İçeriğe geç

Yalanlar Mirası (Kemikler Mirası İkinci Kitap)

Bölüm 13 · 41 dk okuma

Yalanlar Mirası (Kemikler Mirası İkinci Kitap)

Bölüm 13

On Birinci Bölüm: Saymaya Başla Başkan Yardımcısı

Heelloooo en sevdikleriimmm!

Nabersiniz, nasıl gidiyor?

Sizi çok özlüyorum ve biliyorum, farkındayım, kızmayın... Gerçekten daha kısa sürede bölüm atmaya çalışıyorum ancak hem iş yoğunluğu hem de kafa yorgunluğum maalesef izin vermiyor. Hafta sonu bile yazacak gücü zor buluyorum.

Desteğiniz ve anlayışınız için çok teşekkür ederim.

Şimdi bölüme gelirsek... öncelikle okumak istemeyenler olursa diye bu bölümün sonraları için ALEV ALAN İÇERİK uyarısı geçiyorum.

Ailemizin yeni üyesiyle de resmen tanışacağız!!!

Ayrıca bu bölüm bir milat niteliğinde, bundan sonra ipler kopuyor. Hem savaşın seyri hem de Dez ve Riley'nin ilişkisi açısından. Avuçlarımı ovuştura ovuştara diğer bölümleri bekliyorum...

Neyseeee, fazla lafa tutmadan sizi bölüme alıyorum.

Kaskları takalım, lütfennn.

Keyifli sürüşler!

On Birinci Bölüm

"Saymaya Başla Başkan Yardımcısı"

🐉

Dez

Tam da tahmin ettiğim gibi Mahşer Sürüsü'nün çoğu üyesi hastanenin önünde kamp kurmuştu. Birkaçı banklarda uyuklamış birkaçı motosikletinin üstünde ya da yanında sızmıştı ancak hiçbiri bir yere kıpırdamamıştı. Sadece sabahın köründe çiçekçi dükkanını açmak için motosikletle otoparktan ayrılan Fay ile karşılaşmıştım. Bana ihtiyatlı bir bakış atıp uzaklaşmıştı.

Kafamı henüz toparlayamamıştım. Bekleyecektim, hastaneye gelmeye niyetim yoktu. Cezalarını verdiğim üyelerin kanı hâlâ tırnaklarımın arasındaydı. Az önce önünden geçtiğim odada uyuyan Rebel'ın ve yeğenimin gün içinde taburcu edileceğini biliyordum.

Ne kadar hızlı yüzersem yüzeyim kafamı o dipsiz karanlıktan çıkaramayacağımı anlayınca küçük bir hevese yenik düşmüştüm.

Henüz adını bile bilmediğim yeğenimle tanışmak istiyordum. Ayrıca... siktir. Kabullenmek etimin üstünde çivili bir sopa gezdirmek gibi olsa da sahte karımı görmek istiyordum. Son telefon konuşmamız zihnimdeki kargaşa duvarına bir delik açmıştı. İçeriye ışık doldurduğunu söyleyemezdim ama havanın o delikten sızdığını, yüzüme çarptığını hissetmiştim.

Daha fazlasını istiyordum.

Asansörden indiğim an en az üç üye görmüştüm. Logan bu hastaneyi bir polis merkezinden daha korunaklı hale getirmişti.

Bebek yoğun bakım ünitesine giden koridoru döndüğümde bankların üstünde kâğıt oynayan Cleo ve Morgan bana tıpkı Fay'in yaptığı gibi şüpheli bir bakış attı. Hemşirelerin üzerimdeki yeleği yakarcasına beni izlediğini fark ettiğinde Morgan gözlerini devirdi.

"Kadınların onda ne bulduğunu hiç anlamıyorum."

Cleo ortaya bir kart açarken omuz silkti. "Riley'e sor. Onunla evlendi sonuçta, bir bildiği olmalı."

Tüm bu konuşmayı ben yanlarından geçip giderken yapıyorlardı.

Sahte... sahte evlilik. Ne halt yemeye bunu yaptığım sorgulanabilir olsa da zihnimde ona sürekli karım olarak seslenmeye başlamıştım bile. Kendimi alıştırmaya çalışmıyordum, ben, Dez kahrolası Gowan, o kadına karım demeyi motosikletimle bile ulaşamayacağım bir hızla benimsiyordum.

Bu bir problemdi.

Morgan'ın yüzünde şeytani bir ifade belirdi. "Bilmiyorum... Riley'nin Dez'den nefret ettiğine eminim. Bu sadece çıkar evliliği. Üstelik o kadınla yıllarımı geçirdim, hangi tipleri becermeyi sevdiğini iyi biliyorum. Damak zevki iyidir."

Aniden durdum.

"Sen sadece kalpsiz bir kadınla değil başkasına aşık ve intikam isteyen bir kadınla sahte evlilik yapıyorsun."

Bu sözleri hatırladıkça kafamın içi daha da bulanıyordu. Neredeyse önümü göremiyordum.

Onu diğer herkes için, özellikle o adam için mahvetmek istiyordum. Yediği yemekte, içtiği suda bile benim tadımı alacaktı. Beni hissetmeden nefes bile alamayacaktı.

Evlilik sahteydi. Yüzük sahteydi. Ama ona yapacaklarım tamamen gerçek olacaktı.

"İyi misin Dez?" Morgan'ın oyuncu sesiyle gözlerimi üzerine diktim.

"Bana, karımın... becermeyi sevdiği tiplerden biraz bahsetsene Morgan."

Hitabımda yaptığım içgüdüsel vurgu Morgan'ın tek kaşını kaldırmasına sebep oldu. Parmaklarını teker teker kaldırarak saymaya başladı. "Sarışın. Mavi gözlü. Uysal ve sakin mizaca sahip..."

Devam edecekken elimi kaldırıp onu durdurdum. "Eğer bana, bilmiyorum, bir isim gibi net tanımlamalar yapmazsan erkek popülasyonunun yarısından çoğunun ölümüne sebep olacaksın."

Elimde bir isim vardı gerçi. Hatta iki. Üstlerine atılacak kırmızı bir çizgiyi bekliyorlardı.

Morgan'ın dudakları kıvrıldı. Gözleri hiç hoşuma gitmeyen bir aydınlanmayla parlıyordu. "Bak sen şu işe..."

Homurdanarak yürümeye devam ettim.

Koridorun sonuna geldiğimde iki hemşire, bebek yoğun bakım ünitesine girdi. Onlar geçip gittiğinde alan bomboş kaldı. Bir kadın hariç.

Onu gördüğümde hızlanan nabzım yüzünden damarlarımı ve kalbimi sökmek istedim. Ünitenin geniş pencerelerinin hemen dibindeki bir banktaydı. Başı hafifçe omzuna yatmış bir şekilde uyuyordu. Üstündeki ince örtü yere düşmek üzereydi.

Yumruklarımı sıkarak yaklaştım. Koridor kısmen karanlıktı kuvözdeki bebeklerin görünebildiği bölmeden yayılan ışık yüzünün keskin hatlarını aydınlatıyordu. Yeğenimizin başında nöbet tutuyordu. Yorgun olduğu her halinden belliydi.

Ejderhalarının arasında en koruyucu, korkutucu ve gözü kara olan her zaman Riley'di. Bu dudaklarımın birkaç saattir asla mümkün olmayacağını düşündüğüm bir şekilde kıvrılmasına sebep oldu.

Ancak ayaklarının dibinde duracak, üzerine iri gölgemi düşürecek kadar yaklaştığımda gülümseyişim soldu.

Kaşları çatıktı. Ağzı gerilmişti. Demek uykusunda bile huzur bulamıyordu. Sanırım birbirimize sandığımızdan daha çok benziyorduk.

Rüyasında ne gördüğünü merak ediyordum. Kafasının içinde neler döndüğünü...

Örtüyü yerden alıp üzerini yavaşça örttüm. Uyanmasını bekledim ancak derin bir uykudaydı.

Bastırmaya çalıştığım ama bir türlü beceremediğim o ihtiyacı görebilse onun bile korkacağından emindim. Bu kadını fethetmek isteyen güçlü bir yanım vardı. Düşünceleri, ruhu, bedeni, kalbi... Her yerinde olmak istiyordum.

Kucağındaki eline baktığımda kanım kaynadı. Benim gibi o da yüzüğü hiç çıkarmıyordu. Sahte olduğu için kendimize belirli şartlar altında bu izni verebilirdik ama yapmıyorduk.

Etrafıma bakınıp hemşireler hariç kimsenin olmadığını görünce ona uzandım. Yüzüne düşen siyah tutamları geriye çektim. Parmak uçlarımı dolgun elmacık kemiklerinde, güzel ağzında ve o küstah burnundan dolaştırdım. Sonra kaşlarının arasındaki o çukura geçtim. Hafifçe bastırarak yüzündeki huzursuzluk çizgisini silmek istedim. İşe yaramayacağını düşünsem de dokunuşumla rahatladı. Hatta yüzünü hafifçe kaldırarak beni daha fazla hissetmek için elime sokuldu.

Dudakları aralandığında adımı duymak için sabırsızlıkla bekledim. Beni hissettiğini biliyordum.

"Carter..."

Elimi yanmış gibi geri çektim. Tekrar kaşlarını çatmıştı.

"Özür dilerim..."

Hissettiğim hayal kırıklığı değildi. Saç tellerimden bacaklarıma kadar bedenimi ürperten bir öfkeydi. Bir şeyler daha mırıldandı ama kulaklarımdaki uğultu yüzünden onu duymuyordum.

Bu kabulleneceğim bir yenilgi miydi? Kesinlikle hayır. Hiddetimle ateşlenen bir meydan okumaydı. Beni istemeye değil, almaya itiyordu. Bir de cinayete. Riley konuşmaya, bu savaşı tersine çevirmeye hazırsa bile anlatmayacağı kısım o adam olacaktı. Ancak onu da kendim bulacaktım.

Riley'den uzaklaşırken Acey City'deki iş ortağıma mesaj attım. Riley'nin ailesi oradaydı. Bu RDM'in de orada büyük bir iz bıraktığını kanıtlıyordu. Killian onun geçmişinin büyük bir parçasıydı ki bu da Carter denen orospu çocuğunun da izini sürmeyi kolaylaştırıyordu.

Eğer ben onu bulamazsam, RDM'e ve Riley'nin geçmişinin izlerine yaklaşamazsam, bir planım daha vardı. Dikkatleri üzerime çekecektim, onları beni bulacaklardı.

Ben: Birkaç hafta daha, sonra hazırız. Acey City'deki tüm işletmeler epey kan kaybedecek.

Memnun olarak telefonu cebime attım ve buraya gelme sebebime döndüm. Geniş pencerelere yaklaştığımda öfkemin büyük bir kısmı kayboldu.

Ünitede tek bir bebek vardı. Kuvözün içinde uyuyordu. Tanrı aşkına. Çok küçüktü. Muhtemelen onu tek elime yerleştirebilirdim. O ikisinden bu kadar masum ve güzel bir canlının çıkmış olması mümkün değildi ama işte karşımdaydı. Yeğenim gerçekten bir müziceydi.

Hemşirelerden biri içeriden çıktığında beni görüp hafifçe sıçradı. Gözlerindeki parlamadan beni anında tanıdığını anladım.

"Durumu uzun süredir stabil. Onu hazırlayıp annenin yanına götüreceğiz."

Cevap vermeyip camın ardından yeğenimi izlemeye devam ettiğimde hâlâ yüzüme bakıyordu.

"Onunla tanışmaya hazır mısın başkan yardımcısı? Doğumda burada olmadığını fark ettim. Bütün o olayları gördük..."

"Hayatım... Maalesef kocamın, senin gözetimin altında küçülüp o kuvözlerden birine sığabileceğini sanmıyorum."

İşte uyanmıştı. Hemşire yüzüğüme sonra da yanıma yaklaşan kadına bir bakış atıp tedirgin bir gülümseme verdi. İçerideki daha yaşlı olan diğer hemşire onu yadırgayan gözlerle süzüyordu.

Riley'nin sahiplenici ve hırçın tavırları, onu bu masum gözlerin önünden uzaklaştırıp, aynı hitabı ağzım bedeninin üstündeyken söyletme isteğimi kamçılasa da iki yüzlülüğü öfkemin yeniden yüzeye çıkmasına sebep oldu.

Sıcaklığı ve sarhoş edici kokusu tüm duyularımı alt üst etse de ona bakmadan hemşireye sahte bir şekilde gülümsedim. "Gerçekten, karımın söylediği gibi, yakın bir gelecekte bir yere sığmak için küçülebileceğimi hiç sanmıyorum."

İmam kadının yanaklarını kızartsa da Riley aşağılayıcı bir hıhlama çıkardı. Diğer tarafımdan geçerken göz ucuyla onu takip ettim. Omzunun üstünden savurduğu saçları koluma çarptı.

"Sin, Rebel'ı kontrol etmek için gitmiş olmalı. Onunla çok vakit geçiremediler ve ikisi de hiç uyumadı."

Başımı çevirdiğimde bakışlarını üzerimde yakaladım. Vücudumun her bir karışını, saatlerce kayboluşumun sebebini bulmaya çalışırcasına süzüyordu. Endişesine aldanmadım, ben nasıl kara kalpli bir piçsem Riley'nin kalbi de bir o kadar buzdandı. Kanlı parmaklarıma denk gelince kaşlarını çattı.

"O? Bana yeğenimin ismini söylemeyecek misin?"

Camın ardına baktığında yüz hatları yumuşasa da sözleri bıçak kadar keskindi. "Küçük problemimizi hallettiğinde gelip öğrenecek vaktin vardı. Biraz daha bekleyebilirsin."

İçerideki hemşire yeğenimi profesyonelce kucaklayıp cama yaklaştırdığında tüylerim diken diken oldu. Sanırım gitmeye hazırdık ama... çok küçüktü, onu anne ve babasından başkasının tutmasını istemiyordum. Bizden başkasının... O minik tatlı velet ailemizin yeni üyesiydi. Aileden olanı bizden daha iyi kimse koruyamazdı. Ya düşürürse? Ya onu ağlatırsa? Canını yakarsa?

Riley cama parmaklarını yasladığında yüzündeki ifade neredeyse beni boşluğa düşürecekti. Saf bir mutluluktu. Tüm dişlerini meydana çıkaran, yüzünün gençliğini aydınlatan bir gülümsemeydi.

Karımın gamzeleri vardı. Hah... Kim tahmin ederdi değil mi? Kışkırtıcı güzelliklerle dolu varlığının keşfetmediğim daha birçok kısmı vardı.

"Tanrım... gördüğüm en güzel bebek," dediğinde ondan ilk defa bu kadar samimi ve sıcak bir ses duymuştum. "Sin'i arıyorum, gitmeye hazırız."

O telefonuyla uğraşırken tekrar huzurla uyuyan yeğenime baktım. Onun kemiklerimi ısıtan meleksi varlığı bir yana içimde yarattığı hisler canımı sıkıyordu. Sebebi yeğenim değildi. Abimdi.

Yakında taptığı bir karısı olacaktı. Mucize bir bebeğe sahip olmuştu. Asla istemediği ama onun karanlığını tamamen aydınlatan ve hayatını değiştiren bir aile kurmuştu.

"Bunu hak etmiyor..." Kelimeler ben onları tutamadan ağzımdan döküldü.

Riley kulağında telefonla donup kaldı. "Ne?"

Dalgınca yeğenimi izlemeye devam ettim. Beni çok iyi duyduğunu ve anladığını biliyordum ama ikimiz de o dakikadan sonra tek kelime etmedik.

🐉

Kahkahalar, geniş gülümsemeler, ağlaşmalar, mutluluğun verdiği coşkulu hararet... Hayat size ne kadar kazık atarsa atsın insan yaşamı kutlayacak sebepler bulabiliyordu.

Rebel'ın hastane odasında kapıya yaslanmış bir şekilde seyrettiğim mutlu aile tablosu da bunlardan biriydi.

Logan, Rebel'ın yanına kıvrılmıştı. Saçlarını okşuyor, bebeğine bakarken, dudaklarını sevgilisinin alnından ayırmıyordu. Wren ikisinin bacaklarının arasında oturmuş kız kardeşine hayran bakışlar atıyordu.

Yeğenim, Ember Gowan, annesinin koynundayken gözlerini açtığı yeni dünyayı keşfediyordu. Gözlerinin ileride yeşile döneceğini tahmin ediyordum. O açıdan bizim değil Rebel'ın genlerini almıştı ancak kesinlikle Logan gibi sarışın bir fırlama olacaktı.

Yatağın diğer tarafındaki Morgan ve Emerson çoktan göz rengi konusunda iddiaya girmişti bile. Sawyer Ember'ın dikkatini çekmeye çalışırken Seth bile onlara benden daha yakında duruyordu.

Tıpkı Wren gibi o küçük insan için yapamayacağım şey, öldüremeyeceğim kişi yoktu. Ancak mesafemi koruyordum. Sağlıklı oldukları için rahatlasam da durumu stabil olmayan bendim.

Gözlerim sürekli Logan'ın yüzüne, sevincine, huzuruna takılıyor; ensesindeki göz dövmelerine gidip duruyordu.

"Kız kardeşim olacağını biliyordum," diye aniden ilan etti Wren.

Rebel onun saçlarını karıştırdı. "Nasıl?"

"Max söyledi..."

Wren omzunu silkerken odada bir sessizlik oldu. Rebel'ın yüzüne bir anlık gölge düşse de burnunu çekip toparlandı. "Öyle mi?"

"Evet. Bazen rüyalarımda konuşuyoruz. Kız kardeşimizle tanıştığını, ona çok iyi bir abla olacağımı söyledi. Ben başkan olduğumda Ember da başkan yardımcım olacak. "

Dudaklarım kıvrıldı.

Rebel kollarını dolayarak Wren'e de kucağında yer açarken, Logan onun gözyaşlarını siliyordu.

"Ah, bunu duydun mu Dez? Rakiplerimiz var. Dişliler üstelik."

Riley'nin omzunun üstünden bana seslenişiyle tüm gözler üzerime döndü. Fiziksel olarak daha yakın olduğumuz, nefretle birbirimize sıkça temas ettiğimiz anlar yaşamıştık ancak bunun gibi tepkiler ve samimi sayılabilecek cümleler ondan hiç beklemediklerimdi.

Bu kadının tabiatına aykırı olması daha fazlasını istememe engel değildi.

"Beş yaşına kadar bekleyeceğim," dedim. "Sonra da onu dünyadaki en gözü kara başkan yardımcısı olması için eğitmeye başlayacağım."

Rebel iç geçirdi. "Eğer biraz daha orada durmaya devam edersen sanırım yeğeninin beşinci yaşını görecek kadar yaşayamayacaksın."

Riley, Ember'ı kucağına alırken yatağa yaklaştım.

Bebeği kollarıyla sardı, yüzünü yüzüne yaklaştırdı, burnunu burnuna sürttü. Bense yatağın ucunda, Riley'den bir adım geride göğsüme yumruk yemiş gibi donup kaldım.

Bu... beklenmedikti.

Yeğenimize fısıldarken, ona küçük ejderham diye mırıldanırken, saçları bebeğin yüzüne düşmesin diye başını geriye doğru sallarken sonra da uzak kalmak istemiyormuş gibi tekrar sokulurken bedenimin içimden taşan sıcaklıkla infilak edeceğini düşündüm.

Çaktırmamaya çalışsalar da, en yakın arkadaşları bile benim kadar şaşkındı. Bazı şeyleri hayal edemezdiniz, fikriniz ve aklınız buna yetmezdi; kucağında bir bebekle dünyadaki en şefkatli varlık gibi görünen Riley de onlardan biriydi.

Üstelik benim de hayal etmemem gereken görüntülerin kafama dolmasına sebep oluyordu. Nefesimi tutmak ve bu anı hafızamın bir yerinde, gözümün önünden hiç gitmemesi için saklamak istiyordum.

Gözlerindeki gümüşi parıltıdan, onu koruyup sarmalayışından; şimdi ya da gelecekte Ember'ın yoluna kim çıkarsa çıksın diri diri yakacağını biliyordum.

Kendi çocuklarına karşı nasıl olurdu? Onu, çocuğunun canını yakanların kanıyla yıkanmış haliyle görebiliyordum.

Siktir. Bu da nereden çıkmıştı?

Ember'ı kucağında sallarken, bana kirpiklerinin altından bir bakış attı. Sahte karım, evimin yarısına, yaşamamın neredeyse tamamına sahip olacak kadın... Nefret ettiğim ama saplantılı bir şekilde ağzımı sulandıran o buzlar kraliçesi. Gözleri şimdi gümüşi ay ışığını anımsatıyordu. Lanet olsun. Takıntım yeterince tahrip edici değil miydi?

"Tüm gün öyle izleyecek misin yoksa yeğenini kucağına alacak mısın?"

İzleyecektim. İzlemeyi tercih ederdim. Kafamın arkasındaki uğultunun suskunluğuna bakılırsa lanet olası bir ilaçtı bu an.

Logan temkinliydi. Odaya girdiğimden beri öyleydi. Kafamın ne kadar bozuk olduğunu biliyordu, muhtemelen sebebinden de haberi vardı.

Riley aramızdaki mesafeyi kapattı. Kendi isteğiyle, gösterebileceği tüm samimiyetle bana yaklaşması herkes için garip bir durumdu.

Nasıl yapacağım hakkında hiçbir fikrim olmadığı için tereddüde düştüm. Bir bebeği nasıl tutmam gerekiyordu? Siktir ya onu incitirsem? Ben iri bir adamdım, kabaydım, nazikçe dokunmak hakkında hiçbir halt bilmiyordum.

"Sana yardım edeceğim," dedi Riley, Ember'ı göğsüme yerleştirip kollarımla minik bedenini sarmama destek olurken.

Sonunda bakışlarımı onun büyüleyici çehresinden ayırıp yeğenime döndüm. Küçük yüzüne oranla fazla iri olan gözleri, bebeklere özgü bir ifadeyle beni tanımlamaya çalışıyordu.

Göğsümdeki sıcaklık o kadar yabancıydı ki, derin bir nefes verdim.

Riley işaret parmağını Ember'ın küçük ağzına sürtünce kahrolası bir mıknatıs gibi güzelliğine çekildim.

"Çok güzelsin, bebeğim," diye mırıldandı. "Babana benzemediğin için o kadar mutluyum ki."

Logan homurdandı. "Ben de öyle. Kızlarım dünyadaki en güzel varlıklar ama yine de siktir git Riley."

"Yeni doğan bebeğimin önünde küfretmedin..."

"Bebeğimiz tatlı yalancı. Bizim bebeğimiz."

Rebel ve Logan atışırken Riley kıkırdayarak Ember'ın kulaklarını kapattı. "Bu küfrü duymamış gibi yapsan iyi edersin küçük velet. İlk küfrünü benden öğreneceksin."

Eğer bir gülümseme ruhumu kurtarabilecek olsaydı, eğer ruhumun kurtulmasını isteseydim karşımdaki manzara kahrolası bir kutsanma sayılırdı.

Wren kardeşini kucağına almak için mızmızlandığında onun da başına bir öpücük kondurup yeğenimi tekrar annesinin kollarına yerleştirdim.

Logan, "İkinizle konuşmam gerekiyor," diyerek yataktan kalktığında kaşlarımı çattım. Çünkü abimin korumacı bir baba ve sevgiliden, Mahşer Sürüsü'nün başkanı kişiliğine geçiş yapışı her zaman fark edilirdi.

Onu iki koridor uzaklaşana kadar takip ederken içeride derinlere gömmeyi başardım gerilim yine vücudumu ve zihnimi ele geçirmeye başlıyordu. Duygu geçişlerim kimilerine göre sağlıksız sayılabilirdi ancak ben kahrolası tüm hayatımı böyle geçirmiştim. Bu yüzden sürüdeki en tekinsiz ve dengesiz adam olduğum söylenirdi.

Riley ikimizin arasında mesafesini koruyarak gözlemlemeyi tercih etti. Vücut dilini okuyabiliyordum ve çok yakında o bedenin sırlarla dolu kelimelerinden çok fazlasını çözecektim. Konuşacağını söylemişti, savaşı nasıl kazanacağımızı bildiğini iddia etmişti, ona da gelecektik.

Logan gözlerden ve kulaklardan uzak olduğumuza karar verdiğinde burun kemerini sıkıp başını eğdi ve sırtını duvara bastırıp derin bir nefes aldı. Başını kaldırıp gözlerimin içine baktığında dramatik bir sahnenin geldiğini anladım.

Yakama sarıldığı gibi sırtımı diğer duvara çarptı. "Geri döndüklerini duyduktan sonra öylece ortadan kaybolamazsın lanet olası!"

"Çek ellerini üstümden Logan."

"Sen benim kardeşimsin! Kahrolası sürünün başkan yardımcısısın!" Suratıma doğru hırlayıp, şakaklarındaki damarlar seğirmeye başlarken onun yükselen hiddetini izledim.

"Görevimi yerine getirdim değil mi? Onların bölgemize girdiğini gözden kaçırma hatasına düşenleri ayıkladım..."

"Benim kardeşim olman bir görev değil Dez!"

O yeleğimin yakasına asılmaya devam ederken gülümsedim. "Ne zamandan beri?"

Elleri yumruğa dönüşürken dişlerini sıktı, öfkesi çatlıyor ancak benimki ondan beslenip artıyordu. "Onlar benim de ailemdi Dez. Ben de yas tuttum. Ben de intikam aldım. Böyle bir haberi karşılarken yanımda olman, bebeğim daha yeni doğmuşken kafamı toparlamama yardım etmen gerekiyordu. RDM'in sonunda kiminle çalıştığını öğrendik ama bu sikik bir acil durum. Ve öfkeden kudurmuş haldeyim..."

Şaşırtıcıydı, göğsümü deşen bir kurşunun şoku bile sinir sistemime bu kadar uyarıyı aynı anda gönderemezdi.

Gözlerimin karardığını bile söyleyemezdim. Logan üzerimden itip duvara çarptığımda, kontrolü çoktan bırakmıştım.

"Bir sınır çizdim başkan. Kendi tarafımda kalmak için uğraşıyorum. Sakın benim olduğum yere gelmeye, yaşadıklarımızı bir tutmaya kalkma. Seni uyarıyorum..."

"Dez..."

"Plan mı istiyorsun?" Omuz silkip sırıttım. "Çok basit..." Kollarını göğsünde kavuşturmuş bizi izleyen Riley'i işaret ettim. "Sahte karım bir anahtar ve konuşmaya başlamaktan başka çaresi yok. Daha fazla sessizliğe, dramaya, sırlara izin vermeyeceğim. Konuştuğunda da... önce RDM'in işini bitireceğim." Yeleğini bırakıp iki adım geriye gittim. "O orospu çocuklarını sona bırakacağım. Her birini çıktıkları deliklere tekrar gömeceğim. Bu sefer Ironvale'i yakmakla yetinmeyeceğim, kahrolası yeri haritadan sileceğim. Bu sana Mahşer Sürüsü başkan yardımcısının yemini olsun, başkan. İş yapmıyorum, bölgemi savunmuyorum, kardeşlerimi korumuyorum, intikam almıyorum... Kahrolası bir katliam yaratmak için gün sayıyorum."

Başımı çevirdiğimde Riley'i soludum. Bana yaklaşmıştı, alyanslı eliyle kolumu kavramış, gümüşi bakışlarını yüzüme dikmişti. Beni delik deşik eden ifadesi, ne kadar hızlı soluklar aldığımı, neredeyse silahıma uzanmış olduğumu fark etmemi sağladı.

"Bana dokunma Riley," dedim dişlerimin arasında nefesim bir ıslık çalarken. "Şimdi değil."

"Neden Dez?"

"Çünkü az önce yaratacağı katliamı ilan etmiş bir adamım..." Yüzüne eğildiğime çenesini kaldırarak karşılık verdi. "Eğer bana dokunmaya devam ederse; güzel, yalancı, iki yüzlü sahte karımdan çalacağım zevk çığlıklarının, şiddetli arzularımı bastıracak tek yol olduğunu düşünebilirim."

Dudakları aralandı, yarattığı o boşluğu ağzımla kapatmak istedim. Ancak kolumu bırakmadı. "İyi bir koca olman için sana ilk dersini şimdi vereceğim. Hırsızlığı bir zamanlar meslek olarak yapmış bir kadından çalmak kolay değildir."

"Çırılçıplak kalacaksın tatlım. Üzerindeki tek eşya yüzüğün olacak. Ve onu da parmağına kimin geçirdiğini biliyoruz."

Boynunu yana yatırıp iç geçirdiğinde, dişlerim kaşındı. "Kıyafetler abartılıyor. Evde çıplak dolaşmayı severim, yakında sen de bizzat deneyimleyeceksin."

Hayal edebiliyordum. Tüm kıyafetlerinden -gün boyu omuzlarına aldığı yükler ve maskeleri de dahil- arındığı anı düşleyebiliyordum. Riley küstah bir yırtıcıydı, çıplaklık onun özgürlüğüydü; çıplakken savunmasız kaldığını düşünmek bir yanılgı olurdu, en güçlü haline o zaman kavuşurdu. Öyle olduğuna emindim. Öyle olduğunu bizzat deneyimlemek istiyordum.

Düştüğüm durumun aniden farkına vardığımda bir adım geri çekildim. Sinsi küçük şeytan. Beni manipüle etmiş, dikkatimi dağıtmıştı. Farkındalık duruşuma yayılırken o da tek kaşını kaldırdı.

"İyi oynadın küçük kanarya."

Omuz silkip saçını geriye attı. "Bir ömre yetecek kadar aile dramı yaşadım. Daha fazlasına katlanmaya niyetim yok..." İkimize birden bakıp kollarını göğsünde kavuşturdu. "RDM'in ağa kattığı kulüple geçmişiniz tam olarak neye dayanıyor ve kim bu pislikler?"

Elim cebimdeki sigara tabakasına giderken kahrolası bir hastanede olduğumuzu hatırladım.

"Gençliğimizde, Ironvale kasabasını yaktığımızı ve tüm rütbelilerini öldürdüğümüzü söyleyebilirim," diye açıkladı Logan. Kaçamak laflarından, sakin ses tonundan nefret ettim. "RDM, kemikler mirasları sayesinde fazla derini kazmaya gerek kalmadan onları bulmuş olmalı. Silahları farklı, savaş yöntemleri bizim dünyamızdakilere benzemiyor, bizim dilimizden konuşmuyorlar..."

Riley başını salladı. "Eh, öne sürecek kuklalara, sizi ağın içindeki bilgilerden daha iyi tanıyan ve onlardan bile çok ölmenizi isteyen insanlara ihtiyaçları vardı."

"Micky ve Savannah Gowan'ı onlar öldürdü." Kelimelerim düşen bir yıldırım etkisindeydi. Sonrası da ölümcül bir sessizlikti. "Annemizin, babamızla evlenmeden önce kaçtığı, doğduğu kulüptü. İntikam istediler. Seneler sonra onları yakaladılar. Bir bodruma kapattılar. Logan'ın bir seçim yapması gerekti..."

Harcadığım her buzlaşmış, hissizleşmiş harfte abim irkiliyordu. Göğsümün içten dışa kazındığı hissediyordum.

Riley'in hesapçı bakışları ikimiz arasında gezindi tekrar. Ağzını açtığında bana biraz daha yaklaşmıştı. Bunu neden yaptığını bilmiyordum, farkında olmadığına da emindim ama alanıma doğru sokulmuştu. "Seni seçti."

Bedelini de ben ödedim. Akıl sağlığımla, vicdan azabımla, geriye bomboş bir kalp kalana kadar akıttığım kanımla.

Boşlukta her ne gördüyse dalgınlığı Riley'nin tüm yüzüne yansıdı. "Bizi avlayan bazen sadece geçmişimiz olmuyor, seçimlerimiz kendilerini hatırlatacak yüzler bulabiliyor."

Çenesine uzanmamak için yumruklarımı sıktım. Öfke ve kin hariç hiçbir duyguyu yüzüne yansıtmazdı ama bazen açık veriyordu, katmanlarının arasında bir boşluk beliriyordu. Bunu benden başka görebilen biri olduğunu sanmıyordum. En yakın arkadaşları bile. Çünkü hiçbiri bu kadını benim kadar dikkatli incelemiyordu. Neye bakması gerektiğini bilmiyordu.

Boğazını temizledi. "Gönderdikleri adamı ne yapacağız?"

Hastanenin önünde neredeyse parçalarına ayıracağım adam.

"Seth kendine bir oyuncak buldu ancak şu ana kadar pek bir şey çıkmadı," diyerek çenesiyle beni işaret etti Logan. "Garajında paketlenmiş bir halde seni bekliyor. Senin daha iyi bir iş çıkaracağını düşünüyor. Birkaç yeni hediyesi de varmış."

Ellerimi ovuşturup başımla onayladım. Çok... çok zevkli olacaktı.

Üçümüz de koridorun sessizliğine eşlik etmeye başladığımızda abimden dalga dalga gerilim yayılıyordu.

İç geçirdim. Bunun geleceğini biliyordum hatta geç bile kalmıştı. "Söyle başkan. Bizi daha fazla bekletme."

Logan burun kemerini sıkıp volta atmaya başladığında Riley kaşlarını çattı. "Ne?"

"Helbarvest'ten gideceğiz."

Bombayı kucağımıza bıraktı.

"Ne demek istiyorsun? Helbarvest'ten gitmek mi?" Logan ve ben birbirimizi izlerken, onun aldığı bu kararın zorluğunu anlayıp, kafamda şimdiden planları kurmaya başlarken Riley ikimiz arasında mekik dokuyor bir ona, bir bana bakıyordu. "Anlamıyorum..."

Logan sonunda durdu. "Kızlarımı Helbarvest'ten götürüyorum. Wren'i, Rebel'ı, Ember'ı..."

Riley ağzını açıp kapadı. Öfkeleneceğini, en sevdiği kızları ve en yakın arkadaşını ondan uzaklaştıracağı için Logan'ı paylayacağını düşünmüştüm ancak dişlerini sıkıp, "Rebel'la konuştun mu?" diye sordu.

"Hayır. Henüz değil. Eve gittiğimizde konuşacağım. Kulübü, sizi bırakmak istemeyeceğini biliyorum ama... Ember'ı ilk defa kucağına aldığında mutluluğunu örten o korkuyu gördüm Riley. Bunu ben de hissettim..." Gözlerini kaçırmadan benimkilere dikti. Onu anlamam için yakarıyordu ama buna gerek yoktu, aramızda her ne olursa olsun, bunu anlıyordum. "Hayatımız boyunca karşılaşmadığımız düşmanlara edindik, sizi, bizi, bu eyaleti, geri dönülemez bir şekilde yaraladılar. Bu savaşın boyutlarının nereye gideceğini kestiremiyorum ama artık... sadece manevi kızını deli gibi seven, hayatının aşkını korumak için ölümü göze alabilecek bir adam değilim. Artık bir babayım. Onlar için endişelenirken aynı anda savaşamam. Onları incitecek bir hata..."

"Açıklama yapmana gerek yok," dedim abime. Bencil sebepler yüzünden olsaydı yine seçimleri yüzünden ondan nefret edebilirdim ancak o kızlar benim de ailemdi, evimiz bir savaş alanıydı. Burayı bir kaleye çevirsek bile güvende değillerdi. İkimizin ilişkisi bir yana Logan iyi bir başkandı. İyi, kararlı, acımasız ve akıllı bir liderdi. Başka bir yol görseydi kulübünü asla bırakmazdı. "Yapman gerekeni yapacaksın."

Başını sallayarak derin bir nefes aldı. "Her zaman iletişimde olacağız. Kulübümü terk etmiyorum, koltuğumuzu bırakmıyorum. Her şeyin içinde olacağım sadece fiziksel olarak kızlarımı o orospu çocuklarının dokunamayacağı bir yerde tutacağım."

Logan, gözleri yerdeki parlak fayansta bir çatlak açmak üzereymiş gibi duran Riley'nin sözlerini bekledi. Birbirlerine katlanamıyorlardı, sürekli kavga ediyor, anlaşmazlık yaşıyorlardı ancak abimin, bu kadının gücüne ve düşüncelerine en az benim kadar saygı duyduğunu biliyordum. İki yüzlü, sırlarla dolu bir yalancı olsa bile.

Riley sonunda başını kaldırdığında önce Rebel'ı ve kızları görebilecekmiş gibi koridora baktı sonra da yanıma yaklaşıp benimle omuz omuza durdu. Bana değmiyordu ama dokunuşunu sıcak bir çelik gibi hissedebiliyordum. Hayır. Benden başka kimsenin uzanmaya cesaret edemeyeceği bir alevdi. Çatırdayarak yanıyordu.

Onlar gittiğinde, başkan yardımcısı rütbelerimizin bir getirisi olarak yetki tamamen bize geçecekti. Benim yanımda olduğunu gösteriyordu. Benimle birlikte yanacaktı ancak ben, benim için yanmasını istiyordum.

Kalbinin ait olduğunu iddia ettiği, telefonlarında sakladığı, uykusunda seslendiği adamı onun alevlerinin arasında görmek istemiyordum.

"Eh," dedi Riley, yüzüne, dilim ve dişlerimle takip etmek istediğim uğursuz bir gülümseme yerleşirken, "Başkanlarımız koltuklarını geçici olarak bize verdiğine göre o pisliklerin hepsini öldürürken istediğimiz kadar yaratıcı davranabileceğiz."

Dünyadaki tüm kahrolası seyirciler, işte karşınızda, parmağındaki sahte yüzükten daha fazlasını ele geçirmeye an itibariyle yemin ettiğim sahte karım.

Riley

Kahrolası bir ödülü hak ediyordum.

Sin ve Dez'in önünde en sevdiği oyuncağını kaybetmiş bir kız çocuğu gibi ağlamama ramak kalmıştı. Kararı desteklemediğimden, bunun kesinlikle en mantıklısı olduğunu düşünmediğimden değildi. Sözlerimde ciddiydim, hepsini paramparça edene kadar durmayacaktım. Harcadığımız, federaller tarafından kullanıldığımız, ailemden kaçtığım, geçmişime duyduğum suçlulukla yaşadığım senelerin boşa gitmesine sebep olmayacaktım.

Bu siktiğimin savaşını kazanacaktık.

Sadece... en sevdiğim kızlardan, en yakın dostumdan uzak kalmak canımı yakacaktı. Yeniden ayrılacaktık. Kulüplere sızdığımız yıllarda ara sıra görüşsek bile o süreç hepimizi yıpratmıştı. Rebel'ın hapiste saklandığı iki yıl çok zor geçmişti. Evet soğuk kalpli bir sürtüktüm ama söz konusu onlardı.

Eve... Dez'in ve artık benim de ortak olduğum yeni evime döndüğümde kendimi oyalamak için arka bahçeyi toparladım. Yemek yedim, üstümdeki hastane kokusundan kurtulmak için duş aldım. Ama anksiyetenin ucunda olduğumun farkındaydım.

Mutfakta bir masa yoktu Dez yemeğini ortadaki dikdörtgen mutfak adasında yiyor olmalıydı. Granit tezgâhı sildim. Arkamı dönüp bulaşıkları makineye doldururken parmağıma bakmaktan kaçındım. Bunun yerine ellerimi tezgâha dayayıp lavabonun üstündeki pencereden, benim evime-eski evime- kıyasla çok daha yakın görünen gölü izledim.

Ay ışığının sanki kendi gücüymüş, rüzgârın hiçbir katkısı yokmuş gibi gölü titretiyormuş yanılgısı yaratmasını seyretmekten hoşlanıyordum. Ağaçların yapraklarının iyice ısınan havaya rağmen o esintiyle eğilip bükülmesinden, arazinin diğer taraflarındaki mülk sahiplerinin kahkahalarını duymaktan, arka verandadaki ahşap tırabzanların kahve renginin bu eve sanki bir dağ eviymiş gibi sıcaklık katmasından...

Siktir. Saçmalıyordum.

Bunlar beni etkilemiyordu çünkü sakin görünmesine karşın kaotik bir akşamdı.

Buzdolabından, çekmecelere, ağzına kadar dolu olan mutfaktan çıkıp sahanlığın karşısındaki salona geçtim ve kendimi yerden oldukça yüksek L koltuğa bıraktım.

Gözüm tekrar parmağımdaki "beni görmezden gelemezsin sürtük" diye bağıran yüzüğe takılmadan salonu inceledim. Televizyon duvarın yarısını kaplıyordu. Koyu gri koltuğa, ön bahçeyi gören pencerenin yanındaki daha koyu bir gri olan berjer eşlik ediyordu.

Fotoğraf yoktu, tablolar yoktu, salonu ikiye ayıran ahşap panelin diğer tarafı çalışma masası dışında boştu. Ev genel olarak ruhtan yoksundu ancak temiz, toplu ve oturaklıydı. Dez'in karakterine uyduğunu düşünmesem de bir şekilde bu kadar derli toplu olması seksiydi.

Evde değildi. Seth ile birlikte yeni oyuncaklarının hangi tuşa bastıklarında öttüğünü keşfetmek için gitmişti.

Kucağımdaki elime baktım. Daha fazla karşı koyamadım. Onu havaya kaldırıp alyansımı inceledim.

Dez kahrolası Gowan'la sahte bir evlilik yapmıştım. Artık sahte Riley Gowan'dım.

Hayatıma daha kaç sahte isim sığdıracaktım bilmiyordum.

Buraya ait hissetmiyordum. Eşyalarım geldiğinde bile hissetmeyecektim. Ama içimde bir yerlerde, Dez ile aynı yaşam alanını paylaşmaktan heyecan duyan, meraklı bir kaltak vardı.

Yenilikleri deneyimleme hevesimi uzun zaman önce kaybetmiştim. Sebeplerim vardı. O pislik herife, sahte kocama kapılmamın ne kadar kötü olacağını bana hatırlatan sebepler.

Ayaklanıp sahanlıktaki merdivenden yukarıya çıktım. Aşağıdaki duşu iki kere kullanmış ama yukarıya hiç bakmamıştım.

Dez'in yatak odasının kapısı kapalıydı. Umurumda değildi.

Yanındaki misafir odasını elbet görecektim, merak ettiğim onun odasıydı. Kimse bilmeyecekti.

Kapıyı açtığımda onun kokusu beni karşıladı. Her yere sinmişti. Lanet olsun.

Dolabı, çarşafları, odalarımızı birbirine bağlayan küçük terasa açılan kapının üstündeki perdeler bile siyahtı. Komodinin üstünde bıçaklar ve bir adet tabanca vardı. Kendi kendime homurdandım.

Yatağına oturup elimi yumuşak çarşafların üstünde dolaştırdım. Yastığına karşı gözlerimi kıstım. Kimse bilmeyecekti... Yüzümü değdirdim. Güzel kokuyordu ve ben bir yırtıcıydım, güzel kokulara karşı koyamayabilirdim.

Burnumu yaslayıp tekrar kokladığımda meme uçlarımın sertleşmesinden nefret ettim.

Bu evde neler olacaktı? Kavgalarımız, meydan okumalarımız, nefretimiz nerede son bulacaktı? Önceden uzaklaşacak bir alanımız varken şimdi bu kafese kapatılmıştık.

Bu yatağa kaç kadın girmişti? Bu eve?

Düşüncelerimin gittiği yönden tiksinerek baş ucundaki çekmeceleri kurcaladım. Banyosunda prezervatif bulmuştum. Dolu bir kutuydu. Neredeyse hiç kullanılmamıştı. Bu yüzden kullandığı kutuyu yatak odasında bulundurduğunu düşünmüştüm ama yoktu.

Aklıma onun hakkında konuşan kadınlar, neredeyse birini becermek üzereyken benim adımı geçirip yapamayışı geldiğinde içimde büyüyen şüpheyle yataktan kalkıp odadan çıktım.

Dez'i kadınlarla flört ederken görmüştüm. Dez Gowan'ın olduğu yeri kadınlar ve erkekler oluşan bir bitki örtüsü kaplardı ancak... onun hiçbir kadını eve götürdüğünü, kulüp evine getirdiğini ya da birinin yanından geldiğini görmemiştim.

Aşağıya inerken başımı iki yana salladım.

Alt kattaki banyoya yürürken gözüme merdivenin altındaki kiler takıldı. Kurcalamadığım tek yer orasıydı. Kapı koluna uzandım ancak açılmadı.

Kaşlarımı çattım. Bir adam neden kilerin kapısını kilitlerdi?

Mutfaktan telefonumun çaldığında kilerle ilgili sorularımı arkamda bıraktım.

Tezgâhta titreyen telefonumda Sawyer'ın adı yanıp sönüyordu.

"Kulüpteki herkesin kafasında bir parçanın eksik olduğunu biliyorum..." diyerek konuşmaya başladı açar açmaz. "Ama sanırım bir psikopatı sahte kocan yapmış olabilirsin."

"Bilmediğim bir şey değil... Neden fısıldıyorsun?"

Arkadaki müzik sesinden onu zar zor duyuyordum.

"Bu gece stüdyoda mesaim var. Dez az önce geldi. Bir seansta olduğum için beni görmedi. Elleri kanla kaplıydı Riley. Matt'e bir tomar ödemeyi önceden yaptıktan sonra şahsi ofisine geçtiler..."

"Ve? Garip olan nedir? Bir adama işkence etti ve elini yıkama zahmetine girmemesi beni şaşırtmıyor..."

Sawyer iç geçirdi. "Matt, ondan ya da Sin'den asla ödeme almaz ve dövmelerini ofisinde yapmaz. Onları kapıdan dinledim... Matt itiraz ediyordu. Taze yaraların üstüne dövme yapmayacağını söylüyordu."

İrkildim. "Taze yaralar mı?"

"Evet. Yaralı görünmüyordu ama bilmek isteyeceğini düşündüm."

Fazla hızlı bir şekilde, "Neden bilmek isteyeyim ki Saw? Bu evlilik sahte," desem de kendimi evden çıkmak üzere hazırlanır bir halde kapının eşiğinde buldum.

"Evet, doğru... Seansıma devam etmeliyim. Seni seviyorum."

Sawyer telefonu kapattığında olduğum yerde dikilip kaldım. Kalbim hızla çarpıyordu. Soluklarım da kalbime eşlik ediyordu.

Sadece merakım yüzünden değildi. Endişelendiğim için oraya gitmek üzereydim. Kapıyı çalmadan açacak ve yaralarını görmek isteyecektim. Neredeyse ani bir dürtüye kapılıp bunu yapacaktım.

"Siktir."

Başıma giren ağrıyla buzdolabından bir şişe şarap kapıp salona geçtim. Koltuğa yerleştiğim an kadehimi ağzına kadar doldurdum. Beklemeye karar verdim. Gözümü televizyondan yansımasını görebildiğim kapıya diktim ama çok geçmeden alkolün etkisiyle uyuyakaldım.

🐉

"Kafamı karıştırıyorsun küçük kanarya..."

İrkilerek gözlerimi açtığımda, göğsüme dayanmış boş şarap bardağıyla uzandığım koltuktan kalktım.

Oda karanlıktı, orta sehpadan üzerime bir gölge düşüyordu ancak herhangi bir tehdide karşı alarma geçmemiştim.

Çünkü beni uykumdan çekip çıkaran sesin ona ait olduğunu biliyordum.

Dez, oturduğu sehpadan bana doğru eğildi. Dirseklerini dizlerine yaslamıştı. Sokak lambalarının silik ışığı yüzünün sert yüz hatlarının sol tarafını ve içindeki kahverengi benekleri sayabileceğim kadar yakınımda duran kaplan sarısı gözlerini aydınlatıyordu.

Yüz ifadesinde tüylerimi ürperten bir dinginlik vardı. Ardından mutlaka bir felaketin yaşanacağını bildiğiniz türden bir durgunluk.

"Kafamı karıştırıyorsun ama sebebi, daha önce hiçbir kadını sokmadığım evimde, boş bir şarap şişesiyle beni bekleyen sahte karımı bulmam değil. Sanırım buna alışabilirim. Bundan zevk alabilirim Riley..."

Dilini şaklatıp, yanağıma yapışan bir tutam saçı kulağımın arkasına ittiğinde, uyku sersemliğiyle dokunuşuna sokulmamak için bedenimi kaskatı tuttum.

"Sebebi, başkasına âşık olduğunu iddia eden, uykusunda da o adamın adını sayıklayan sahte karımın, yatağımın üstünde izini bırakmış olması."

Siktir. Çarşafı düzeltmemiştim. Pislik herif böyle bir şeyi nasıl anlayabilirdi?

"Yatağımda ne işin vardı Riley?" Elini saçımdan çekmedi, yavaşça enseme doğru ilerledi, parmakları boynumun yanında kıvrıldı.

Boynumu hafifçe sıktığında, boğazında onu soluksuz bırakacak bir delik açmak ya da onu aşağılayan bakışlarımla uzaklaştırmak yerine çaresiz bir iniltiyi yuttum. Bakışları o küçük sese ve boğazımın hareketine yoğunlaşırken kendimi içten içe sarstım.

"Odanı kurcalıyordum. Bilirsin, aldatan bir koca olup olmayacağını merak ettim. İtibarımı korumalıyım."

Hayalimde kendimi yumrukladım. Gerçekten mi?

Sehpadan kalktı ama boynumu bırakmadı. Yüzüme eğilip, boştaki eliyle elimi yakaladı ve dudaklarını alyansımın üzerine örterek sırıttı. "Bu sahte evlilikte ikimizin de yıkamayacağı tek bir kural var Riley. Beni kesebilirsin, kanımı akıtabilirsin, öfkelendiğinde göğsüme kahrolası bir kurşun sıkabilirsin ama asla... asla başka bir adamı beceremezsin. Bu benim de hiçbir kadına dokunmayacağım anlamına geliyor. Yani, herhangi bir kanıt arayarak vaktini boşa harcama."

Kelimeleriyle ürperdim. Tenimi kaplayan soğukluğun aksine derimin altında alevler dolaşıyordu. Aşağıya, aşağıya, bacaklarımın arasına doğru uzanıyordu.

Koltukta dizlerimin üstünde doğrulurken, bedeni benimle birlikte hareket etti. Ancak ne elimden ne de boynumdan sahiplenici dokunuşu çekmemişti.

"Stres olduğumda seks yaparak kafamı dağıtmayı severim. Ve sen de biliyorsun ki, bir savaşın ortasındayız..."

Alyansımı yüzlerimizin arasında tuttu. Sıcaklığı tenimi kavuruyordu.

"Neyse ki, tenine senden nefret ettiğini fısıldarken, güzel kalçalarını kavramayı, içine her girdiğinde ıslaklığınla kaplanmayı açlıkla bekleyecek; çok acıktığında yüzüne oturtup seni yemeye bayılacak bir sahte kocan var."

Hırıltılı sesi, yüzüme çarpan nefesi, tenimi kaplayan sıcaklığı... Gözlerimi kapatmak, başımı arkaya atmak kaçınılmazdı. Tehlikeli bir ıslaklık iç çamaşırımı kaplıyordu.

Ama buraya nasıl bir ruh haliyle geldiyse, bu vahşiliği kaldırabilir, aynı şekilde karşılık verebilirdim. Killian'la karşılaştığımdan beri incindiğim yerlerin, ruhumun hiçliğine kilitlediğim savunmasızlıklarımın yeniden belirmeye başladığını hissedebiliyordum. Bunu görebiliyor muydu? Evdeki doğru düzgün ilk gecemizde beni yıpratmaya ya da kışkırtmaya mı çalışıyordu?

"Bunun için diz çökecek misin kocacığım?"

Dez gülümsedi. Şeytani, uğursuz, kanımı kaynatan bir gülümsemeydi.

"Önce sen bebeğim."

Bebeğim...

Hep oynuyorduk, hep meydan okuyorduk, birbirimizin etrafında sonu felaket olacak danslara kalkışıyorduk. Ama hiç bu kadar ileri gitmemişti... onu değiştiren bu sahte evlilik miydi?

Oyunumuzu, nefretimizi bir adım öteye götürmeye, beni şiddetli saldırılarla yıldırmaya mı karar vermişti?

Boynumu sıkan baş parmağını dudaklarıma götürdü ve çenesi kasılırken, alt dudağımı çekiştirip bıraktı. Biraz daha devam etseydi onu ısırabilirdim. Maalesef bu tamamen düşmancıl düşüncelerim yüzünden olmazdı.

Beni bırakıp mutfağa doğru yürüdüğünde ayaklanıp arkasından gittim. Yumrukları temizdi, kan yoktu. Dar siyah tişörtü geniş omuzlarını, kaslı sırtını ve ince belini sıkıca sarıyordu. Kollarında, boynunda ya da ellerinde yeni bir dövmeye rastlamadım.

"Görüşmen nasıl gitti?" diye sordum o kendine bir kadeh viski doldurup dolapta yiyecek bir şeyler ararken.

Bana teklif ettiğinde başımı iki yana salladım en az yirmi dört saat alkol alabileceğimi sanmıyordum. Şişe zaten yarımdı ama başladığımda bitirmeye niyetlenmemiştim.

Kahve makinesini çalıştırıp -muhtemelen benim için- kahveyi demlerken içimi kaplayan ilginç sıcaklığa şaşırdım. Bu fazla samimiydi. Normal, sıradan bir şeydi ama bizim için değildi.

"Ironvale Motosiklet Kulübü'nü diriltmeye çalışmakla yıllarını harcamışlar ancak eskilerden kimse kalmadığı için başaramamışlar. Bize teşekkür etti, avcuma tükürdüğü dişiyle birlikte... Her neyse. Sonra bölgelerine bir adam gelip onlara teklif sunmuş. RDM'deki dostlarımızdan biri. Söylediğine göre Mahşer Sürüsü'nün adını geçirmesi bile ağa katılmaları için onları ikna etmeye yetmiş..." Bana alaycı, karanlık bir bakış attı. "Tasmalarının üstüne Gümüş Yükseliş Motosiklet Kulübü yazmışlar. Bu yeni isimleri. Kulüptekiler sadece Ironvale'den değilmiş..."

Kahve makinesi ötünce tezgâhın diğer tarafından dolandım. Kendime bir kupa almak için dolaba uzanırken onu arkamda hissedebiliyordum. Bana dokunmuyor, yardım etmiyor ama nefesini enseme soluyarak benimle birlikte hareket ediyordu.

Damarlarımda zaten hain kanlar aktığını biliyordum ama bana daha önce hiç bu denl bir ihanet etmemişti. Isınmıştı, kaynıyordu.

"Savaştan sonra Helbarvest'in eski kulüp üyelerinden birkaçını bulmuşlar. Kalanını da Ölüm Ağı göndermiş."

Kupayı alıp döndüğümde boynumu geriye atmak zorunda kaldım. Beni tezgâha sıkıştırmış, üzerime ihtişamıyla gölge düşüren bir Yunan heykeli gibi dikilmişti.

"Bu kadar mı?"

Kahveyi yudumlayışımı takip ederken omuz silkti. "O adamı buraya gönderirken sorgulanacağını, muhtemelen öleceğini biliyorlardı. Her türden bilgiye sahip, kulübün rütbelilerinden birini piyon diye öne süremezlerdi. Sadece neler yapabileceklerini kanıtlamak istediler."

"Adama ne oldu?"

"Çaylaklar cesediyle ilgileniyor."

Kaşlarım havaya kalktı. "Onu öldürmeyeceğimi sanıyordum."

Gözleri parladı. "Fikrimi değiştirdim."

"Yaralandın mı?"

Ani sorumla gözlerini kıstı. "Hayır. Benim için endişelendin mi?"

"Umutlandım Daxton," dedim. Eğer yaralanmadıysa, üzerine dövme yaptırdığı taze yaralar nereden geliyordu? Göğsünü ya da bacaklarını göremiyordum, yaralar orada mıydı?

"Hayal kırıklığı yarattığım için üzgünüm tatlım. Güzel karımı mutlu etmek için gidip kendimi deştirmeli miyim?"

Kahvemden bir yudum daha alırken, sözlerinin gücüne, oyunlarının beni yönlendirmesine izin vermeden ayaklarımı yere daha sağlam bastım. Dizlerimin kuvvetine güvenmiyordum.

"Neredeydin Dez?"

Son birkaç saatten bahsetmediğimi biliyordu. Hastaneden sonra ortadan kayboluşundan bahsediyordum. Ona konuşacağımı söylemiştim, yapacaktım da. Ancak hiçbir bilgi bedava değildi.

Burun delikleri aldığı nefesle genişledi. Bakışlarının altında saldırgan bir gölge vardı. Arkasını dönüp adaya gittiğinde kadehine uzandı. Beden dilini baştan aşağıya incelerken, baldırı tezgâhın çekmelerinden birine değdiğinde canını yakmış gibi hızla geri çektiğini fark ettim.

Ah... demek dövme baldırındaydı. Yara da öyle.

"Kendi bağlantılarımla birkaç görüşme yaptım. Diğer şubelerle iletişime geçtim. Onlara eğer sınırlarımızı korumayı başaramazlarsa bacaklarına sıkıp kilometrelerce yürüyerek yanlarına gönderdiğim üyelerden daha beter cezalar alacaklarını söyledim. Biraz motosiklet sürdüm, eve geldim, uyudum, içtim. Sonra döndüm."

Burnumdan güldüm. "Dez, birbirimize hakaret ederken çok yaratıcı olduğumuzu biliyorum ama bana aptalmışım gibi numara çekmeye kalkma."

Yanındaki yüksek ada sandalyesine oturduğumda bardağının üstünden bir bakış attı. "Kafamı toplamam gerekiyordu küçük kanarya."

"Neden?" Gerçekten merak ediyordum. Ironvale ismini duymasıyla bir bağlantısı vardı. Ailesini öldüren kulüp olduğunun farkındaydım, onu etkilediğini görebiliyordum. Ancak neden, Sin'i bu kadar sarsmıyordu da Dez'in ruh halini karanlığa doğru itiyordu?

Bacaklarımın arasına girmek için dizlerimi zorla ayırdığında dudaklarım bir hırıltıyla kıvrıldı. Bir elini tezgâha diğerini sandalyenin sırtına yasladı.

"Benden korkmanı istemiyorum tatlım. Kafamın içindeki şiddetli arzularla tanışman için erken."

"Hımm," diye mırıldandım bacaklarımı cüretkâr bir hareketle kalçalarına dolarken. Beni hiç mi tanıyamamıştı? Köşeye sıkıştırmak, gözümü korkutmak için takındığı her tavrı, her meydan okumayı çiğneyip geri tükürür, karşılığını verirken kendi zevkim için tadını çıkarırdım. "Onlarla ne zaman tanışacağım?"

Kalçasına sardığım çıplak bacaklarımı izledi sonra da gözleri yavaşça bacaklarımın arasına tırmandı. Aletine çok yakın duran kadınlığımda oyalandı. Ağzının yanındaki o tik seğirdiğinde, yüzüme dönen gözleri bana tuvallerde resmedilen o şeytanların şehvet ve ölümle dolu yeminlerini hatırlattı.

"Her sırrını ortaya döksen de hep kapalı bir kutuda saklamayı planladığın, aşık olduğunu sandığın adamı bulduğumda. O zaman sen de benim sırlarımı öğreneceksin Riley."

Kalbimdeki sızının bulunduğumuz anda işi yoktu. Onu suçluluk izleyecekti sonra da muhtemelen duygularım ağırlığını içimden atmak için kusmam gerekecekti.

"Âşık olduğumu sandığım mı?"

Yavaşça başını salladı. "Benim yüzüğümü takıyorken, başka bir adama aşık kalabileceğini düşünüyor musun gerçekten Riley? Buna izin vereceğimi mi sanıyorsun? Sence o buzdan kalbinin başkası için erimesine göz yumar mıyım?"

O anda anladım.

Dez Gowan'ın birkaç yüzüyle tanışmıştım ama bu en gerçeğiydi. Carter'dan bahsediyorduk. Bugüne kadar benimle sadece uğraşıyorsa bile artık bu basit bir kovalamaca değildi. Carter'ın... öldüğünü bilmiyordu. Bilmeyecekti de. Ona âşık olduğumu ima ederek kendimi Dez'den korumak için aramıza aşamayacağı bir duvar çekmiştim. Bu evliliğin benim için oluşturabileceği yıkımı önlemek, onu geri tutmak istemiştim ancak gözlerine baktığımda, kalçamı sıkan avuçlarını hissettiğimde, o dokunuş katıksız bir sahiplenmeye döndüğünde ürperdim.

Bu gerçek Dez Gowan'dı. Ve onu kendi ellerimle ortaya çıkarmıştım. Bana karşı her zaman tehlikeli bir ilgisi olduğunu biliyordum. Sadece, varlığımı tehdit edebilecek kadar büyük olduğunu fark etmemiştim.

"Becerilerimle her zaman övünürüm Daxton ama daha önce hiç bir canavar yaratmamıştım," diye fısıldadım. Sanki bedenlerimizin arasında, dilimi çözülmesi için çekiştiren makaralar belirmişti.

Memnun, tatmin olmuş bir gülümsemeyle kasıklarını bana doğru itti. Sertliği bacaklarımın arasındaki zonklamaya dayanmıştı. "Şeytan bile böylesini yaratamaz tatlım. Aferin sana."

Yanacağımı, tenimdeki, zihnimdeki ve içgüdülerimdeki öncü alevlerden hissedebiliyordum. Bulunduğumuz durumun çarpıklığına bile kafa yoramıyordum. Başıma sardığım belayı umursayamıyordum. Konuşmamız gerektiğini, savaşı nasıl bitireceğimizi anlatmam gerektiğini biliyordum ama Dez'in hakimiyeti, bedeninden yayılan sarhoş edici güç beni tüketiyordu.

Carter'a sevgimin boyutu hiçbir şeyle kıyaslanamazdı, vicdan azabımın yakıcılığı da öyle ancak... ona aşık değildim. Canımı en çok yakan da hiçbir zaman âşık olmadığım gerçeğiydi. O en yakın arkadaşımdı, sadece aramızdaki bağı aşk sandığım bir zaman olmuştu. Sahte kocama, patronuma, aynı koltuğu paylaştığım adama gelirsek... beni hiçbir erkeğin yapamadığı gibi etkisi altına alıyordu.

Bu öyle yıpratıcı, öyle sarsıcı bir etkiydi ki; ondan nefret ederken aynı anda bağımlı olabilirdim. Buzdan duvarlarıma yağan bir alev fırtınası gibiydi.

Belki de sadece ihtiyaçtı. Arzuydu. Şehvetti. Dez cinsel isteklerimle bir cambaz gibi oynayacak kadar yetenekliydi. Belki de onu içimden söküp atmak için aramızdaki bu gerilimi sonlandırmam, bir sonuca vardırmam gerekiyordu. Belki de o zaman beni yere serecek bir güce dönüşmeden ipleri elime alabilirdim.

Kalçalarımı kotunun önünde kabaran sertliğe doğru ittiğimde utanmadan kıyafetlerimle ona sürtündüm. Dez bir eliyle ensemi sertçe tutup dudaklarını alnıma bastırdı ve inledi. Bu şefkatli bir dokunuş değildi. Ağzımı parçalayabilecek dişlerden bile daha vahşi bir temastı.

"Tatlım... beni çok iyi dinlemeni istiyorum," dedi dudaklarını alnımdan çekmeden. "Kendini bana hazırlaman için üç hakkın var. Şimdi yapacaklarım bu üçün, ilki olacak. Sana parmaklarımla ve ağzımla sahip olacağım. Her birinde senden bir parça alacağım. Üçüncüye geldiğimizde adımı çığlık atacaksın. Aklında, ruhunda, bedeninin sızısında sadece benim ismim olacak." Avuçlarını genişçe açıp iki eliyle başımı tuttuğunda hırlayışı ağzımın üstündeydi. "Nefesini başka bir adamın ismiyle ziyan etmeyecek kadar mahvolduğunda seni tamamen alacağım Riley. İçinden çekip çıkardığım tüm arzuları kendimle dolduracağım."

Bu tenimin üstüne kazınan bir yemindi. Gözlerindeki karanlık boşlukta bunu görebiliyordum. Bağırmıyordu ama ses tonu bir gök gürültüsü gibi bedenimi titretiyordu.

Bacaklarımın arasındaki sızı her şeyiyle bana yalvarsa da nefesim titrerken gülümsedim. "İyi şanslar kocacığım. Sana her seferinde izin vereceğim, seni zevkim için kullanacağım, sana diz çöktüreceğim ama adını inlediğimi asla duyamayacaksın."

"İşte benim kızım. Senden daha azını beklemiyordum zaten."

Övgüsüyle yanaklarıma sıcak bastı. Kendimi bir kez daha ona sürttüm. Zevk kıvılcımlar çakarak içimi kapladığında başımı geriye attım.

Beni kalçalarımdan tutup kaldırdı. Adaya oturttuğunda canım acıdı ancak bu ihtiyacımı yeni baştan ateşe vermişti. Kendini bacaklarımın arasına yerleştirip kıyafetlerimizi bile çıkarmadan büyüklüğünü hissetmemi sağladı. Avcunu karnıma bastırıp beni tezgâha serdi.

Kafamın içinde bir uğultu vardı. Arzu bulutunun kendine has mırıltısı kulaklarımda yankılanıyordu.

Ama hayır... Siktir hayır.

O bir uğultu değildi. Başımın yanında, tezgâhın üstündeki telefonum vızıldıyordu.

Yanıp sönen ismi gördüğümde şehvet sisi omurgamdan yayılan çirkin hisle dağıldı. Soluk soluğa Dez'e baktım. Kararan gözleri telefon ve benim aramda gidip geliyordu. Kendini geri çekmişti. Çenesiyle işaret ettiğinde geri çekilip mutfak tezgahına yaslandı. O da nefes nefeseydi. Yüzü öfkeyle çarpılmıştı.

Tezgâhtan inip sırtımı ona döndüm, kalp çarpıntımın dinmesi için birkaç saniye bekledim ve telefonu açtım.

"İtiraf etmeliyim Rafaella, o adam bana da Nico'ya da kendini kocan olarak tanıttığında bir bit yeniği aramıştık... Demek gerçekmiş. Gerçekten, bir kulüp serserisiyle evlendin," dedi Killian. Onu deri koltuğuna rahatça yayılmış önüne gelen belgeleri imzalayıp benimle konuşurken hayal edebiliyordum.

Demek sahte belgeler teslim edildiği gibi ağa düşmüştü.

"Sana ne zaman yalan söyledim ki Killian?"

Sırtımda bir sıcaklık hissettim. O sıcaklık, vücuduma ve tezgâha gölge düşüren büyük bir bedene dönüştü. Dez'in geniş avcu karnıma dolandığında nefesimi tuttum. Ne yapıyordu? Onu neden durdurmuyordum?

"Bunu düzeltebilirsin, seni hâlâ affedebilirler. Boşan, buraya gel ve sana yardım edeyim. Elimi kolumu bağlıyorsun, o şaşalı motosikletini uçuruma sürüyorsun..."

Dez'in becerikli parmakları kot şortumun düğmesini çözüp fermuarımı indirirken sırtım geriye doğru büküldü. Arkamdan kötücül bir kıkırtı duydum sonra da sertliğini popoma bastırıp beni tezgâha itti.

"Boşan ha?" diye mırıldandı Dez. "Bu evlilik sahte ama senin için çok geç tatlım."

Telefonu elimden kapıp tezgâha attı ve hoparlöre aldı.

Elini sırtıma bastırıp göğsümün üstüne düşmeme sebep olduğunda, piercinglerim meme uçlarıma battı. Kıçımı kaldırıp aletini bana sürteceği şekilde iyice kendini yerleştirdi.

Ne yapacağını anladığımda mümkünmüş gibi daha da ıslandım. Benim dengesiz olduğum kesindi ancak Dez benden çok daha tehlikeli bir deliliğe sahipti.

Aldığım tat, kalbimi hızlandıran duygu tek bir şeyden ibaretti: İntikam. Bu yüzden Dez'e izin verdim.

Beni Redemorte'nin kölesi haline getirmek, sindirmek, işkence etmek için aralarından biriyle evlendirmek mi istiyorlardı? Bedenimin ve zihnimin onlara ait olduğunu mu sanıyorlardı?

Ben kimseye ait değildim. Seçimlerimin bedeli büyük olsa bile yedi yıldır attığım her adım onların mezarlarına çaktığım bir kazıktı.

Artık bana hiçbir şekilde ulaşamayacaklarını bileceklerdi.

"Boşanmıyorum Killian. Motosikletimi uçuruma değil, size doğru sürüyorum."

Killian hattın diğer ucundan iç geçirdiğinde Dez sırtıma doğru eğildi. Tüm ağırlığı üzerimdeyken kıçımı sikine doğru ittim. Boğazından kopan hırıltıyla kolunu belime sardı, parmakları karnımdan dolaşıp külotumun içine daldı. Nazik değildi ancak aceleci de davranmıyordu. Sadece istediğini alıyordu.

"Arcolar çıldırmış durumda Rafaella. Baban sürekli RDM ile görüşmeler talep ediyor. Şimdilik yanıt veriyorlar çünkü sana, gelmen için zaman tanıyorlar. Hâlâ bir değerin olduğunu düşünüyorlar. Aptallık etme..."

Dez ellerini yüzümün önüne getirip alyansını orta parmağına geçirdi ve dudaklarıma dokundurdu. "Yala."

Ona ters bir bakış attım. "Sence buna ihtiyacım var mı, kahrolası?" diye fısıldadığımda bana yaptıramadığını yaparak, orta parmağını emip gülümsedi.

Tanrım. Kemiklerim ve ruhum çelikten yapılma bile olsa bir kadının tahrik sınırı vardı.

Parmağı kolayca içime kaydığında, vücudumu titreten yoğun ve ani hazla birlikte kıvrandım ancak bana hareket edeceğim bir alan tanımadı.

Killian'ın sesi bir uğultuya dönerken saçlarımı kenara çekip omurgamı ve ensemi yaladığında ürperti ağzımın ucunda olan iniltiyi salıverdi. Dudaklarımı soğuk mermere bastırmak zorunda kaldım.

"Rafaella?" diye sabırsızca bir yanıt bekledi Killian.

Dez ise boynumu dişleri ve diliyle aşıyor, kulağıma yaklaşıyordu. İkinci parmağını içime soktuğunda bir elektrik akımı vücudumu kuşatıp karnımın kasılmasına sebep oldu.

"Unutma küçük kanarya, üç sefer." Dez'in boğuk sesi kulağımdaydı. Benimle oynamadı, parmaklarını içime sokup çıkarırken, avcunu kullanarak ıslaklığımı klitorisime yaydı.

Konuşmam gerektiğini hatırladım. Kendimi onun parmaklarıyla becertmemin motivasonu saydığım bahaneyi unutuyordum. "Beni bir daha bunun için arama Killian..."

Parmakları hızlanıp çoğu erkeğin varlığından bile haberi olmadığı o yere vurduğunda cümlem dudaklarımı ısırarak bastırdığım bir çığlıkla bölündü. Arkamdan bana sürtünüyor, kıyafetleri hâlâ üzerindeyken kendi zevkini kovalıyordu. Kıçım tahriş oluyordu, az sonra bir ölüm tehdidi alacağımı biliyordum ama buna rağmen hareketleri aklımı başımdan alıyordu.

"Rafaella... Ailen senin için, kendilerini kurtarmak için mücadele ediyor. Tekliflerini kabul et ve kurşunun yerini onlara söyle. Artık ortada bir sır kalmadı. Senin yaptığından eminler. Yedi sene önceki izleri takip ederlerse ne olacak?"

Dez hırlayarak kalçasını öyle bir kuvvetle itti ki, tezgâhın kapaklarına çarpan bacaklarımın üstünün moraracağına emindim. Zevk içimde birikiyor ben de kendimi eline ve aletine sürtüyordum.

Saçlarımı eline dolayıp başımı arkaya çektiğinde boğazımdan kesik çığlıklarla dolu bir nefes kaçtı. Tam o anda nabzımın şu anda attığı yere doğru parmaklarını kıvırdı ve itti.

"Saymaya başla sonra da ismimi bağır," diye hırladı ağzını yanağıma yaslayıp dişleri tenimde ıslak çizikler bırakırken. "Bu üçün, ilki."

Killian'ın buz gibi sesi hoparlörden yankılandı. "Babanla yapacakları o toplantılar önemli Rafaella. Bir karar masası olacak. Tekrar plan yapıyorlar ve işler daha önce hiç görmediğin şekilde çirkinleşecek. Evliliğe saygı duyduklarının farkındasın, bana kalırsa zaten bunu kullanıyorsun. Kendini bir süre daha kurtarmış, hazırlanacak kadar zaman kazanmış olabilirsin ama artık değersiz olduğuna, kurşunu kendileri bulabileceklerine karar verdiklerinde pişman olacaksın..."

Bacaklarımın arasında baskı büyüdü ve büyüdü. Dez parmaklarını çıldırmış gibi hareket ettiriyor, mutfağı günaha boğan seslerin ritmini artırıyor, benim ıslaklığımdan aldığı tüm zevki nefesiyle birlikte yüzümün yanına inliyordu. Eğer Killian'la konuşuyor ve alenen tehdit ediliyor olmasaydım, zevkime eşlik eden korku bu adamın bana hissettirdikleri olurdu.

Bana üç hak vermişti. Ancak daha ilkinde beni diğer herkes için mahvettiğini biliyordum. Daha önce hiçbir erkeğin dokunuşundan bu kadar hoşlanmamıştım. Zirveye bu kadar hızlı yükselmemiştim. Kendimi kaybedecek kadar birinde kaybolmamıştım. Sadece parmaklarıydı... Lanet olsun sadece parmakları içimdeydi.

Bacaklarım titremeye, kadınlığım parmaklarının etrafında kasılmaya ve haz bedenimi son bir tırmanış için tüketmeye başladığında nefes nefese konuştum. Dez'in bedenime salgılattığı tüm tutku bir cesaret yangınına dönüştü.

Uzun zamandır ana dilimde bu kadar uzun bir cümle kurmamıştım.

"Korkmaları gereken Hayalet'in kurşunu değil Killian. Benim. Ve emin ol, benim silahlarım Hayalet'inkilerin asla olamayacağı kadar ölümcül. Ağı kendileri yaratmış olabilirler ama ateşime daha fazla yaklaşırlarsa küle dönen de onlar olacak."

Dez parmaklarını son kez içime itti, klitorisimi son bir kez sertçe okşadı. Ayak parmaklarım kıvrılıp bacaklarım çaresizce havaya kalkarken, gözlerimi karartan, elimi ağzıma bastırmamı gerektiren bir patlamayla dağıldım.

Titremelerimi bastırmak için kaslarının tüm ağırlığını üstüme verdi, parmakları hâlâ içimde hareket ediyor, taşan tutkumun son damlalarını da kullanıyordu. Kendini hâlâ kıçıma bastırıp aşağı yukarı hareket ederken karnının kasıldığını hissedebiliyordum.

Dez'in sakladığı canavar boğazının arkasındaki homurtularda gizliydi. Bir kısmını açığa çıkarıyordu ama bu sadece bir ön gösterimdi. Kendini tutuyordu.

Çığlığımı bastırdığımı fark ettiğinde elimi hiddetle ağzımdan çekti. "Sakın. Sakın çığlığını saklama. Seni duymasını istiyorum."

Tutamadım. Yüksek tınıda bir çığlık değildi ama Killian'ın da işiteceği boğuk bir bağırıştı.

Dez yumruğunu başımın yanına indirip son bir kasılmayla boğuk kükreyişini serbest bıraktıktan sonra üstüme yığıldı.

Hatta bir sessizlik oldu sonra da Killain'ın keskin, buz gibi bir öfkeyle sarmalanmış sesi duyuldu.

"Şu an da ne yapıyorsun Rafaella?"

Dez kesik nefeslerimle uçuşan saçlarımı kenara çekip yüzünü yüzümün yanına getirdi. Telefonu alıp ağzına yaklaştırdı, dudakları aynı anda kulağıma değiyordu.

"Karımı becermem kutsal bir eylemdir Killian. Sen aradın diye duracak değildim."

Telefonu kapattı.

Bir süre daha üstümden kalkmadı. Onu itmek istiyordum ama yapamıyordum. Eli hâlâ içimdeydi, alnını sırtıma bastırmış derin nefesler alıyor, kokumu içine çekiyordu.

"Adımı duyamadım Riley."

Bir fısıltının şimşek gibi çaktığını daha önce hiç işitmemiştim. Savunma duvarlarım bir kalenin surları gibi zihnimin, kalbimin ve ruhumun etrafını sardı.

"Yüzünü göremiyordum Dez. Beni boşaltanın kim olduğunu fark edememiş olabilirim."

Acı acı gülüşünü sırtımda hissettim.

Erkeklerin yüreğine tırnaklarımı geçirirdim ben. Asla acımazdım, böyle öğrenmiştim, böyle hayatta kalmıştım. Bu adamın göğsünün içinde koca bir boşluk olduğunu biliyor olmama rağmen neden oraya pençelerimle değil yumuşak dokunuşlarımla uzanmak istiyordum?

Bana hissettirdiği tüm o kaçık duygular yüzünden onu öldürmek istiyordum. Bunu tutkuyla arzuluyordum.

Doğrulurken, "Öyle mi? O halde ikinci de sen ağzıma boşalırken gözlerinin içine baktığımdan emin olacağım," dedi kayıtsız, kendinden emin bir ses tonuyla.

Saçlarımı geriye tarayarak toparlandım ve kıçımı tezgâha yaslayıp onunla yüzleştim.

O da kendini mutfak tezgahına bıraktı. Sadece soluklarımızın sesi mutfağı doldururken öylece birbirimize baktık. Çıplak değildik ama az önce yaşananlar ikimizi de çırılçıplak bırakmıştı.

Nefret ve tutku aramızda çarpışan iki ayrı güçtü. Bizi itiyor ve çekiyordu. Onu tekrar istiyordum; hem kanını akıtmayı hem de vücuduna tırmanmayı hayal ediyordum. Beni izleyişinde aynı açlık vardı. Ne olursa olsun bir ihtiyacı dindirmemiş, daha tehlikelisini yaratmıştık.

Koyu renk kotunun önünü bir ıslaklık kaplamıştı. İç çamaşırına boşalmıştı ama kaslı ve dövmeli kollarını göğsünde kavuşturduğunda bundan gram utanmadığını anladım. Gerek de yoktu, şu görüntü bile gücüne güç katıyordu.

Bakışlarım daha aşağıya kaydığında kaşlarımı çattım. Tek ıslaklık kotunun önündeki değildi, baldırında da büyüyen bir leke vardı.

"Dez," diyerek onu uyardım. Bu kandı.

"Hayır."

Sert emirle aniden durdum. Bronz boynunda, dövmelerinin arasından görünen damarlar şişti. Siyah saçları vahşi bir şekilde alnına dökülüyor ve gözlerindeki tehditkâr bakışları vurguluyordu. Ruh hali aniden değişmişti.

"Hayalet, kurşun..." dedi en sonunda. "Savaşı nasıl bitireceğin bunlarla bağlantılı yanılıyor muyum?"

Bir ıslık çaldım. "İtalyanca biliyorsun."

"İşime yarayacak kadarını."

Başımla onayladım ve boğazımı temizleyerek kendimi içsel olarak omuzlarımdan tutup sarstım. "Evet." İçmeyeceğimi söylemiştim ama viski şişesinden aldığım yudum tam aksini gösteriyordu. "Kurşunu bulacağız ve ağdan kaçırmayı başardıkları, onların sonu olacak tek bilgiyi oraya sızdıracağız."

Yüzünü kalbimi hızlandıran bir öfke ve endişe kapladığında, beklediğim tepki bu olmadığı için şaşırdım. "Ama demiştin ki..."

"Biliyorum. Ne söylediğimi biliyorum. Ama her şeyi göze alıyorum Dez. Bu savaşı kazanmak istiyorum. Ne olursa olsun."

Kendimi onlardan kurtarmak istiyordum. Arkadaşlarımı, kulübü, Ember'ı ve Wren'i... ve Dez'i korumak istiyorum. Carter'a... Carter'a olan borcumu ödemek istiyordum.

Dez tezgâhtan ayrılıp karşımda durduğunda bana yaklaşma şekli yüzünden yapabildiğim kadar geri çekildim. Hayır, hayır, hayır. Benden nefret edebilirdi, beni becermek için alt edebilirdi, canımı yakabilirdi ama bunu kabul edemezdim.

Bana uzanacak olan elini yumruk yapıp yanına indirdi. "Bana her şeyi anlat Riley. Ama önce... bedelinin ne olacağını söyle."

Derin bir nefes alıp gözlerinin içine baktım ve dürüstçe yanıtladım. "Henüz bilmiyorum."

Kaşlarını çatarak dudaklarını araladı ama telefonu çaldığında ağzından çıkan ardı ardına küfürler oldu.

"Evet," dedi telefonu hoparlöre verip.

"Bizimle RDM'e karşı daha büyük bir hamle için yeniden müttefiklik kurabilecek müşterilerle iletişime geçtim. Onları durumumuz konusunda bilgilendirdim. En hızlı dönüş yapan İrlandalılar oldu. Bize güveniyorlar ve ağın içindeki bilgilerinin ne kadar derine indiğini bilmek istiyorlar. Eğer baş edemeyecekleri boyuttaysa destekleyeceklerine eminim." Sin direkt konuya girdi.

Dez'in keskin bakışları yüzümde dolaştı. Neden tereddüt ettiğini anlamıyordum.

Sonunda iç geçirdi. "Riley'nin bir planı var. Değerlendireceğiz ve eğer gerçekten bizi zafere götürecek kadar güçlüyse işe müşterileri de dahil edebiliriz."

Sin onaylarcasına bir homurtu çıkardı. "Haftaya bir teslimatımız vardı ancak direkt buluşmayı teklif ettiler. İyi zamanlama. Ben..." Sesini alçattı. "Birazdan Rebel'la konuşacağım. Yarın sabah Riley'nin planını duymak istiyorum. Her şeyi anlatsa iyi olur." Tam kapatacakken durdu. "Ah bu arada İrlandalıları temsilen Alana gelecek Dez. Onu ara."

Dez yutkundu. Yüzünü buruşturdu ama Sin'in söylediğini yapmadı. Müşterilerin çoğunu artık tanıyordum hatta savaştan bu yana müttefikimiz olanların hepsiyle birebir tanışmıştım ama Alana ve ailesiyle ilgili birkaç sözden başkasını duymamıştım.

"Ne bekliyorsun?" diye sordum. İçimi kemiren bir şey vardı.

Alana kimdi?

Dez başını geriye atıp Sin'e söverek dişlerini sıktı sonra da rehberine girip direkt kadının ismini tuşladı.

Telefonu kulağına dayadığında geriye bir adım atacak gibi oldu ancak benim yüzümde her ne gördüyse, gözlerinin sinsi bir parıltıyla aydınlandığı anı yakaladım.

Adımını geriye değil bana doğru attı. Telefonu tekrar hoparlöre aldığında çalmaya başladı.

"O kim?" diye sordum.

"Güçlü bir müttefik..." Dudaklarına muzır bir gülümseme yayıldı. "Eski bir dost."

Göğsüme hastalıklı, şiddetli bir kaygı yayılırken, karnıma buz saçakları saplanmış gibi hissettim. Neden?

Kadın telefonu açtığında önce kıkırtısı ikimizin arasında yükseldi sonra da o gülüşü, çarşaflara dolanan bedenlerin çıkarabileceği hışırtıya denk bir mırıltı takip etti. "Dez Gowan... Beni özledin mi?"

🐉

Veee bölüm sonu canavarı!

Yorumları alayım aşkımlar nasıldı bölüümmmm?

KÜÇÜK EJDERHAMIZ NASIL AMA?? Logan ve Rebel, bir karar verecekler ve bir süre bebekleri için eyaletten uzak duracaklar. Eh, koltuk bir süre bizimkilere kaldı:))))

Bu yakınlaşma Dez ve Riley'nin arasında kopacak fırtınaların yanında hiçbir şeydi şimdiden söyleyeyim... Birkaç bölüm sonra birinci kısmı bitirmiş olacağız, o zamana kadar yaşanacaklar çok fena uyarıyorum. Hatta birinci kısmın biteceği bölüme az kalmışken yine söylüyorum HAZIR DEĞİLİZ.

Alana'yı hatırladınız mı bu arada ::)))))

Hem buradan hem tiktok'tan hem diğer platformlardan gösterdiğiniz tüm destekler için teşekkür ederim aşklarım. EKİBİMİZİ ÇOK AMA ÇOK SEVİYORUM. İYİ Kİ VARSINIZ!!

Hepinizi kocaman öpüyorum.

Kendinize bebek gibi bakın

Kaçtııımmm

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.