne bastırdım. Bu susması için yetti. Belki de sığ, çorak bir toprak parçasına dönen göğsümdeki boşluğun yüzüme yansıması yüzündendi. Belki de bir damla… sadece yanağımdan süzülen bir damla gözyaşı yüzündendi.

Benim için şaşırtıcıydı ama hissettiğim hiddet, öfke ya da can yakma, kan dökme arzusu değildi. Kırgınlık, incinmişlik ve telafi edilemeyecek bir sızı vardı.

Başımı salladım. Bir kere. İki kere. Ve üç kere. Aşağı ve yukarı.

Elimi göğsünden çekerken bileğimi tutmaya çalıştı. Sert, yakışıklı ve görkemli yüz hatlarında beliren panik bile havaya, boşluğa savruluyordu.

Beni tutmasına izin vermedim.

“Carter’ın ölümünün ardındaki gerçeği sadece iki kişiye anlattım. Biri aynadaki yansımamdı diğeri de Blake Viperan’dı. Rebel’la tanışmadan önce ilk karşılaştığım kişi oydu. Acey City’den kaçtığım, Carter’ın öldüğü zamandı. O… o benim için çok değerli bir dosttu. İhtiyacım olduğunu bile bilmediğim bir sığınaktı.”

Merdivenlere doğru geri geri çıkarken, Dez beni takip ediyordu. Tökezledi ama ağzını açmasına izin vermedim.

“Sana neden söylemedim biliyor musun? Ya da en yakın arkadaşlarıma…” Son kez dudaklarımı birbirine bastırdım ve sonra kelimelerimi serbest bıraktım. “Çünkü Carter’ı ben öldürdüm.”

Adımı havada asılı kaldı, şok ifadesi az önceki acımasızlığını delip geçti. Buzdan kalbimi çıkarıp önüne atacağımı biliyordu bu yüzden beni susturmak için başını iki yana salladı.

“Kurşunu çaldığımızda ilk şüphelendikleri kişi Carter oldu çünkü o bir köstebekti. Olay yerinden alınan her şeye erişimi olan oydu. Bir süre… bizi rahat bıraktılar. Rahatlamamıza izin verdiler ama bu sırada… aramız açıldı. Ne yapacağımız konusunda kavga etmeye başladık. Belki de istedikleri buydu. Çatışacağımızı biliyorlardı.” Omuz silktim. “Hiç öğrenemedim.”

Merdivene oturduğumda aramızda üç basamak vardı. Dez’in eli her an bana uzanma isteğiyle havadaydı.

“Trajik olan ne biliyor musun? Kavgalarımızın asıl sebebi, kurşunu sakladığım yeri Carter’a hiç söylememiş olmamdı. Onu korumak istemiştim. Plan bana aitti. Beni tehlikeye atmaya hiç gönüllü olmamıştı. Köşeye sıkıştırılsa bile üstüme atabilir ya da bilgisizliği yüzünden sıyrılabilirdi.”

Kollarımı vücuduma sarıp kaşlarımı çattım. Artık Dez’i bile görmüyordum.

“Evet Dez, Carter’a hiç âşık olmadım. Onu aramızda bir kalkan olarak kullandığım konusunda haklıydın. Ama o benim en yakın arkadaşımdı. Kavga ettiğimizde sırf bu yüzden birbirimizi daha çok kırardık. O gece de kavga etmiştik. Beni aradı…” Soluklandım ve iniltimi bastırdım. “Beni defalarca kez aradı. Mesaj attı. Hiçbirini açmadım. Ben… Killian’laydım. Moralim bozuk olduğu için zorla dışarıya çıkarmış ve gece kulübüne götürmüştü. Telefonum çaldı. Dans ettik. Sarhoş olduk. Beni çoğu zaman Carter’dan daha iyi anlardı çünkü aynı acımasız kumaştan yapılmıştık. Onu da bizim gibi yapmak için burnunu sürtmem gerektiğini söylerdi. Ve onu dinlerdim.”

Cebimden eski telefonumu çıkardım ve o gece bana bıraktığı ses kaydını açtım.

“Saatlerdir otel odasındayım bebeğim. Kahretsin, neredesin? Konuşmamız gerekiyor. Beni dinlemen gerekiyor…”

Bir diğerine bastım.

“Otel odasından çıkmak üzereyim. Sanırım takip ediliyorum. Lütfen beni ara ve güvende olduğunu söyle. Killian da telefonlarını açmıyor. Lanet olsun onun yanına gitmen lazım.”

Bir diğerine geçtim. Bu sonuncuydu. Parmağım titriyordu.

“Riley, lanet olsun beni ara! Lütfen beni ara! Gitmen gerekiyor. Raphael’e ulaş ve seni götürmesini söyle. Sana yalvarıyorum git buradan!”

Dez bir telefona bir bana baktığında, telefonu merdivenlerden aşağıya fırlattım.

“Ben sarhoş olurken ve burnunu sürtmek için onu yok sayarken, Redemorte onu çoktan yakalamıştı. Ailesi Killian’a ulaşıp hastaneye kaldırıldığını söylediğinde oraya gittik. Kırmızı bir elbise, akmış bir makyaj, hançer gibi topuklular… O hastaneydi ve ben eğlenceden dönüyordum.”

Dez kaşlarını çattı, ağır ağır yutkundu. “Küçük kanarya…”

Güldüm. “Ah, onu hastanelik edip ölüm döşeğine getirdiklerini ve doktorların onu kurtaramadığını falan düşündün değil mi?” Başımı iki yana salladım. “Hayır, hayır. Tarikat akıl oyunlarını ve tuzaklarını her zaman sevmiştir. Odaya girdiğimde Carter’ın başında beni bekliyorlardı.”

Devamını anlatmak için kendimi kapatmam gerekiyordu. Üçüncü bir kişi gibi gözlem aktarmalıydım. Ve öyle yaptım.

“Sorguya çekilmişti, sıra bendeydi ama çoktan suçu üstlenmişti. Beni Carter’ın kurşunu nereye sakladığını söylemem için yakaladılar. Onları ikna etmişti. Çığlık atsam da, bağırsam da, ağlasam da durmadılar. Hastanede olmamızın affedici yanlarını göstermek olduğunu iddia etmişlerdi. Konuşursak doktorlar ona hemen müdahale edecekti. Bedenindeki tüm kırıkları düzeltecek ve iç kanamayı durduracaklardı…”

Carter’ın dağılmış yüzü, açık kalan tek gözüyle bana yakarışı ve çektiği acıyı-sanki kanının yatağın altındaki zemine damladığını göremiyormuşum gibi- benden gizleme çabası zihnime düştüğünde engellemek için gözlerimi kapattım.

“Ama bunu merhamet için yapmadılar. Kurşunun yerini söylediğimiz an ikimiz de oradan canlı çıkamayacaktık. Bir hastanede, insanları yaşama döndürmek için tüm imkânların olduğu yegâne yerde, çaresiz bir şekilde ölecektik. Onu… onu o halde gördüğümde neredeyse itiraf ediyordum biliyor musun? Öleceğimizi bile bile her şeyi anlatacaktım.”

Ama… bir ama vardı. Asla unutmadığım ve unutamayacağım bir ama.

“Ama sonra onun gözlerine baktım. O benim en yakın arkadaşımdı, benim insanımdı ve anlamıştım. Ne yapmamı istediğini. Bana ne için yalvardığını… Yaptıklarımızın boşa gitmemesi, onun ölümünün boşa gitmemesi için yakardı. Onun ölümünü izlememi kabullenmişti ama benim de aynı işkenceyi görmemi kabul etmeyecekti.”

Zihnimdeki görüntü başkasının gözündendi. Beni kollarımdan tutuyorlardı, çırpınıyordum, bağırıyordum, tırmalıyordum. Sonra bir anda duruyordum. Bir robotun tuşuna basılmış gibi, cansız bir heykel gibi katılaşmış şekilde Carter’a bakıyordum.

“Bunu nasıl durduracağımı bilmiyorum. Çünkü kurşunun yerinden haberim yok,” diyordum. İçim kanıyordu. Oracıkta parça parça soluyor ve ölüyordum. Yine de konuşmaya devam ediyordum. İnkâr ediyordum. Onu bırakmaları için yalvarıyordum ama soğukkanlılıkla yalan söylemeye devam ediyordum.

“Carter bir seçim yaptı ve karşılığında beni bir seçime mecbur bıraktı. Karşılığında ben de bir seçim yaptım,” dediğimde gözlerimi açtım, Dez irkilmişti. “Başlattığımız işi bitirmeye o an yemin ettim. O an nasıl intikam alacağımı düşünmeye başladım çünkü ruhum çoktan o odadan çıkmıştı. Çoktan hayatımdan vazgeçmiştim. Beni konuşturmak, doğru söylediğimi anlamak için onu gözümün önünde bıçakladılar, kestiler, kırdılar. Bağırmadı, çığlık atmadı sadece benim gözlerimin içine baktı.”

Onlara belkilerden bahsetmiştim. Belki oraya saklamış olabilir belki buraya saklamış olabilir. Carter lütfen onlara söyle, seni bıraksınlar. Carter, lütfen anlat ve buradan çıkalım…

Çoktan ismimden ve geleceğimizden vazgeçmiştim. Onu kurtaramayacaktım. Oradan sadece fiziksel olarak sağ çıkacaktım ama yapmam gerekiyordu. İntikamımızın ayaklanıp yürümesi, onca acıya değmesini sağlamam gerekiyordu.

“Carter son nefesini verirken bile işkenceleri sonlanmadı. Beni onun yanına yatırdılar…” Dudaklarımı ısırdım, tırnaklarım avuç içlerime battı. “Başını göğsüme yasladılar ve onu kurtarabileceğimi söylediler. Can çekişmesini bana dinletirken tüm bu acıya son verebileceğimi söylediler. Sadece ona sarıldım. Ona o kadar sıkı sarıldım ki, ölürken bile beni sevdiğini söyledi. Mahvet onları Rafaella…” Carter’ın kelimelerini sayıklıyordum. “Mahvet onları sevgilim. Seni kırmalarına, avuçlarına almalarına izin verme.”

Avuçlarımı dizlerime bastırarak ayağa kalktım. Tükenmiştim, bomboştum. İçim oyulmuştu. Dizlerim titriyordu. Dez başını kaldırarak beni izledi. Yerinden kıpırdayamıyordu. Acıma kendi acısıymış gibi çaresizce tutunduğunu görebiliyordum. Ama şu an hiçbir şey hissedemiyordum.

“Kollarımda öldü Dez. İşkence eden ben değildim ama onu öldüren bendim. Bana bir kere bakması, ikimizin de geleceğini kabullenmeme yetmişti. Yani Dez… mahvolmuş olabilirim, sevginin bir bedeli olduğuna kanlı canlı bir şekilde şahit olmuş olabilirim ama bir korkak değilim.”

Hızla ayağa kalktı ve yüzümü tuttu. Kaçabilecek refleksim yoktu. Saçlarımı geriye atıp yanaklarımı, çenemi, şakaklarımı defalarca kez; sanki benim yaptıklarımı zihnimden silebilecek gücü varmış gibi okşadı. “Riley, benim Riley’im. Özür dilerim bebeğim. Özür dilerim. Bilmiyordum… Tanrı aşkına bilemezdim…”

Başımı salladım ve dudaklarımı dudaklarına bastırdım. Burnundan derin bir nefes alarak, kokumu ve acımı içine çekmeye çalıştı ama uzun sürmesine izin vermeden uzaklaştım. Uzaklaştığımda boğazından acılı bir hırıltı çıktı. Bu sondu, onu bir daha öpmeyecektim. Asla.

“Sana söylemedim çünkü kendimi bile yapılması gerekenin bu olduğuna yıllarca ikna edemedim. Denedim, gerçekten denedim. Tek gördüğüm ve hissettiğim, nasıl bir canavar olduğumdu. Yaptığım şey değil. Bunu yapabilecek gaddarlığı yüreğimde taşımam beni gerçek bir canavar yapıyor.”

Başını iki yana salladı. “Sakın… sakın kendine bunu yapma. Sen tanıdığım en güçlü, en yürekli, en inanılmaz kadınsın. Bir canavar değilsin Riley. Hayatta kalansın, kurtulansın. Sen bir tanrıçasın ve senin gibi bir kadını hayatına alan, senin gibi bir kadının gölgesinden yürüyecek olan kişi her bedeli ödemeyi; acımasızlığını, merhametini ve fedakârlıklarını kabullenerek yanında mücadele etmeyi kabullenmiş olmalı. Carter, bunu biliyordu…”

“Ve sen de mi biliyorsun?”

Durdu ve ağzını kulağıma yaslayıp fısıldadı. “Beni ellerinle bile öldürmene izin verirdim. Çünkü sana inanıyorum.”

Canım yanıyordu. Tanrım, canım çok yanıyordu.

Ellerini tutup yüzümden çektiğimde itiraz etti ama durmadım. “Merak etme. Zavallı Carter’ın kaderini yaşamayacaksın.”

“Hayır. Benden uzaklaşma. Lütfen benimle konuş. Bilmiyordum…” Telafi çabalarını geri püskürttüm. Onun da kafasının karıştığını ve incindiğini biliyordum ama bu sözlerini yaralarımla birlikte gömebileceğim anlamına gelmiyordu.

Telefonu çalmaya başladığında ben merdivenleri çıkıyordum o da peşimden geliyordu.

“Riley.”

Odama girdim.

Telefonu çalmaya devam etti.

Bana dokunmadı ama etrafımda dolaştı. Göz göze gelebilmek için yüzüme eğildi. “Gözlerime bak. Karımın gözlerine bakmama izin ver.”

Telefonu sustu sonra da bir daha çaldı. Başımı çevirip ona baktığımda irkildi. “Beni yalnız bırakmanı istiyorum.”

Yatakla arama girip cüssesi el verdiğince eğildi. “Seni yalnız bırakmak istemiyorum. Yatağıma gel. Yanımda kal.”

Telefonu çalarken küfretti ve eliyle birkaç yeri morarmaya başlayan yüzünü sıvazladı.

“Acil gibi duruyor açsan iyi olur.”

Parmağını bana doğrulttu kelimelerini yuttu sonra da telefonu çıkardı. Bilinmeyen numaraydı.

Hoparlöre alıp açtı.

“Kimsin?”

“Rafaella Arco’nun beni aradığını duydum. Ama sen o değilsin…”

Karşı tarafın sesini duymamla nefesim kesildi. Dez yüzümdeki işaretleri izlerken kaşlarını çatmıştı.

“Kim olduğunu sordum,” dedi Dez.

“Rafaella’yı tanıyor musun?”

“Kocasıyım.”

Her seferinde olduğu gibi o hitabı kullandığında kalbim hızlandı. Kendimden kocam olarak bahsetmesi kanımı ısıtıyor, beyin devrelerimi yakıyordu ama bu sefer öfkemle bile olsa karşılık veremiyor keyfini çıkaramıyordum.

Telefondakinin kim olduğunu bilmeme rağmen ağzımı açmadım. Sadece yatağa oturdum.

Karşı taraftan bir kahkaha yükseldiğinde Dez dişlerini sıktı. Ben de tanıdık sesin beni geçmişe, çok uzun zaman öncesine taşımasına izin verdim. İtalyan aksanının baskınlığı çoktan unuttuğum anılara sürükledi.

“Anladım. Sen son çaresin. Sanırım işe yaramadı değil mi? Rafaella söz konusu olduğunda erkek popülasyonuna çok acıyorum.”

Dez telefonu ağzına dayayıp hırladı. “Ne sikim istediğini söyle.”

“Hey, beni deli gibi arayan sendin. Ayrıca çok da takdir ettiğimi söyleyebilirim. Kolay kolay bulunabilen biri değilim. Rafaella’ya sor. O bile bana hiç ulaşamadı. Gerçi denememiş de olabilir. Emin değilim.”

Boğazımı temizlediğimde Dez dilini şaklattı. “Lorenzo Borelli.”

Lorenzo kıkırdadı. “Etten ve kemikten…” İç geçirdi. “Pekâlâ. Şimdi sen bana ne istediğini söyle. Rafaella, tatlım orada mısın?”

Dez’in kaplan sarısı gözlerinde bir ateş çıtırdadı. Ama kıskançlığını dindirmeye gücüm yoktu. Lorenzo’nun kim olduğunu ona henüz açıklamayacaktım.

“Sesinden ne kadar nefret ettiğimi unutmuşum,” dedim.

Bir sessizlik oldu. Ardından Lorenzo’nun az önceki alaycı ve tehditkâr ses tonun yerini yumuşak bir fısıltı aldı. “Ben de senin sesini ne kadar özlediğimi unutmuşum.”

Yüzümü buruşturduğumda Dez’in gözleri büyüdü, telefonu tutan parmakları pençelere dönüyordu. “Tanrı aşkına…” diye kendi kendine mırıldandı. “Bu sikik herif kim Riley?”

Lorenzo kahkaha attı. “Ah, kıskanç bir de. Ne kadar sevimli.”

Şakaklarımı ovdum ve yorgun bir nefes verdim. “Benim için bir şeyi bulmanı istiyorum. Bedelini sonra konuşabiliriz.”

Dez kaşlarını çatıp çenemi tuttu ve başını iki yana salladı. Onu elimle geçiştirdim.

“Biliyorum.”

Telefona baktım. “Biliyor musun?”

“Yedi yıl Rafaella. Yedi yıldır bizi aramanı bekliyoruz.”

Acı acı güldüm. “Elbette.”

Dez’in telefonuna konum bilgilerinin olduğu bir mesaj geldi.

“Yarın sabah sekiz otuzda özel uçağım seni alacak. İtalya’yı özlediğini düşünüyorum.”

“İtalya’ya gelmiyor,” diye hırladı Dez.

Tahmin etmeliydim ama itiraz etmedim. Gizliliğin ve güvenliğin onlar için ne kadar önemli olduğunu biliyordum. Benim için kurşunu bulabilirdi ama buluşmayı onun şartları dışında gerçekleştirmeye ikna olmayacaktı.

“Eşin bana güvenmiyor, muhtemelen kim olduğumu ve sana asla zarar vermeyeceğimi bilmiyor. Bir ara ona anlatırsın. Bedelin bu Rafaella. Beni ekme çünkü telafisi ya da başka yolu olmayacak. Ah, bir de yalnız geleceksin.”

Dez ona küfrederken telefonu kapattı.

Kalktım ve kendime küçük bir çanta hazırlamaya koyuldum.

Dez dirseğimden tutup beni kendine çevirdi. “Siktiğimin çantasını bırak. İtalya’ya gitmiyorsun delirdin mi sen?”

“Kurşunu bulacak Dez hatta bundan oldukça memnun olacağına eminim. Başka çaremiz yok ve evet, şartları değiştirmemizi kabul etmeyecektir.”

Telefonu salladı. Burun delikleri genişlemiş, göğsü derin nefeslerle şişmeye başlamıştı. “Kim bu sikik herif Riley? Onu nereden tanıyorsun?”

“Merak etme onu hiç becermedim. Muhtemelen teklifinden bile iğrenirdi.” Ürperdim. “Düşüncesinden ben bile iğreniyorum.”

“Bu kim olduğunu açıklamıyor.”

“Eski bir dost, diyelim olur mu? İyi olanlardan. Güvenilir mi, orasını göreceğiz.”

İç çekerek başını geriye attı. “Tamam. Seninle geliyorum.”

Yüzünü inceledim. Israr edecekti, kavga edecektik ve yorgundum. Bu yüzden, “Tamam,” dedim ve kapıyı işaret ettim. “Şimdi gidebilirsin.”

Telefon konuşmasından önceye döndük. Duruşu değişti, omuzları çöktü ve ağzı kaygıyla büküldü. “Benimle konuşmana ihtiyacım var.”

Yatağa yürüdüm, iç çamaşırlarıma kadar tüm ıslak kıyafetlerimden kurtuldum. Dez’in arkamdan homurdandığını duydum. “Beni öldüreceksin.”

Çarşafların arasına girdim ve ancak o zaman yüzüne baktım. Dez güçlü, inatçı ve tehlikeli bir adamdı. Ama şu an sadece kocam, gerçek kocam gibi duruyordu. Kırgın, üzgün ve kederli.

Yanıma döndüm ve gözlerimi kapattım. Tek kelime bile etmedim.

“Öyle olsun.”

Yürüdüğünü duydum sonra önümdeki boşluk küçük bir baskıyla çöktü. Tek gözümü hafifçe araladım. Yatağımın yanında yere oturmuş ve sırtını yatağa yaslamıştı.

“Dez…”

Başını eğip dağınık siyah saçları alnına dökülürken bana baktı sonra da yeleğindeki fatih yamasını işaret etti. “Seni asla bırakmayacağım. Bir daha asla.”

“Ama ben seni bırakacağım.”

Başını salladı sonra da bacaklarını uzatıp gözlerini kapattı. “O zaman öldüğümden emin ol.”

🐉

Tüm gece uyumadım. Sabahın ilk ışıkları gökyüzünü turuncuya boyarken yavaşça doğruldum. Dez’in başı yana düşmüş ağzı hafifçe açık bir şekilde uyuyordu. Çenesine dokunmak, o dudakları tekrar öpmek, saçlarında parmaklarımı dolaştırmak istedim ama kendimi tuttum.

Sözleri, hiddeti ve ikimizin de yalanları sineye çekilecek türden değildi. Ben istesem bile sonuna kadar açtığım kalbim buna izin vermeyecekti.

Telefonunu açtım Lorenzo’nun ilettiği konumu kendime gönderdim ve uyanmadığından emin olarak sessiz bir şekilde çantamı alıp evden ayrıldım.

Motosikletimin gürültüsünü işitmemesi için yarı yola kadar motosikleti yayan bir şekilde yürüttüm.

Sonra da Sawyer’a mesaj atıp, ikizim Raphael’le buluşmak için kocasının özel uçağına doğru yola koyuldum.

🐉

Veee bölüm sonu canavarı!

Cidden 10k kelime yazmışım, kalbimi çıkarıp üstüne basmış kadar oldum. Evet, düşüncelerinizi öğrenmek istiyorum... Duygusal bir kamıkazeydi bu bölüm. Carter'ın öldüğünü biliyorduk ama bebeğim Riley'im tahmin ettiğiniz gibi çok çooooook zor seçimlerin içinde kaldı. Tıpkı Dez'in kaldığı gibi. Hayatlarını seçimler değiştirdi. Pek çok yönden benziyor ve birbirlerini tamamlıyorlar. Bunu görecekler. Elbette öyle olacak. Ancak bu bölümden sonra yani, birinci kısmın sonunda yolları TAMAMEN değişecek.

Daha karanlık bir Dez ve daha aşık bir Riley göreceğimize emin olabilirsiniz ilerleyen bölümlerde.

Peki o öpüşme??? Ahhhhh bebeklerim ağlamak istiyorum.

Sizi çok çok çok seviyorum

Birinci kısmın sonunda görüşmek üzereee

Kaçtım, kendinize bebek gibi bakın

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.