İçeriğe geç

Yalanlar Mirası (Kemikler Mirası İkinci Kitap)

Bölüm 15 · 37 dk okuma

Yalanlar Mirası (Kemikler Mirası İkinci Kitap)

Bölüm 15

On Üçüncü Bölüm: Tuzak

Selaaamlar, en sevdiklerimmmm!

Nabersiniz, nasıl gidiyor? Valla ben bıraktığınız gibiyim yoğun, yorgun, bitkin 938823 yaşında eheheh

Bu bölüm güzel başlayıp, alev ateşle devam edip sonra da aniden dibe çakılacağımız bir bölüm şimdiden söylüyorum.

Aslında daha uzun olacaktı ancak yetiştiremeyeceğimi anlayınca, ikiye böldüm bölümü. O yüzden biraz da sürpriz gibi oldu ahaha. Bıraktığım yer yüzünden bana kızmayın sadece zamanlama sorunu yaşadım...

Sizi çoook özledim. Desteğiniz için teşekkür ederim.

O zamaaaan sizi bölüme alıyorum.

Kaskları takalım lüüttfen.

Keyifli sürüşler!

On Üçüncü Bölüm

"Tuzak"

Dez

Sıcak rüzgâr kaskımın içinde hoş bir ıslık çalarken Carltown'dan dönüyorduk. Motosikletlerimiz kükrüyordu. Her zaman altımdaki canavarın sesinin bu geceki gibi karanlığı kıskandırdığını düşünürdüm. Ondan daha hızlıydım, daha güçlüydüm ben motosikletimin üstündeyken karanlığın kendisinden daha karaydım.

Carltown'ı uzun zamandır ziyaret etmemiştik. Meclis dağıldığından ve Helbarvest'i tek elimize aldığımızdan beri sonunda diğer şubeler arasındaki bağlantıyı güçlendirmiş, onların Mahşer Sürüsü'nün bir uzantısı olduklarını kabullendirmiştik. Ancak son zamanlarda-üyelerimizi Carltown'a yaralı bir şekilde yürüttüğümden beri- sınırları nasıl kontrol ettiklerini kendi gözlerimle görmek istiyor, işleri yakından takip etmek istiyor ve yüzümü, kanunlara aykırı hareket ettiklerinde neler yapabileceğimi hatırlatmak istiyordum.

Kaldı ki, Carltown, Ironvale'e bizden daha yakındı. O orospu çocuklarından gelen herhangi bir haberi bizden daha hızlı bir şekilde erişiyorlardı. Yüz yüze bir toplantı gerekliydi.

Wren ve Ember'ı emektarlara emanet ettiğimizde eyaletten ayrılmadan önceki son sürüşünü Rebel bizimle yapmak istemişti. Logan katılmamıştı. Rebel, abimin uydurduğu bahanenin aksine Ottalane'e giriş yaptığımızda asıl sebebini öğrenecekti.

Rebel yol kaptanı olarak öndeydi. Seth ve Sawyer kuyrukta, Riley sağ kanatta ben ise soldaydım.

Gözünü farların aydınlattığı karanlık asfalta dikmişti. Kaza yapmak uğruna ondan başka bir şeye bakmıyordum.

Bir hafta olmuştu. Alana geleli, sahte karımın o kadınla telefon görüşmemden sonra sinirlendiğini fark edip sınırlarını zorlamak için alyansımı çıkaralı ve evdeki o hesaplaşmayı yaşayalı bir hafta olmuştu.

O gece döndüğümde Riley'i evde bulamamak, attığım adımlarla gıcırdayan karanlığa yürümek beni tetiklemişti. Uzun zamandır tetiklenmiştim. Kendimi zayıf hissetmiştim ve bu beni daha tehlikeli bir deliliğin içine çekmişti. Riley'nin olmadığı bir ev beni parça parça avlamıştı. Bunun sıradan bir durum olduğunu bilsem de zihnime ve sinirlerime söz geçirememiştim. Gözlerimi bodruma dikmiştim. Eski dostum olan karanlığa.

Sonra da eve gelmişti. Beni kıskanmıştı. Sahte karım, kalbinin başkasına ait olduğunu iddia eden güzel kanaryam, buzdan bir kraliçe kadar duygusuz olan kadınım beni kıskanmıştı.

Ve... o orospu çocuğunu aramıştı. Bunun sebebini hâlâ çözemiyordum. Göğsümü parçalayıp ete kemiğe bürünen kıskançlık ve öldürme arzusu bir yana, bir çelişki zihnimi kurcalıyordu.

Bu yüzden üstüne gitmiştim. Onu bırakmayacaktım. Tamamen benim olana kadar Carter'a sakladığı her zerreyi içinden söküp alacaktım.

Ben manipülatif bir şerefsiz olabilirdim ama bakın ne kazandım... Motosikletinin üstünde bedenini bana açan, benim için sırılsıklam olan ve onu tatmin etmem için gözümün içine bakan bir Riley.

Tanrım... en büyük sırrımı neredeyse açığa çıkaracak kadar keşfetmiş olmasını bile umursamamıştım. Gözüm dönmüştü. Kanımı bedenine bulaştırırken dilimle tadına bakmış, parmaklarımla sıcaklığını ve tenini hissetmiş; zihnindeki ve kalbindeki yerimi geri alamayacağı şekilde fethetmiştim.

Bunu inlemelerinden, bana tırnaklarıyla tutunurken gösterdiği saf ihtiyaçtan ve aletime dolanan parmaklarından anlamıştım.

O kadar güzeldi ki ona ne denli taptığımın ufacık bir kanıtını sunmuştum. Sadece bir kısmını. Tamamına sahip olması için erkendi. Riley korkuyordu. Onu korkutmak istiyordum ama bu kadar çabuk değil. Kaçıp gitmesini sağlayacak kadar değil. Korkusunu yenmek ve bana meydan okuma isteğiyle yanıp tutuşmasını sağlayacak kadar.

Bir haftadır benden uzak duruyordu. Ben de ona izin veriyordum ama sebebi parça parça ele geçirildiğini anlaması değildi. Yaralarımı görmüştü, bacaklarımdaki kanaryaları görmüştü ve bununla ne yapacağını bilmiyordu. Bana soramazdı. Ne o duyacaklarına hazırdı ne de ben anlatmaya.

Ottalane sınırına yaklaştığımızda sisli ormanın ortasından bir nehir gibi akan orman yoluna girdik. Saçları geceye karışıp rüzgârla dalgalanıyor, sırtını kamçılıyordu. Şortu dolgun poposunun yarısına kadar çıkmıştı ve uzun bacaklarıyla bana sunduğu manzara ağzımı sulandırıyordu.

Riley o yeşil Harley'in üstünde muhteşem görünüyordu.

Ben bu kulübün içine, o motosiklete binmek için doğmuştum ancak o kendini hayatımıza ve o motosiklete ait kılmıştı. Öyle mükemmel bir şekilde uyum sağlamıştı ki, buradaki gücü görmemek imkansızdı.

Bir başka imkânsız olan şey ise tahammül seviyemin bir gün daha görmeyecek olmasıydı. Bir hafta ona izin vermiştim. Soruları umurumda değildi. Ancak benden uzak durmayacaktı.

Cebinden telefonunu çıkarıp kontrol ettiğinde bize işaret verdi ve yavaşladık. Aramızdaki mesafeyi açan Rebel durumu fark edip soru sorarcasına omzunun üstünden baktı. O da mecburen yavaşlamak zorunda kaldı.

Karşımızda teker teker bir grup motosikletin farları yandığında tamamen durmuştuk. Işıklar bizi aydınlatıyor; asfaltı, gökyüzünü kaplayan ağaçları ışığa boğuyordu.

Rebel kaskını çıkardı. "Neler oluyor?"

Motosikletlerin ortasında son bir far yandığında Logan karanlıktan çıkıp ışığa adım attı. Sürünün önünde, yolun ortasında tek başına duruyordu. Yüzü onu yıllardır görmediğim kadar gergin ve aynı zamanda umutluydu.

Riley kaskını çıkarıp motosikletinden inen Rebel'ın yanına gitti.

Başkanımız, "Riley..." dedi sonra da bana sorgulayan bir bakış attı.

Gözlerindeki heyecan ve kararsızlıkla her şeyden önce Riley'e sığınıyor olması beni hafifçe gülümsetti. Rebel çok güçlü bir kadındı. Çoğunlukla kurnaz bir baş belasıydı. Ancak Riley... küçük kanaryam onun insanıydı. Sığınağıydı. En büyük aşkından bile önce gelen bir güvenli limandı. Dostluklarına imreniyordum. Sürüdeki herkes birbiri için ölürdü ancak Logan ve benim aramdaki uçurumlar kapanamayacak kadar açıktı.

Elimle onu kovaladım. "Kara motosikletli prensine git mıcır."

Rebel titreyen bacaklarla Logan'a yürürken, abim tek dizinin değil ikisinin birden üstüne çöktü. Kadınının nefesinin kesildiğini buradan duyabiliyordum. Eyaletten ayrılmadan önce sürünün önünde, ailemizin önünde ona evlenme teklifi etmek istemişti. İki dizinin üstünde ağzını bile açmadan ona karısı olması için yalvarıyordu.

Sawyer, "Aman Tanrım... bu çok güzel," diyerek burnunu çektiğinde onları izleyen Riley'e baktım.

Gülümsüyordu. Gamzesi belirmişti. Dalgınca alyansını sıkıca tutarak döndürüyordu.

Çok güzeldi.

Logan cebinden kutuyu çıkardığında bakışlarım manzara ve Riley arasında gidip geldi.

Evliliğimiz sahteydi. Sahte olmasını istemiyordum. Buna dayanamıyordum. Bir gün, onu gerçek yapmak zorundaydım.

Kafamdan geçen amansız düşünceyle sarsıldım. Siktir bu nereden çıkmıştı?

Rebel bir çığlık atıp abimin üstüne atladığında ikisi birden devrildi. Motosikletler ardı ardına kükredi ve ormanı anında bir kutlama havası sardı.

Herkes ağaçların arasındaki toplanma alanımıza ellerinde şişelerle yönelirken müzik çoktan çalmaya başlamıştı. Rebel'ın abimin üstünden inip arkadaşlarına koşmasını, onlara sarılmasını ve Riley'i gülümsettiği için gelecek evliliğiyle böbürlenmesini izlerken Seth de yanımda duruyordu.

Cebimden yeni yamamı çıkarıp göğsüme taktım. Harekete geçmeye hazırdım. Seth gözünün ucuyla yamaya baktı ve burnundan güldü.

"Sen gerçek bir pisliksin."

Sırtına vurup diğerlerinin peşine takılırken gülümsedim. "Biliyorum."

Açıklığa ulaştığımızda sürünün yarısı şimdiden kasalarca birayı ve viski şişesini boşaltmıştı. Lanet olsun, gerçekten hızlıydık.

Herkes farlarla aydınlanan ormanın ortasında başkanlarımızı kutlamak için dans ediyordu.

Logan ağzı kulaklarına vararak yanımıza geldi. "Tebrikler başkan. Biraz daha bekleseydin taşaklarını koparacaktı."

"Bu kulübe girdiğimde evlendiği için mutluluktan yanakları kızaran adamlar ve bebek çığlıkları beklemiyordum," diye homurdandı Seth.

Logan kahkaha attı. "Evet zampara kardeşimin benden önce evlenmesi benim için de sürpriz oldu. Götlük yapmayın ve eğlenin... Ah, Sawyer'ın dibine giren de kim öyle?"

Seth başını Sawyer'a çevirirken ürkütücü bir baykuş gibiydi. Sawyer'la flört etmeye çalışan çaylağın yanına yürürken bir an gerçekten o şanssız piçi öldüreceğini düşündüm.

Sadece başlarında dikildi. Tek kelime etmedi. Çocuk rahatsız olarak uzaklaştı. Logan tekrar kahkaha attı ve bana bir bira uzattı. Biralarımızı tokuşturduğumda gözleri yakama kaydı.

"Ne zamandan beri fatih diye bir yamamız var?"

Bu birkaç rekabetçi üyenin dikkatini çekti. Ne olduğunu bile bilmeden o yamaya sahip olmayı istiyorlardı. Rebel ve Riley de yanımıza geldi. Yamayı o da fark etmişti.

"Benden başka kimsenin elini süremeyeceği bir ödülü kazandığım günden beri," dedim sonra da Riley'nin çatık kaşlarına bakıp boynumu büktüm. "Buzlar kraliçesinin kalesini fethettim bu bir yamayı hak ediyor."

O benimdi. Evliliğimiz sahte diye kimsenin aksini düşünmesine izin vermeyecektim. En başta Riley'nin.

Yama açıklamamdan sonra kimse konu ile ilgili tek kelime etmedi. Geçmemeleri gereken bir sınır vardı ve o sınır da şu anda tam karşımdaydı. Karanlığa rağmen fark edilen kızarık yanaklarıyla bana ölümümü vaat eden bakışlar atıyordu.

Rebel müstakbel kocasını kışkırttığında, Logan onu sırtına attı ve alanın, sürünün ortasına götürüp ormanda yankılanan Elvis parçalarıyla dans etmeye başladılar.

Riley çaprazımda duruyordu sadece yüzünün yarısını ve bira şişesine alyansıyla vurarak tutturduğu ritmi görebiliyordum. Müziğin değil öfkenin ritmiydi.

"Fatih yaması mı, gerçekten mi Dez?"

Gülümsedim. Kendini tutamayacağını biliyordum.

"Sadece gerçekten hak ettiğimiz yamaları takarız. Ben bunu bileğimin, parmaklarımın..." Arkasından yaklaştığımda sırtını dikleştirdi. "Dilimin hakkıyla elde ettim. Çok yakın zamanda, başka parçalarımla da seni benim yaptığımda, ödülümü kendi ağzınla vereceksin."

Bira şişesini tuttuğu elini omzuna yaslarken omzunun üstünden baktı. Benim fırtınam. O griler aklımı alıyordu. "Hiçbir şey elde etmedin. İhtiyacını giderdiğin her kadın için pul koleksiyonu da yapıyor musun?"

Biramdan bir yudum aldım. "Gerçekten beni başka kadınlarla hayal etmek istiyor musun? Son baktığımda bunu pek ister gibi görünmüyordun."

Dişlerini sıktı. Tahmin ettiğim gibi. "Ne yaptığın umurumda değil Dez. Anlaşmaya uy yeter."

"O yüzden mi bir haftadır benden, aynı evin içinde olmamıza rağmen kaçıyorsun?"

Bakışları bacaklarıma indi, yüzünde bir anlık çatlama, kırgınlık ve öfke gördüm ama çabucak izlerini örttü. "Seninle yüzleşmeme hazır mısın ki?"

"Bu konuyu konuşmayacağız Riley. Gördüklerini unutacaksın ve sadece tadına baktığımda nasıl göründüğümü hatırlayacaksın."

Kaşlarını çattı ve yüzünü bana döndü. Tek gördüğü yaralar değildi. Kanaryalar da oradaydı. Karanlığımı aydınlatan yüzünü görmüştü. Takıntımı, saplantımı, hayatımdaki yerini görmüştü.

"Dez..."

Hayır. İkimizden birini yaralamadan bu konu hakkında konuşamazdım. Asla. Hiçbir zaman. Biramdan bir yudum daha aldım ve kolumu beline sardım. "Dans et benimle küçük kanaryam," dedim saçlarını burnumla itip kulağına fısıldayarak.

Bir zafer daha kazandım. Kollarımın arasında kaskatı kesilmek yerine, keskin bir nefes alıp tırnaklarını omzuma geçirdi.

İkimiz de şişelerimizin sonunu getirene kadar yudumlar aldık. Kenara fırlattık ama beni bırakmadı. Olduğumuz yerde salınırken diliyle dudaklarını ıslatıp kollarını boynuma sardı. Ondan beklemediğim bu adım kalbimin deli gibi atmasına sebep oldu. Onunkine karşı.

Kollarımı beline sarıp, hatları boyuna avuçlarımı sürttüm. Kalçalarına indiğimde parmaklarımı kot şortunun üstünden tenini hissedebilmek için etine gömdüm ve onu vücuduma bastırdım.

Ağzının kenarında kararsız bir kıvrım oluştuğunda gözlerimi yumup Tanrı'dan sabır istedim. Sertleşiyordum, onun yüzünden her zaman bir kaya gibi sert geziyordum.

Bir süre olduğumuz yerde salındık. Memeleri, karnı ve bacaklarının arasındaki vadi bana sürtündükçe kıçını o kadar çok sıkıyordum.

"Acıyor mu?"

Neden bahsettiğini anlamam için zihnime inen Riley sisinden kurtulmam gerekti. Vücudum cayır cayır yanarken odaklanmak zordu.

Meraklı, endişeli ve... acıyarak bakıyordu.

Dişlerimi sıkıp onu ittim ve döndürüp, sırtını göğsüme çarptım. Olduğumuz yerde sallanırken, bir avcumu karnına doğru sarıp kendime çektim. "Ağzımdan laf almaya mı çalışıyorsun?" diye mırıldandım boynuna eğilip.

"İşe yaramıyor mu?"

Bana isteyerek, direnmeden yakınlaşmayacağını tahmin etmeliydim. Kurnaz köpekbalığı.

Kalçasını kıvırıp aletime sürtündüğünde hırıltım boğazıma dizildi. Belini daha sıkı kavradım. "Bunu canımı yakmak için yapmıyorum Riley."

Aniden durdu. Yavaşça güzel yüzünü bana döndü. "O zaman neden?"

Çenesini tutup baş parmağımla alt dudağını çekiştirdiğimde gözleri duygularla parlıyordu. Rebel arkasından yaklaşıp kıçına vurduğunda uzaklaştım.

"Şarkımız çalıyor sürtük! Gel hadi."

Mıcır onu sürüklerken Logan yerinde sallanıp kalçasını döndürerek yanıma geldi. Ne demeliyim, Gowan kardeşler olarak dans hünerlerimiz oldukça etkileyiciydi.

"Evleniyorum pislik," deyip güldü.

"Evet, bunu biliyorum."

Birasından bir yudum alıp sırtlarındaki ejderha dövmeleriyle bir araya gelip dans eden kadınlara baktı. Bana bir şişe daha uzattı.

"Mutluyum Dez." Yüzüne bir gölge düştü. "Kimsenin bunu benden çalmasına izin vermeyeceğim."

Boğazım hiddetle tıkandı. Geçmiş, karanlık, aramızdaki şiddetli fırtına pençelerini gırtlağıma geçirdi ama ona daha fazla katılamazdım.

Şişemi tekrar onunkiyle tokuşturdum. Riley kollarını başının üstüne atıp kalçasını sallarken göz göze geldik.

"Cesetlerden bir krallık inşa edeceğiz gibi görünüyor."

🐉

White Rabbit'te geçirdiğim süre sevgili Roxanne'imizin sahne aldığı günlere eşit olduğu için günler sonra kulübümün otoparkına motosikletimi park edip, yaktığım sigarayla girişe doğru yürürken gördüklerimle duraksadım.

Hevesli bir kuyruk vardı. White Rabbit her zaman kalabalık olurdu ancak uzun zamandır bu kadar kuyruk olmamıştı. İnsanlar teker teker içeriye alınıyordu ama arkada kalanlar birbirini çiğnemek üzereydi.

Sıranın yanından yürürken kasabanın yerlileri beni görünce sessizleşti, başlarını sallayarak selam verdiler; turistler ise merakla adımlarımı takip ediyordu. Gülümseyen kadınlara bakmadan başımı çevirdim. İçeride bir haltlar dönüyordu. Lanet olsun burası benim mekânımdı, sistemi müdahalemi gerektirmeyecek bensiz de tıkır tıkır işleyecek şekilde kurmuştum ancak son zamanlarda boşlamıştım.

Fedailerim Zion ve Stef beni görünce geçebilmem için şeridi çektiler.

"Neler oluyor?" dedim sigaramı söndürürken.

Stef başıyla içeriyi işaret etti. "Roxanne oluyor."

Ensemdeki tüyler diken diken oldu. Riley burada sahne almaya başladığından beri mekânın kazancı iki katı artmıştı. Sahne aldığı günlerin cirosundan bahsetmiyorum bile. Ancak bugün bir farlılık vardı.

"Ne demek Roxanne oluyor?"

Zion ciddiyetle dudak büktü. "Haberin yok mu patron..."

Onu daha fazla dinlemeden hızla içeriye girdim.

Işıklar ayarlanıyor, kulübe giren birkaç insan masalara yerleştiriliyor, tüm elemanlarım vızır vızır çalışıyordu.

Sahnenin perdesinin kapalı olduğunu fark ettiğim sırada bara yürüyordum. O perdeleri çeken makaraların paslandığına oldukça emindim. Uzun zamandır kullanılmamışlardı. Yanımdan birkaç dansçı geçtiğinde kaşlarımı çattım. Giydikleri kıyafet parçaları da neydi böyle?

Bara yaslanıp elimi vurduğumda tezgâhın altına eğilmiş Daniel kalkmaya çalışırken başını çarptı. "Sik... Ah, patron."

Direkt brendimi hazırlamaya koyulduğunda kafasında antenleri çıkmış gibi onu izledim. Kırmızı pullu bir melon şapka takıyordu. Ayrıca üstüne bir şey giymemiş, bunun yerine pantolon askıları ve papyon takmıştı.

"Ne sikim giyiyorsun sen böyle?"

Brendiyi bana uzatıp kendi etrafında döndü. "Beğendin mi patron? Bu gece hepimiz konsepte uyuyoruz. Başta direnmiştim ancak hoşuma gitmeye başladı."

"Ne konsepti?" diye hırladım. Sinirlerim gerilmeye başlamıştı. Bir sikimden haberim yoktu.

Daniel'ın gülümsemesi gevşek bir lastik gibi soldu. "Haberin yok muydu?"

"Neyden lanet olsun?"

Ağzını açıp kapadı ve sahneye bir bakış attı.

Soldaki vip alanlardan Sawyer'ın bağırdığını duydum. "Ah, git üstünü değiştir. Ortamı bozuyorsun Dez!"

Seth arkasında surat asarak, -her zaman somurtkan olmasına rağmen en son olmak istediği yerdeymiş gibi görünüyordu- oturuyordu. Emerson, Morgan ve diğerleri de yanındaydı.

Sahneye, dansçılara ve kulübüme bir kere daha baktığımda anladım.

Riley...

Yerimden fırladım, kulisine uzanan koridora girdiğimde erkek ve kadın dansçılar yolumdan kaçıştılar. Kapıyı çalmadan içeriye daldım ancak yoğun, seksi kokusundan başka hiçbir iz yoktu. Tam çıkmak üzereyken gözüm şifonyerine takıldı. Takılar, parfümler ve makyaj malzemelerinin arasında altın bir parıltı vardı.

Yüzüğü... yüzüğünü takmamıştı. Göğsüm ateşle doldu, duman solumak üzereydim. Öfkeyle homurdanarak yüzüğü kaptım. Arkamı döndüğümde koltuğa rastgele attığı, muhtemelen renk seçmeye çalıştığı tüller duruyordu. Yaklaştım ve tül parçasını havaya kaldırdım.

Anında gözlerim irileşti. Tül değildi. Kahrolası dantelli bir çoraptı. Kırmızıydı. Uyluklara kadar uzananlardandı.

Dansçıların kıyafetleri ve Daniel'ın şapkasını anımsadığım an kulisten fırladım.

Hayır... Hayır, hayır, hayır.

Eğer tahmin ettiğim gösteriyi planladıysa, kendi kulübümü hepimizin başına yıkardım. Gece eve gittiğimizde güzel kıçını parmaklarımın izi çıkana kadar tokatlardım.

Bir hafta geçmişti ancak dün ilk defa konuştuğumuzda yaralarımdan bahsetmeyi reddettiğim ve geçen hafta onu hissetmek istemediği duygulara sürüklediğim için öfkeliydi.

Öfkesi katlanmıştı. İntikam almak isteyeceğini tahmin etmeliydim. Sahte karım, küçük kanaryam, kana susamış köpekbalığım öcünü almadan, benden bir parça koparmadan geri durmayacaktı.

Yüzüğünü takmaması, onun başının altından çıktığını bildiğim bu gizli konsept... Tanrı aşkına.

Koridordan çıktığımda içerisi iyice insanla dolmuştu. Işıklar kısılmış, spotlar sahnenin perdesine vuruyordu. Bir gösterinin başlangıcını andıran davul sesleri içeriyi doldurdu aynı anda ıslıklar ve alkışlar yükseldi. Kapıdan akın akın insan yağıyordu.

Hızlı adımlarla sahneye yürürken müzik kesildi. Fısıltılar ortaya çıktı sonra da tutulan nefeslerle kayboldu.

Müzik hafif bir ritim ve parmak şıklatma sesleriyle tekrar girdiğinde Riley'nin sesi kulüpte yankılandı.

Where's all my soul sista's?

Kuvvetli sesi kulaklarımdan girip, kanıma ve zihnime doldu. Tüylerim diken diken olmuş, sanki benim için inliyormuş gibi sertleşmiştim.

Birkaç kadın sesi daha ona eşlik etti ancak onunki hâlâ baskın geliyordu. Diğerlerinden ayrışıyor, yankılanıyordu.

Hey sista', go sista', soul sista', flow sista'

Şarkıyı tanıdığım an dişlerimi sıkarak brendiden uzun bir yudum aldım.

Perde yavaş yavaş açıldı ve gözlerim irileşirken içkimi püskürttüm.

Yüce Tanrım.

Alkışlar, ulumalar ve ıslıklar kafamın içinde bir uğultuydu. Kulübümde kopan coşkulu kaos benim için tamamen bir bulanıklıktan ibaretti.

Dünya, bir kere daha sadece Riley'den ibaret kalmıştı.

Riley'nin varlığı, Riley'nin sesi, Riley'nin güzelliği, Riley'nin seksiliği, Riley'nin lanet olası zalimliği.

Patronun kim olduğunu bağırıyordu, kanımı dökmeden nasıl intikam alabileceğini gösteriyordu. Bu akşamın sürpriz konsepti vahşi batılı bir burleskti. Dansçılar fırfırlı etekleri, çorapları, abartılı takıları, kabarık saçları ve makyajlarıyla sahnede ve masaların arasında gezerken; eşlik grubu arka planda Riley'nin şarkısına eşlik ediyordu.

Burnumdan soluyordum, ona olan takıntım ve hayranlığım yüzünden vücudumun kontrolünü kaybediyordum, öfkeden buradaki herkesi dışarıya atmak istiyordum, ona bakan her gözü oymak, alınlarına bir kurşun sıkmak istiyordum.

Kabarık, minicik bir etek giymiş, üstüne sadece ince belini ve dolgun memelerini saran gece mavisi ipli bir korse geçirmişti. Kafasında kovboy şapkası, ayaklarında kovboy çizmeleri vardı.

Bacağını yana attığında çorabının üstünden ve eteğinin altından jartiyeri göründü.

Brendi bardağı elimde paramparça olurken, avcuma batan camlar sikimde bile değildi.

Günaha bulanmış kutsal bir güzellikten ibaretti.

Mikrofona sarılı ellerinden kolunun üstüne kadar uzanan eldivenleri ve açıkça yüzüksüz olduğunu bas bas bağıran parmaklarını sergileyişini görmeden önce bile sahneye doğru yürümeye başlamıştım.

Sikik hiçbir yolu yok.

Diğerleri gibi dans etmiyordu ancak etseydi, şu anki kadar deliriyor olmazdım. Esmer teni için yaratılmış o kostümlerle sahne alması ve meleksi sesiyle bütünleşen küstah ve soğuk tavrını sergileyişi yeterliydi.

Herkesin Roxanne'de buna hayran olduğunu biliyordum. Ona dokunmak için ellerinden olabilirlerdi, kalp kıran bakışlarının odağı olmak için burada birbirlerini çiğnerlerdi.

Evet, kahrolası hepsini buradan tabutla çıkarırdım.

Sahnenin yanındaki merdivenleri çıktığımı fark ettiğinde kırmızıya boyadığı dudakları şarkının ortasında bile bir hırlamayla gerildi. O ruju ağzımla dağıtmak için ölürdüm. Ancak sergilediği bu oyundan sonra aletimle yetinecektim.

Platforma adım attığımda sesinde hiçbir değişiklik olmasa bile yüzünde bocaladığını gördüm. Herkesin bana baktığını biliyordum ve daha az sikimde olamazdı.

Beni özgüvensiz mi sanıyordu, onu dize getirmek için uyum sağlamayacağımı, bir kenarda bu sahneyi izleyeceğimi mi düşünüyordu?

Ah, çok yanılıyordu.

Şarkıyı dizlerimi titreten gırtlaktan bir bağırışla bitirirken gözlerimin içine baktı. Yavaşladım. Beni uyarıyordu. Yaklaşmamamı söylüyordu. Cebimden tabakamı ve zippomu çıkarıp sigaramı yaktım.

Işıkları kıstıklarında vücudundaki, giysisindeki ve makyajındaki parıltı onu yeniden zihnimdeki tanrıça mertebesine yükseltti. O varlığıyla ışıldarken, sigaramın ateşiyle karşılık verdim.

Deri kulüp yeleğim ve siyahlar içindeki kıyafetimle tam zıttı, gölgesi, karanlığındaki avcı olarak arkasından dolaştım. Bu sırada daha yavaş bir parçaya geçmişti.

Sigaramdan bir nefes çekip başının yanından üflediğimde bedenimi sıkı vücuduna yaslamış, göğsümü sırtıyla, kalçalarımı kalp şeklindeki kıçıyla bütünleştirmiştim.

Ürperdi ama sesi titremedi. Küçük kanaryam profesyoneldi. Her zaman öyleydi.

Müşterilerin arasında alkıştan çok uğultu dolaşıyordu şimdi. Gözümün ucuyla Sawyer'ın ayağa fırladığını ve telefonunu işaret ettiğini gördüm.

Cebimden telefonumu çıkarıp hızlıca gelen mesaja baktım.

Siktir.

Federaller Ottalane'e gelmişti. Uzlaştığımız kişiler sadece polisti, ateşkes yaptığımız da öyle. O şerefsizlerden nefret ediyordum, son görüşmemizden bu yana uzak duracak kadar akıllılardı ancak kapılarımıza dayandıklarında geri çevirmek de bizim aptallığımız olurdu. Yeterince belaya sahiptik.

Ancak bekleyebilirdi. Şu an dünya kavrulsa Riley'den daha önemli bir işim olamazdı.

Saçlarını boynunun bir tarafına alıp kulağına eğildiğimde titredi. "Haberim olmadan bir gösteri düzenliyorsun, buradaki adamlara ömürleri boyunca akıllarından çıkmayacak bir sahne sergiliyorsun, intikamını tatlı tatlı alarak sinirlerimi alt üst etmek istiyorsun..." Sigaramı çizmemle söndürüp avuçlarımı bacaklarının yanına kaydırdım. "Ama unutuyorsun küçük kanarya, bunların hepsi benim için. Bu sahneye çıktığın her gece benim için şakıyorsun, benim için giyiniyorsun, bakışlarınla sadece beni arıyorsun ve sana tapınmamı bekliyorsun."

Şarkı söylemeye devam etti. Ancak ellerimi uyluklarına kadar uzatıp tenini ve jartiyerin iplerini okşarken poposuna doğru çektiğimde teni geriliyor, solukları hızlanıyordu.

"İntikam al, canımı yak, istersen beni kanat, istersen aklımı yitirmeme sebep ol... Evimize gittiğimizde seni baştan aşağıya soyacak olan tek adam benim. Bu kıyafetlerin hepsini teker teker, dişlerimle yırtacağım."

Korsesinin üstünden belinin kavisini takip ettim, sırtındaki iplere parmaklarımı dolayıp onu göğsüme sertçe çektim sonra da kollarını yukarıya kaldırmaya zorlayarak tenini okşadım.

Şarkısının, gösterisinin bir parçasıymış gibi soğukkanlı ancak erotik bir zarafetle ellerini yukarıya kaldırdı. Bana uyum sağladı.

Soldaki eldiveni sıyırmaya başladığımda ayağını geriye atarak topuğuyla çizmeme bastığında gülümsedim. "Sen bana aitsin Riley. Tanrı bile kabullenmişken hâlâ inkâr etmeye çalışıyorsun."

Eldiveni çıkarıp kenara fırlattığımda ıslıklar yükseldi ama heveslendikleri şovu alamayacaklardı. Herkes, sevgili Roxanne'lerinin benim olduğunu bir kere daha görecekti.

Cebimden alyansını çıkardım. Havaya kaldırdığı eline geçirdiğimde ilk defa sesi titredi.

"Benim," diye kokusunu içime çekerek hırladım.

Karşımda bir hareketlilik gözüme çarptığında gözlerimi kıstım. Riley de aynı anda fark etmiş ellerini mikrofona sarmıştı. Dört takım elbiseli adam içeriye girdiğinde Stef çenesiyle bana işaret verdi.

Sürü yerlerinden ayrılıp onları karşılamak için kapıya yönelmişti.

Buradan asla ayrılmak istemesem de son bir kez Riley'nin omzunu ve boynunu okşadım. Soru sorarcasına bana baktığında dudaklarımı şakağına bastırdım.

Donup kaldı. Ağzını mikrofondan uzaklaştırmıştı ancak sahneden çekildiğimde şarkısına devam etti.

Fedailerimin, müşterilerin meraklı kulaklarından sakınmak için onları görünmeyen bir noktaya çekmesinden memnundum. Sürü federalleri çizmelerinin altındaki bir bok parçasıymış gibi izlerken Sawyer önde gri saçlı pisliğin başını ağrıtıyordu. Adamın burun kemerini sıkışından bunu görebiliyordum. Sarışın, ufak tefek duygusal bir fırtınaydı ancak bunların hepsinin bir yanılsama olduğunu anlamaya başlamıştım. Tabii federal ajanın sadece bıkkın görünmesindeki sebep sadece Sawyer değildi, Seth bir adım arkasındaydı.

"Ne istiyorsunuz?" diyerek Sawyer'ın önüne geçtim.

Federaller sırtlarını dikleştirerek varlığıma tepki verdiler.

Öndeki, onların tasmalarını tutan gri saçlı, takım elbiseli pislik gülümsedi. "Dez Gowan, uzun zaman oldu."

Joe. Evet, onu hatırlıyordum. "Varlığına tekrar tahammül edebileceğim kadar değil."

Kulübümü süzdü. "Beni yanlış anlama burası güzel bir mekân ancak bir motosiklet kulübünün başkan yardımcısından beklemediğim kadar... sofistike."

Sofistike... Ah, kelime seçimleri başımı ağrıtıyordu.

"Zenginim ve iyi bir zevkim var. Bir de striptiz kulüplerimi görmelisin, kalp krizi geçireceğine eminim," diyerek sahte bir şekilde gülümsedim.

Joe ellerini ceplerine soktu ve sonunda sahneye baktı. Kaşları, ışıklandırmaları direkt yansıtan jöleli saçlarına kadar çıktı. "Riley'nin ortalığı karıştırdığını biliyordum ama vay canına, bu oldukça ilginç bir gelişme."

Ona doğru bir adım attığımda arkasındakiler gerildi. "Baktığın son şey olmasını istemiyorsan, gözlerini sahneden uzaklaştırsan iyi edersin."

Yüzüne kaypak bir gülümseme yerleşti. "Bay Gowan, bu kadınlarla uzun süre iş birliği yaptım, hepsi torunum olacak yaştalar ve kendilerine mecburen saygı duyuyorum. Ancak bu manzara bana oldukça gerçek üstü geliyor. Sonuçta sahnenizde yer alan kadının hepimizin kıçını satın alacak kadar parası var zaten."

Dilimi yanağımın içinde dolaştırdım. Sahte karımın, geçmişinde bıraktığı Rafaella Arco isminin ne kadar serveti olduğunu hiç düşünmemiştim. Ailesi muhtemelen her şeye el koymuştu, yedi yıl önce onlarla ilişiğini kesmişti ancak o usta bir hırsızdı, yüklü bir banka hesabı ve bir yerlerde gizlediği mücevherleri olduğuna emindim.

Riley motosiklet kulübünden kazandıklarıyla bile ömrünün sonuna kadar para içinde yüzebilirdi. Bu işi, sevdiği için onu özgürleştirdiği için yapıyordu. Bir de Rebel bir iddiayı kaybettiği için.

"Yapacak işlerim var Joe, neden direkt sadede gelmiyorsun?"

Başını sallarken suratı ciddileşti. "Konuşmamız gerekiyor."

Sawyer ve Seth'e federallerle ilgilenmelerini söylerken Joe'yu ofisime götürdüm. Koridora ulaşana kadar Riley'nin gözleri üstümüzdeydi. Çok geçmeden sahneyi bırakıp yanımıza geleceğini biliyordum.

Kapıyı kapattım, Joe elleri ceplerinde etrafı izlerken ikimize birer kadeh viski doldurdum. Reddetti. Ben de kendi kadehimi alıp masamın arkasındaki koltuğa geçtim ve bacaklarımı masanın üstüne attım. "Evet?"

"RDM yeraltını yönetiyor, yıllardır onları dünyaya ifşa edecek bir ipucunun peşinde koşuyoruz. Başlattığınız savaştan ve ellerindeki en büyük ağlardan birini patlattığınızdan beri hiç olmadıkları kadar aktif olduklarını söyleyebilirim. Onları izlememizi umursamıyorlar ve bu görünenin aksine oldukça endişe verici."

Direkt konuya girdiği için memnundum viskimi içerek konuşmasını dinledim.

"Her ne yaptıysanız," dedi bana imalı bir bakış atarak. "Eylemleri agresifleşti."

"Duvarları yumruklamaya mı başladılar?" Gülümsedim.

Aynı şekilde sırıtarak karşılık verdi. "Gizli bilgi Bay Gowan."

Islık çaldım. "Evet, evet."

"İtiraf etmekten nefret ediyorum ama birlikte çalışmamız gerekiyor," diyerek iç geçirdi, bu durumdan benim kadar tiksindiği belliydi. "Üstlerim durumdan haberdar değil. Kısaca, son kalkıştığım iş birliğinin kıçıma epey bela olduğunu söyleyebilirim."

Bize de bulaşana kadar, Rebel aracılığıyla Riley ve diğerlerini istihbarat olarak kullanmasından, aramıza girmelerine ön ayak olmasından ve onları tehlikeye atmaktan bahsediyordu.

"Bu davayı hâlâ sürdürüyor musun? Herhangi bir maddi kaynak olmadan... Üstlerine karşı mı geliyorsun Joe?" dedim bir çocuğu azarlar gibi.

Karşımdaki koltuğa oturdu ve çenesini sıvazladı. "İçeriden kimseye güvenmiyorum. Onlar lanet olası birer hamamböceği gibi büro da dahil her bir hücremize sızmış durumdalar. Burada olma sebebim de bu. Yeni bir istihbarat aldım. Gerçekliğini doğruladım."

Boynumu büktüm. "Yani bizden yardım istemeye geldin?"

Çenesini sıktı. "Birkaç kuralı çiğniyor olabilirim ancak eylemlerimin bir sınırı ve bedeli var. Olası bir karışıklıkta bir motosiklet kulübü benden daha fazla özgürlüğe sahip. Birilerini öldürüp kolayca örtbas etmek gibi."

Dudak büzüp omuz silktim. "Gururumu okşuyorsun Joe, öldürmek yeteneklerim arasında en küçüğü."

"Ironvale'de yeniden dirilen Gümüş Yükseliş Motosiklet Kulübü'ne benden daha aşina olduğuna eminim," dediğinde viskimden uzun, yakıcı bir yudum aldım. "Bir RDM üyesiyle buluşma gerçekleştirecekler, konum ve saat bilgisine ulaştık. Bir baskın ya da tutuklama gerçekleştirecek yetkim yok. Orada olmamam gerekiyor. Ama aynı şey, sizin için geçerli değil. Çoktan bölgeye yeni kameralar ve dinleyiciler yerleştirdik. Sadece olası bir ihtiyaçta orada bulunmanız gerekiyor."

Dilimi şaklattım. "Olası bir ihtiyaç? Yani bu buluşma bir buluşmadan fazlası olursa ve RDM'e esaslı bir darbe indirecek bir kanıt yakalarsanız, bunu kullanacak ve suçu da üstümüze yıkacaksınız. Bir taşla da iki kuş vurmuş olacaksınız. Yeterince iyi anlamış mıyım?"

Başını iki yana salladı. "Mahşer Sürüsü'nden kimsenin herhangi bir suçlamaya maruz kalmayacağını garanti ediyorum."

"Ama çatışma olursa, kuyruğunu kıçının arasına sıkıştıracak ve müdahale etmeyeceksin."

Omuz silkti. "Bence bu alabileceğiniz bir risk, dört ajanım da sizinle birlikte olacak."

Durdum ve bir süre düşündüm. Gümüş Yükseliş ve RDM isimlerini yan yana duyduğum an "beni oraya götür ve işi bana bırak orospu çocuğu" dememek için dilimi ısırmıştım. Her riski kaldırabilir, her bedeli kabullenebilirdim. Mantıklı mıydı? Tartışılır. Ancak bu savaş, sınırlarımızı ve yuvamızı tutuşturmadan önce harekete geçmemiz gerekiyordu. Joe'nun sunduğu teklif gümüş bir tabakta gelmişti.

"Kimle buluşacaklar?"

Kaşlarını çattı ve nefesinin altından küfretti. Muhtemelen bu da gizli bilgiydi ama oraya gittiğimde zaten öğrenecektim bu yüzden siktir etti. "Meslektaş olmaktan utandığım bir orospu çocuğu," dedi. "Eski bir dedektif olan Carter Devaney. Adam RDM için çalışan bir köstebekmiş, birkaç sene ortadan kaybolmuş ve tekrar sahalara dönmüş."

Bacaklarımı masadan indirdiğimde kulaklarım uğulduyor, kanım tam tersi yöne akıyordu. Viski kadehimi kenara bırakıp masanın üstünden ona doğru eğildim. "Carter Devaney? Bu isim olduğuna emin misin?"

Gözlerini kıstı. "Onu tanıyor musun?"

Ah... Ah, o orospu çocuğu. Demek sadece kardeşi Killian değil o da hâlâ bu işin içindeydi. Riley'nin ne kadarını bildiğini, tam olarak nelerden haberi olduğunu bilmiyordum. Onun ihanetine ve hırsızlığına ikisi de yardım etmişti. İnandığının aksine muhtemelen o şerefsiz Riley'e kazık atmıştı. Ortalıktan kaybolduğunu söylemişti Joe... Bu birçok şeyi açıklıyordu. Riley ona edilen ihaneti inkâr ediyordu çünkü muhtemelen onu yıllardır görmemiş sadece telefonla iletişime geçmişlerdi.

Ona ulaşmaya çalışır mıydı? Benim kanaryamın aklını çelmeyi dener miydi? Riley'nin bu ihaneti öğrenmesi için can atıyordum ancak... önümde avuçlarımı kaşındıran ve kıskançlığımı ezip geçen bir fırsat vardı. Joe sahiden bana üstünde kırmızı kurdeleyle bir hediye sunmuştu.

Onu daha fazla aramama gerek kalmamıştı. Carter ayağıma gelecekti. RDM, Gümüş Yükseliş ve Carter Devaney avcumun içine düşecekti.

Onu çok yavaş bir şekilde öldürecektim. Her anından zevk alacaktım. Belki sonrasında bedeninden bir parçayı kanaryama hediye olarak verirdim... Hayır. Muhtemelen bundan hoşlanmazdı.

Yüzüme yerleşen adi gülümsemeye engel olamadım. "Anlaştık Joe."

Bir haltlar çevirdiğimi anlayacak kadar zekiydi. "Neyin peşindesiniz Bay Gowan?"

"Ayağıma kadar geldin, bize ihtiyacın var bu yüzden şartlarım olacak."

Dişlerini sıkıp başını salladı.

"Sadece ben ve seçeceğim birkaç üye. Bu ofisten çıktığımız an Carter Devaney ismini unutacaksın. Bir buluşma olacağını biliyorsun, çatışma olamayacak, sadece bilgi topladığınız sırada size eskortluk edeceğiz."

"Bu durum üyelerinizin hayatını tehlikeye atabilir Bay Gowan. Onları bilinçsiz bir şekilde sahaya mı çıkaracaksınız?"

Saha... Ah, o kelimeler. Aslında benimle geleceklere her şeyi anlatacaktım ama Riley'nin duymasını istemiyordum. Gelmek için ısrar edecekti, tehlikeli olduğunu bilirse beni dinlemeyecekti. Ancak yakında önemli müşterilerle buluşmalarımız vardı. İkimiz de aynı anda iki yerde olamazdık. Sorumluluğu üstlenmesi ve bu işi bana bırakması gerekecekti.

"Anlaştık mı Joe?" diye sordum.

Bir süre beni izledi ve ayağa kalkarken ceketinin önünü düzeltti. "Öyle olsun." Elini uzattı ancak sıkmadım.

Ayağa kalktığımda, dizlerimin üstüne çöküp onu kucaklayana kadar üstümde esip gürlemesine izin vereceğim bir fırtına içeriye girdi.

"Peruğunu sahneden tanıdım. Kahrolası jölen gözlerimi kör ediyordu Joe," dedi hâlâ sahne kıyafetleriyle olan Riley.

Agresif tavırları, sivri dili, o siktiğimin çorapları, kıyafeti, teninin görünen her parçası, öfkeyle gerilen kırmızı dudakları ve keskin gri bakışları aletimi sertleştiriyor; göğsümü hayalet tırnaklarla parçalıyordu.

Federal ajan ona surat asarak döndü. "Hepimizin mükemmel İtalyan genleri yok Riley."

"Belli ki," dedi ikimizin arasına geçip bir açıklama bekleyen bakışlar atarak. "Burada ne halt ediyorsun?"

Joe kravatını düzelttiğinde dudaklarım kıvrıldı. Riley onu geriyordu ve bu duruma bayılıyordum. "Oldukça meşgul görünüyorsun. Başkan yardımcılığı seni kesmemiş anlaşılan kulübe hemen uyum sağlamışsın."

Saçını sırtına atarak düzelttiğinde dilimi dudaklarımda dolaştırdım. "Parayı seviyorum. Sahnede olmayı seviyorum. İntikam almak için kendimi sürekli geliştirmeyi seviyorum. Erkeklerin karşımda kıvranmasını seviyorum." Gözlerini bana dikti, sahnedeki olaydan ve Joe ile onu davet etmeden bir görüşme yapmamdan hoşlanmadığı çok açıktı. "Ceplerindeki son kuruşa kadar alırken ve ilgileriyle egomu tatmin ederken, elimi boğazlarına dolamayı seviyorum."

Onu baştan aşağıya süzdüm ve bu vahşi arzuların beni nasıl azdırdığını görmesi için ona göz kırptım.

Joe alyanslarımıza bakıp şaşkınlıkla ıslık çaldı. "Sanırım tebrik etmeliyim?"

Kalçamı masama yasladığımda bakışlarımı Riley'den ayırmadım. "Ne demeliyim? Cebimdeki son kuruşa kadar onu şımartmayı, ilgimle egosunu tatmin etmeyi ve elini boğazıma sarmasını seviyorum."

Joe boğazını temizlediğinde Riley tamamen bana döndü. "Neden burada Dez?"

Ona Joe ile anlaştığımız bilgileri verdim.

Kısa bir süre sessizliğe büründü. Kaşlarını çatmış, kollarını göğsünde kavuşturmuş, gözlerinde şüpheyle Joe'ye bakıyordu. "Bu çok garip. Siz çocukların işinizde iyi olduğunu biliyorum ama böyle bir istihbaratı tam olarak nasıl elde etmiş olabilirsin?"

Joe omuz silkti. "Sizden zamanında nasıl aldıysam öyle. Kendi yöntemlerim var."

Riley başını salladı hâlâ şüpheliydi ama bunun mükemmel bir fırsat olduğunu biliyordu. Bağlantılarım hâlâ bizi kurşuna götürecek isme ulaşmaya çalışıyordu ve buluşma bizi, RDM gerçek bir saldırıya kalkışmadan birkaç adım ileriye götürecekti. Ayrıca Ironvale'i yeniden toprağın altına sokacaktım. Onlarla olan meselem farklıydı. RDM'den bile öncelikliydi.

"Pekâlâ bize bilgileri iletirsin. Orada olacağız," dedi.

Joe bizi başıyla selamlayıp kıçı tutuşmuş gibi içeriden çıkarken Riley'e başımı iki yana salladım. "Senin gitmen gereken buluşmalar var Riley. Onları savaşta bizi desteklemeye ikna etme ihtimalin benden daha yüksek, tehdidin büyüklüğünü bizzat RDM'i tanıyan birinden işitmeleri işe yarıyor. Bu iş bende. "

"Hayır," dedi gözlerinde gümüş alevler parlarken. "Orada olacağım."

Kendimi masadan itip ona doğru yürüdüm ve çenesini tuttum. Dokunuşumdan kaçmadıysa da bakışları öfkesini yeterince dile getiriyordu. "Haklı olduğumu biliyorsun tatlım. Aynı anda iki yerde olamayız. Müşterilerimizi ikna etmek bize bu savaşta avantaj sağlıyor, her biri eklendiğinde bir canın riskini azaltıyoruz. Kaldı ki, buluşacakları kişiler o kahrolası kulüpten. Orada olması gereken benim."

Gözlerini kaçırıp odayı izledi sonra da küfredip derin bir nefes verdi. "Sadece Gümüş Yükseliş üyeleri orada olacağı için. Nefretin neredeyse gözlerinden fışkırıyor Dez."

"Aynen öyle tatlım," dedim boğuk ve karanlık bir sesle. "Aynen öyle."

🐉

Joe ile görüşmemizden birkaç gün sonra Ironvale'deydim. Buraya adım attığım an geçmişin anıları zihnimi kuşatmış, nefretim boğazımı yakmış ve her köşede bekleyen karanlık ona gitmem için bana fısıldamaya başlamıştı.

Bu yeri çok daha önce haritan silmeliydim. Yaptıklarımız yeterli değildi. Hiçbir zaman yeterli gelmeyecekti. Altını üstüne getirmeli kahrolası her üyenin kanıyla yıkamalıydım.

Nefes almakta zorlanıyordum. Hiddet, kin ve yeniden depreşen intikam arzusu damarlarımda dolaşan bir hastalığa dönüşüyordu.

Micky Gowan'ın yalvarışları gözümün önüne geldi.

Savannah Gowan'ın kanlar içindeki yüzü.

Şıp, şıp, şıp.

Avuçlarıma bakmaktan kaçındım.

Gözümü kör ediyordu ve bu duruma düşmüşken ne denli zıvanadan çıkabileceğimi biliyordum. Kanlarını yağmur gibi yağdırmak istediğim her adam bir aradaydı. Boktan travmalarımın, bizi kahrolası bir tarikatın ağına düşürenler ve kıskançlığım bir araya gelince, nasıl bir adama dönüşeceğimi görenler sadece izlemek zorundaydı.

Şu anda ne kanunlarımızı ne de yeminlerimizi düşünebilecek durumda değildim. Dünyanın, sadece ben onu ateşe verdiğimde daha iyi bir yer haline geleceğine inanıyordum.

Ironvale'de köhne bir çiftliğin birkaç kilometre uzağındaki eski bir silolu su depo tankının altındaydık. Joe'nun görevlendirdiği birkaç ajan birkaç metre ötemizde ayrı bir araçtaydı.

Motosikletimle gelememekten nefret etmiştim, kendimi yarım hissetmiştim ancak Harley'lerle Ironvale'e giriş yapmak söz konusu bile değildi.

Yanımdaki Cooper buluşmanın gerçekleşeceği çiftliği dört farklı kamera görüntüsünden takip ediyordu. Cleo, Fox ve Bolin arkadaydı. Siktiğimin federal boklarına bulaşıyorduk, onlarla birlikte ajancılık oynuyorduk. Eğer bizi fazlasıyla ilgilendiren bir durum olmasaydı bulunduğum duruma düşmektense hayalarımı koparmayı tercih ederdim. Özellikle emektarımız Bolin benimle aynı fikirdeydi. Yol boyunca homurdanıp küfretmişti.

Seth'i bilerek istememiştim. Onun buluşmaya Riley ile birlikte gitmesi gerekiyordu. Yoksa küçük kanaryamı arkamda bırakıp gelemez, gelsem de şu anda bir kalp kriziyle karşı karşıya kalırdım. Riley kendini korurdu ama Seth'in yanlarında olması içimi rahatlatıyordu.

Telefonumdaki, Joe'nun bana ilettiği fotoğrafa baktım. Buluşmaya gelecek RDM üyesinin yüzüne. Dişlerimi ve yumruklarımı sıktım. Sonunda bir yüzü vardı.

Sarışın, temiz yüzlü, ukala bir gülümsemesi olan bir pislikti. Carter... Carter Devaney.

Boynumu büküp alnında açacağım delikle körpe suratını nasıl dağıtacağımı hayal ettim. Riley onda ne bulmuştu? Kendi kendini hangi parçasına âşık olduğuna ikna etmişti?

Riley kaç kere üstünde bu yüz varken adını mırıldanmıştı? Kaç kere sabah gözünü açtığında ilk gördüğü bu yüz olmuştu.

Zaten gergin olan sinirlerim kopma noktasına geldiğinde ekranı kapattım. Gözümün önüne gelen görüntülerle midem bulandı, karnımın içinde, derimin altında kaynayan hiddetin bir ölçüsü yoktu.

Komşu çocuğu görünümlü bir haindi. Rafaella Arco'yu nasıl ele geçirmişti? Nasıl onu hak ettiğine ikna etmişti?

Bu adam Riley'nin varlığının altında ezilirdi. Vahşiliğine meydan okuyamazdı, hiddetine direnemezdi. Onun karşısında bir dal gibi kırılırdı. Onu. Kaldıramazdı.

"Hırladığının farkında mısın evlat?"

Bolin'in bana seslendiğini duyunca boğazımı temizledim. "Hırlamıyorum."

"Benim yaşlı Harley'im beni yolda bırakmak üzereyken aynen bu sesi çıkarıyor."

"Siktir git," diye hırladım.

Cooper ekrandan başını kaldırıp bana ve kapattığım telefona baktı. "Başkan bundan hoşlanmayacak. Adamın adını neden herkesten gizledin?"

"Neden hoşlanıp, hoşlanmadığı umurumda değil. Neden burada olduğumuzu biliyor. Bir isim hiçbir şeyi değiştirmez."

"Bunu göreceğiz," dedi Bolin.

Cleo homurdandı. "İçimde kötü bir his var ve sebebi bir arabanın içinde sizinle tıkılıp kalmam değil."

Benim de vardı. En başından beri, Joe istihbarat aldığını söylediğinden beri. Ama bu akşam elde edeceğim ödülün açlığı mantığımı ve içgüdülerimi sollayıp geçmişti.

Çiftliğin yanında büyük ambara bakan ilk görüntüde iki araç belirdi. Sonra da diğer dördünde farklı açılardan görünen dört Harley ve bir araç daha ortaya çıktı.

"Başlıyoruz," diye mırıldandı Cooper.

Kameralar aynı anda sesi de aktarıyordu bu yüzden bir süre aracımızın içi motosiklet patırtılarıyla dolu. Sonunda kesildiğinde en öndeki piç kurusu motosikletinden indi. Yirmili yaşlardaydı, saçlarının yanlarını kazımıştı. Gözlüğünü başına ittiğinde onda tanıdık gelen bir şeyler fark ettim ancak gözüm sırtındaki Gümüş Yükseliş Motosiklet Kulübü sembolünden başka bir şey göremiyordu.

Hepsi öyleydi. Annemin eski kulübü, ailemin kanının aktığı yerde yeniden dirilmişti.

"Sakin ol." Bolin omzumu sıktı.

Görüşümü bir kırmızılık kaplarken yarıda kesildi. Kulüp üyesi beklerken, RDM'e ait olan siyah SUV'lerden dört iri yarı takım elbiseli dallama inip biri için kapıyı açtı. Koltuğumda dikleştim.

Bu sefer Cleo beni uyardı. "Gerçekten gerekmedikçe, buradan ayrılmayacağız başkan yardımcısı."

"Bana ne yapacağımı söyleme."

Cleo sustu. Dört farklı açıdan Carter'ın araçtan inmesini bekledim. Elim uyluğumda bir yumruktu, belimdeki silaha gitmek için sabırsızlanıyordu.

Adam inerken kulaklarım uğuldadı, başım çatlayacak gibiydi.

Sonunda kulüp üyesine doğru yürümeye başladı.

"Bu da ne?"

"Bu sikik herif de kim?"

Sürünün sorusu uğultunun içinde kayboldu.

O değildi.

Tekrar fotoğrafa baktım sonra da kameralara.

Bu adam Carter değildi.

Elimle yüzümü sıvazladım. Hayal kırıklığı derimin altına yerleşmişti ama büyük bir çoğunluğu tekrar gün yüzüne çıkan mantığım ve içgüdülerimden kaynaklanıyordu.

Joe, RDM'i temsilen Carter Devaney'in geleceğini söylemişti. İstihbaratı netti. Ama bu adam başka biriydi.

"Billy Davis sen misin?" diye sordu Carter olmayan şerefsiz.

İsmi duyunca kaşlarımı çattım.

Bolin mırıldandı. "Davis mi?"

Karanlık bodrum. Parlayan bıçak. Savannah Gowan'ın beni yatıştırmaya çalışan sesi. Bir adam. Birçok adam. İçimde tuttuğum ölüm yeminleri ve dışa vurduğum bağırışlar. Beni tutan eller ve prangalar.

Davis.

Orospu çocuğu.

Elim kapıya gittiğinde Bolin arkadan omuzlarımı yakaladı. "Evlat..."

Hepsini öldürdüğümüzü sanıyordum. O gün orada olanları katletmiştik. Ancak anlaşılan biri gözümüzden kaçmıştı. Micky ve Savannah Gowan'ın öldürenlerin sadece kulübü değil, kanlarından olanlar da yaşıyordu.

Buluşmaya odaklanmak için derin nefesler aldım. Carter burada değildi. Ama bir Davis buradaydı.

"Plan basit," dedi adam. "Paketi alacaksınız. Onlarla istediğiniz gibi eğlendikten sonra Valstanhill'e sokacaksınız. İsimsiz bir ihbarda bulunacaksınız. Birkaç gencin kaçırıldığını gördüğünüzü söyleyeceksiniz. Gerçek isimlerinizi duymalarına, yüzlerinizi görmelerine izin vermeyin. Hatta kulaklarına Mahşer Sürüsü üyeleri tarafından nasıl ele geçirildiklerini fısıldayabilirsiniz."

Tüm kanım çekildi. Burada ne haltlar dönüyordu?

Arkadaki üyelerden biri gülerek bağırdı. "Altımdakinin ismimi inlemesinden hoşlanırım ama bu sefer bana Sin Gowan diye hitap etmesi daha çok tatmin edecek."

"Orospu çocukları," diyerek kendini koltukta geriye bıraktı Cooper.

Billy Davis arabaya şöyle bir göz attı. "Çok riskli. Sınırlarını iyi koruyorlar, bunu üstlerine yıksak bile Mahşer Sürüsü'nün insan kaçakçılığına bulaşmadığını herkes bilir."

Adam arkasındakilere işaret verdiğinde arabadan baygın halde dört genç indirdiler. İki erkek iki kız, küçüklerdi. Başlarında çuval vardı ama en fazla on sekiz ya da on dokuz yaşlarında olmalılardı. Tüylerim diken diken oldu. Araçtan inmemek için kontrolümü son damlasına kadar kullandım.

"Helbarvest'i avuçlarının içine aldılar bunu da herkes biliyor. Valstanhill'i bir süredir gözden çıkardılar, alabilecekleri darbelerin Carltown ya da Ottalane'den geleceğini düşünüyorlar. Kolay olacak." Adam cebinden bir şey çıkardı ve havaya atıp tuttu. Bizim madalyonumuz gibi Redemorte'yi temsil eden altın bir paraydı. "Ayrıca Mahşer Sürüsü'nün insan kaçakçılığı işine girdiğini ortaya seren birçok kanıt yarattık."

Güldüm. Kahkaha attım. Sürü delirmişim gibi beni izledi. "Hepsini öldüreceğim," dedim neşeyle. "Hepsini paramparça edeceğim."

"Dez..."

Bize bir tuzak kuruyorlardı. Ağa çoktan izleri bırakmışlardı. Ellerine ya koz geçecekti ya da bizi ortadan kaldıracaklardı.

Cesedimi çiğnemeleri gerekirdi.

Billy başını sallayıp gençleri teslim almak için harekete geçtiğinde arabayı çalıştırdım. Sürüme baktığımda çoktan silahlarını çıkardıklarını ve beni beklediklerini gördüm.

Gaza bastığımda federaller araçlarından inip bağırarak durmam için yolumu kesmeye çalıştılar, yanlarından geçip gittim.

Dikiz aynasından baktığımda çiftliğin aksi yönüne sürdüklerini gördüm. Joe beni uyarmıştı. Çatışmaya müdahale etmeyeceklerdi.

Süratle aracı sürüyor bir yandan belimden silahımı çıkarıyordum. Gözüm kameradaydı, kulüp üyeleri baygın gençleri kucaklarında taşıp kendi araçlarına götürüyordu.

Çiftliğin etrafındaki çitleri gördüğümde gaza bastım ve ezip geçtim. Aracımızı fark edip telaşa kapıldılar.

Yüzüme vahşi bir gülümseme yerleşti. "Sıkı tutunun."

Toprakta sarsılarak ilerlerken ambarı görünce sola kırdım. Motosikletler yolumun üstündeydi kulüp üyeleri koşarak onlara ulaşmaya çalışıyordu. Gazı kökledim ve yanındaki adamlarla beraber motosikletlere çarptım. Darbenin etkisiyle koltuğumda sarsıldım ama durmadım. Bir kolun, bacağın ve Harley'lerin aracımızın önünden altına kaydığını, onları ezdiğimi, çiğnediğimi görene kadar sürmeye devam ettim.

Geri vitese taktığımda Bolin çoktan camdan silahını doğrultmuştu ve ateş ediyordu. Tarikat üyeleri araçlarına binmek üzereyken, Davis son genci kendi araçlarına götürmek için uğraşıyordu.

Tekrar gaza yüklendim. Geri geri gittim, gittim, sürat kazandım ve direksiyonu sımsıkı kavrayıp SUV'lerden birine çarptım. Adamlardan biri araçların arasında ezilmişti. Başım geriye savruldu ancak beynimin iki saniye kadar yerinden oynadığı süreyi bile düşünerek geçirmeden araçtan fırladım.

Silah sesleri patladığında eğilip araçların arasında saklandım. Tam yanımdaki kemikleri ve kafası ezilmiş adam son nefesini verip gözlerime bakarken yeleğimi tutmaya çalışıyordu.

Silahımı şakağına dayadım ve tetiği çektim. Beyni patlayıp kan yüzüme sıçrarken diğer tarafa döndüm ve kaputun altından eğilip diğer araçlara baktım.

Billy aracı çalıştırmayı deniyor ama başaramıyordu. Gülümsedim.

Cleo ve Cooper çoktan iki RDM piçini indirmişti.

Carter olması gereken hayal kırıklığım göğsünü tutmuş bir halde yarı bedeni araca yaslıyken yerde yatıyordu. Bolin tepesindeydi ve bana bakıyordu. Emrimi bekliyordu.

Adamın yanına yürüdüğümde öksürürken dudaklarından kan fışkırdı. Eğilip yanağını hafifçe tokatladım. "Biraz daha dayan olur mu? Hemen döneceğim."

Billy'nin aracına döndüm ancak onu içeride göremedim. Silahımı doğrultarak etrafıma bakındım.

Araca çapraz adımlar atarak yaklaştım. "Billy Billy Billy. Nereye saklanmış olabilirsin?"

Aracın sol tarafında bir hareketlilik gördüğümde dikkatimi oraya verdim. Kandırmacaydı. Kulüp üyelerinin cesetlerinden biri yere düştüğü an diğer taraftan Billy'nin silahı parladı.

Kendimi yere atıp koştum ve sırtımı plakaya yasladım. "Onlar gibi pek bir şey hissetmeden ölebilirdin ama soyadın işleri biraz karıştırıyor," diye seslendim.

Karşılık vermeyince eğildim ve onu hangara koşarken yakaladım. Arkasından ateş etmedim. Sadece koştum.

Büyük kapıyı açamadan çizmemin içinden bıçağımı çıkardım. Ve fırlattım. Eli bıçakla birlikte hangarın kapısına çivilenince bağırdı.

Oyalanmadan bıçağı çekip çıkardığında dişlerini sıkarak bana döndü. Yüzündeki benzerliğin etten kemikten haliyle yüzleştiğimde görüşüm tamamen bir hayvana ait olmuştu.

Silahımı kaldırdım ve üstüne atıldım. Çıplak ellerimle.

Karşı koydu.

Boğuştuk.

Birkaç yumruk ya da bıçak darbesi isabet ettirmiş olabilirdi, bilmiyordum.

Sadece sırtını kapıya vurarak, onu yumrukluyordum. Sıçrayan, elime bulaşan sıcak kandan onu tutmakta zorlanıyordum. Vuruşlarım isabetli olsa da kayıp gidiyordu.

Biri arkamdan gelip beni yeleğimden tutup çektiğinde arkama dönerek hırladım.

Cooper ellerini havaya kaldırarak geri çekildi. Bana delirmişim gibi bakıyordu. "Öldü Dez."

Burnumdan derin nefesler alırken göğsüm şişti ve başımı eğip yerdeki et yığınına baktım. Geçer sanmıştım. Karanlık biraz geriye çekilir ve bana dinlenmem için izin verir diye düşünmüştüm. Ama yanıldığımı paramparça olmuş o suratı gördüğümde anladım.

Hiçbir zaman yetmeyecekti.

Bıçağımı alıp Cooper'a verdim. "Yeleğini çıkar sonra da gençleri kontrol et."

Bıçağı alıp başını salladı. Ne yapacağını biliyordu. Sırtına imzamızı atacak ve onu herkesin görebileceği bir yere asacaktı.

Bolin'in başında dikildiği adama yürüdüm. Sadece gözlerini hareket ettirebiliyordu ve vakti azdı.

Çömelip başını saçlarından kavradım. "Nerede kalmıştık? Ah, evet. Şu tuzak..."

Adam gülmeye çalıştı, tıkandı, öksürdü sonra küçük bir nefes çekti. "Ç-çoktan başladı." Kanla ıslanmış dişlerini gösterdi, gözleri kayıyordu. "B-benim c-canım değersiz. Ben hiç kimseyim. Bedelimi coşkuyla karşılıyorum." Gözleri Cooper ve Cleo'nun gençleri çıkardığı araca kaydı. "Tam o-olarak, olmanı istediğimiz yerdeydin."

Bakışları boşluğa kaydığında geri çekildim. Bedenimde bir alarm çalıyordu. Gökyüzünde bir karartı üzerime çöküyordu.

Çünkü sözlerini kavramıştım. Onu burada bıraksam bile izleri kimseyi Redemorte'ye götürmeyecekti. Bu işten sıyrılacaklardı. Bunu bilerek Ironvale'e gelmişlerdi.

Tam olarak istediğimiz yerdeydin...

"Dez..." Cleo'nun şok içinde açılmış gözlerine baktım, yere eğilmiş gençlerden birinin başındaki çuvalı çıkarmıştı. "Ölmüşler. Neredeyse birkaç gün geçmiş."

Midem bulandı. Bolin ağzını kapatıp küfrederek sırtını araca yaslarken genç bedenlere baktım. Çocuk sayılırlardı. Sadece on sekiz ya da on dokuz.

Araca yumruğumu geçirip kendimi geriye attım. Ellerim titriyordu. "Siktir!"

Cooper yumruğunu ağzına bastırarak başka birinin başındaki çuvalı çıkardı. Alnına bir şey yapıştırılmıştı.

Tam olarak istediğimiz yerdeydin...

Gençler yaşıyormuş gibi konuşmuşlardı. Planlarını ona göre kurgulamışlardı. Burada olduğumuzu biliyorlar mıydı?

"Nedir o?"

Cooper kâğıdı okurken yutkundu. Kendi kendine tekrarladı. Yüksek sesle okumadan önce burun delikleri öfkeyle genişledi. "İsmi. Andrej Mirosevic."

Cleo'nun gözyaşları kesildi. Kucağındaki diğer gence bakarken yüzünü bana çevirdi. Hepsi bana bakıyordu.

Mirosevic.

Mirosevic.

Orospu çocukları.

Sakinleşmek için yumruklarımı sıktım. Birkaç nefes. Gereken buydu. Kendimi kaybetmemem gerekiyordu.

Tam olarak istediğimiz yerdeydin...

Kaskatı kesilen yumruğumu açmakta zorlanarak telefonumu çıkardım. Hurdaya dönmüş aracımıza koşmaya başlamıştım.

Kadınım. Benim kadınım. Benden kilometrelerce uzakta olan karım...

"Onları araca taşıyın. Hiçbirini burada bırakmayacağım." Cleo ayağa kalkarken bağırdım. "Hızlı olun!"

Mirosevic.

Mirosevic.

Sürücü koltuğuna geçerken arkamdaki tuzağı, Gümüş Yükseliş'i, ağdaki açıklarını ve açıklarımızı, her şeyi unutmuştum.

Telefonumu çıkardım. En az on cevapsız arama vardı. Altısı Riley'den kalanı abim ve diğerlerindendi. Kalbim göğsüme çarpmaya başladı. Acıyordu. Böyle bir korku ve endişeyi daha önce hiç tatmamıştım.

O bodrumda bile.

Karanlığın içinde günler boyunca kanla uyumuşken bile.

Riley'i aramak üzereyken telefonum çaldı.

Logan'dı.

Açarken nefes bile almıyordum.

Konuşmasını bekledim.

Derin bir nefes aldı. O nefesi tanıyordum.

Sonra da bağırdı.

"Neredesiniz siz! Neredesiniz!"

"Riley," diyebildim sadece. "Riley yanında mı?"

Bebeğim yanında mı? Kadınım, karım yanında mı?

Tekrar derin nefesler çekti. Cevap vermedi.

"Logan!"

"Sırplar bizi sattı. İntikam istediklerini söylediler."

Sırplar, Mirosevicler... O gençler müşterimizin çocuklarıydı.

"Gafil avlandık Dez."

Riley'nin görevi. Riley'nin göreviydi. Riley'nin buluşmasıydı.

Tam olarak istediğimiz yerdeydin...

Riley

Axel'ın acı içinde adımı bağırdığını duyuyordum. Ama acıyan boğazımdan dökülen sadece aralıksız çığlıklar olduğu için ona seslenemiyordum.

Üstümdeki adam yüzüme yumruk attığında başım diğer tarafa döndü. Şiddetle patlayan acıya dişlerimi sıktım. Her yerim acıyordu. Bedenimdeki her hücre. Kan kaybediyordum. Ve yorulmuştum.

"Benimle geliyorsun vahşi sürtük!"

Bir diğeri adamı tekmelemem için bacaklarımı tuttu.

"Bırak beni orospu çocuğu! Bırak beni!" diye çığlık atarken onu tekmelemeye çalıştım.

"Hiç sanmıyorum," diyerek hırladı üstümdeki Sırp. "Kanımızdan olana dokunmaya cüret ettiniz. İş birliğimize ihanet ettiniz." Kendi dilinde küfretti ve yüzüme tükürdü. "Sırtımızdan bıçaklayacak kadar aptal olanlara ne yaparız biliyor musun?"

Cebinden çıkardığı şırınga boynumun yanında parladığında gözlerim büyüdü ve var gücümle başımı çevirip elini ısırdım. Bağırıp tekrar karnıma vurmaya yeltendiğinde çizmemdeki bıçağa ulaştım.

Çığlığı basarak tam boynuna sapladım. Kan yüzüme yağarken adam boğazını tutarak üstüme yığıldı.

Ağır bedeni çırpınarak, vücuduma çarparak boğulurken bıçağımı çektim ve hırlayarak kulağına yaklaştım. "Ne diyordun pislik?"

Onu titreyen kollarımla üstümden attım. Diğeri yerini almadan dizlerimin üstünde doğruldum. Karnıma tekme atacakken, kemiklerim sızlayarak itiraz etse de yana kaçtım.

Ama başıma inen yumruktan kaçamadım. Suratım yere çarptığında çakıl taşları ve camlar yanağımı kesti. Saçımdan tutup beni yerden kaldırdı. "Sen şanslı olansın güzelim. Bize ulaştıklarında seni canlı istedikleri için Tanrı'ya dua et."

Yerdeki şırıngaya gözünün ucuyla baktığında dikkat dağınıklığını kullanarak başımı geriye attım. Burnuna çarptığımda çıtırtıyı kafatasımda hissettim. Haykırdı, kafamın içindeki çınlamaya aldırmadan arkamı döndüm.

Ağzına kanlar akarken o da benim gibi bıçağını çekti. "Fikrimi değiştirtme ve uslu bir kız ol."

Gülümsemek ona en sürtük sırıtışımı vermek istedim ama canım gülümseyemeyecek kadar acıyordu. Gözümün içine kaçan kanı sildim.

"Keşke senin de benim fikrimi değiştirmek gibi bir fırsatın olsaydı."

Üstüme atıldığında eğilip yana çekildim. Kolunu arkasına doğru savurduğunda bıçak yüzümü teğet geçti. Bıçağı avcunda döndürüp diğer tarafımdan salladığında kolumu çizdi.

Tıslayarak geri çekildiğimde hayvani bir hırıltıyla bedenime çarptı.

Beni yere düşürdü, başım zemine çarptığında üstüme oturdu. İşim bitmek üzereydi. Gücümün son damlasını da tüketiyordum.

Bıçağını gırtlağıma dayayamadan dizimi sırtına geçirdim. Öne doğru sendelediğine bıçağımı koluna sapladım. Bağırdı. Bağırmakla o kadar meşguldü ki, yakasından tutup onu yana devirdiğimde ve üzerine çıktığımda nefes alacak şansı olmamıştı.

Bıçağı göğsüne sapladım. Çektim ve bir daha sapladım.

Öldüğüne emin olduğumda kendimi yere attım. Yan dönüp öksürdüm ve kırık camlar avuçlarımı keserken, elimle zemini yoklayarak telefonumu aradım.

Bulduğumda ağlamak üzereydim. Yıllar sonra çaresizliğim yüzünden ağlamak üzereydim.

Sürünün kavgasını izlerken gözlerim kararıyordu, bana doğru gelen iki Sırp daha vardı.

Camı kırık telefonun ekranını açtım. Parmaklarım kandan kayarken onun adına bastım.

"Aç şunu... Aç şunu Dez."

Neden onu aradığımı bilmiyordum. Uzaktaydı. Yetişemezdi. Vaktinde burada olamazdı.

Ama onun sesini duymalıydım. Kanaryam ya da tatlım ya da herhangi bir şey dediğini işitmeliydim. Damarlarımı meydan okuma tutkusuyla doldurmalıydı, bana güç ve direnç kazandırmalıydı.

Çaldı. Çaldı ama açmadı.

Boğazımdan acı bir ses yükseldi. Göğsüm hayal ve kalp kırıklığıyla ağrımaya başladı.

Kimseye ihtiyacım yoktu ama onun, sadece onun benim için gelmesini istiyordum.

Bir daha aradım.

"Bebeğim..." diye fısıldadım kendi kendime, sahte kocama. "Aç sunu."

Tehdidin büyüklüğü gözümün önündeydi. Beni götürmek istiyorlardı. Benimse tek istediğim ona ulaşmaktı. Söylemem gerekenler vardı.

Ironvale'deydi ama tehlikede değildi. Açması gerekiyordu. Ona ihtiyacım varken neden yanıtlamıyordu?

Neredeyse yalvaracaktım. Ben asla yalvarmazdım. Ama canım yanıyordu ve onu istiyordum.

🐉

Ve bölüm sonu canavarı!!! derken biraz korkuyorum.

Yorumlarınızı alacağım sessizce, kabuğuma çekilerek...

Siz beni paralamadan önce bu bölüm sonrası BİR ZİYAFET SÖZÜ VERİYORUM. Ama nasıl olacağını söyleyemem... Bir de ondan sonrası var tabii. Birinci kısmın sonu geliyor....

Bölümü iki part olarak ayırdığım için bir sonraki bölüm çabuk gelecek aşklarım. Yazmaya devam ediyorum.

Şimdiiilik kaçıyorum

Sizi çok seviyorum

Kendinize bebek gibi bakın

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.