İçeriğe geç

Yalanlar Mirası (Kemikler Mirası İkinci Kitap)

Bölüm 14 · 64 dk okuma

Yalanlar Mirası (Kemikler Mirası İkinci Kitap)

Bölüm 14

On İkinci Bölüm: Küçük Kanarya

Selamlar en sevdiklerim.

Nasılsınız nasıl gidiyor?

Sizi çok özledim çünkü uzun zamandır görüşmüyorduk, bu yüzden iki bölüm uzunluğunda bir bölüm atıyorum.

Ayrı kaldığımız için felaketler ve alevlerle geldim. O yüzden kendinizi hazırlayın. UYARDIM. SOĞUK BİR SUYA İHTİYAÇ DUYANLAR İÇİN SORUMLULUK KABUL ETMİYORUM.

O zaman sizi şöööyle bölüme alıyorum.

Kaskları takın lütfen!

Keyifli sürüşler ::))))

Bu arada iki bölüm şarkımız var malum, çok uzun heheh.

Come Along

Ve Portishead - Roads

Yalanları Mirası On İkinci Bölüm

"Küçük Kanarya"

Dez

Mahşer Sürüsü Motosiklet Kulübü müşterileriyle aynı masaya oturduklarında bir içkiden fazlasını içmezdi. Teslimatı beklerken sessizliği doldurmak için havadan sudan konuşmazdık. Bir pakete eskortluk ediyorsak yoldan ayrılma zamanımız geldiğinde, sadece uzaklaşırdık. Eğer her zamankinden daha fazla kirlendiysek sadece işi tamamlar, kan lekeli ellerimizi sıkarak başımızı sallar sonra da gidip kirden arınırdık.

Aramızda her zaman iki tarafın da aşmaması gerektiğini bildiği bir sınır olurdu. Kara para aklamak için mekânlarımızı kullanmalarına izin veriyor ve payımızı alıyorduk, yerin on metre altına mezar üstüne mezar kazıyor ve izlerini saklamalarına yardım ediyorduk, Tanrı’nın kendisinin bile göremeyeceği yöntemlerle silah ticareti gerçekleştiriyor ve çok önemli bir anda o silahları bizden aldıkları için dua etmelerini sağlıyorduk, onlara eskortluk ediyor ve hem kıçlarını koruyor hem de çok daha önemli bağlantılar sağlayabiliyorduk, eğer uyuşturucu istiyorlarsa başkaları için sorgulanabilir ama bizim için bir kanun kadar geçerli ahlaki değerlerimizle en iyisini elde ettiklerinden emin oluyorduk ama asla isimlerimizden ötesini bilmiyor, omuz sıvazlamıyor, samimiyet kurmuyorduk.

Hepimiz dünyanın gri ve karanlık alanlarında birer gölgeydik. Müşterilerimiz güçlü ailelerden, iş insanlarından, ordulardan ya da kartellerden oluşuyor olsa da bizim gölgemiz her zaman daha büyüktü.

Ne kadar güçlü olduklarının, kendi dünyalarında verdikleri savaşların ne kadar acımasız olduğunun bir önemi yoktu; bizden korkuyorlardı.

Çünkü biz onların gözü, kulağı, kaynağı, karanlıkta sakladıkları utançlarının şahidi ve sırlarıydık.

Ancak İskelet Meclisi aracılığıyla, Don Viperan’ın yıllar önce temelini attığı RDM pisliği hepimize bulaştığında midemi bulandıran bir bağ kurmuştuk.

Sikik bir bağ.

Savaş sırasında bize destek olmaları için çoğunu tehdit etmiş, şantaja maruz bırakmış olsak da bize güvenmekten ve bir içkiden fazlasını içmekten başka şansları yoktu. Aynı şekilde biz de onlara gülümsemeye mecburduk. Çünkü hepimiz o kahrolası ağın bir parçasıydık.

Bütün haftam, başkan yardımcısı olarak sadık müşterilerimizi RDM’in harekete geçtiğini ve gözlerini dört açmaları gerektiğini söylemek ve her biriyle ayrı ayrı iletişime geçmekle geçmişti.

Ancak Ruslar zordu. Özellikle bizimle yüz yüze buluşmak isteyen, paranoyak Gusev ailesi.

Savaştan önce Don Viperan’dan büyük kazık yemişlerdi, o kazık çocuklarının mezarlarının üstündeydi. Bu yüzden kudurmuş sırtlanlar gibi davamızın gönüllü bir parçası olmuşlardı.

Evet, samimiyet…

Vasily Gusev hepsinden daha paranoyak ve yerinde duramayan, konuşurken tüm beden dilini kullanan bir piç kurusuydu.

Teslimatı yüz yüze yapmak istemiş ama bölgemize girmek istememişti. Bu yüzden tarafsız bölge olan Helbarvest eyalet sınırlarının hemen dışında, Carltown ve Ottalane’in ortak sınırına yakın olan Barış Kilisesi’nde bir buluşma gerçekleştirmiştik.

Bir zamanlar Beş Halka’nın kulüpler arasındaki barışı temsil etmesi için sahiplendiği viran bir kiliseydi. Barış… evet, o barışı bozmuştuk ve bu bana büyük bir zevk veriyordu.

Sürü silah dolu varilleri Vasily’nin adamlarının getirdiği tıra taşımalarına eşlik ederken, Vasily bir sırada oturmuş hacını alnına bastırarak ele geçirilmiş bir psikopat gibi dua ediyordu.

Çene kaslarımı sıkmaktan başım ağrıdığı için yüzümü ovuşturdum çünkü dua ettiği varlığın Tanrı olmadığına çok emindim.

Gözleri ikimizin de önünde, sunağı incelerken kalçalarını davetkar bir şekilde kıvırarak yavaşça volta atan ve bu sırada parmaklarının arasında bir bıçak döndüren kadındaydı.

“Tanrı’nın sana gökten dağıttığı silahlar için dua etmeyi bitirdin mi Vasily?” diye sordum homurdanmamaya, hırlamamaya, ayak bastığımız yerden daha kutsal görünen kadına bakan gözlerini oymamaya çalışarak.

Siktir, onu suçlayamıyordum ve bu içimdeki sahiplenici pisliği daha da kudurtuyordu.

Vasily onun uzun esmer bacaklarını, kalçalarını saran kot şortunu ve yeleğinin üstündeki yediye dolanmış ejderhasına dökülen saçlarını izlerken dilimi damağımda dolaştırarak görüşünü kapattım. Göğsümde kavuşturduğum kollarıma bakıp hacını parmağında salladı.

“Ya Tanrı tohumlarımın vaktinin dolmak üzere olduğunu söylüyor ya da çok fazla votka içiyorum Dez…” Başını eğip Riley’e hayranlık dolu bir bakış daha attı. “Evlenmek istiyorum.”

Bu adama ihtiyacımız var. Bu kahrolası pisliğe ihtiyacımız var… Avuçlarım elindeki hacı gırtlağına itme arzusuyla kaşınırken kendime bunu hatırlatıyordum.

“Önerim…” dedi Riley yanımdan geçip Vasily ile arasında bir sıra kadar mesafe bırakıp ahşaba kalçasını yaslarken. “Votkayı azaltman. Evlenmek, kesinlikle hayır.”

Keskin, aletime ve vücudumdaki tüm kaslara şarkı söyleyen sesi, teninin sıcaklığıyla birlikte beni çarptı.

Bir hafta olmuştu. Eşyalarını artık ikimize ait olan eve taşımış, sahte bir evliliği birlikte solumaya başlamıştık. Ayrı odalardaydık. Artık sadece kulüp evinde, sürüşte ya da White Rabbit’te bir araya gelmiyorduk. Salonda karşılaşıyorduk, gece yarısı mutfakta denk geliyorduk. Aynı masada yemek yemiyor ama aynı yemekleri paylaşıyorduk. Geceleri birbirimize rastladığımızda, aynı odada bulunmamıza rağmen tek kelime etmeden kahvemizi, sigaramızı ya da içkimizi içiyorduk.

Bir cehennemdeydim. Bu kadar yakınımda olması beni delirtiyordu. Uykusuzdum. Susuzluktan ölen, kafasını bir kovaya daldıran ama onu içemeyen bir adam gibiydim. Tetikteydim, karanlığım hakkında meraklanmasına sebep olacak bir hata yapmamak için diken üsteydim ancak patlamak üzereydim.

Onu sürekli izliyordum. Duş alışını dinliyordum, koridorda yankılanan adımlarını sayıyordum, uyurken yatağının başında oturup onu izlememek için kapının dışında kaldığımdan emin oluyordum. Uykusunda bir daha başka bir adamın adını sayıkladığını duyarsam neler yapabileceğimi kestiremiyordum.

Çünkü sahte karımın tadına bakmıştım.

Tanrı aşkına… Mutfakta, Killian pisliği bizi dinlerken parmaklarımın her yerine gelmesini sağlamıştım. Riley’nin içindeydim, sıcaklığını, sıkılığını, güzelliğini daha önce hiç olmadığı şekilde keşfetmemiştim. Bir hafta olmuştu ama ekseninden kayan dünyam hâlâ düzelmiş değildi. İniltileri hâlâ kulağımdaydı, ıslaklığı sanki hâlâ parmaklarımdan damlıyordu, kesik, muhtaç nefesleri soluğunu verdiği yüzümdeydi.

Üçün ilki… Bu kendi kanımla derisine kazıdığım bir yemindi. Ona takıntılı olabilirdim ama içimdeki canavar zekiydi, hırslıydı, oyunlardan zevk alıyordu. Bu yüzden bekliyordum. Aklıyla oynuyordum, değişen bakışlarını, gözlerine yansıyan düşünceleri izliyordum. Derisinin altına sızdığımı bilmek beni tatmin ediyordu.

Ona âşık olmakla beni tehdit ediyordu bense benim için delireceği, güzel boynunu bükerek önümde diz çökeceği günü bekliyordum.

Riley bükülmesi imkânsız bir çelik gibiydi. Üzerinde bıraktığım ufacık bir etki, minicik bir çizik bile bir kralın tahtına yerleşmesi kadar büyük bir zaferdi.

Sahip olduğum her isimle dünyaları fethedebilirdim; motosikletimin gidonunda ya da silahımın üzerindeki tek bir parmağımın hareketi bile insanları altına işetecek güce sahip olabilirdim ama o her zaman benim kana susamış zaferim olacaktı.

Vasily alyanslarımıza bakıp tıraşlı başını geriye atarak kahkahayı bastı. “Sen şansla kutsanmış bir adamsın Dez. Onu elinde tutmak için daha çok uğraşman gerekiyor yoksa biri senin yerine bunu yapar.”

“Tek kelime daha edersen, pakhanın varilin içinden parçalarını ayıklamak zorunda kalır.”

Soğuk tehdidim Vasily’nin kahkahasını bıçak gibi kesti. O, yüzümdeki son derece gerçek tehlikeyi izlerken Riley, “Bugün yarıştırdığınız siklerle uğraşmak istemiyorum,” diye mırıldanarak iç geçirdi.

Rus pisliği aniden, bu sefer daha yüksek sesle kahkaha atıp ayağa fırladı. “Evet, evet, variller…” Ellerini çarpıp parmağını göğsüme doğrulttuğunda çoktan cinayet için nefes almaya başlamıştım. “Hadi bana Ironvale’den gelen bir tekliften bahsedelim…”

Ironvale… Orospu çocukları.

Vasily, hangi halttan bahsettiğini bildiğimi düşünerek dramatik bir bekleyişle tepkimi ölçtü.

Riley homurdanarak küfrederken adamın pörtlek gözlerine bakmaya devam ettim.

“Bu işte yeni değiller. Köklü bir kulüp, sadece baştan bir yapılanmaya gitmişler. Mahşer Sürüsü’nü de oldukça iyi tanıyorlar…” Islık çaldı. “Malınızın kalitesi neredeyse aynı, üstelik bana iyi bir fiyat çektiler…”

Omuz silksem de, kafamın içinde alevlerin yuttuğu bir Ironvale hayal ediyordum. “O zaman neden buradasın Vasily? Neden kabul etmedin?”

“Henüz reddetmedim. Sadece rekabete nasıl tepki vereceğinizi görmeyi bekliyorum.”

“Vasily…” diye küçük bir budalayı azarlıyormuş gibi cık cık etti Riley. “Çok cüretkarsın. Sizin de kıçınızı Redemorte’nin elinden kurtarmaya çalışıyorken, gerçekten, yine onların ağına mı düşeceksin?”

Adam teslim olurcasına ellerini kaldırdı. Kulübün RDM için çalıştığını elbette biliyordu. Müşterilerini kazanmak, görünen o ki müşterilerimizi taraflarına çekmek için dürüstlük yolunu seçiyorlardı. Ucuz bir numaraydı.

“Geçen hafta uzak akrabalarımdan birini öldürüp, dört saat süren bir aile yemeği sırasında babasının yanına oturttum. Yani ahlak pusulamın biraz yanar döner olduğunu söyleyebilirim. Eğer tarikatın ağından çıkamazsam…”

“Ağın getirdiği avantajları kullanırsın…” diye tamamladım. Dediğim gibi, griler ve siyahlar bizim dünyamızı tanımlıyordu. Vasily’nin burada olma sebebini paranoyası sanmıştım ancak sadece seçeneklerini değerlendirmeye çalışıyordu. “Senin düşmanın Don Viperan’dı. Redemorte ile bir derdin yok ya da yaptıkları işlerle…”

Başıyla onayladı. “Bu sadece iş Dez. Besleyecek boğaz, koruyacak insan çok. Ve o pislikler yer altından dünyayı yönetiyor.”

“Onlar için hiçbir değerin yok Vasily. Hiçbir zaman da olmayacak.” Riley kovboy çizmelerinden birini sıraların oturağına yaslayıp öne eğildi. Adamın damarına basmıştı ama bu konuda yaramaz bir çocuğun balonunu patlamış kadar rahattı. Bu kadın…

“Bölgenizin pakhanı için çalışıyor olabilirsin ama örgütünüzden en tepedeki isim bile onlar için hiçbir şey ifade etmiyor. Sadece alt tabaka, harcanabilir, haraç alınabilir, kanlarının dökülmesini önlemek için öne sürülebilir birkaç lağım faresinden ibaretsiniz. Onlara kazandırdığınız parayla kendilerine sakız alabilirler.”

Riley’e doğru bir adım atmaya cesaret ettiğinde başımı yavaşça iki yana salladım.

“RDM sıradan bir suç örgütü değil. Savaş masalarında kritik roller oynuyorlar, hükümetlerin sırlarını saklıyorlar, yaptıkları işlerin hiçbiri yasal değil ama iş birliği yaptıkları isimlerin yasalar üstünde büyük güçleri olduğunu söylediğimde bana inan. O ağdan kurtulmak tek şansın. Eğer kurtulamazsan seni çiğ çiğ yutarlar.”

Vasily çenesini sıvazlayıp homurdanarak kendini tekrar oturağa bıraktı ve “Beni tedirgin ediyorlar,” diye itiraf etti.

“Bir de sana tasma taktıklarında neler olacağını düşün,” diye karşılık verdim. “Onların adı altına attığın hiçbir imzaya güvenemezsin.”

Tek kaşını kaldırdı. Önce Riley’i baştan aşağıya süzdü sonra da bana döndü. “Ağdan kurtulmak için size desteğimi verecek kadar güvenebilirim yani, öyle mi?”

Dürtülerim çoğunlukla mantığımla birlikte çalışırdı. Ancak söz konusu yanımdaki kadın olduğunda, ben güvenilir bir adam değildim. Attığı ufacık bakışta yatan beğeni, bombanın piminde dolaşan bir parmağın gücüne sahipti. Bana yaptığı buydu.

“Sadece tek bir şey Vasily. Bana güvenemeyeceğin tek bir kırmızı çizgi var.”

Yüzüne muzır bir gülümseme yayıldı. “Merak etme Dez. O kırmızı çizgiyi kör bir adam bile görebilir.”

Bahsi geçen kırmızı çizginin bakışları yan tarafımı yakıyordu. Burada sadece bir sınır çizdiğim düşünülebilirdi. Sahte karımı, başkan yardımcımı, küçük kanaryamı koruduğum yanılsaması yaratıyor olabilirdim. Ama sözlerimin ardındaki gerçekler, benim varlığım için bile bir tehditti.

Çok ileri gidiyordum. Çok hızlı sürüyordum. Arkama bakmıyordum, gittiğim yolu bile kestiremiyordum.

Riley için herkesi öldürebilecek bir noktayı çoktan geçmiştim.

Riley için müşterilerimizden birinin kanını akıtmak ufacık bir pürüz olurdu.

Yolun sonunda Riley, her zaman izinde sürdüğüm kanunlarımdan bile baskın gelebilirdi. Bu kaçınılmazdı.

🐉

Küçük toplantıları White Rabbit’te ya da Sinner’da, en kötü ihtimalle Seth’in garajında gerçekleştirdiğimiz olmuştu. Büyük meselelerin yeri kilise toplantılarının yapıldığı kulüp eviydi. Ya yukarıdaki toplantı odası ya da bodrum. Koltuklarımızda oturur, kapıları kapatır, saatlerce tartışır bazen yumruklaşır Logan’ın masaya indireceği tokmağı beklerdik.

Şimdi ise abimin elinde bir tokmak değil, bebek bezi vardı.

Rebel’ın doğum sonrasında toparlanmasını ve iyileşmesini beklediğimiz için kahrolası savaşın seyrini değiştirecek o toplantıyı sonunda yapacaktık ama kendimi bir ucube şovuna düşmüş gibi hissediyordum.

Yeni anne, kucağındaki ağlayan Ember’ı -görünen o ki masumiyeti ve sakinliği yalnızca bir maske olan yeğenim- uyutmaya çalışıp odada volta atıyordu.

Logan onun peşinde dolaşıyor hem kızıyla hem de kadınıyla konuşmaya çalışıyordu. Rebel, Logan’ın uzaklaşma planını hoş karşılamamıştı, bir haftadır içine kapanıktı.

Emerson ve Morgan, oturma odasının penceresinden sarkmış sigara içiyor, Sawyer emektarlarımıza, bir hafta içinde hepsinin dövmelerini eskisinden daha iyi hale getireceğine ikna etmeye çalışıyordu.

Seth ve ben, mutfak adasına kıçımızı yaslamış bir halde onları izliyorduk. Aslında o sadece Sawyer’ı seyrediyor bense gözümü son yarım saattir kadeh kadeh kırmızı şarap içen Riley’den ayıramıyordum.

Bakışlarımı hissetmeme ihtimali yoktu, ben bile biri beni bu şekilde yoğun bir şekilde izlese rahatsız olurdum ama bana bakmıyordu. Gergindi, çizmesiyle bir ritim tutturmuştu. Bir haftadır aynı evi paylaşıyorduk ama içine giren parmaklarıma bıraktığı arzunun kanıtı ve avcumun altında zevkten titreyen bedeni dışında hiç bu kadar mesafeli olmamıştık.

Buna izin vermeye niyetim yoktu.

Boş bardağımı tezgâha sertçe bıraktığımda bakışları bana kaydı. Elimi yavaşça tezgâhın üstünde kaydırıp şişeye uzandım. Hareketlerimi izledi. Dumanlı gözlerinde gümüşi bir alev parladığında ne yapmaya, neyi hatırlatmaya çalıştığımı anladı.

Onu önce yüzüğümü taktığım parmağımla becermiştim. O görüntü, bir ergen gibi pantolonuma boşalmama yetmişti. Ayrıca kafamı boşaltmak istediğimde elime hayalini kurabileceğim gerçek anılar vermişti. Ne aldığı saf zevki saklayabilirdi ne de tenine kazdığım ismimi unutabilirdi.

Dudaklarını oynatıp siktir olup gitmemi söylediğinde dudaklarım kıvrıldı. Sahte karım vahşi, muhteşem bir yaratıktı.

Ember sonunda uyuduğunda Rebel onu yatırmak için odadan çıktı. Logan kendini tezgâha atıp, kadehten taşana kadar viski doldurdu.

Seth’ın ağzı gülümsemeye çok yakın bir ifadeyle kıpırdandı. “Şuranda biraz…” derken Logan’ın yüzünü işaret etti.

Abim yüzünün yanlış tarafını yokladı. “Ne var?”

“Sağ yanağına çocuğunun boku bulaşmış lanet olsun,” diye bağırdı Axel yayıldığı koltuktan. “Saatlerdir orada.”

Logan yanağını sildikten sonra sırıttı. “Size söylüyorum o annesinin kızı. Annesini kızdırdığımı biliyor ve benden intikam alıyor.”

Riley tezgâha yaslanıp dilini şaklattı. “Sana ne diyorlardı? Helbarvest’in Şeytanı? Bu görünüşünle düşmanlarına korku saldığına eminim.”

Logan da ona doğru eğilip gözlerini kıstı. “Sana bir yemin ettiğim için şanslısın Riley. Gelinimi mihrapta beklemen gerekiyor. Yoksa kahrolası bacaklarını çoktan kırmıştım.”

Sadece birbirileriyle uğraştıklarını, aralarında saygıyla kurulan ve yavaş yavaş büyüyen bir bağ olduğunu biliyordum. Ama bu beni, “Dene de gör, başkan,” demekten alıkoymadı.

Riley öfkelenip benden uzağa geçerken bakışlarımı üstünden çekmedim. Ortamı kaplayan boğucu sessizlikle beraber onu izledim. Yanımda durmasını istiyordum. Toplantılar sırasında kucağımda oturmasını, kalçasını avcumun içinde tutmayı, onu her şeyimle kendime ait kılmayı ve bunu herkese göstermeyi arzuluyordum. Koltuğuma yerleşmesini, ben arkasına geçip güzel tenine toplantı sonrası ona yapacaklarımı ima eden dokunuşlar bırakırken kendini vaatlerime bırakmasını istiyordum.

Şimdilik elime geçen düşmancıl, elması kesecek bakışlardı. Yalan söylemeyeceğim bu beni sertleştiriyordu.

Axel iç çekerek sessizliği bozdu. “Kadınlar için yaptıklarımız…”

Riley’nin gür kirpiklerle sarmalanmış fırtınalı gözlerinin içine bakarak başımı salladım. “O kadın için yapacaklarımız…” diye mırıldandım.

Herkesten gizledi, buzdan katmalarıyla önüne bir set çekti ama ben nefesinin seğirişini, göz bebeklerinin irileşme şeklini gördüm.

Rebel bebek telsizini Logan’a doğru bir bıçak gibi doğrultarak içeriye daldı. “Kulübümü bırakmıyorum. Kızlarımı yalnız bırakmıyorum..."

“Bebeğim…”

“Hayır!” diye fısıldayarak bağırdı Rebel. Yardım için Riley’e baktığında gözleri yaşarıyordu. İkilemde kaldığını biliyorduk, Max ile yaşadıklarını bir daha yaşamaktan korktuğunu biliyorduk ama arkadaşlarını, kulübünü bırakmak da onu mahvediyordu. “Riley…”

Sahte karım, kendini tezgâhtan itip arkadaşına doğru yürüdü. Bana kulübüme ilk kez geldiği geceyi anımsatmıştı. Güçlü, kendinden emin, ölümcül bir zarafeti vardı.

Rebel’ın karmakarışık olmuş kıvırcık saçlarını düzeltip omuzlarını sıktı. “Bunu konuştuk. Beni tanıyorsun Rebel. Eğer kulübü, bizi bıraktığını düşünseydim, canını gerçekten yakardım. Suratını dağıtır sonra da bu fikri ortaya attığı için erkek arkadaşının dilini koparırdım…”

Logan, Rebel’ın arkasına geçip dudaklarının başının tepesine yasladı. “Sadece bir süre bebeğim. Kimseyi arkamızda bırakmıyoruz. Helbarvest’in güvenliğini sağladığımızda geri döneceğiz…”

Rebel sadece Riley’e bakarak başını iki yana salladı.

“Hayır,” dedi Riley, sesi merhametsiz bir tınıyla sertleşti. “Bu gece nasıl bir sınırı aşmayı oylayacağımızı biliyorsun. Onları tanıyorum Rebel. Nasıl mücadele etmem gerektiğini biliyorum. Bize bu konuda güvenmelisin. Eğer kalırsanız korkularımız bizi geride tutacak…” Yutkunup derin bir nefes çekti. “Her zaman Max’i koruyamayanın kendin olduğunu düşündün ama yanılıyorsun. Seni ve onu korumak bizim görevimizdi. Başarısız olduk…”

İrkilerek kendimi tezgâhtan ittim. Bir şey… bir içgüdü beni ona yönlendiriyordu. Kanımda kanıyordu. Riley’nin böyle bir düşünceye sahip olduğunu, böyle bir yük taşıdığını bilmiyordum.

Rebel hızla başını iki yana sallasa da Riley ona izin vermedi.

“Hayır. Aynı kumarı bir daha oynamayacağım. Tehlikede olduğunuz açıkken yeğenlerimi riske atmayacağım. Bir daha olmayacak.” Logan onu onaylarken, parmağını Rebel’ın göğsüne bastırdı. “Gidiyorsun Rebel. Bu hepimizin savaşı ama sen bu kahrolası hayatı hak ettin, siktir, ayrıcalığın var ve onu kullanacaksın. Bu savaşı kazanmamıza güvenli bir mesafeden yardım edeceksin çünkü çocuklarını da korumak zorundasın.” Kartlarını tamamen açtığında son kozunu oynayacağını anlamıştım. Gaddardı ama gerekliydi. Arkadaşını sarsmalıydı. “Bunu Sonya’ya borçlusun.”

O sözlerine devam ederken yavaşça arkasından yaklaştım. Ona dokunmadım, Logan’ın yaptığı gibi önümdeki kadına uzanmadım ama bedenimi hissedebileceği, bir dokunuşun yapamayacağı şekilde onu göğsüme bastırdığımı anlayabileceği şekilde tam arkasındaydım. Bir gölge gibi, bir duvar gibi, gerçek bir eş gibi…

“Bizi mahvetmek istiyorlar ama asıl istedikleri benim Rebel, üzerlerinde sahip olduğum güç. Bana ulaşmak için sevdiklerimin canını yakmalarına göz yummayacağım,” dedi ve fısıltıyla tekrarladı. “Bir daha asla.”

O anda kolumu beline sardım. Ürperse de uzaklaşmak yerine göğsümde hissedebileceğim derin bir nefes verdi. Sözlerindeki derin anlamları, bakışlarında çarpışan manaları şimdilik yok saydım.

Rebel hüzünlü ve öfkeli olabilirdi ama ne halde olursa olsun, etrafında olanları asla gözden kaçırmıyordu. Riley’e dokunuşumla tek kaşı hafifçe yükselmişti.

“Evimi korumak için aşamayacağım sınır yok mıcır. Uzaklaşmalısınız ki, yeğenlerimi incitme korkusundan kurtulayım.”

Logan’ın gözleri bir farkındalıkla kısılarak bana kaydı. Ona uyaran bir bakış attığımda, artık emindi.

Rebel, abimin göğsüne yasladığı başını sallayarak yenilgiyle kabul etti. “Telefonlarımı açmazsanız, bizi dışarıda tuttuğunuzu düşünürsem, en ufak bir gelişmeyi atlarsanız hepinizin kıçında delik açmak için buraya geri gelirim.”

Logan güldü. “Sınırlarımdan başka bir piç kurusunun daha geçtiğini duyarsam hepinizi Mahşer Sürüsü’nden süreceğimden emin olabilirsiniz. Ayrıca kulüp evindeki kameraları aktif ettim her zaman izliyor olacağız.”

“Ne?” Cooper ve Morgan aynı anda bağırdı.

Logan yüzünü buruşturdu. “Tanrı aşkına. Her şeyi izlemiyorum. Ama o tezgâhta yemek yiyoruz ve kimse temizlemiyor.”

“Birbirinizi mi beceriyorsunuz?” diye sordum şaşkınlıkla.

Riley hiç çekinmeden Cooper’ı parmağıyla işaret etti. “Onu mu?”

Morgan homurdandı. “Piercingleri var Riley…” Parmaklarını havaya kaldırdı. “İki tane.”

Sawyer haç çıkarıp parmaklarını öptü. “Kutsal iki…”

Riley gözlerini devirdiğinde, hâlâ sımsıkı bir şekilde belini kavradığımı fark edip tutuşumdan kurtuldu. Yumruklarım sıktım. Temkinli bakışlarını, şehvetli baygın bir ifadeye; öfkesini dizginleyemediği bir arzuya dönüştürecektim.

“Pekâlâ,” dedi Axel birasını ortaya doğru kaldırıp. “Riley sonunda büyük oyunu başlatıyor. Bu kahrolası savaşı kazanıyoruz. Başkanlarımız yuvaya döndüğünde de küçük veletlere gerçek barbekünün nasıl yapıldığını öğretiyoruz. Hepiniz etleri yakıp duruyorsunuz ve bir neslin daha böyle yetişmesine izin vermeyeceğim. Sonra da Bolin büyükbabaları onları ilk motosiklet dersleriyle tanıştıracak…”

“Bolin büyükbaba mı? Sen nesin buruşuk pislik?”

“Bolin dostum, yüz yıldır evlisin, ben hâlâ kadınların salyasını akıttığı bir delikanlıyım. Büyükbaba rolü tamamen senin.”

İki emektar atışırken sırtını dikleştirerek tezgâhın başına geçen Riley’i izledim. Adım adım kendini hazırlıyordu. Ona bedelini sormuştum. Henüz bilmediğini söylemişti. Ama yalan söylediğini hissediyordum. O da tıpkı benim gibiydi. Zaaflarını ve zayıflıklarını çok derinlere gizliyordu ancak geçmiş ikimizin de yakasına yapışmıştı.

Sürü, onun toparlanma sürecini saygıyla karşılayıp sessizliğe büründü. Aramızda iki sandalye uzaklık vardı… Siktir, ondan uzak durmayacaktım.

Tam yanındaki sandalyeye geçişimi keskin bakışlarıyla izledi. Rahatça yerleştim ve bedenimi tamamen ona döndüm.

“Savaşı nasıl kazanacağız Riley?” Sorum ikimizin arasında fısıltıyla yankılandı.

Derin bir nefes alıp sırtını dikleştirdi ve sanki karşısında bizzat Redemorte’nin üyeleri oturuyormuş gibi çenesini kaldırdı. “Yedi sene önce onlardan çalıp sakladığım kurşunu bulacağız ve hepsini dünyaya ifşa edeceğiz.”

Birkaç kişinin nefesini tuttuğunu duydum ancak ben biri boğazıma sarılmış gibi daha sık nefes almaya başlamıştım.

“Bunun yapılamayacağını söylemiştin…”

“Hayır. Bunun intihar olduğunu söylemiştin,” dedi Rebel.

Bakışları gümüş alevlerle parladığında kararlılığı hiddetimi ateşledi. Bileğini tutup yüzüne eğildim. “Riley,” diye fısıldadım, kelimelerimi meydan okuma gibi algılayacağını bildiğim için devamında yalnızca başımı iki yana salladım.

İfadesi değişmedi. “Evet, öyle söyledim ve bu doğru. Bana sundukları anlaşmalı evliliği kabul etmeyi değerlendirdim. İçeriye girip, aralarına karışırdım. Bana nasıl işkence edecekleri belliydi ama dudaklarımın arasındaki iki kelimeye muhtaç olacaklardı. Benimle uzlaşmaları gerekecekti ben de bunu koz olarak kullanacak ve onları içeriden fethedip yeniden aralarından biri olmanın sağladığı güçle kurşunu bulacaktım…”

Gözlerime döndüğünde birkaç saniye odadaki herkes hiçliğe karıştı. Sadece ikimiz vardık. Orada bir şey vardı. Henüz anlam veremediğim ama peşini asla bırakmayacağım bir şey.

“Ancak planlar değişti,” dedi dudaklarını ıslatarak. “Bu sahte evlilik bana kısmi dokunulmazlık sağladığı kadar RDM’de bir panik dalgası yarattığına eminim. Anlaşmaya güveniyorlardı, ailem bunu garanti etmiş olmalı. Yeni kulüp sadece başlangıç, daha acımasız saldırılar çok geçmeden gelecek.”

Kafasında dönen çarkları görebiliyordum. O keskin, zeki bakışlarındaki kurnazlık tüm bedenine yansıyordu. Onun göze aldığı bedeller değil, zarar görmesin diye yapabileceklerim beni korkutuyordu. “O kurşundan neden bu kadar korkuyorlar?”

“Hikâye zamanı pislikler.” Şarabından bir yudum alıp gözlerine ulaşmayan bir gülümseme verdi.

Parmakları telefonunun ekranında hareket etti sonra da hepimizin görebilmesi için telefonu tezgâhın ortasına itti. Seneler öncesine ait bir haber sayfası açıktı.

Bir trafik kazasında hayatını kaybeden Acey City Senatörü Roger White davasında yeni gelişme: Kartel anlaşmazlığı yüzünden mi öldürüldü yoksa kendi günahlarının kurbanı mı?

Adamın resmi fotoğrafının altında onlarca gizli kamera ile çekilmiş fotoğrafı vardı. Başlıklar çok netti. Fuhuş, insan ticareti, uyuşturucu karteli… Kanıtlı fotoğraflarıyla bir insanı idama götürecek kadar suç vardı.

“Roger White hem ülke hem de Redemorte için önemli bir isimdi,” dedi Riley biz haberi incelerken. “Ölümünden birkaç saat sonra öyle olduğunu öğrendim. Tarikatın saygın üyelerinden biriydi. Ağa kattıkları diğerleri gibi değildi. Yüzlerini bile görmediğimiz tarikat liderlerindendi.”

Bakışlarımı hızla Riley’e çevirdiğimde Cleo nefesinin altından küfretti.

RDM’in iş yaptığı insanların sahip olduğu nüfuz yeterine kötü değilmiş gibi kahrolası bir senatörün onlardan biri olmasının temsil ettiği güç dişlerimi sıkmama neden oldu. O tarikatı sadece savaşta yenmek değil ortadan kaldırmak için bir sebep daha. Bizler suçluyduk, kanunsuzlardık ama bu… dünyada var olmasına izin verilmeyecek bir tehditti.

Riley her zaman aynı kırmızıya boyadığı uzun tırnaklarıyla tezgâhın üstünde ritim tutarken haber başlığını tekrar okudum sonra da ona dönerek gözlerimi kıstım.

“İlk defa bir hata yaptılar, arkalarında iz bıraktılar ve ben de oradaydım.”

“Çaldığın kurşun…” diye mırıldandım sözlerini hatırlayarak.

Beni yanıtlamadı. Artık gizli bir gamzesi olduğunu bildiğim yerde çenesiyle birlikte bir gergin bir seğirme vardı. Riley’nin öfkesi çoktu ama her zaman soğuktu. Boşluğa bakıp bizi zafere götürecek hikâyeye devam ederken; o hikâyeyi yaşadığı anı izliyordum. Ve yine o gri gözlerin ardında buzdan alevlerle parlamaya başlayan hiddet kendini ele veriyordu.

Bana bakmasını istiyordum. Gözlerimin içine bakmasını. Hatırladığı her neyse benimle yaşamalıydı, hepsini yüzünde, dilinde, kahrolası ruhunda görmeliydim.

Siktir. Bu ona olan takıntımdan bile korkunçtu.

“Bir gece telefonum çalana kadar o adamın Acey City’nin senatörü olması dışında başka bir şey bilmiyordum. Killian’ın ailesi ve benim ailem olaydan birkaç hafta önce gizli bir buluşma düzenlemişti. Ağda bir fikir ayrılığı vardı ve işler kızışıyordu. Yüzlerindeki korkuyu hatırlıyorum. Tarikatı ifşa edebilecek kadar büyük bir tehlikeydi…”

Ağzının kenarında zalim bir kıvrım belirdiğinde yumruklarımı sıkıyordum. Killian’ın ailesi, Carter’ın da ailesi demekti. Hem âşık olduğunu iddia ettiği adamdı hem tarikat üyesiydi hem de aileleri tarikatın içinde taraf sayılabilecek bir dostluğa sahipti. Bunu istediğimden değil, ona yaklaşmasına izin vermezdim ama Riley’nin neden onunla görüşmediğini, neden o yokmuş gibi hayatına devam ettiğini merak ediyordum. Killian gibi hâlâ tarikat üyesi olmalıydı bu da onu bulup öldürdüğümde on kat daha fazla zevk almamı sağlayacaktı.

“Bir darbe olacaktı ve biri ölecekti, bu kesindi. Ailelerimiz bizi Efendi Üç’ün tarafını tutacağımız konusunda uyardı…”

“Efendi Üç mü?” diyerek yüzünü buruşturdu Cooper.

Riley ona bir bakış attı. “Sapık zihninde neler döndüğünü biliyorum Cooper ama onların isimlerini bilmiyorduk pek çok isimle anıyor, efendiler olarak numaralandırıyorduk. Kendi aralarında sınıflandırılmış bir hiyerarşileri vardı. Her neyse…”

Kaşlarını belli belirsiz çattığında yüzünden en karanlık köşelerde yakalayabileceğiniz bir gölge geçti. “Ben… bu buluşmadan duyduklarımı bir fırsat olarak görmüştüm. Verdikleri tüm görevlere hevesle gittim, gözlerine girdim, kendimi onlara adadım. Bana güvenmelerini sağladım ve bekledim. Darbe indiğinde onları alaşağı etmek için hazır olacaktım.”

Sandalyemi biraz daha kaydırıp Riley’e yaklaştım. Dizlerim bacağına değiyordu ama bu yeterli gelmiyordu. Yıllarca onların arasında tek başına savaş vermişti. Kollarını açarak bağırlarına bastıkları bir yılandı.

Hayır, dişlerinin arasındaki ve gözlerinin ardındaki alevleri göremeyecek kadar onları aptala çeviren bir ejderhaydı. İçinde beslediği doğal zalimlik ve kokusundan bile yayılan güç beni o kadar tahrik ediyordu ki onu dizlerinin üstüne çöktürüp arzudan ağlayana kadar becerdikten sonra kendimi tatmin edişim, bedenimi önüne serip o kahrolası topuklularıyla üzerimde yürümesiyle olacaktı. Bu bana zevk verecekti.

“O halde efendi sikik üç kazanan oldu. Suikasta araba kazası süsü verdi ama aslında vurulmuştu, kanıtları çalman için de seni gönderdiler. Yanılıyor muyum?” diye sordum. “Üstünü örtemedikleri neydi de, o fotoğraflar ve kartel bağlantısı ortaya çıktı?”

Boynunu hafifçe büküp, kan akışımı hızlandıran, odadaki herkesi kovma isteğimi kırbaçlayan o alaycı tek kaş kaldırma ifadesini takındı. “Merak kediyi öldürür Dez. Susup beni dinle ki, genç yaşımda dul kalmayayım.”

Dudaklarım kıvrıldığında gözlerini devirdi.

“Birini öldürmek istediklerinde, bir müşteri ağın kurallarına aykırı hareket ettiğinde ya da ağ sayesinde sahip olduğu gücün bedelini altınıyla ödemediğinde alelade bir kararla bir tetikçiye, kiralık katile, paralı askere ya da başka bir müşteriye öldürme emri verebiliyorlar. Ama söz konusu önemli biri, değerli bir isim, onlar için risk oluşturabilecek bir konum olduğunda sadece birini seçiyorlardı…” Cebinden onun için bırakılan kartlardan birini çıkarıp tezgâhâ bıraktı. “Hayalet. Kimse kim olduğunu bilmiyor. Kadın mı, erkek mi, kahrolası gerçek bir insan mı? Tek bildiğimiz tarikata sadık, arkasında asla iz bırakmayan bir keskin nişancı olduğuydu. Roger için görevlendirildi. Onu trafikte, şehrin ortasında vurdu ve aracın patlamasını sağladı. Temiz bir iş olduğunu düşünmüşlerdi. Çünkü Hayalet asla hata yapmazdı…”

Sawyer’ın fısıltısı Riley’nin kelimelerinin arasına kaynadı ama dehşet içindeki yüz ifadesi fısıltısı gibi yutulmadı. Diğerleri fark etmese bile arkadaşları, ben ve tam arkasında ayakta duran Seth dikkatle ona baktık. “Ama yaptı. Hata yaptı değil mi?”

Riley bacaklarını kaldırıp çizmelerini tezgâhın üstüne bıraktığında alanımı kaplayan mükemmel teni dikkatimi dağıtsa da keyiflendiğini görebiliyordum. “Hayır yapmadı. O pislik her kimse RDM’in sonu olabilecek en büyük tehdidin ateşini yaktı sonra da sırra kadem bastı. Muhtemelen görevini başarıyla tamamladığı için rahatlamışlardı. Roger’ın ölümü RDM içinde bile bir sırdı. Sadece kamuya değil tarikatın içindeki taraflara da kaza gibi görünmeliydi. Görüş ayrılıkları tekrar ve tekrar aynı sorunları yaratacaktı. Bugün hâlâ peşimde olmalarının en büyük sebebi bu zaten. İfşa olmalarından bile daha büyük bir tehdit…”

Dilimi dişlerimde dolaştırdım. “İç savaş.”

“Evet,” dedi bir yılan gibi kelimeyi dilinde döndürüp uzatarak. “Yetkililer, polis, federaller olay yerine geldiğinde çoktan kendi aralarında kutlama yaptıklarına eminim. Roger’ın cesedi yanmıştı, kurşunun izine rastlasalar, kafasındaki koca deliği bulsalar bile o fotoğraflar ve suçlamalar hazırdı. Başkasının üstüne atıp kurtulacaklardı. Ama Hayalet olay yeri inceleme işini yaptığı sırada bir mesaj gönderdi.”

Morgan, Riley’nin cümlesini tamamladı. Buna şaşırmıştım. Çünkü kardeşinin tarikatla bir şekilde bağlantısı olduğunu bilsem de Morgan bu konularda hiç konuşmazdı. “Bir yılbaşı kartpostalının yanında Roger’ı vurduğu kurşunun kovanı.”

Rebel, Logan’ın kollarının arasında güldü. “Bu detayı bilmiyordum Riley. İyi bir espri anlayışı varmış. Onu sevdim ama anlamadım…”

Riley bacaklarını tezgâhtan indirip kendine bir dal sigara çıkarırken bana da bir tane uzattı. Gelişigüzel bir hareketti, alışkanlıktı. Ve bu alışkanlığın beni nasıl etkisi altına aldığından habersizdi.

“Hayalet’in kurşunları özeldi. Tarikatın kendisi bile izini süremezdi. Ancak gönderdiği o kovanın dolasıyla kurşunun da izinin sürülebilir olduğunu fark ettiler. Hah… Onlara büyük bir kazık attı.”

Abim sırıttı. Bu Hayalet her kimse onu ben de sevmiştim.

“Bu yüzden kurşuna kafayı taktılar. İzin sürülmesi ölümün ardında Hayalet’in olduğunu gösterir ve bu da dostlarımız için kıyamet demek,” dedim ıslık çalarak.

Riley iç çekti. “Sadece bu kadar değil. Kemikler miraslarında saklı olan kodlar ağın dijital yüzüne bir yönlendirme sağlıyor, içindeki bilgiler ağdaki herkes için hem güç hem de korku sebebi. Hayalet ağın içine başka bir kod gizlemiş, gönderdiği diğer mesaj buydu. O kodları kurşunun üzerine kazımış. Girdiğin an sadece ağa değil Redemorte’nin yedi sene öncesine kadarki tüm geçmişinin, isimlerinin, anlaşmalarının yer aldığı fiziksel kayıtların lokasyonlarına erişebilirsin.”

Uzun bir soluk vererek arkama yaslandım. Sürü birbirine bakış atıyor, hepsinin yüzünde ve gözlerinde cani bir ışık parlıyordu. Bu mükemmeldi. Hayalet her kimse, ekmeğimize yağ sürmüştü. Riley ortadan kaybolduğunu söylüyordu ama bu olmadan önce RDM’in sonunu getirecek atışı yapmıştı.

Ancak benim asıl merak ettiğim Riley’nin dahil olduğu kısımdı.

“Yeteneklerinden yararlanmak için pek sevgili hırsızlarını görevlendirdikleri kısma geliyoruz,” dedim sesimdeki huşuyla Riley’nin dikkatini dudaklarıma çekerek.

“Hayalet’in indirdiği darbeden sonra beni aradılar. Kurşunu çalmamı istediler.”

Kaşlarımı çattım. “Nereden?”

Olay yerinden çalması, yanmış bir cesetten çıkarması mümkün değildi.

Sigarasından bir nefes çektikten sonra dudaklarını ısırdı. “Kanıt deposundan.”

Sırtımda dolaşan ürpertiyle doğrulup dirseğimi tezgâha yasladım ve ona döndüm. “Kahrolası bir kanıt deposundan kurşun mu çaldın?”

Neden öfkelendiğimi bilmiyordum. Yaklaşık yedi sene önce onu tanımıyordum bile ancak başına gerçekten bela olabilecek bir şey yaptığı için sinirlerim gerilmişti.

Riley kızlara bir bakış atıp boğazını temizledi. “İçeriye ben girmedim. İçeriden yardım aldım…” Rebel’ın kaşlarını çattığını ve abimin elini sımsıkı tuttuğunu gördüm. “Tüm o zaman boyunca yalnız değildim.”

Dişlerimi sıktım. “Her kimse belli ki seni satmış. Kurşunu senin çaldığını bu şekilde öğrenmiş olmalılar Riley. Kimdi o?”

“Bir dedektifti ve hayır beni satmadı,” dediğinde hiddetle taşan kelimeleri suratıma çarptı.

Yumruklarımı sıkıp yüzüne yaklaştım. “Bana bir isim ver.” Çünkü o aksini iddia etse de bu köstebeğin ikili oynadığı kesindi.

Yüzümdeki şüphe ve kana susamışlık onu daha da öfkelendirdi. “Carter Devaney. Killian’ın kardeşi. Onların ailesinin Bağlantı olduklarını söylemiştim. Yaptıkları iş bu ama Carter da, ben de, bir zamanlar Killian da aynı şeyi istiyorduk. Onların çöküşü.”

Kulaklarımdaki uğultuyla titreyen ellerimi tezgâhın altına soktum.

“Sen sadece kalpsiz bir kadınla değil başkasına aşık ve intikam isteyen bir kadınla sahte evlilik yapıyorsun.”

Âşık olduğunu iddia ettiği adam, RDM için çalışan bir dedektifti. Planlarını birlikte yapmışlardı, suça birlikte ortak olmuşlardı, birlikte kaç yıl geçirmişlerdi? Ne kadar yakınlardı? Aklıma düşen görüntülerle başımı iki yana salladım.

Dudaklarım kıvrıldı. Bundan zevk almıyordum ama onun bu kadar kör olması beni delirtiyordu. Başkasına takılı kalması, onu aklından atamaması ve bununla yaşamasına izin vereceğime gerçekten inanması…

“Yani seni satan Carter’dı.”

Riley yumruğunu tezgâha vurup fısıltıyla bağırdı. “Beni satmadı…”

“Nereden biliyorsun?”

Yumruğunu göğsüne çekip ovuşturduğunda göğsümde bir sızı hissettim. Neredeyse eline uzanıp anlık acısını dudaklarımla söküp alacaktım.

“Bu kadar yeter Dez. Satmadı diyorsa, satmamıştır. Konumuz Riley’nin suç ortağı değil. O kurşunu nasıl geri alacağımız,” dedi Logan bana ağzımı kıçıma dikeceğini bağıran bakışlar atarak.

Onu elimle geçiştirdim. Siktirip gidebilirdi. Riley benim önceliğimdi. Kurşundan da, RDM’den de… lanet olsun kulübümden de önce geliyordu ve bu takıntılı karakterim hakkında başka neler söylüyordu bilmiyordum.

“Kurşunu çalıp bana getirdi ben de planladığımız gibi sakladım. Tarikatla yaptığımız toplantıda kurşunu bulamadığımızı söyledik. Hiddetten köpürseler de inandılar. Çünkü onlara göre yalan söylememiz için hiçbir sebep yoktu. Yine de kurşunun öylece ortadan kaybolmayacağı belliydi bu yüzden kısa süre sonra basına o haberleri saldılar. Dikkatleri başka bir yöne çektiler.”

“O halde neden kaçtın? Neden kurşunu kullanmadın?”

“Fırsatım olmadı. Nasıl olduğunu bilmiyorum ama bir şekilde, kurşunu sakladığımızı öğrendiler…” Yutkunarak durdu. Sessizliğin yuttuğu birkaç saniye ağzının içine bakarak konuşmasını bekledim. Dudaklarını araladığında suratına perişan bir ifade vardı ve sonraki sözcüklerinin kafasından geçenlerle eşleşmediğini biliyordum. “Peşime düştüklerinde kaçtım.”

Peki sevgili Carter sen kaçarken neredeydi?

Dilimin ucuna gelen soruyu yuttum.

“Kurşun nerede?” diye sordum onun yerine kelimeleri dişlerimin arasından zorla çıkararak. Beynimin sorunu, asıl meseleye odaklanamamaktı. Tüm odağım lanet olası bu kadındı.

Riley ayağa kalkıp ellerini tezgâha yasladı ve bakışları teker teker herkesin üstünde dolaştıktan sonra bana ulaştı. Kıvrımlarına, bana bir ziyafet gibi sunduğu kalçasına bakmamak bir ödülü hak ediyordu.

“Yedi senedir onu geri alamamamın sebebi, sakladığım yere yaklaşmamın mümkün olmaması…” İç geçirip nefesinin altından küfretti. “Yalanımı yuttuklarını düşündüğüm için kurşunu bakmayı akıl etmeyecekleri yere, burunlarının dibine sakladım.”

“Siktir,” diye inleyip başımı geriye attığımda odadan benzer homurtular yükseldi. “Bu yüzden intihar olduğunu düşünüyordun. Çünkü kahrolası öyle Riley.” Abimin kafasının tıkır tıkır çalıştığını yakaladığımda parmağımı ona doğru kaldırdım. “Hayır. Bunu yapmıyoruz. Riley’i o kahrolası pisliklerin yanına yaklaştıracağıma inanıyorsanız aklınızı kaçırmışsınız demektir.”

Riley kalçasını tezgâha yaslayıp, gözlerindeki gümüş hançerleriyle yüzümü hedef aldı. “Bu sana ait bir karar değil Dez. Kurşunun ne kadar önemli olduğunu anlattım. Bir kere yaptım, bir daha yapacağım. O kurşunu geri alacağım.”

Ayağa fırlayıp onunla burun buruna gelene kadar eğildim. “Üzgünüm tatlım. Teklifimi kabul ettiğinde senin kararların, benim de kararlarım haline geldi…” Diğerleri aralarında tartışmaya başladığında göğsü karnıma yapışana kadar üstüne yürüdüm ve fısıldadım. “Kendine öldürtmene izin vereceğimi düşünüyor musun gerçekten? Onlarla bir otuz yıl daha savaşırım Riley, dökebildiğim kadar kan dökerim ama böyle bir şey olmayacak…”

Dudakları gerildiğinde dişlerini göğsüme ya da boynuma geçireceğine cidden inanmıştım. Kanım öfkeyle kaynarken bu düşünce nabzımı hızlandırmıştı. “Bu evlilik sahte Dez. Hassas egonu sarsmaktan kaçınıyorum ama kararlarımda hiçbir gücün yok. Yalanlara değil gerçeklere tutun. Ben senin sahte karınım, gerçekte de koltuğunu paylaştığın kadın…”

Devam edecekti. Beni daha da zorlayacaktı, her kelimeyle sınırlarımı ezip geçecekti ama hem kafamın hem de göğsümün kalın duvarlarını yıkan bir darbe vücudumu sarstı. Beni silkeledi. Biraz daha serbest bıraktı. Elimi ağzına bastırdım. “Sen benimsin Riley,” diye hırladım. “İkimizin arasında bir kanun sayabileceğin tek gerçek bu.”

Öfkeden kaskatı kesilmiş yüz hatlarının şaşkınla gevşeyişine anbean şahit oldum. Gözleri irileşti ve ağzına gelen her kelimeyi yuttuğunda, yavaşça çektiğim elime titreyen solukları çarptı.

Onunla karşı karşıya geldiğim, mücadele ettiğim, meydan okumalarıma soğuk ateşiyle karşılık verdiği her an etimi kemiğimden sıyıran bir fırtınanın içinden geçmeye benziyordu. Kanımı akıtıyordu ama bu acıdan zevk alıyor, içim güç dalgalarıyla doluyordu.

Ancak böyle anlarda; onu afallattığım, gardını düşürdüğüm, şaşırttığım zamanlarda yumuşayan, meraklı ve hayatta daha keşfetmediği karanlık köşeler olduğunu haykıran bakışlarında boğulmak istiyordum. Fırtınasının içinden geçmek değil tam burada kalıp tadını çıkarmayı arzuluyordum.

Herkesin bakışları üzerimizdeydi, suskunluklarından belliydi.

Gözlerimin önünde dokunuşumun hemen uzağında duruyor olmasaydı, bu kadar kolay bir şekilde sergilediği duygu geçişi, az önceki ifadesini hayal ettiğimi ve delirdiğimi düşündürtürdü bana. Bir an avuçlarımın arasındaydı diğer an buz dağının üstündeki gaddar bir tanrıçaydı.

Mükemmeldi. Riley bizzat kendi elleriyle yarattığı bir şaheserdi. Eğer herkes delirdiğimi düşünecek olmasaydı onu alkışlardım.

“Bende sana ait olan tek parça Dez,” dedi elini havaya kaldırıp alyansını işaret ederek, “Bu yüzük. Ve o da sahte.”

Dilimi alt dudağımda dolaştırıp sırıttım. Gözlerinin ağzıma kayacağını biliyordum ve beni yanıltmamıştı. “Yüzük ve bir şey daha Riley.” Saçlarını kenara çekip zarif boynunu yüzüme açtım ve kulağına eğilip fısıldadım. “Bana ait olan bir parçan daha var. Parmaklarıma nasıl geldiğini unuttun mu? Onları nasıl içinde sıkıştırdığını? Nasıl arzunla sırılsıklam edip, izini bıraktığını? Son olmayacak tatlım, varlığının her zerresini söküp tüketeceğim.”

Diğerleri bizi duymasa bile tam yanımızdaki Emerson bizi dikkatle dinliyordu. Keskin bir nefes aldı, Morgan’a dönüp avcunu uzattı.

Riley o anda ikisine dönüp hırladı. “O parayı cebinden çıkardığını görürsem Morgan, madeni para sıçmanı sağlayana kadar boğazından aşağıya iterim.”

Morgan kollarını göğsünde kavuşturup somurttu. “Sürtük.”

“Pekâlâ siz ikiniz birbirinizi bıçaklamadan önce,” dedi Logan, “Şu planı duymak istiyorum.”

Riley keskin bir dönüşle başını diğerlerine çevirdiğinde homurdanarak yerime oturdum.

“Oraya hiçbirimiz tek başımıza giremeyiz, buna ben de dahilim. Ve evet bir anda intihar olmadığını iddia etmeye başlamadım,“ dedi Riley bana tek kaşını kaldırarak.

Rebel kaşlarını çattı. “Tam olarak nasıl bir yerden bahsediyoruz? Umarım o pisliklerden birinin evi ya da mekânı değildir.”

Riley burnunu kırışırdı. “Eh aslında bir mekân…” İç çekip tavana baktı. O yer her neresiyse Riley’i bile bu kadar gerdiğine göre cehenneme açılan bir kapıdan farksız olmalıydı. “Tarikata ait yüzlerce dönümlük bir arazi. Ağdaki bağlantılar için inşa edilmiş seçkin bir kulüp. Şimdilik sadece korkunç bir yer olduğunu ve kurşunu saklamadan önce sadece bir kez gittiğimi, onda da iki adamı bıçaklamak zorunda kalıp, çantamın içine kustuğumu söyleyeceğim…”

Ne sikimden bahsediyordu böyle?

Hayretle ona bakan birkaç çift göze karşılık, “Evet. Bebekken bile kusmadığıma eminim üstelik,” diye devam etti.

Cooper mırıldandı. “Neden buna şaşırmıyorum?”

“Kes sesini Coop,” diye onu kestirip attım.

“Bizi oraya sokup, çıkarabilecek birini tanıyorum ama şu anda nerede olduğu ve ona nasıl ulaşacağım hakkında hiçbir fikrim yok.”

“Lütfen bana tarikattan bir pislikle daha bağlantı kuracağımızı söyleme,” dedim.

Omuz silkti. “Çok eskiden öyleydi. Aslına bakarsan tarikattan elini kolunu sallayarak çıkan tek kişi olabilir. Peşine düşmeyi düşünmediler bile.”

Saç bandını yüzüne çekip yayıldığı sandalyede sadece “gözlerini dinlendiren” Axel homurdandı. “Asıl o pisliğin bunu nasıl yaptığını öğrensek nasıl olur? Kendimizi öldürtmeden şeytana adaklar adayan orospu çocuklarından kurtulmuş oluruz.”

Tarikatın, öyle bir tarikat olmadığını söyleyecektim ancak uğraşmama bile gerek yoktu. Cebimden telefonumu çıkardım. “İyi. Bana ismini söyle.”

Riley elimde hazır bekleyen telefona bakıp kaşlarını çattı.

“İsim Rileyciğim. Adamının ismini söyle. Kim olduğunu öğrendiğimde aramaya değer olup olmadığına karar veririz.”

“İyi. Lorenzo Borelli.”

Ofladım. “Sikik bir İtalyan daha.”

Suratımda bakışlarıyla açacağı deliklerden kaçınmak için hınzırca sırttım. “Sen sayılmazsın tatlım. Sıcak motosikletinden inip henüz soğumamış güzel kıçını evimize soktuğun an en sevdiğim İtalyan oldun.”

“Siktir git,” diyerek başını çevirdi.

Telefonumla işim bittiğinde Rebel’ın bakışlarıyla karşılaştım. Arıza çıkarmamam, en azından denemem için yalvarıyordu. Çünkü gideceklerdi ve savaşın seyri büyük oranda bizim ellerimize kalacaktı. Kulübü asla bırakmayacaklarını biliyordum ama onayımı olmak mıcır için önemliydi. Abim ise sadece müstakbel karısına bakıyordu. Yumruklarımı sıktım.

Hoşuma gitmiyordu. Kendi araştırmamı yapmadan kabul etmek istemiyordum. Riley’nin korkularıyla benim endişelerim aynıydı. Güvensizlik değildi beni geride tutan, o pisliklerle iki ayrı uçta savaşırken yanında olmak başkaydı, onu o pisliklerin arasına sokacak bir plana kalkışmak başka. Tüylerimi diken diken ediyor, beynim vücudumla aynı anda reddetmem ve diretmem için isyan ediyordu.

Ama kazanmak istiyordum. Yeniden harlanan intikam arzumu söndürmek istiyordum. Hepsini öldürmek istiyordum. Savaşın sonunda… Riley’i sadece ve sadece kendime saklamak istiyordum.

“Oylamayı yap mıcır,” dedim sadece.

Bana minnettar bir gülümseme göndererek başını salladı. Sonra da tezgâhın kenarındaki bebek telsizini havaya kaldırdı.

“O bir bebek telsizi bebeğim, tokmak değil,” dedi Logan.

“Ben de yeni doğum yapmış bir anneyim Logan. Mutfak bıçağını eline indirip öyle mi karar vermemi istersin?”

Abim ellerini havaya kaldırarak teslim oldu.

Rebel ağzını açıp planın üstünden geçemeden, riskleri, ödülü ve girişeceğimiz bu mücadelenin nelere mâl olabileceğini hatırlatamadan teker teker herkesin elleri havaya kalktı.

Önce Morgan ve Emerson, ardından Cleo, Cooper, Axel, Bolin, Liena ve Fay; Seth, Sawyer’ın elini kaldırmasını bekledi o oyunu verdiğinde coşkulu tavrına hayran kaldığım bir şekilde omuz silkti. Logan ve Rebel aynı anda birbirilerine bakarak başlarını salladı.

Herkes bana döndüğünde üzerimdeki baskıyı görmezden gelip kaygısız bir şekilde Riley’i izledim.

“Ölümüne sürüyoruz,” dedim. Karnımın kör bıçakla oyulma hissi sonuma ya da zaferimize sürmeye karşı ikilem de kalmam ya da korkmam değildi. Sadece onu düşünüyorum. Nasıl bir yola gireceğimizi.

Sözlerime bir orduyu dize getirebilecek bir inançla karşılık verdi. “Ölümüne sürüyoruz.”

Elimi kaldırdım ve fısıldadım. “Sanırım bizi cehenneme götürecek bir yola girsek bile seni her zaman takip edeceğim kanarya.”

Riley

Sahnelerini az önce sonlandıran dansçıların kapımı çalıp, biraz hinlik biraz da acımayla kapıma bıraktıkları bir şişe viskiyi şifonyerin kenarına bırakıp hazırlanmaya devam ettim.

“Bu akşam ihtiyacın olacak,” demiş ve yüzük parmağımdaki alyansa imalı imalı bakmışlardı.

Anlamamıştım, umurumda da değildi.

Vücudumu ikinci bir deri gibi saran ve dizlerime kadar dökülen tek omuz elbiseyi düzelttim. Saks mavisiydi, omzumdaki tokadan çıkan birkaç şerit ince kumaş bileğime kadar dökülüyordu.

Boynumu büküp yansımamı inceledim. Bu rengi sevmiştim. Arco ailesine “siktir git” diye bağırıyordu. Kırmızı giyinmekten uzun süre önce vazgeçmem gerekirdi.

Saçlarımı kabartırken saç derime masaj yapıp başımdaki ağrıyı sökmeyi denedim. İntihar olduğunu bildiğim için yedi senedir kafamın bir köşesinde dolanıp duran planı salıvermenin rahatsızlığını yaşıyordum. Bizi zafere götürme ihtimalinin çok yüksek olduğunu biliyordum ancak o planı hiç hayata geçirmememin, intikam açlığıyla yanmama rağmen başka yollar denememin bir sebebi vardı. Kendimi tutmuştum, sağduyulu ve mantıklı davranmak için geçmişimdeki kanlı manzaraları gözümün önüne getirmiştim. Kararlığıma inen ilk darbe Rebel’ın yaşadıklarıydı, ikincisi Wren’i tanımaktı. Üçüncü ise Ember’ı, yeğenimi kucağıma almak olmuştu. Tüm duvarlarım yıkılmıştı.

Kollarımı sıvayıp o dipsiz görünen kuyuya bir kere girdiğim an, karanlık dibe ulaşmadan kurtuluş olmayacaktı. Bu sırada kendimizi ağın içinden kurtarmanın bir yolunu da bulmamız gerekiyordu. Ve bunu yapabilecek yegâne insanın ismini Dez’e vermiştim. Ailemin kaderi ise meçhuldü. Bana yaptıkları için onlardan nefret etsem de taşıdığım kan bir parça suçluluk hissetmeme sebep oluyordu.

Sadece bir parça. Beni hâlâ hırsızlar imparatorluğunun biricik kızı yapan o ufacık bağ. Kesip atması zor değildi. Geçmişimden ufacık bir anıyı hatırlamam yeterliydi. Kin kolayca işlevini yerine getiriyordu.

Telefonum şifonyerine üstünde çalmaya başladığında arayan numarayı tanıyamadım. Ancak telefonu açtığımda duyduğum sesin beni şaşırttığını söyleyemezdim. Bu aramayı bekliyordum.

“Sana verdiğim terbiye ve soyadın sayesinde kazandığın saygınlığı, bir metal parçasının ve barbar bir adamın üstüne binerek harcayabiliyorsun demek, Rafaella?”

Keskin dilimi kimden aldığımı anlamak zor değildi. Ancak ben bile Palmira Arco’nun fettanlık ve gaddarlık seviyesine ulaşamazdım.

“Tebrik etmek için garip kelime seçimleri ama yine de teşekkür ederim anne,” dedim baş parmağımla alyansımı döndürürken.

Birkaç gece önceki görüntüler en uygunsuz zamanda aklıma düştü. Tek görebildiğim mutfaktaki ada tezgâhken, arkamda hissettiğim iri beden yüzünden gözlerim de yıldızlar patlamış sonra da neredeyse karanlığa boğulmuştum. Killian bizi dinlerken intikamın tadı yasak elmadan daha tatlıydı ancak daha önce hiç tırmanmadığım bir zirveye ulaşmanın sebebi o değildi. Kahrolası parmakları. Sadece kahrolası parmaklarıyla kadınlığımı ıssız bir adaymış gibi yeniden keşfetmişti.

Ettiği yemini anımsayıp kalp atışlarım hem öfke hem de merakla hızlandığında annemin sesi düşün sisleri arasında çıkmama yetti.

“Bir keresinde babanın düşmanları beni kaçırmıştı hatırlıyor musun? Sen ve Raphael küçüktünüz. Çaldığı o tablonun yerini söylemem için bana günlerce işkence etmişlerdi. Ama ben ne yapmıştım Rafaella? Tek kelime etmemiştim. Dört kırık kemiğe rağmen…”

Telefonu kulağımdan uzaklaştırıp ince topuklu ayakkabılarımı giymeye koyuldum. Bu nutuğu dinleyerek değerli vaktimi harcamayacaktım.

“Söz konusu aileyse, çektiğimiz her acıya değer. Bunu nasıl unuttun? Ailene nasıl sırtını dönersin? Sadakatini nasıl bu kadar kolay…”

“Size olan sadakatimi, tarikatın bir parçası olmamanız için yalvardığım zaman kaybettiniz,” dedim onu durdurarak. “O yüzden… itibarından ve muhtemelen canından da olmamak için bana nutuk çekmek yerine ağdan kurtulmanın bir yolunu bulmanızı öneririm.”

“Aptal kız…” Babamla avdan döndüğümde bir kuşu vurmak istemediğim için yediğim azara benzer bir şekilde cık cıkladığında dişlerimi sıktım. “Tüm günahlarını affedeceklerdi. Sadece senin için onları ikna ettiğim teklifi kabul etmen, kocanın gözünü kör etmen sonra da hayatını yaşarken onu parmağında oynatman yeterliydi. Eh… artık evli bir kadınsın. Değerlerimizi çok iyi bildiğin ortada. Kendini bir koruma kalkanının içine aldığını sanıyorsun Rafaella ama yanılıyorsun canım. Önceden suçlandığın hırsızlık sadece bir şüpheydi şimdiyse şüphelerini gerçeğe çevirdin. Artık senin yaptığını biliyorlar. Benim kızımın…”

“Ne kadar derine indiniz? Sizi geri kabul etmeleri için ne kadar gözünüzü kararttınız?” diye sordum tekrar sözünü keserek.

Yüzünün nasıl kızardığını hayal edebiliyordum, sevgili anneciğim lafının ağzına tıkılmasından nefret ederdi.

“Neden soruyorsun? Tekrar aile işleriyle ilgilenmeye mi başladın? Bu kokusunu aldığım korku mu canım, ailene geri dönmek için açık kapımı bırakmaya çalışıyorsun?”

Telefonu dudaklarıma yaklaştırdım. Acımasızlığı bana o öğretmişti bu yüzden aramızda alınmaca darılmaca olmayacaktı, beni anlayacaktı.

“O ağı ateşe verdiğimde ilk yanacaklar arasında mı olacaksınız yoksa kaçacak kadar vakit bulabilecek misiniz merak ediyorum.”

Aramayı sonlandırıp telefonu şifonyere fırlattım. Kalbimi özenle buz parçalarıyla kaplamış olabilirdim ancak özümde hâlâ sıcaklıkla attığını biliyordum. Rujumu sürüp, yanaklarımı biraz daha renklerdim. Sanki az önce annemi tehdit etmemişim sanki o kendimi ailem için satmamı teklif etmemiş gibi kayıtsızca hareket ettim. Zalimlik… zalimliğin çoğunlukla beni ele geçirmesine, zihnimle birlikte bedenimi de kontrol etmesine izin veriyordum. Çünkü ancak o zaman kendimi koruyabildiğimi hissediyordum.

Koridordan geçip, White Rabbit’in şehvet, kaos ve sapkın bir enerjiyle yoğunlaşan atmosferine çıkarken soluma bakmamaya çalıştım.

Sahneye yönelmek yerine önce ortadaki bara ulaştım. Hâlâ başımı diğer tarafa çevirmemiştim. Ancak beni fark eden müşteriler daha şarkıma başlamadan alkışlamaya başlamıştı. Tenimdeki karıncalanma onların ilgisi yüzünden değildi. Aynı anda parmağımdaki yüzüğün ısınmasını ve ağırlaşmasını sağlayan bakışlar her türlü ilgiden daha yıkıcıydı.

Daniel dikdörtgen barın içinde başındaki kovboy şapkası ve çarpıcı gülümsemesiyle o kadar hızlı hareket ediyordu ki kalabalığa rağmen üç kişinin yapabileceğinden daha fazla işi zahmetsizce sergiliyordu.

Beni görünce kenara çekilip arkasındaki, yakın zamanda gösterişli bir metal raflarla döşeyip içki stoklarını tamamen yenilediğimiz duvarı gösterdi. Neon ışıklar her şişeyi kristal parlaklığında gösteriyordu.

“Roxanne…”

“Şarap, lütfen,” dedim ve iç çekerek ekledim. “Büyük bir kadeh istiyorum, ağzına kadar da dolu.”

Sağına doğru bir bakış atıp sanki bir yeri yanmış gibi yüzünü buruşturdu. Ona tek kaşımı kaldırarak karşılık verdiğimde ellerini havaya kaldırıp şarabımı getirdi.

Telefonum bir mesajla titrediğinde gözümün ucuyla baktım.

Dez: Gözlerime bakmadan sahneye çıktığında neler olduğunu biliyoruz küçük kanarya. Uğursuzluk getirme.

Hem White Rabbit’i izleyip hem de iş konuşmak isteyen müşterilerimizi götürdüğü her zamanki yerinde olduğunu biliyordum. Yukarıdaki VİP alandaydı. Yalnız değildi. Bir müşteriyle… görüşüyordu.

Şarabımı tek yudumda yarıya getirdiğimde bir mesaj daha geldi.

Dez: Gözlerime bak Riley. Bak ve o daracık elbisenin içinde ne kadar güzel göründüğünü anlamanı sağlayayım.

Dudaklarımı ısırdım. Tereddüt ettim. Neredeyse bakacaktım ama içimdeki anlam veremediğim öfke beni tutuyordu. Bir bip sesi daha yükseldiğinde tırnaklarımı avuçlarıma bastırdım.

Dez: Benim yüzüğümü takıyorsun ama kocanın sana tapınmasını reddediyorsun? Gerçekten kötü bir kızsın tatlım.

Dez: Bana bak. Yoksa ben bakmanı sağlarım.

Şarabımı bitirip ağzımın kenarını bileğimle sildiğimde Daniel bir beni bir de boşalan kadehi hayretle izledi. Arkamı dönüp sahneye doğru bir adım attığım an arkamdan yükselen şangırtıyla irkildim.

Dez oradaydı. Özel bölmenin tırabzanlarına dirseklerini yaslamış kaplan sarısı gözleri mekânın karanlığına tezat bir şekilde parlarken ağzının kenarı şiddetli vaatlerle kıvrılmıştı. Bir eli havada asılı kalmıştı. Az önce parmaklarının arasında duran ve şimdi zeminde paramparça olmuş bardağın boşluğunu gösteriyordu. Müşterilere gülümseyip yerine döndüğünde her şey kaldığı yerden devam etti.

Göğsümdeki yanmanın geçmesi için boğazını yumruklamam gerektiğini düşünüyordum. Evet ona bakmamı sağlamıştı. Şimdiden buna pişman olmuştum.

Müşterimizin yanına döndüğünde tüylerim diken diken oldu. Korumalar ikisinin arkasında kıpırtısız duruyor onlarsa birbirlerine çok yakın oturuyorlardı.

Alana. O gece Dez’in aradığı kadındı. Sarışın sımsıkı bir atkuyruğu yaptığı saçlarıyla güzel, alımlı bir İrlandalıydı. Kulüp için değerliydi. Önceki savaşta destekleri bizimle olmuştu. Şimdi de olmasını sağlamaya çalışıyorduk. Şartları ise sırtlarımızdaki ejderha dövmelerine kazıttığımız madalyon taklitlerinin, kemikler miraslarının asıl sırrını görmekti. Ağda ne kadar riskleri olduğunu ve ne kadar tehlikeye gireceklerini ölçmekti.

Ama gördüklerim bundan fazlasıydı. Bu gece VİP alanda değildim çünkü Dez bu görüşmeyi tek başına yapmalıydı. Sin bunu açıklarken gerçekleri yüzüme ardı ardına vurmuştu. Rahatsız olmamam gerekirdi. Daha önce birkaç kez yatmış olmaları ve kadının Dez’e karşı bir zaafı olduğunu bilmenin umurumda olmaması gerekirdi.

Bu işti. Bir savaştaydık. Göze aldığımız tehlikeler ve kanunsuzluklar karşısında bu hiçbir şeydi…

Ama bu gözlerimi karartan kızıl sisi açıklamıyordu. Hızlanan nefeslerimi, göğsümde kabaran kıskançlık ve öldürme arzusunu da.

Kimseye karşı böyle tehlikeli duygular beslememiştim. Carter’e karşı bile.

Ansızın sırtımı onlara dönüp kalçalarımı sallayarak, sırtımı dikleştirerek, attığım her adım bir kalbe saplanıyormuş gibi topuklarımı sertçe zemine basarak sahneye yürüdüm.

Dez’den bir mesaj daha geldiğinde dişlerimi sıktım.

Dez: O güzel kıçı sergileme amacın ben değilsem, sakın az önceki gibi bir manzarayı bir daha yaratma. Müşterilerimi öldürmek istemiyorum.

Bu sefer onu yanıtladım.

Riley: Hiçbir zaman senin için olmadı. Bunca zaman üstüne mi alındın?

Telefonumu arkamda çalan eşlik grubunun yanına bırakıp onlara açılış şarkısının değiştiğini söyledim. Şu anda Jolene söylemektense dilimi köpeklere yedirmeyi tercih ederdim.

Parmaklarımı mikrofona doladığım an sahne ışıkları üzerime düştü. Alkış ve haykırış tufanı arasında patlamak üzere olan bir bomba gibiydim. Bir havai fişek. Bir yangın.

Bakışlarımı kaldırıp ona çevirdim. Alana konuşuyordu, Dez ağzını oynatıyordu ama her zamanki yerinde tek başına oturuyormuş, benden başka hiçbir şeye odaklanmak istemiyormuş gibiydi. Dikkati, bana yönelttiği tüm enerjisi, beden diliyle dış dünyaya kapanıp sadece benimle oluşu önceki sahnelerimde hissettiğim günahkâr kutsanmanın sarhoşluğu orada değildi. Ağzımda acı bir tat vardı.

Alana bunu fark etti. Aptal bir kadın değildi. Dez’in bakışlarını takip edince göz göze geldik. Dudağım kıvrıldı onu çenemi hafifçe oynatarak selamladım. Kim olduğumu biliyordu. Sahnede Roxanne, kanarya olabilirdim ama aynı zamanda Mahşer Sürüsü’nün başkan yardımcısıydım. Dez için kim olduğumu da biliyordu. Bunu görüyordu.

Kadın sırıttı ve göğüslerini kabartarak Dez’in eline uzandı. Ona dokunmasının vücudumu sarsan etkisi, Dez’in parmağının boş olduğunu fark etmemle yaşadığım baş dönmesiyle yarışamazdı.

Alev püskürten ilk insan olabilirdim. Buzlar kraliçesi adını kazanmış kadınların içinden bir yüz karası olarak çıkmaya adaydım çünkü kalbimdeki burkulmayı inkâr edemezdim.

Flört etmesi gerekiyorsa, biraz daha cana yakın davranması ve geçmişlerini kullanması gerekiyorsa bunu kabullenebilirdim yapmam gerekse ben de tereddüt etmezdim. Ancak yüzüğünü çıkaracağını tahmin etmemiştim. Öfkelenmeye hakkım yoktu, bu evlilik sahteydi, biz sahteydik.

Dez kadının dokunuşundan uzaklaştı ve ona ters bir bakış attı. Bakışlarımız buluştuğunda yüzüme hangi duyguları yansıttığımdan emin değildim ama anlamıştı.

Kahretsin.

Kaşları hafifçe kalktı ve arkasına yaslandı. Bu iyiydi. Eğer itiraz etmek ya da yanıma gelmek gibi bir hatayla ama bana yaklaşırsa onu parçalardım. Başımı çevirip duygularımdan arındım. Kendimi kapattım. Şalterimi indirdim. Dez’i dışarıda bıraktım.

Ve şarkımı söylemeye başladım. Ona bir kez bile bakmadım. Ne ikinci parçaya geçerken ne de Alana’nın beline dokunarak onu yönlendirirken White Rabbit’ten birlikte ayrıldığında.

🐉

“Bakışların bir duvarı delebileceğini ya da birini deşebileceğini sadece kitaplarda görmüştüm ama… şimdi bunun gerçek olabileceğine inanıyorum.”

“Dur Sawyer! Önünden geçme, incinmeni istemiyorum bebeğim.”

“Riley, beni incitmez o bakışların sebebi başka biri…”

“Elli kağıdına bahse girerim, ona şu an dokunsam havaya uçardım.”

“Onu yüz yapalım. Dokunsan geriye senden bir toz parçası bile kalmazdı.”

“White Rabbit’e gelemeyip bunu görmediğime inanamıyorum…”

“Ah… o tatlı kıskançlık Rebel….”

Rebel’ın evinin salonunda bacaklarımı oyuncaklarla dolu sehpaya uzatmış koltuğa yayılmıştım. Karşı duvarı izliyor bu pisliklerin ben burada yokmuş gibi Rebel’ın yanına alacağı önemli eşyaları paketlerken fısıldaşmalarını dinliyordum. Ancak kıskançlık lafını duyduğum an bakışlarım Sawyer’a kaydı. Sanki karşısında bir ölü dirilmiş gibi korkarak Morgan’ı işaret etti.

“Böyle şeyler söylememelisin Morgan. Riley asla Dez’i kıskanmaz,” dedi sanki az önceki cümleyi kuran o değilmiş gibi.

Morgan gözlerini kıstı ama kendini savunmak yerine kardeşinden daha koyu olan sarı saçlarını nazik bir hanımefendi gibi kulaklarının arkasına atarak bana gülümsedi. “Yani… kıskandın demiyorum ama sahte kocana karşı minicik ufacık bir öfke duyuyor olabilir misin?”

Suyumdan bir yudum aldım. “Hepiniz siktirip gidebilirsiniz.”

Huysuzdum. Her zamankinden daha fazla somurtuyordum. Pimi çekilmiş bir bomba gibiydim. Ve “evimize” gitmek yerine White Rabbit’ten ayrıldığım an buraya gelmiştim. Ah, eve gidecektim. Sadece zararı minimum boyutta tutmak için kendimi biraz daha dizginlemeye ihtiyacım vardı.

Rebel kendini yanıma bıraktığında hafifçe yerimde zıpladım ve kıvırcık saçları suratıma çarptı. Suratında sürtük bir gülümseme vardı. “Bugünün geleceğini biliyordum. Buzlar kraliçesinin buzları eriyor, eriyor ve eriyor sonra da iç çamaşırını sırılsıklam ediveriyor. Hem de sahte kocası, patronu, başkan yardımcısı olan nefret ettiği bir adam yüzünden.”

Ses tonumdaki duygusuzlukta tek bir değişim olmadan, “Plastik bir alet beni herhangi bir erkeğin yapabileceğinden daha fazla ıslatabilir,” dedim. Birkaç gece öncesini ve ondan önce Dez’in bana yaklaştığı, meydan okuduğu, çıldırttığı her anı zihnimde geriye iterek.

Emerson burun kıvırdı. “Bu biraz üzücü.”

“Bu görüşmenin hangi şartlar altında olacağını biliyordun, bunu kabul ettin,” dedi Rebel, “Üstelik… bir şekilde, Dez’in Alana’ya ya da başka bir kadına gözünün ucuyla bile bakmayacağını biliyorum.”

“Umurumda değil Rebel.”

“Sadece söylüyorum. Onda bir şeyler var…”

Sawyer ayağa fırladı. Küçük bir yıldırım gibiydi. “Ah Tanrım hadi ama! Bunu gören sadece ben miyim? Dez Gowan sahte karısının gölgesine bile tapınacak kadar çaresiz bir durumda!”

Ani çıkışıyla herkes sustu. Ben bile gözlerimi kırpıştırıp ona baktım. “Çok fazla kitap okuyorsun.”

Yüzünü astı. “Sana da öneririm.”

Rebel boğazını temizleyerek dirseklerini dizlerine dayadı ve bana döndü. Yüzünde yeni edindiği o ciddi anne ifadesi vardı. “Neler oluyor Riley?”

“Dez, Lorenzo Borelli’ye ulaşmanın bir yolunu buldu mu? O kurşunu gerçekten…”

“Eğer bulsaydı ilk öğrenecek kişi sahte karısı olurdu. Konuyu değiştirme ve bize neler olduğunu söyle.”

Şakaklarımı ovaladım. “Başımı ağrıtıyorsunuz.”

“Dez’e esrarlı kek yedirdiğim zamanı hatırlıyor musunuz?” diye sordu Rebel. Kızlar kahkahalarla onayladı ancak o bakışlarını yüzümden çekmiyordu. “O gece işimi kolaylaştıran Dez’in ruh hali olmuştu. Kamyonetinde White Rabbit’in önündeydik. İçeriye giren kadınlara baktığını ve aniden karamsar ve öfkeli tavra büründüğünü hatırlıyorum. O zaman anlam verememiştim çünkü senin White Rabbit’te çalıştığını bilmiyordum…”

Dudaklarım aralandı. Bu çok uzun bir zaman önceydi.

Şaşkınlığımı başını sallayarak kabul etti. “Dez’in Logan’dan bile karanlık bir yanı var Riley. Çocuğumun babasını yenilmez olarak görüyorum ancak kesilebileceğinin de farkındayım. Ancak Dez… ölümsüz gibi. Sanki iradesini, kurnazlığını ve gücünü hiçbir kurşun geçemeyecek gibi.” Dizimi sıkıp kaşlarını kaldırdı. “Ne zaman bir ölümlüye dönüşüyor biliyor musun? Senin yanında olduğunda, sana baktığında, sana dokunduğunda. Sen o adamı tanıdığımdan beri gördüğüm tek zaafsın.”

Tüylerim ürperdi. En yakın arkadaşımın… benim kadar zalim ve duygusuz olabilecek arkadaşımın kelimeleri karnıma yediğim bir yumruk gibiydi.

“Yüzüğünü çıkarmıştı,” kelimeleri ağzımdan fısıltıyla döküldü. Her harfinden nefret ettim. “Birbirimize söz verdik. Bu sahte evlilik sürdüğü sürece birbirimize saygı duyacaktık. Ve ben sözlerimi tutarım.”

“Sen de ona başkasına âşık olduğunu söyledin. Ama gerçek miydi Riley?”

Yutkundum.

“En son zaman Carter’ı aradın?”

Sorusu oturma odasında gergin bir telin çınlayışı gibi yankılandı. Yüzünde bilmiş bir ifade vardı.

“Evet, onu aradığını biliyorum ama bana dürüstçe cevap vermeni istiyorum. Carter’ı en son zaman aradın?”

Duvarlarım aniden yükseldi. Ben de onlarla birlikte ayağa kalktım. “Carter’ı bu konuya bulaştırma Rebel.” Odadan çıkmadan önce arkadaşlarımın endişeli yüz ifadelerine son bir kez baktım. “Ölmüş olabilir ama ona verdiğim söz de hâlâ geçerli. İntikamımızı alacağım ve o sona ulaşana kadar kimsenin yoluma çıkmasına izin vermeyeceğim.”

🐉

Evin anahtarlarını kapıya taktığımda saat sabah üçü gösteriyordu. Tüm ışıklar kapalıydı ve Dez’in motosikleti ortalıkta görünmüyordu.

Vücudumu hafif hafif yoklayan öfke, iki saat önce Sin’den hepimize gönderilen ama yeni gördüğüm mesajı okuduğumda alev aldı.

Sin: Ağa girdiklerinde kendileri hakkında gördükleri hiç hoşlarına gitmemiş anlaşılan. Don’da olduğu gibi İrlandalılar bu savaşta da yanımızdalar ve her türlü kaynağı sağlayacaklar.

Şaşırmamıştım. Ağın içindeki bilgiler bir insanı tedirginlikten mezarından kaldırabilirdi.

Kapıyı arkamdan kapatıp soluklarımdan başka hiçbir yaşam belirtisi olmayan evi izledim. İki saat… Anlaşmayı iki saat önce bağlamışlardı ancak Dez eve gelmemişti.

Bir yanım umursamamamı telkin ediyordu.

Bu ev gerçekten senin değil. O senin gerçek kocan değil. Bir erkeğe beslediğin en güçlü duygu sadece öfke olabilir. Belki sana dokunmasını isteyeceğin kadar, ihtiyaçlarını tatmin edeceğine inandığın kadar ufacık bir beğeniye kapılabilirsin.

Kuzguni saçlarından, sıvı altın gibi için için kaynayan gözlerinden, üzerine eğildiğinde hem korkutucu hem de çelik kadar sağlam duran kaslı vücudundan etkilenmiyorsun.

Meme ucundaki piercingleri sikeyim. Bedenini kaplayan dövmeleri de.

Ah… seni olduğun yerde yakan, tüketen, bir tanrıçaymışsın gibi göğe çıkarıp her zerresiyle varlığına tapınan bakışları… Hepsi yalan. Sahte. Sadece oyun.

Hoşuna gitmiyor bile. Erkeklerin oyunlarını uzun zaman önce çözdün. Ustalaştın. Etrafını sardıklarını sanırken nasıl ayaklarını birbirine dolayacağını ve tuzağa çekeceğini; onları nasıl kıracağını, bükeceğini, zayıflatacağını ve öldüreceğini biliyorsun.

Ondan nefret ediyorsun.

Ondan nefret etmelisin.

Gözlerimin önüne gelen tek bir düşünceyle tüm telkinlerimin, yeminlerimin, hatırlatıcılarımın fiziksel olarak yok olduğunu hissettim. Sanki kafamın içinden çıplak ellerle söküp alınmışlardı.

Dez yüzüğünü çıkarmıştı. Sözünden caymıştı. Kendini tutamamıştı ve Alana’ya dokunmuştu. Tabii ki yapmıştı. O Dez Gowan’dı. Kulübünden başka hiçbir şeye sadakati yoktu. Bir kalbi nasıl sökeceğini bildiği gibi ayaklarının altında ezeceğini de biliyordu. Hayat ona oyun oynayamazdı, ter bile dökmeden hayatın oyunlarını kendi avuçlarının arasına alırdı.

Hırıltılı bir nefes vererek sırtımı kapıya yasladım.

Kalp mi?

Kalp mi?

Benim ezebileceği ve kırabileceği bir kalbim yoktu. Sadece sözünü tutmadığı, bana başkalarına dokunmamaya yemin ettirtip kendisi bir anlaşma ayağına sikinin açlığını tatmin ettiği için öfkeliydim.

Ve evet, bu öfke, bu evde bana her karşılığı verme hakkını tanıyordu.

İki yüzlü piç kurusu.

Kendimi kapıdan itip koşar adımlarla odasına çıktım. Yatağı derli topluydu, örtüleri kusursuzca serilmişti. Hoşuma gitmedi.

Çizmemden bıçağımı çekip yastıklarının arasına saplarken burnumdan derin bir nefes verdim. Sonra da ayak ucuna dayanana kadar şiltede derin bir kesik açtım. Yırttım ve sapladım.

Sen benimsin Riley.

Gülerken yanaklarım acıyordu. Onun olduğumu iddia ediyordu.

“Pekâlâ canım, diyelim ki öyleyim…”

Bu, evin de gerçekten bana ait olduğu anlamına gelirdi. Bu çatı altında onun ne kadar ve hangi eşyalarla barınabileceği de benim seçimim demekti.

Gardırobuna geçip kulüp armalı deri ceketlerini çıkardım. İkisinde de güzel kesikler açtım.

Ceketleri koltuk altıma sıkıştırarak mutfağa indim ve sevdiği -yıllanmış- içkilerini -özellikle Hennesy- dizdiği ahşap raftan kaptım.

Kapının önüne çıkıp deri ceketlerini yere attım ve içkileri üzerine döktüm. Alkolün her sıçrayışından ve ayaklarımı ıslatışından zevk alıyordum.

Şişeyi kapıya vurup kırdım ve cam parçalarını da şaheserime son dokunuş olarak serptim.

Bir süre yarattığım çirkin yıkımı izledim.

İzledikçe suratımdaki delice gülümseme kayboldu.

Dişlerimi sıkıp geri adım atarken tökezledim. Kapının pervazına tutunmasaydım düşecektim.

Hayır. Hayır… Bu öfkemi kanıtlayan bir intikam değildi. Kıskançlıktan doğan bir sinir kriziydi.

Beni ele geçirmesine izin verdiğim duygunun farkındalığı bir tır gibi vücuduma çarptı.

Dokunuşundan hoşlanabilirdim, beni parmaklarıyla becermesinden daha fazlasını isteyecek kadar Dez’i arzulayabilirdim ama ona karşı hisler besleyemezdim.

Üstelik az önceki yaptıklarım bunun basit ve gelip geçici bir his olmadığını kanıtlıyordu. Kendimi tanıyordum. İçimdeki sesleri, ruhumun benimle ilgili fısıldadıklarını, düşüncelerimin şimdisini ve geleceğini çözecek kadar kendimi dinlediğim senelerim olmuştu. Başkalarını birkaç saniyede çözme işine önce kendi üzerimde başlamıştım.

Bu güçlüydü. Keşfetmeye ve defetmeye vakit bulamadığım bir fırtına gibi duvarlarımı aşan bir duyguydu.

Panikledim. Öyle panikledim ki mutfak adasına ulaşana kadar sığ nefesler aldım.

Deri yeleğimin iç cebindeki eski telefona sarıldım. Ekran açıldığında telefonu yumruğumun içinde kıracak kadar sert sıktım.

Carter’ı ben öldürmüştüm. Bunu ben yapmıştım. Ölümünü intikam yeminiyle mühürlemiştim. İntikam aynı zamanda benim cezamdı. Zayıflık gösteremezdim, dikkatimin dağılmasına izin veremezdim. Aradan seneler geçse bile onun öldüğü anda kalmam gerekiyordu.

Kurşunun peşinde olmam gerekiyordu, motosikletimi kıyamete sürmem, hepsini yakmam gerekiyordu. Buna rağmen sahte kocamın eşyalarını parçalıyordum.

İsmine dokunuşum, telefonu kulağıma yaslayışım ve aramayı dinleyişim bir bulanıklıktan ibaretti.

Sonunda aramanın yanıtladığını belirten o tıkırtı duyuldu. Kısık nefesler kulaklarıma çarptı. Kalbim çok kısa bir an çatırdadı.

“Rafaella,” dedi Killian.

Hattın öbür ucundan duyduğum ses yedi senedir ne kadar alçaldığımın, acınası halde olduğumun bir kanıtıydı. Güçlü bir kadındım, çoğu zaman korkutucuydum, eski zamanlarda yaşasaydım krallıkları çökertebilecek iradeye sahiptim.

Ama işte bu benim zayıflığımdı. Bu telefon. Senelerdir Killian’da olduğunu bilmeme rağmen bu numarayı arayışım.

“Bana hatırlat,” diye fısıldadım. “Hatırlat bana.”

Bir süre sessiz kaldı. İşkence gibiydi. Boğazını temizlediğinde kendimi hazırladım.

“Buna gerek yok. Bu numarayı aradığında ve telefonu Carter yerine ben açtığımda zaten hatırlamıştın.”

Telefonu kapattığında tezgâha fırlattım. Kafa karışıklığım bir nebze de olsa dinmişti, zihnim temizlenmişti, nefeslerim daha rahattı. Canım yanıyordu ama bu iyiydi. Acıyla yaşayabilirdim, alıştığım buydu, taşımam gereken bir sorumluluktu.

“Onu mu aradın?”

Duyduğum sesle dudaklarımın arasından küçük bir çığlık fırlarken arkamı döndüm. Kalbim gümlerken saniyeler içinde belimdeki silahı çekmenin mi tezgâhın üstündeki keskin bıçaklara uzanmanın mı daha mantıklı olacağının hesabını yapmıştım.

Çünkü o hırıltı ancak bir yırtıcıya ya da bir düşmana ait olabilirdi.

Ama ikisi de değildi.

Dez koridorun karanlığından bana bakıyordu. Mutfağın girişindeki yüksek kemeri henüz geçmemişti.

Ellerini iyi yanında yumruk yapmış, kollarını ve bacaklarını saldırmayı bekliyormuş gibi genişçe açmıştı. Altındaki siyah iç çamaşırı dışında çıplaktı. Terlemişti ve vücudundaki ıslaklık, kapıdan içeriye süzülen sokak lambalarının altında parlıyordu. Her nefes aldığında ter damlaları göğsündeki şişkin kasların, karnındaki girintilerin ve çıkıntıların arasına doluyordu.

Üstelik çok sığ ve sık nefes alıyordu. Gözleri bu açıdan daha çok kehribardı, ben geriye çekildikçe daha çok koyulaşıyor ve ara sıra ormanda motosiklet sürerken farlarımızın denk düştüğü kurtları hatırlatıyordu.

“Telefonu parmaklarının ucunda bekletiyorsun değil mi Riley? Kendini o kadar geri tutuyorsun ki patladığın an, bir şeyler hissetmeye aç kaldığın an ona koşuyorsun.”

Nefes nefese ve hırıltıya sormuştu sorularını. Şimdi üstüme yürüyordu. Bacaklarını açarak, her adımında kasları gerginlikle kaskatı kesilerek.

Vazgeçiyorum. Arkamı döndüğüm an gördüğüm her ikisiydi. Bir hayvan ve düşman.

“Evde olmadığını sanıyordum,” dedim en kışkırtıcı aynı zamanda yatıştırıcı ses tonumu takınarak. Aramıza mesafe koymak için ada tezgâhın öbür tarafına dönüyordum ama ona asla sırtımı vermiyordum.

“Saatlerdir evdeyim Riley. Seni bekledim.” Boynunu büküp tezgâhtaki telefona baktı. “Ben seni bekledim ve sen evimize gelir gelmez onu aradın.” Parmağını önce göğsüne götürdü sonra küçümseyerek beni gösterdi. “Ben seni bekledim. O daracık elbisenin içinde güzel bedeninin benimle dalga geçercesine kıvrıldığını göremediğim, akıl sağlığımdan şüphe duymanın keyfine varana kadar şarkılarını şakıyışını dinleyemediğim, sahneni izleyemediğim için kendimi paralarken; sen evimize geldin ve onun kollarına koştun.”

Bazen o kıvrak dilinden dökülenler bacaklarımın arasına inen darbelermiş gibi nefesimi kesiyordu. Beni kandırmaya, avcunun içine almaya çalışırken üstümde nasıl baskı kurduğuna, ustaca sahnesini sergilediğine onlarca kez şahit olmuştum. Beni elde edemiyordu, en azından asıl istediği parçalarımı ve bu onu daha da fütursuzca, açlıkla oynamaya itiyordu. O kelimeler kontrolü ele geçirme isteğinin bir eseriydi. Ancak düşünmeden edemiyordum, onu kendi karanlık bölgesinde her yakaladığımda ağzından çıkanlar katıksız gerçekler olabilir miydi?

Eğer öyleyse, bu, beni parmağında oynatmaya ve diz çöktürmeye çalışma arzusundan daha korkunç olurdu.

Görünüşü düşüncelerimin zincirlerini öyle sıkı kavramıştı ki beni takip ettikçe ve mutfağın çoğunluğunu kaplayan cüssesi aydınlandıkça bir şeyin farkına vardım. Çıplaktı ve terliydi.

Vücudumu titretip, bacaklarımı zayıflatan hiçbir kelimesine aldırmadım. Yüzüğü hâlâ parmağında değildi.

Burada mıydı? Alana’yı evimize mi getirmişti? Onu bu çatının altında mı becermişti? Beni beklediğini iddia ederken. Kahrolası adi pislik.

Bedenim bir buz kalıbı kadar donuk olduğu halde cilveli bir tavırla omuz silktim. Onunla alay edercesine. “Beni beklememen gerektiğini öğrenmen gerekiyordu canım. Bu kadar acınası olmayı ne zaman bırakacaksın?”

Kahkaha attığında ona karşılık vermeyi daha çok gülmeyi, öfke patlamasıyla dalga geçmeyi isterdim. Çünkü çıkardığı ses tıpkı tavırları gibi bir yırtıcıya aitti. Gecenin suskunluğunda duyabileceğiniz uğursuz bir uğultuyla anı tınıdaydı.

Ellerini tezgâha vurduğunda adanın diğer tarafına ulaşmıştım. Sırtımı koridora vermek üzereydim. Ne zaman karşılaşacağımızı, kovalamanın nerede biteceğini bilmiyordum ve öğrenmek de istemiyordum. Birbirimize zarar verebileceğimizin farkındaydım.

Kendimizi bir kafese kapattığımızı biliyordum. Bu sahte evlilikten beklediğim tam olarak buydu.

Parmaklarını birbirine yaklaştırdı. “Çok az kaldı Riley. Onu bulacağım. Onu buraya getireceğim. Tam buraya. Bu eve. Senin gözlerinin içine bakarak boğazını keseceğim.”

Geri adımlar ata ata uzaklaştım. Çünkü bir sorun vardı. Dez her zaman yakışıklı bir ruh hastasıydı ama şu anda o adama bakmıyordum. Şu an karşımda olan adamla nadiren karşılaşıyordum.

Ürkütücüydü ama korktuğum için değildi. Tavırlarının ruhuma dokunması, karanlığa terk ettiğim ve tüm varlığımı yanına kilitlediğim parçama tanıdık gelmesiydi. Yüzündeki hiddete rağmen, perişandı. Bütün değildi, etrafa saçılmıştı ve kanıyordu.

“Bunu asla yapamayacaksın Dez. Gerçekten yapabileceğine inandığın gün…” Koridora tamamen sırtımı döndüğümde sol elimi kaldırıp alyansımı gösterdim. “Bu yüzüğü sana geri vereceğim ve bir daha asla yüzümü göremeyeceğin gün olacak.”

Kaşlarını çattı. Gözlerinden bir perdenin kalktığına şahit oldum. Sanki sözlerim onu aydınlığa çıkarmıştı ama bulunduğu yerden nefret etmişti.

“Sen…” Alyansıma baktı sonra bakışları yavaşça bedenimi yalayarak yüzüme tırmandı. “Yüzüğünü çıkar Riley.” Soru sorarcasına tek kaşımı kaldırdım.

“Çıkar onu!” Bağırdığında direkt yüzüğü kavradım.

“Sakın bana bir daha bağırayım deme.”

“Çıkar onu bebeğim,” dedi tenime karşı fısıldıyormuş gibi. “Çıkar ve gelecekte çıkarmayı, beni onun için terk etmeyi planladığın gün neler yapabileceğimi erkenden gör.”

Yüzüğü parmak boğumuma kadar çektiğimde öne doğru bir adım attı. Gözleri parladı. Yüzü vahşileşti.

“Ah…” Güldüm ve yüzüğü geri taktım. “Sanmıyorum. Senin aksine ben anlaşmamıza sadığım. Ama beni zorlarsan, başka bir adamı becermek için yüzüğü çıkarmama ihtiyaç duymayacağımı görecek-“

Cümlemi tamamlayamadan sırtım koridorun duvarına çarptı. Omurgamdaki hafif acıyla tısladım. Tezgâhın üstünden atlamış ve gözümü ile kırpmadan boğazımı kavramıştı.

Sıkmıyordu ama başımın üstüne tek eliyle sabitlediği bileklerim için aynı şeyi söyleyemezdim.

Kendimi tutuşundan kurtarmaya çalışarak kıvrandım. Yüzüne yaklaşarak hırladım. “Dokunma bana!”

“Bana eşyalarımın neden paçavraya dönmüş halde kapının önünde durduğunu ve telefonuna sarılacak kadar çıldırdığını söyle. Buz kalpli karıcığım…”

Burnunu yanağıma sürttüğünde başımı çevirdim. “Bırak beni Dez.”

Birkaç santim… aramızda açtığı alan bu kadardı. Ancak her şeyi görmesi ve anlaması için yeterliydi. Beni baştan aşağıya süzdü. Kalp atışlarımı duydu. Titreyişime şahit oldu. Yüzüne bakamayışımı, bakarsam da ancak keskin çenesini kıracağım için olacağını anladı. Boş elini kaldırdı.

“Sebebi bu mu?” dedi kıkırdayarak. Suratında karanlık bir tatmin vardı. “Küçük kanaryam artık sadece benim için sırılsıklam olmuyor bir de beni kıskanıyor mu?” Dudaklarını büzdü. “Bebeğimin kalbini mi kırdım? Hislerini mi incittim?” Kapıya, mahvolmuş eşyalarına baktı ve ağır ağır gözlerini tekrar yüzüme dikti. “İstediğimi almak için çok kirli oynayabilirim Riley ama tam olarak beklediğim gibi tepki verdiğini söyleyemem.”

Ne?

Lanet olası aşağılık pislik. Yüzümde vahşetin izleri dolaşırken sırıttı.

Bilerek yapmıştı. Ona bakmamı isterken de bunu bekliyordu. Yüzüğü bilerek çıkarmıştı.

Ben çenemi dikleştirip mutfağı görebiliyormuş gibi omzunun üstünden baktığımda dudakları gerildi. Gözlerine yerleşen puslu ifadeden keyfinin kaçtığını ve yeterince tatmin olmadığını görebiliyordum. Boğazımı iyice kavrayıp yüzümü yüzüne çevirdiğinde dişlerinin arasından konuşuyordu. “O piçi aramana ben mi sebep oldum Riley?”

Utanıyordum, verdiğim tepki beni dibe çökmekle tehdit ediyordu ama gururumu motosiklet yeleğim gibi giyindim. Yaptığım şeyi, oynadığı oyuna ortak oluşumu bir kenara ittim.

Bana yaptırdıklarından ve hissettirdiklerinden nefret ediyordum.

“Dediğin gibi, bir şeyler hissetmem gerekiyordu. Duyguları özledim Dez, anlıyor musun?” Gözlerinin içine baktım. “Ben bile bomboş bir halde bir yere kadar yaşayabilirim.”

Carter’ı, kıskançlığımın sebep olduğu karmaşaya dahil etmek ağzımda çirkin bir tat bırakıyordu ama kazanmasını istemiyordum. Dez ile aramıza çektiğim duvarların artık canını da yakmasını, egosunu ve kibrini paramparça etmesini istiyordum. Az önce yaşadığım duygusal yıkımın öcünü almak istiyordum.

Ağzını omuzlumla boynum arasını boşluğa gömdüğünde irkildim. Tenimin nefesiyle yumuşamasına ve hassaslaşmasına lanet ettim.

Hiçbir sözümün onu yaralamadığını kanıtlarcasına, “Başkasına aşık bir kadın için sence de fazla tepki vermiyor musun?” diye sordu. Zehir saçıyordu.

Başı hâlâ boynumdayken yüzümü çevirip dudaklarıma kulağına dayadım. “Aramızdaki her şey sahte olduğu için sadakat sözünü sadece bedenlerimiz üzerinden verdik Dez. Ancak sen, pek çok şeyi unutmuşa benziyorsun.”

Boğazımdaki eli çeneme kayarken burnunu saçlarımın arasında dolaştırdı. Her nefes çekişinde karşılık olarak titriyordum. “Anlaşmanın tek taraflı olduğunun farkındasın değil mi? Sadece canını koruyarak sana iyilik yapıyorum. Biraz daha minnettar olmanı beklerdim.”

Yine titredim ama bu sefer sebebi dilini koparma arzumdu. “O iyilik seni ve kulübü zafere götürecek Dez. Bence varlığıma minnettarlığını göstermek için senin ayaklarıma kapanman gerekir.”

Kıkırdayışı kara bir kalbin atışlarına eş değer bir tondaydı. “Yırtıcı küçük kanaryam… Bu savaşı her şekilde kazanacağım. Sen kapıyı yakıp yıkmadan açmamı sağlayacak bir anahtarsın. Sen insanlığımı kaybetmeden zaferi elde etmemi sağlayacaksın.”

“Bu gece de kendini bu şekilde mi rahatlattın Dez? Sahte karını harcanabilir bir araç olarak mı görüyorsun?” Duvara yaslı bileklerimi çekiştirip ona kinimi kustum. “Beni kaybetmeyi göze alamazsın. Sana ve kulübe sırtımı dönmemi göze alamazsın.”

Ki bu oldukça doğruydu. Yavaş yavaş benim bile ailem olarak görmeye başladığım bu pislikler biz olmasaydık hâlâ sinsice İskelet Meclisi’nde omurga rütbesinden kafatasına ulaşmaya çalışıyor, Don’un ayağını kaydırıyor ve bir yandan tarikatın ağına daha çok bulaşıyor olurlardı.

Çenemdeki parmakları tenime battı. Başımı çevirmeye çalışsam da yüzünü yüzüme yaklaştırdı. Nefesi dudaklarımı karıncalandırıyor ve sanki yarattığı etkiyi tam olarak görebiliyormuş gibi ağzıma iştahla bakıyordu. “Gerçekten kıskandın…”

Boynuma ve yanaklarıma akın eden kanın, beni nasıl kızarttığını görememesini umdum. “Siktir git Dez.”

“Ona dokunmadım Riley,” diye hırladığında suratındaki ciddiyet ödümü patlattı.

“Umurumda değil.”

Bileklerimi bıraktığında direkt onu itmek için omuzlarını kavradım ancak Dez’in beni bırakmaya niyeti yoktu. Dizini bacaklarımın arasına sokarak, vücudunu bana bastırıp duvara sıkıştırdı. İki eli de yüzümü kavramıştı. Kaşlarını çattı. Eğer mümkün olsaydı acı çektiğini düşünürdüm.

“Seni tanıdığım geceden beri kimseye dokunmadım. Kimseyi düşünmedim bile.”

İnkâr et, onu yalancılıkla suçla, karşılık ver, meydan oku, diye bağırıyordu içgüdülerim ama hiçbirini yapamadım. Gözlerimle gördüğüm, neredeyse dokunabileceğim kadar aramızda ağırlaşan itirafı savuşturamazdım.

“Bu beni delirtiyor anlıyor musun? Kardeşlerimin ve kendimin, canımızdan olabileceğimiz bir mücadele veriyoruz ama tek düşünebildiğim senin akıl sağlığımı ne kadar mükemmel bir şekilde alt üst ettiğin.”

“Dez,” diye uyardım ama onu mu yoksa kendimi mi bilmiyordum.

Saçlarımı geriye tarayıp tekrar yüzümü tuttu ve gözlerimin içine baktı. “Ve bana kalırsa sen de başkasına âşık olduğun fikriyle kendini korumaya çalışıyorsun. Bu yüzden onu arıyorsun. Sen tatlım, aklında başka biri varken, sahte kocanın eline boşalabilecek bir kadın değilsin.” Avcu boynumdan, göğsüme oradan da belime kaydı ve kendini vücuduma doğru itti. “Sen sadece korkuyorsun. Benden.”

Onu tüm gücümle ittirip hırladım. “Senden korkmuyorum.”

Her ne kadar benden uzaklaşırsa uzaklaşsın, vücutlarımızın sıcaklığından yükselip aramızda çatırdayan elektrik kaybolmuyordu. Beni yutabilirmiş gibi izliyordu. Dişlerini geçirip, zevkle tadımı çıkarabilirmiş gibi.

“Kanıtla.”

Gözleri parladı. Ettiği yeminin hayalet fısıltılarını duydum. Üç sefer. Beni tamamen elde edeceğini vaat etmişti. Ona karşı koyamayacağımı ve adını haykıracağımı. Bana dokunduğu üçüncü seferde onun olacağımı sanıyordu. Ona direnemeyeceğimi, ondan kaçamayacağımı, benden her şeyimi alacağını…

Beni nasıl manipüle etmeye çalıştığının farkındaydım. Pislik.

“Seni görüyorum Dez,” dedim.

Beni baştan aşağıya süzdüğünde ürperdim. “O zaman kanıtla Riley.”

Kalbim ona olan zaafım ve aptallığım yüzünden bana tepki vererek hızla atmaya başladı. Neyi kanıtlamamı istediği çok açıktı. Üçün ikincisi istiyordu. Bana dokunacak ve tadıma bakacaktı, beni inletecek belki de yalvartacaktı. Korkmadığımı kanıtlamam için bunu yapmam gerekirdi. İkimiz de bundan zevk alacaktık ama vücudumun hafızası hâlâ o ilk seferin etkilerini anımsıyordu. Bunun için sızlıyordu.

Özellikle bugün bu meydan okumayı kabul edersem hayal kırıklığına uğrayan o değil ben olurdum.

“Bu saçmalıkla uğraşmayacağım,” diyerek kapıya döndüm.

Ona bakmadan hızla çizmelerimi giydim ve motosikletimin anahtarlarını kapıp, kapının önündeki utanç yığınım üstünden atlayarak garaja yöneldim.

“Riley…” Arkamdaki sesleniş bir uyarıydı. “Buraya dön.”

Ona orta parmağımı gösterdim ancak kahretsin ki bana yetişmesinden endişelendiğim için adımlarımı hızlandırmıştım.

Garajın açılmasını beklerken gözüm verandadaydı. Dez ortaya çıkmayınca bir parça rahatlasam da yüzümü buruşturdum. Kovalamacadan hoşlanmazdım. Hoşlanmamalıydım. Ancak peşime düşseydi bu beni endişelendirmekten çok heyecanlandıracaktı.

Siktir.

Garaja girip koyu yeşil Harley’imin gidonuna astığım kaskı koluma geçirip dirseğimde sabit tuttum. Dez’in motosikletini garajda göremeyip evde olmadığını düşünmüştüm. Arka bahçeye park etmiş, fazla alkollü olduğu için White Rabbit’te bırakmış ya da Seth’in tamirhanesinde olabileceğini düşünememiştim.

Motosiklet altımda kükrediğinde bir an kalp atışlarımı bastıran sesi beni memnun etti. Dostum beni nasıl özgürleştireceğini biliyordu. Garajın duvarına monteli tezgâhların, Dez’in ağırlıklarının ve antrenman alanının tersine doğru motosikletimi çevirdim.

Ve işte oradaydı. Nefesimde bir saliselik bir kesilme yaşandı. Hâlâ iç çamaşırıyla duruyordu, garajın tam önünde. Kasları aldığı nefeslerle şişip geriliyor, intikamcı bir canavara benziyordu. Alnına dökülen kara saçlarıyla ve parlayan irisleriyle insandan başka her şeyin yakıştırmasını yapabilirdim.

“Gitmene izin vereceğimi mi düşünüyorsun?”

Sorusu tüylerimi diken diken etti. Çünkü sadece şu andan bahsetmiyordu. Dez takıntılıydı, hiçbir şeyi unutmazdı. Beyni farklı çalışıyordu ve az önce savurduğum tehditleri de uzun süre unutmayacaktı.

“Seni ezmemi istemiyorsan çekil.”

Gaz verip motosikletimi bağırttım. Gerçekten yapacaktım ancak yerinden kıpırdamadı.

Omuz silktim ve motosikletimi üstüne sürmeden önce farlarımı yaktım.

O an onu tamamen gördüm ve gidonlardaki ellerim titredi. Gözlerim irileşti ve boğazımdan küçük dolu dolu bir nefes çıktı. Elimi ağzıma kapatmamak, ona atılmamak için yumruklarımı sıktım.

“Dez… kanıyorsun.”

Hayır. Sadece kanamıyordu. Baldırından aşağıya akan kan dövmelerle kaplı bacakları sırılsıklam etmişti. Üst üste açılmış kesiklerle doluydu.

Onu kulüp evinin bodrumunda bulduğumu ve ayaklarıma bulaşan kanı anımsadım. Sawyer’ın onu stüdyoda gördüğü ve açık yaralara gizlice dövme yaptırdığı zamanı.

Dez çenesini sıkarken yutkundu. Sanki bir an nerede olduğunu yeni hatırlamıştı. Karşımda nasıl durduğunu…

Yüzünü gölgeler kapladı tekrar. Bakışları boştu. Donuktu. Ruhu çekip alınmış gibi. Şahit olduğum vahşeti reddetmek yerine sırtlanıp kabullenmiş ve tüm çıplaklığıyla kendini bana sergiliyormuş gibi.

Elimin ayağımın boşaldığını hissettim. Göğsümdeki yanma, karnımda dönüp duran bıçak öyle şiddetliydi ki motosikletimden fırlayıp, ayaklığı indirdim aramızdaki mesafeyi bu sefer ben aştım.

Ne yaptığımı bilmiyordum. Siktir kesinlikle yapmamalıydım ama duramıyordum.

Bir elimi göğsüne diğerini sert karın kaslarının üzerine koyup gözlerinin içine baktım. “Bunu sen mi yaptın?”

Dokunuşumla kasları titredi, vücudundan bir ürperti geçti ama bana hâlâ en gaddar ifadesiyle yukarıdan bakıyor, çenesini eğmiyor; siyah dağınık saçları alnına dökülürken ve gözlerinin arkasında alevler parlarken öylece izliyordu. Cevap vermemesi soruma en yeterli yanıttı.

Sinirlendim. Öfkelendim. Kalbim artık gerçekten kırılmıştı ve sebebinin onun bu güzel bedene bilerek, isteyerek zarar veriyor olmasıydı. Bunun hakkımda ne söylediğini umursamadan göğsüne vurup onu ittim. Yerinden kıpırdamadı bu yüzden yine yaptım.

Karşılık olarak sadece üstüme yürüyüp beni garaja doğru geriletti. Ona tekrar vurmaya çalıştım ama fayda etmedi. Garaja girdiğimizde duvardaki tuşa uzandı ve ikimizi de içeriye kapattı.

Arkamdaki farlar garajı aydınlatsa da ondan yayılan karanlık her şeyi yutuyordu.

“Bunu neden yapıyorsun!”

Ben onu Alana’yı beceriyor sanıyorken aslında evimizde, kendini mi kesiyordu? Neden?

“Cevap ver bana!” Göğsüne vurduğumda kenara çekildi. Dengemi kaybedip tek dizimin üstüne düştüğümde, kolumu yakaladı ama beni kaldırmak yerine karnımdan kavrayıp ayaklarımı yerden kesti.

“Siktir. Dez, anlamıyorum!”

“Şşş,” diyerek beni susturdu. Tavırları tüylerimi ürpertiyordu. Ama en çok maskesinin ardındaki o şey beni mahvediyordu. Katman katman katranla örttüğü acı.

Beni motosikletime oturtup arkama geçtiğimde kollarını etrafıma sardı. Hareketlerimi nasıl kısıtladığını fark edemeyecek ve beni sımsıkı tutmasına bile direnemeyecek kadar bacaklarındaki görüntüyü düşünüyordum.

Kasığını arkamdan kıçıma bastırırken ve beni zorla çıplak göğsüne hapsederken onu öldürecek kadar olmasa da canını kesinlikle yakacak kadar kan kaybediyordu.

Acı içinde olduğu gerçeği beni beynimde vurulmuşa döndürdü. Geçmişin görüntüleri beni şimdiyle tehdit etti bu yüzden dudaklarımı ısırdım.

Kolunu göğsümden geçirip boğazımı kavradı. “Kanıtla,” diye fısıldadığında gözlerim irileşti. “Kanıtla tatlım. Korkmadığını, kendini korumaya çalışmadığını, sana böyle dokunduğumda…” Baş parmağını alt dudağımın üstünde dolaştırıp burnuyla boynumun çizgisini takip etti. “Sadece aldığın zevk yüzünden tir tir titrediğini kanıtla. Parmaklarımdan daha fazlasını istemekten, gözlerine bakıp içine girdiğimde ruhunu göstermekten korkmadığını kanıtla.”

Bir inilti boğazımı terk etmesin diye başımı geriye attığımda omzuna yaslandım. Bacaklarımın arkası onunkilere değdiğinde irkilerek uzaklaşmaya çalıştım. Bir savaş veriyordum ve bunu çok iyi biliyordu. “Dez. Yaralısın. Kendini yaralamışsın.”

Dişlerini nabzımın üstünde hissettiğimde kıvrandım. “Yine de,” dedi, “O telefon konuşmasını yaptığın, beni saçma bir düşünceyle kıskandığın ve ruhunu görmemden korktuğun için seni cezalandırmak, acı ve zevki aynı anda yaşayana kadar becermek istiyorum.”

Beni sımsıkı tutup kendini bana doğru ittiğinde ereksiyonu kıçımı dürtüyordu. Bu kafamdaki çatışmayı dağıtıp, yalnızca vücudumdaki ve bacaklarımın arasındaki sızlamayı umursamamı sağlasa da, “Beni becermeni istemiyorum. Şimdi gitmeme ve bacaklarınla ilgilenmeme izin vermezsen sikini kırmaktan çekinmem,” dedim.

Boştaki elini v yaka bluzumun askısını indirmek ve sol mememi kavramak için kullandığında nefes nefese kaldım. Onu durdurmadım. “Memelerine bayılıyorum. Emmek mi, yalamak mı, morartmak mı yoksa menimle kaplamak mı istediğime karar veremiyorum. Belki de hepsini yapmalıyım. Parmağındaki yüzük yeterli değilse seni daha dikkat çekici bir şekilde işaretlemeliyim."

"Beni hiçbir şekilde işaretlemeyeceksin. Lanet olsun, kan kaybediyorsun!” diye bağırırken meme ucumla oynaması sesimin kısılmasına sebep oldu.

Boğazımdaki eli beni hâlâ göğsüne bastırıyordu ama diğer elini çektiğinde bir anlık boşluğa düştüm. Sonra parmakları bacağımı buldu. “Her zaman kanadığımı görmek istiyordun.” Eli yavaşça okşayarak yukarı çıktı, çıplak karnımdan, açık mememe ve ağzıma ulaştı. Islaklığı o zaman hissettim. Parmağını ağzıma ittiğinde metalik tadı aldım. “Senin için kanıyorum. Tadını alabiliyorsun değil mi?”

Beni kanıyla kaplıyordu ve iğrenmeliydim. Lanet olsun. Yere tükürüp, bir yara da ben açmalıydım.

Ama tam o anda yeniden sordu. “Korkuyor musun küçük kanaryam?”

“Asla,” dedim dişlerimin arasından.

Becerikli parmakları kot şortumun beline döndü ve düğmeleri açtı. “O zaman kalçanı kaldır ve ayaklarını gidonlara daya.”

Sesindeki vahşi çaresizliği duydum. Kendine her ne yaptıysa ve bunu neden yapıyorsa, hakkında konuşmayacaktı.

İhtiyacı olan bendim. İhtiyacı olan bana zevk vermek ve unutmaktı. İhtiyacı olan beni de karanlığına karıştırmaktı.

Sahte kocam ve başkan yardımcım olduğu için yaraların sebebini ağzından söküp almalıydım. Patronum ve kahrolası Dez Gowan olduğu için onu bacaklarından tekmelemeliydim. Ama, “Zaten canının yandığını biliyorum bir de üstüne hayal kırıklığını da mı eklemek istiyorsun?” diye sinirlerine dokunmaya çalışırken bile dediğini yaptım.

“Bu karı koca dinamiğini sevdim,” diye mırıldandı. “Kimse sonuna lütfen eklemeden sana emir bile veremiyor ama kapalı kapıların ardında söz konusu kendi hazzın olduğunda uslu bir kız gibi dediğimi yapıyorsun.” Şortumu tek hamlede çıkarıp fırlatırken arkamda olmasına rağmen ayaklarımı gidonları dayayıp bacaklarımı onun için açmıştım.

“Yaralı olduğun için sana acıyacağımı sanma, hâlâ sürünmeni sağlayabilirim.”

Göğsündeki hırıltı sırtımın her yerinde dolaştı. Beni tamamen kucağına çektiğinde uyluklarımı iki yandan sertçe tuttu. Bacaklarımı iyice, kendi görmek istediği şekilde ayırırken ağzı boynumdaydı ama gözlerini tenimde, bacaklarımın arasında hissediyordum. Kanıyla lekelenmiştim ve bundan mest olmuştu.

“Bu bana pek hayal kırıklığı gibi görünmedi… Mavi. Elbisen de maviydi. O seksi iç çamaşırlarını kıyafetinle uydurmayı seviyorsun değil mi?” Cevap vermediğimde boğazımı yine yakaladı ve diğer eliyle de külotumun üstünden vajinamı kavradı. “Bunları benim için giydiğini söyle ve seni zaten olacağından daha mutlu bir eş yapayım.”

Elinin çıplak tenime değmesini çaresizce beklerken güldüm. “Beni mutlu bir sahte eş yapmak için sahip olduğun her şeyden daha fazlasına ihtiyacın var.”

Külotumu tek çekişte yırttığında tısladım. “Ah ben yeterliyim Riley. Hatta tam olarak ihtiyacın olan şeyim. Ve bu da seni korkutan diğer gerçeklerden biri.”

Tek parmağını hiçbir dirençle karşılaşmadan içime ittiğinde ağzımdan yalvarışa çok yakın, “Ah…” diye bir haykırış taştı.

Onun için sırılsıklam olan vajinamdaki ıslaklığı baş parmağıyla klitorisime yaydı ve sıktı. Tekrar inlediğimde o da karşılık olarak uzunca bir soluk verdi. “Aynen öyle bebeğim. Tanrı aşkına Riley… Benim için o kadar hazırsın ki, sen bile bunu ne kadar istediğini inkâr edemezsin.”

Oyalanmadı, benimle oynamadı, şu anda sadece istediğini almayı arzuluyordu. Vahşiydi, hırslıydı ve kahretsin, acımasızdı.

Parmaklarını içime sokup çıkarırken vücudumdaki en hassas noktayı hızını hiç yavaşlatmadan ovuyordu. Bedenimin arzuyla bükülüp sarsılmaması için kalçamı aletine bastırdım ve kolumu arkaya atıp boynuna tutundum.

Sadece merkezimdeki hoyrat dokunuşları değil, tişörtümü yırtarcasına açıp ziyafeti için önüne serdiği ve avuçladığı memelerimdeki bakışları, ensesindeki kalın tutamları sıkarken omzumu ve kolumu yalayıp ısırışına kadar hassaslaşmıştım.

“Beni öldüreceksin,” diye inledi meme ucumdaki piercingi sıkıp döndürürken. “Ya da ben bu piercingleri yapmak için memelerini gören ve dokunanı öldürmek zorunda kalacağım… Gerçek olmaması için dua etmiştim ama doğruymuş değil mi?”

Tekrar parmaklarının ucuyla oynayıp çekiştirdi. Kıvranıp yüzümü tavana kaldırarak inledim.

Parmaklarını içimde döndürdüğünde nefesim kesildi. Memelerimde dolaşan arsız eli önce boğazımı sıktı sonra da zevkle açık kalan dudaklarımın arasına yerleşti.

Ne ara taktığını bilmiyordum ama yüzüğü parmağındaydı. Orta parmağında.

“Em Riley,” dedi parmağını boğazıma kadar iterek. Bundan çarpık bir zevk alıyordu, alyansı olan parmağını yalamamdan. “Bir gün sikimi ağzına aldığında nasıl yapacağını göster.”

Dudaklarımı parmağına kapattığımda kulağıma doğru bir nefes vererek inledi. Aynı anda yükselmeye başladım. İçimde biriken telaşlı ihtiyaçla birlikte vücudum da titriyordu.

Boşalacaktım, o kadar hızlı gelecektim ki, sarsıntılarım dindiğinde utançtan iki büklüm olacaktım. Bu yüzden arkama uzanıp iç çamaşırının belini tuttum.

Parmağını ağzımdan çıkardığında bacaklarımın arasındaki darbelerinin ıslak seslerinin arasında bir de o boşluğun sesi karıştı.

“Sikimi mi istiyorsun kanaryam?” diye sordu gülerek.

Hırsla, nefesimi toparlamaya çalışarak fısıldadım. “Tek başıma gelmeyeceğim.”

Aletini iç çamaşırından çıkardığımda dişlerini omzuma geçirerek tısladı. Göremiyordum ama büyüktü. Lanet olası Dez Gowan. Uzunluğunu avcuma aldığımda gözlerim irileşti. Aletinin tam üzerinde bir piercing vardı. Beni yemlememişti. Doğruyu söylemişti. İçimde olsaydı nasıl hissettireceğini hayal ederken titredim.

“Sevdin mi tatlım?” diye sordu kendini beğenmiş bir pislik gibi gülümseyerek. “Ben seni becerirken ne kadar zevk vereceğini hayal ettiğini biliyorum. Şu anda mümkünmüş gibi daha çok ıslanıyorsun çünkü.”

Başında biriken ıslaklığı aşağıya doğru yayarken aldığım haz başımı döndürüyordu.

“Üçün ikisi,” dedi kesik kesik solurken. “Daha sert tatlım. Senden beklediğim gibi.”

Bu açıdan kolum acıyordu ama umurumda değildi. Onun vajinamdaki parmakları birçok erkeğin ıskaladığı o noktaya ısrarla vurup gözlerimin geriye dönmesine sebep olan bir şiddetle hareket ederken aletini sıkarak, aşağı yukarı okşadım.

“Sen sahnede parlarken, ben karanlığa dönmek zorunda kaldım Riley. Seni izleyemedim. Senden beslenemedim,” dedi öfkeyle. Kalçasını yukarı itiyor, onu sertçe sona götürmem için beni teşvik ediyordu.

Bacaklarım titremeye, sarhoşluk zihnimi kaplamaya ve zevk karnımda toplanmaya başladığında bile yavaşlamadım. Elimde gittikçe büyüyor, benimle birlikte inliyordu.

“Ah, siktir…” diye bağırdığı ve beni aniden bıraktığında afalladım.

Boşluk hissi beni etkisi altına alamadan motosikletin yanına geçip dizlerinin üstüne çöktü ve avcunu karnıma bastırarak beni geriye yatırdı. Bacaklarımı gidonlardan ayırıp omuzlarının üstüne atarken yüzündeki ifadeye şahit olmak hıçkırmama sebep oldu.

Bacaklarımın arasını sadece bir saniye hayranlık ve açlıkla izledi. “Şuna bak… damlıyorsun. Daha tatlı görünemezdin.”

“İhtiyacım var…” diye sızlandığımda tek eliyle kalçamı kendine çekip yüzünü vajinama gömdü.

Sadece dil darbesi değildi, beni karanlığa çekti, ona karışmamı sağladı. Kendine dokunup, aletini hızla sıvazlarken vajinamı boydan boya yalayıp emmeye başladı.

Başımı geriye atıp saçlarını yakaladım. “Aman Tanrım!”

Dalgalar tarafından yutulmak, kıyıya vurmak, motosikletle son sürat giderken uçurumdan uçmak tanımlarını baştan yazan bir şiddetle boşaldım. Geçmiyor, dinmiyor, kıvranmalarım kesilmiyordu.

Dez beni yalamayı bırakmıyordu. Zevkimin kalıntılarını içine çekerken hırlıyordu.

Ben hâlâ düştüğüm o derinlikte savrulurken kasıklarımı, karnımı ve göğüslerimi öperek yukarıya çıktı. Yüz yüze geldiğimizde odaklanamıyordum. Böyle bir duyguyu, karmaşayı ve mutluluğu daha önce hiç yaşamamıştım.

Dudaklarındaki arzumun kanıtlarını yalayıp inleyerek iç geçirdi.

Elimi tutum aletine sardı ve benimle birlikte kendini sıvazlarken saçlarımla birlikte ensemden yakalayıp alnını alnıma yasladı. Birbirimize bakıyorduk. Ama bedenlerimizden, gözlerimizden ve terle kaplanan tenlerimizden daha fazlasını görüyorduk.

İşte o an korku beni yakaladı. Avuçlarının arasına alıp, pençelerini geçirdi. Siyah saçları yanaklarıma dökülürken, kapkara olmuş irisleri tam karşımdayken ve iri bedeni hem beni hem de motosikleti kaplamışken başka bir duyguya tutunamadım.

“Seni izleyebildiğim o kısa sürede Alana’ya ne dedim biliyor musun?”

Kadının adını duymak beni irkiltse de, “Ne?” diye sordum çelik kadar sert olan erkekliğini karnıma bastırıp her sıvazlamamızda kasılmaya başlarken.

“Ben senin neyinim?”

Bir an kafam karıştı ve duraksadım. “Başkan yardımcım.”

Başını iki yana sallarken gözlerinin ardında çalkalanan karanlık alevler beni kuşatıyordu.

“Patronum,” diye tekrar denedim.

Dişlerini sıkarak hırladı. “Ben senin neyinim Riley?”

İstediği yanıtı biliyordum. Aletinin başını sıkarken boğazından çıkan homurtuyu duymamla ve dövmelerinin arasındaki damarların şişmesiyle ağzımdan döküldü. “Kocamsın.”

Sahte. Sahte. Sahte koca.

Memnun bir hırıltı çıkarırken gözlerimin içine baktı. Seğiriyor avcuma doğru kendini sertçe itiyordu. “Sen de benim tanrımsın. İşte ona bunu söyledim. Tanrımı bulduğumu, sonunda tapınabileceğim, inanabileceğim ve istediğim her şeyi bana vermesi için dua edebileceğim bir varlık keşfettiğimi söyledim.”

Karnıma boşalıp, vücudumu sıcak meniyle kaplarken dudaklarıma karşı haykırdı. Onunla birlikte inledim, tekrar gelmiş bile olabilirdim. Sonsuza kadar süreceğini sandım, kendini sıvazlayıp, kasılırken konuşmaya devam ediyordu.

“Dilinin ucunda küçük kanarya. O gaddar, acımasız kadın sadece ve sadece benim adımı inleyecek. Kalbini ona mı verdin? Canını alırken bana ait olanı da söküp çıkaracağım.”

Ona bakakaldım. Dilini yutmuş lanet, yumuşak kalpli ve ilgisine aç bir kadın gibi onu izledim.

Sen benim tanrımsın. Sen benim tanrımsın…

Saçlarımı şefkatle geriye tarayıp, parmaklarını tamamen odaklanmış ve yoğun bir ifadeyle dudaklarımda dolaştırırken silkelendim.

Göğsünden yavaşça iterek doğruldum ve maskemi yüzüme çektim. “Eğlenceliydi Dez. Ancak kalbimin peşine düşmeyeceğin konusunda anlaşmıştık. Bana bağlanmanı istemiyorum.”

Ağzının kenarında o tik seğirdiğinde kendini iç çamaşırının içine sokup tezgahların altındaki çekmecelerden temiz bir havlu aldı.

Beni temizlerken öylece ona baktım. Hayır ona değil. Bacaklarına…

Orada sadece kendi açtığı eski ve yeni yaralar yoktu.

Bakışlarım çatılmış kaşlarına, kudretli yüz hatlarına ve beni temizlemeye odaklanmış gözlerine kaydı.

Bacaklarındaki dövmelerin çoğunun kesikleri kapatmak için yapıldığı belliydi. Ve aralarında kuş dövmeleri vardı. Kanatlarını açmış, bir kaidenin üstüne konmuş kanaryalar.

Küçük kanaryam.

Küçük kanaryam…

Aman Tanrım.

🐉

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.