Heeellooo aşk parçalarımmm!!
Nabersiniz nasıl gidiyor? YİNE ÇOK ÖZLEDİM.
Ay öyle bir bölümle geldim ki. Yerimde duramıyorum, duvarlar üstüme üstüme geliyor. Çok soru işareti olacağına eminim bazı şeylerde açıklığa kavuşacak ama bu bölümle, gerçek savaş başlamış olacak. Hem RDM ile hem de bizimkiler arasında...
Artık evliler. Sahte ama... evliler.
EVET. Daha fazla tutmadan sizi bölüme alıyorum.
Destekleriniz için, yanımda sürdüğünüz için teşekkür ederim.
Kaskları takalım lütfeeen.
Keyifli sürüşler!
Onuncu Bölüm
"Benim Aşkım İntikam"
🐉
Riley
Hayatımın yedi yılını kaçarak geçirmiş olsam da kendimi asla yüzleşmek istemediklerinden kaçan korkak bir kadın olarak tanımlamamıştım. Kimsenin beni böyle tanımlamasına izin vermemiştim.
Zaman kazanmak için kaçmıştım. Parçalarımı bir araya getirmek için kaçmıştım. Korkudan kaçmış bile olsam bunun bir erdem olduğunu düşünüyordum. Kaçmak cesaret isterdi. Olduğunuz yerde kalmanın sizi bir hedef haline getirdiğini anlayıp, silkelenip, kaçmanız gerekirdi.
Böyle zamanlarda ne kadar uzağa kaçtıysanız o kadar akıllı ve cesur olurdunuz.
Ama şu anda Dez Gowan’a ait evin banyosunda, klozetin üstüne ıslak saçlarım ve üzerimdeki ufacık havluyla oturmuşken kaçtığımı reddediyordum.
Saçlarımdan akan su damlaları, tabancamın şarjörünü çıkarıp takarken yüzük parmağımdaki alyansa damlıyordu.
Sakinleşmeye çalışıyordum. Düşünmeye çalışıyordum. Kafayı yememeye çalışıyordum. Çünkü ben her zaman sakin olandım. Soğukkanlı olan, zalim olan, kalpsiz olan…
Ah evet, hislerini yitirmiş bir kadın için algılarım fazlasıyla açıktı. Solumdaki büyük duşa kabinin giderine damlayan suyu işitiyordum. Gri fayansların koyuluğu içerideki ışığı boğuyordu. Az önce onun şampuanını kullandığım için bergamot ve amber kokuyordum. Kahrolası banyo ve ben tamamen Dez Gowan kokuyorduk.
Tak çıkar. Parmaklarımın arasındaki metalin soğukluğu, parmağımı saran yüzüğün sıcaklığına tezattı.
Evin içinden hiç ses gelmiyordu. Dez kapıda mıydı? Beni mi dinliyordu, beni mi izliyordu?
Tak çıkar.
Lavabonun altındaki dolapta gizli eşyaları kurcalayabilirdim. İlginç şeyler çıkabilirdi. Şu anda kahrolası bir tıraş losyonunu bile büyük bir icatmış gibi inceleyebilirdim.
Tak çıkar.
Gözlerim lavabonun üstünde, duvarın neredeyse yarısını kaplayan aynaya takıldığında kaçma, kafamı düşünmek istemediklerimden uzaklaştırma denemelerim son buldu.
Kendime sadece bir kere bakmam yetmişti.
Gördüğüm kadını beğenmemiştim.
Gözlerim hâlâ iriydi. Nefeslerim sığdı. Rengim solmuştu. Korkmuş görünmüyordum. Yıpranmış ve oldukça, çok fazla, çok çok fazla öfkeli görünüyordum.
Göz bebeklerime takılı kaldığımda zihnime üşüşen anılara rastlamaktan nefret ediyordum.
Kendi etrafımda dönerken, gece kulübünün neon ışıkları da benimle birlikte tur atıyordu. Carter elimi bırakmadan beni tekrar kendine çektiğinde göğsüne çarptım.
Sessizce kıkırdayıp alnımı göğsüne yasladığımda onun da gülüşünü yüzümde hissedebiliyordum.
Sarhoş değildim ama kaçıp, dünyamızdan bir süre uzaklaştığımızda sarhoşmuş gibi davranmayı seviyordum. Mış gibi yapıyordum, aptalcaydı. Yine de kendimi hissetmek istediğim şeyleri kısmen yaşayacak kadar özgür bırakabildiğim anlar nadir oluyordu.
“Sadece iki bira içtin,” dedi Carter dudaklarını başımın tepesine yaslayıp.
“Biliyorum.”
“Sanırım ben gerçekten sarhoşum.”
Kafamı kaldırıp yüzüne baktığımda şapşal bir gülümsemeyle karşılaştım.
“Aman Tanrım, gerçekten öylesin.”
“Ve sen de büyüleyicisin.”
Göğsüne vurup başımı iki yana salladım. Bunu yapmak istememiştim ancak gülümsediğimi, iplerimi gevşettiğimi, duvarlarımı indirdiğimi gizlemek bir alışkanlıktı.
“Benimle dalga geçiyor olmalısın.”
İç çekişini duyunca tekrar başımı kaldırdım, arkama odaklanmıştı. İrkilsem de beni yatıştırmak için sırtımı okşadı ve gözlerini devirdi. “Kıçıma bir takip cihazı taktı sanki.”
“Onu bir dans için çalabilir miyim?”
Gürültülü müzik yüzünden Carter’ı bile zar zor duysam da Killian’ın sesini hemen tanıdım.
Omuzlarımı düşürerek topuklarımın üstünde döndüm.
“Her zaman… her zaman canımı sıkmanın bir yolunu buluyorsun.”
Killian ceketinin önünü açarak bana elini uzattı. Carter başını iki yana sallayarak onun omzuna vurdu. “Hepimize birer içki getiriyorum. Kızıma iyi bak.”
Karşılık olarak kardeşine yarım, alaycı bir gülümseme verdi. Birbirlerine çok benziyorlardı. Kirli sarı saçlar, parlak mavi gözler aynı atletik ve çevik vücut yapısı. Ancak benzerlikleri yalnızca bu kadardı. Carter’ın meleksi bir yüzü ve çekiciliği varken Killian tam tersiydi. Hamurunda bizzat şeytanın parmak izleri olduğuna emindim.
Elini tuttuğumda kolunu belime sarıp yanağını başıma yasladı. “Göze batıyorsunuz Rafaella.”
“Seni ailem mi gönderdi?”
Alaycı bir nefes verdi. “Kardeşlerin nerede olduğunu bilseydi benden önce gelirlerdi ve bu kadar sakin olmazlardı.”
“Sen sakin değilsin Killian. Sadece kendini çok iyi gizliyorsun.”
Uzaklaşıp bana donuk bir bakış attı. “Toplantıyı kaçırdınız ve tahmin et ne oldu? Yokluğunuz fark edildi. Suudi prensin yatına davetli olan senken böyle bir hatayı nasıl yaptın bilmiyorum.”
“Amatör değilim Killian. Görevimin ne olduğunu biliyorum. Bunun için gereksiz bir toplantıya daha katılmama gerek yoktu.”
Omuzlarımı tutup sıktı. Beni hafifçe sarstı. “Rafaella,” dedi ciddiyetle, “Bu bir oyun değil. Güvenlerini kaybedemezsin. İkiniz de.”
Dudaklarımı ıslatıp kollarımı boynuna sardım. “Kardeşini kötü etkilediğimi mi düşünüyorsun? Bir anda korumacı olasın mı geldi? İkimizin de ne istediğini biliyorsun.”
Ağzıma, boynuna dolanan kollarıma ve gözlerime baktı. Killian’ın kimsenin bakmadığını düşündüğü zamanlarda suratına dolaşan o hayalet bakışla karşılaştım. O bakış, arkadaşım olsa bile içimde bir güvensizliğe yol açıyordu.
“Hepimizin iyiliği için fazla zeki ve güzelsin Rafaella. Kardeşim şanslı bir adam ama bu şans oldukça göreceli.”
Başımı geriye atarak hareketlerimi müziğe uydurdum. “Sadece kıskanıyorsun.”
Dilini alt dudağında dolaştırarak omuz silkti. “Toplantılara katılmadığınızda yaptığınız bu mu? Saçma eğlencelerle vakit mi öldürüyorsunuz? İşe yarar bir şey yok mu?”
“Neden, planlarımıza dahil olmak mı istiyorsun?”
Etrafına bakınarak, “Ne planı?” diye sordu.
Omzunu sıkıp gülümsedim. “İyi denemeydi.”
Carter yanımızda bittiğinde beni yavaşça bıraktı. İkimizin de kollarını tutmaya çalışırken neredeyse elindeki içkileri döküyordu. “Hadi buradan gidelim ve birer dövme yaptıralım.”
Killian tek kaşını kaldırdı. “Ergenlik heveslerini çoktan geride bıraktığını sanıyordum.”
“Hadi ama. İstersen bir kardeş dövmesi yaptırabiliriz. Mükemmel vücuduna biraz mürekkep karışmasının vakti geldi.”
“Ben almayayım.”
Carter bana döndü, vücudumu baştan aşağıya süzdükten sonra ona has bir tavırla boynunu büktü. “Sanırım ne yaptıracağıma karar verdim.”
Killian dikkatle ikimizi izlerken dudaklarımı ısırdım. Son zamanlarda melek dövmeleri revaçtaydı.
Omuz silktim ve Carter’ın elinden içkimi kaptım. “Eh, neden olmasın?”
O gece üçümüz de dövme yaptırmıştık. Killian bile. Carter kolunun içine dumansı bir kadın silueti kazıtmıştı. Benim siluetim.
Gözlerimi yumup anıları uzaklaştırmak için çabaladım.
Tak çıkar.
Tak çıkar.
Killian’ın arabasında da silahımla aynı bu şekilde dakikalar boyunca oyalanmıştım. Ellerimi dolu tutmalıydım. Kararsızdım. Onu vurmam gerekecek miydi? Eski bir dosta, hayatımın çoğunluğunda olmasa bile en ağır ve mücadeleyle geçen zamanlarında yanımda olan bir adamın canını alabilir miydim?
Yüzüne bakmış ve bunu düşünmüştüm. Benzerlikleri kanımı donduruyordu, kalbimi yakıyordu, duygularımın kontrolünü onun eline veriyordu. Ki, bunu kullandığına da inanıyordum…
Killian sürünün yanından uzaklaştıkça direksiyonu daha sıkı tutmaya, çenesini sıkmaya; gerginliğinin arttığını belli eden her türlü fiziksel belirtiyi ortaya çıkarmaya başladı. Ottalane kasaba sınırındaki, kasabanın batı yakasını ayaklarımızın altına seren seyir alanına çıktığımızda motoru kapatıp araçtan fırladı.
Ensesini ovup farların önünde volta atarken ben de araçtan indim. Kendini tutan sadece o değildi. Onu gördüğüm anki şaşkınlığım yerini katıksız bir öfkeye bırakmıştı.
Bana döndüğü an kulüpte yaptığım gibi yüzüne bir yumruk daha indirdim. Tek kelime etmiyordum, bağırmıyordum, duygularımı dile getirmesi için yumruklarımı konuşturuyordum.
Dengesi yerinde olmasa bile vuruşum onu etkilemedi sadece başını diğer tarafa çevirmişti.
Bu bana yetmedi.
Bir darbe daha için kolumu geriye çektiğimde elim yüzüyle buluşamadan bileğimi yakaladı.
“Bunu nasıl yaparsın!”
“Bu sefer boyundan büyük bir işe kalkıştın Rafaella! Kahrolası Redemorte’ye savaş açtın!”
Aynı anda bağırdık. Bileğimi tutuşundan kurtarmaya çalıştığımda daha çok sıktı ve alyanslı elimi yüzlerimizin arasına getirdi.
“RDM’e baş kaldırdın. İhanet ve hırsızlıkla suçlanıyorken kaçtın ve kahrolası gangsterlerin arasına karışıp intikam alabileceğine inanarak tekrar karşılarına dikildin. Ama bu… onlardan biriyle evlenmek mi? Bunun nelere sebep olabileceğinin farkında mısın?” Elimi tutup salladı. “Bu… bu seni kurşunun önünde ilk sıraya koyar. Bu, seni ilmeğe götürür…”
Bileğimi bıraktığında tökezleyerek geriye çekildim. Ben asla tökezlemezdim ama zihnimin, sinir sistemimin dengesini sarsmıştı. Killian karşımdaydı. Yedi yıl sonra. O kadar benziyorlardı ki, canımı acıtıyordu.
Eski dostum. Carter’ın abisi.
Hâlâ bir dost olmadığı kesindi. Peki gerçekten düşmanım mıydı?
İhaneti kalbimi yakıyordu. Bu da zaaflarımdan, zayıflıklarımdan yeterince arınamamışım demekti. O iki kardeş söz konusu olduğunda her şey belirsizleşiyordu.
“Üç kelime Killian. Sana tanıdığım lanet olası hak bu. Akıllıca kullan. Az önce hayatını kurtarmış olabilirim ama bana yapacağın açıklama yeterince tatmin edici olmazsa, cesedini kimse bulamaz.”
Gözleri parladı.
“Bir şeyleri saklama konusunda hep iyiydin değil mi Rafaella?”
Silahımın horozuyla oynadım, tıkırtı ikimizin arasındaki sessizlikte yankılandı.
“Üç kelime Killian.”
Onu vurabilir miydim? Yaralayıp, öldürebilir miyim?
Diğerleri için RDM’den birilerini ortadan kaldırmak kolay sayılırdı. Benim için öyle değildi.
Carter’ın kardeşi hâlâ onlardan biriyse, tutunduğum umut bir yalandan ibaretse bu savaşta Killian’ı gerçek bir düşman olarak görebilir miydim?
Bir adım geri çekilip beni baştan aşağıya süzerken tüm duygularını kapatmıştı.
“Beni bulan ailendi.”
İlk darbe.
Yedi yıl önce ben Acey City’den kaçtığımda arkama bile bakmamıştım. Tek bildiğim Killian’ın da kayıplara karıştığıydı. İletişim halinde değildik. Olamazdık. Ancak… ikimizin de yaşadığını kanıtlayan ortak bir kanalımız vardı. Kendime bile itiraf edemeyeceğim acınası bir zayıflığın ürünüydü.
“Aslında bulan Nico’ydu. Tarikat ailenin utancını silmesi için kimseye tanımadığı bir fırsat sunmuştu. Ve bu senden önce beni bulmakla başlıyordu.”
Boynumu yana büküp onu inceledim.
“Nico’yu öldürüp yoluna devam edebilirdin. Seni tanıyorum Killian. Nasıl düşündüğünü biliyorum. Kayıp olarak kalmak isteseydin, her şeyi göze alırdın…” Göğsümü işaret ettiğimde tırnaklarım tenime battı. “Ben bile geri dönebilirdim ama sen…” Tiksinti ve acı yüzümü kaplamadan önce kaşlarımı çattım. “Ne kadar oldu?”
“Altı ay, dört gün…” Bileğindeki Patek Philippe saate baktı. “Üç saat.”
Ben geçen süreyi hesaplayışını tartıp, altı ay içinde onunla kaç kere temasta bulunduğumu ve kaçında o ölüm tacirleriyle yan yana olduğunu düşünürken devam etti.
Ailemin beni belirli bir mesafeden izlediği sonra da bir anda baskılarını artırdığı zamanla neredeyse örtüşüyordu.
“Ailemin iki tarafından da üç kişiyi öldürdüler. Nico ile uzun süre görüştük. Bu sürede ben dönmedikçe birer kişinin canına kıydılar. Topun ucunda olan sadece Arco ailesi değildi Rafaella.” Dişlerini sıkıp ellerini ceplerine soktu. “Yaptıkların hepimizi etkiledi.”
“Güzel,” dediğimde dudakları öfkeyle gerildi. “Hiçbiri yaşamayı hak etmiyor zaten.”
“Belki de öyle ama orada çocuklar da var. Masum, çaresiz çocuklar. RDM’in çocuklara bile merhamet etmediğini en iyi sen ve arkadaşların biliyorsunuz.”
İmaları beni tehlike altında kabaran bir yırtıcıya dönüştürürken üzerine yürüdüm. “Sen bir RDM müşterisi ya da ağdaki başka bir isim değildin Killian. Her şeyin merkezindeydin. Gerçeklerin bile altındakini görenlerden biriydin. Yine de geri döndün.”
Dişlerini birbirine geçirdi. “Beni zorunda bıraktılar ama zaten dönmeyi planlıyordum. Ben bir kozum Rafaella. Yüzüme savaş boyaları sürüp karşılarına dikilirsem beni ezip geçerlerdi. Onuru sikeyim. Ben maskeleri tercih ediyorum. İçten fethet, sana güvenmelerini sağla. Bu sözleri hatırladın mı?”
Kolumu kaldırıp silahımı bahsettiği maskeye doğrulttum. Ona inanmıyordum.
“Yalan söylüyorsun. Neden gerçekten buraya geldiğini söyle Killian?”
Suratını nişan almama rağmen gözlerime bakmaya devam etti. “Kulübü bırak. Evlendin mi? Kocanı bırak. Bu konuda zorlanmayacağını ikimiz de biliyoruz…” Bana yaklaştı. Namlu yanağına değiyordu. “Benimle gel. Ödemen gereken bedeli öde ve o anlaşmalı evliliği yap. Merhametleri için yalvar. Sana inanmalarını sağla…”
“Asla,” diye tısladım.
“Benimle gel Rafaella ve onları bitirmeme yardım et.”
Neredeyse yalvaracak olması, söylediği her kelimeyle artık orada olmayan bir kadına ulaşmaya çalışması gözümü döndürdü. “Neden buradasın Killian!”
“Beni, seni kaçırmam için gönderdiler! Seni istiyorlar Rafaella, altınlarını, sırlarını geri istiyorlar!” Bağrışının yankısı dinmeden hırlayarak dişlerini sıktı. “Bu eyaleti haritadan silmek için hazırlanıyorlar. Yedi yıldır uzaktayız. Ne kadar kana susadıklarını, ne kadar derine indiklerini, ellerinde ne kadar güç tuttuklarını bilmiyorsun… Kurşunu istiyorlar Rafaella. Ve tüm dünya onlara karşı birleşse bile durmayacaklar.”
Hayali bir kan damlasının sesi, musluktan şıpır şıpır akan su gibi kafamın içinde yankılandı. Sonra oluk oluk akmaya başladı. Beni ve sesimi boğdu. Bedenimi yuttu. Görüntü gözümde canlanmadan geriye bir adım attım. Bacaklarımı kontrol edemedim.
Evet uzaktaydım ancak neler yapabileceklerini biliyordum.
Killian’ın kelimeleri alelade tehditler değildi.
Onları teker teker avlamak, durdurulamaz bir açlıkla intikamı somut bir varlık gibi içime çekmek istiyordum ama korkuyordum.
Hazır olamamaktan, acımasızlıklarına karşı yalnız kalmaktan, köşeye sıkışmaktan korkuyordum.
Redemorte beni korkuyordu.
Bu yüzden sesli bir şekilde yaşadığım tek duygu hiddetti. Kendimi korkularımdan koruyordum.
Killian’ın bunu anlamasına izin veremezdim.
“Kurşunu hiç bulamadık.”
Seneler önce kullandığım bu üç sözcük nefesimi kesip, boğazımı yakmasın diye yutkundum.
Dudakları tiksinti ve saf bir nefretle gerilirken başını geriye çekti.
“Şu anda hayatta olmanın tek sebebi, kafanın içindeki sır Rafaella. Nerede olduğunu bilmiyor musun? Zamanda yolculuk yapmayı keşfedip o akşam kurşunun nereye kaybolduğunu öğrenmeni tavsiye ederim.”
Dilimi yanağımın içinde dolaştırıp iç geçirdim. “Şu anda hayatta olmamın tek sebebi Killian, onlara yapabileceklerimden korkmaları.”
“Korkuları onları durdurmayacak ama. Sakın böyle düşünme hatasına düşme. Buraya gelecekler, sokakları senin ruhun duymadan dolduracaklar, herkesi satın alacaklar.”
“Kes sesini Killian.”
Başını iki yana salladı.
“Sen uyurken yatağına girecekler, saçını okşayacak ve seni nasıl öldüreceklerini fısıldayacaklar. Cesaretini yavaşça çalacaklar, gücünü tüketecekler…”
“Kes sesini!”
Ceketinin iç cebine uzandığında gerildim tüm silahlarını White Rabbit’te bırakmıştı ama şu anda kıçına bir silah sıkıştırıp sıkıştırmadığına bile güvenemezdim.
Üç kart çıkardı. Ancak silah olmadığı için rahatlamaktan çok uzaktım.
“Ejderha…” diyerek kartı ayaklarımızın dibine attı. “Bu sen oluyorsun, arkadaşların ve kulübün.”
Karta bakıp tüm korkumu nefret ettiğim bir yemekmiş gibi yutarak burun kıvırdım. “Bunlardan daha kaç tane var? Eyalet eyalet gezip bir broşür gibi dağıtıyor musunuz?”
Beni duymazlıktan geldi. Diğerini yere attı. “Hayalet maskesi… Onun son görevi yedi sene önce verilendi. Başarılı oldu ama arkasında iz bıraktı. Şansa bak ki, o izi temizlemek senin…” Şakağında bir damar belirdi. “Carter’ın işiydi.”
İsim, tıpkı adı geçen hayalet gibi aramızda asılı kaldı. Karşılık olarak cebimden telefonumu çıkarıp Carltown’da, RDM’in tuttuğu yeni motosiklet kulübünün sembolünü gösterdim.
“Kim onlar?”
Killian sembole boş gözlerle baktı. “Bilmiyorum. Bana henüz güvenmiyorlar ve güvenmelerini sağlayacak tek şey senin geri dönmen.” Son karta geçip yere attı. “Kurşun. Ona dokunmadığına, hiçbir şeyden haberin olmadığına beni bile inandırmıştın Rafaella. Ama biliyorlar…”
Kelimelerimi daha fazla tutamadım. Okların bana dönme ihtimalini ve öyle olursa çok fazla kan kaybedeceğimi bilmeme rağmen dayanamadım.
“O geceyi çok iyi hatırladığını anlayabiliyorum ve taze hafızana rağmen, her şeye rağmen buradasın. Tekrar onlardan biri oldun. Tekrar itaatkâr bile köle gibi sana verdikleri görevleri yerine getirmeye çalışıyorsun.”
Mavi gözleri karardı. Elini yara izine götürdü. “Evet o gece ne olduğunu tam olarak hatırlıyorum. Bana ayağının altındaki bir pislikmişim gibi bakma. Eğer ben omurgasız bir pisliksem sen de hâlâ o canavarsın. Ben bu işi bitirmek için tekrar aralarına karıştım sense tıpkı seneler önce yaptığın gibi inkâr ediyorsun.” Yumruklarını sıkarak manzarayı içine çekti. “En azından ben ne olduğumu biliyorum. Peki sen nesin? O gece neleri değiştirebileceğini hiç düşünüyor musun? Bir hiç uğruna…”
Farlar gözümü karartsa da yolum bulup hızla arabaya yürüdüm. “Vaktin doldu. Bu konuşma bitmiştir.”
“İntikam almayı deneyebilirsin Rafaella ama kendi ihanetini asla temizleyemeyeceksin. Benimle gel, yaptıklarını itiraf et, evlen ve kalplerine sız; bize tekrar güvenmelerini sağla, ailemi ve aileni kurtar… Bu işi birlikte bitirelim.”
Elim kapının kulpunda asılı kaldı. “Kalplerine sız mı?” Fısıltım boğazıma dizildi. “Kalplerine mi sızayım…” Başımı çevirdiğimde Killian yanımdaydı. Bileğime uzanmıştı. Kalbim buz kesti. Hayır, tüm bedenim taşa döndü ve fısıltım bir çığlığa doğru yuvarlandı.
“Onu öldürdüler! Onu öldürdüler! Senin kardeşini, senin…”
“Carter’ı sen öldürdün Rafaella, onlar değil.”
Fiziksel bir darbe yemişim gibi sendeledim. Göğsümden kemiklerime, kemiklerimden iç organlarıma yayılan bir acı vardı.
“Yine de buradayım. Kardeşimin katiline, eski dostuma bir teklif sunuyorum. Ben bu gerçeği sindirebiliyorken, senin ödeyeceğin küçük bedeller bu kadar mı mideni bulandırıyor?”
“Bunu zaten onun için yapıyorum,” diye fısıldadım aynanın karşısındaki kadına. Saatler önce Killian’a söyleyemediğim sözleri kendi kendime bir mantra gibi tekrarladım.
Arabada kendi evim ve Dez’in evi arasındaki yol ayrımına geldiğimizde, gerçekten bir yol ayrımındaydım. Karar vermek için saniyelerim vardı.
Evliliği kabul edip içlerine sızmayı hep açık bir kapı olarak bırakmıştım ama Killian’ın teklifiyle, Killian’ın karşıma çıkmasıyla her şey değişmişti. Bunu yapamazdım.
Bu yüzden Dez’in evine çıkan yolu göstermiştim. Sahte kocama çıkan yolu.
Killian’ın ne olduğunu hâlâ bilmiyordum ama midem fokur fokur bu fikre karşı kaynasa da onu kullanabileceğimi biliyordum.
Dez’in kollarına kendimi attığımda bir erkeğin gücüne sığınmıyordum. Mantıklı olanı, bana zaman kazandıracak yolu seçiyordum. Ailem uzak duracaktı. RDM evliliği rafa kaldıracak ve saldırganlaşacaktı. Ellerini açık etmek istiyordum, delirmelerini, daha fazla korkmalarını, kulübe gerçekten bağlandığımı görmelerini istiyordum.
Ve evet, yalnız kalmaya devam edemeyeceğimi kabulleniyordum.
İçine doldurabildiğim tüm gücü toparlayarak derin bir nefes aldım. Nefesimi veremeden banyo kapısı ardına kadar açıldı.
Bakışlarımı sakince Dez’e çevirdim. “Kapıya tıklattığını duymadım.”
“Çünkü tıklatmadım.”
Kapının önünde öylece dikildi, sıcak su yüzünden oluşan buhar kas ve kudret yığını bedeninin hatlarından süzülüp koridora çıkarken baştan aşağıya, arsızca beni süzdü. Kızarmış tenimi, ıslak saçlarımı, kıçımın kıvrımına kadar anca inen havluyu ve çıplak bacaklarımı.
Sıra ellerime geldiğinde silaha değil, alyansa baktı. Kaplan sarısı gözlerinin içsel bir ateşle yandığını gördüm.
İyi misin?
Bu soru yüzünden okunuyordu ancak dile getirmiyordu. Aramızda o kelimelerin aşamayacağı kadar inatçılık, öfke, kin ve sırlardan oluşan bir duvar vardı.
Onun alyansı gözüme çarptığında başka bir hayatta bu adamı gerçekten kocam olarak kabul edebileceğimi düşündüm. Kuzguni saçlarından parmaklarımı her geçirdiğimde, tırnaklarımla dövmelerinin çizgilerini takip ettiğimde, vücudumu sıcak bir kayaymış gibi sert vücuduna yasladığımda ve her içime girdiğinde, eşim oluşuyla gurur duyabilirdim.
Karmaşık zihnine, karanlığına ve deliliğine erişebilecek tek kadın olmaktan haz alabilirdim.
Başka bir hayatta belki.
Ama bana verilen hayatta hayır.
Onun kapısına gelmiş, gururumu ve inadımı çiğnemiştim. Peki şimdi ne olacaktı? O tek sahnelik bir gösteri değildi. Karar verilmişti. Bu oyun savaş bitene kadar sürmek zorundaydı.
Nasıl yaptığını bilmiyorum ama bakışlarımdaki soruları yakaladı.
“Yarın gidip eşyalarını toplayacağız. Artık…” Dudaklarını ıslattı ve pervazı sıkıca kavradı. “Burada yaşayacaksın.”
Yüzümü aynaya çevirdim ve elimde olduğunu unuttuğum silahı lavabonun kenarına bırakarak bir tarak aramaya başladım. “Evet Dez, kapında belirdiğimde bunu zaten biliyordum.”
Çekmecelerden birini açıp arayışıma son verdiğinde tarağı bana uzatmadan önce öne doğru bir adım attı, sanki aklına dünyanın en saçma fikri gelmiş gibi yüzünü buruşturup vazgeçti. Ne? Saçımı mı tarayacaktı? Az önce aklından geçirdiği bu muydu?
Savunma duvarlarımı tekrar sağlamlaştırmak için zamana ihtiyacım vardı ve bu sürede Dez’den uzak durmalıydım. Çözülmekten endişe ediyordum. Benden nefret etmesini, meydan okumasını, benimle oynamasını tercih ederdim. Bana böyle… böyle bakmasını istemiyordum.
Tarağı elinden kapıp saçımı taramaya başladım.
“Fikrini ne değiştirdi?” diye sordu sırtını aynanın yanındaki dolaba yaslayıp kollarını göğsünde kavuşturarak.
“Çıkarlar.”
Hiçbir tepki vermedi. “Killian onu sık sık göreceğimizi ima etti Riley. Kardeşlerimizi öldüren, size zarar veren ve savaşa girmek üzere olduğumuz RDM’den bir piçin, burnumuzun dibinde dolaşabileceğini düşünmesiyle ilgili bir açıklama yapacak mısın?”
“Tamam her şey hazır.”
Koridordan Sawyer’ın sesinin gelmesiyle irkildim. Gözlerim şaşkınlıkla açılırken tarağı bıraktım. “Onun burada ne işi var?”
Kapıdan başımı uzattığımda Sawyer’ı şapşal ama kararsız bir sırıtışla örgülüleriyle oynarken buldum. Morgan ve Seth de duvara yaslanmıştı.
Dez’in gölgesi üzerime düştü, varlığının sıcaklığı sırtımı yalayıp geçti. Seth başımın üstüne bakıp, -Dez ona her ne işaret ettiyse- hemen ardından yüzünü duvara döndü. Bakışlarını benden kaçırıyordu.
“Günümüz trendi bu mu? Gelinler, gelinlik yerine havlu mu giyiyor?” diye sordu Morgan sonra da göz kırptı. “Beğendim bebeğim.”
Kaşlarımı çattım. “Ne gelinliği? Ne saçmalıyorsun sen?”
Dez’in avuçları omzuma yerleşti. Parmakları kollarımdan aşağıya tüy gibi bir dokunuşla inerken güçlü çenesi yüzümün yanında belirdi. “Sahte evliliğimizi resmileştiriyoruz küçük kanarya. O ağ sayesinde bizi olmadığımız bir yerdeymiş gibi gösterebilen insanları yalnızca sözlerimizle evli olduğumuza inandırabileceğini düşünmüyordun herhalde?”
🐉
Saat neredeyse sabahın dördüydü. Dez’in evinin arka bahçesindeydik.
Henüz bu büyük evdeki tüm odaları hatta mutfağı bile incelemeye fırsat bulamamışken, bu araziye evim demek üzereydim.
Motosikletlerin farlarının sağladığı ışık kendimi neredeyse şeffaf hissetmeme sebep oluyordu. Hafif esen rüzgâr göle vuran ay ışığını titretiyordu ancak benim titreyişimin sebebi esinti değildi. Vücudumu yıkayan panikti.
Onun kapısına geldiğimde kararlıydım, güç hâlâ benim elimdeydi. Bu bir iş anlaşması kadar basitti. Şimdiyse tuzağa düşmüş hissediyordum. Faydaları göremiyordum, Dez Gowan gibi bir adamla sahte de olsa kuvvetli bağlarım olacağı gerçeğinin artılarını ve heyecanını anımsayamıyordum.
Her şey çok hızlı gelişiyordu ama olması gereken buydu. Değil mi?
Savaş kapımızdaydı. Dez’in çok yakın zamanda söylediği gibi iki cephede birden savaşamazdık, bu başkan yardımcıları olarak ikimizin de iyiliğine olacaktı.
Kızlarla misafir odalarından birinde kapalı kaldığımız yarım saatte onlara Killian’la olan görüşmemi ve bu sahte evliliğin nedenlerini, nereden doğduğunu anlatmıştım. Bana kafayı yemişim gibi bakmışlar sonra da durumumuza hiç uymayan bir şekilde kahkahalara boğulmuşlardı. Evet, hepimiz bir miktar kaçıktık.
Dez hepsine haber vermiş buraya getirtmişti. Piç kurusu sanki hayatı boyunca bu anı beklemiş gibi her şeyi organize etmişti. Eğer gerçek bir evlilik olsaydı, isteği karşısında oldukça etkilenmiş bir Riley bulurdu.
Rebel evinden beyaz bir elbise getirmişti. Elimi kolumu bağlayıp zorla giydirmekle tehdit etmelerine rağmen giymemiştim.
Kahrolası beyaz bir elbise giymeyecektim çünkü bu gerçek bir evlilik değildi.
Şarap kadehini dikip dibindeki damlacıklara kadar yalarken gözüm Emerson’a takıldı. Barbekü tezgahının başındaydı ızgarada çevirdiği etlerden dumanlar süzülüyordu.
“Saat sabahın dördü lanet olsun,” diye mırıldandım.
Omuz silkti. “Heyecanlıyım ve acıktım.”
Rahat şezlonglardan birine serilmiş Rebel haricinde herkesin elinde birer içki vardı.
Bundan sonra belirsiz bir süre boyunca hayatımın her yerini kaplayacak ve beni çıldırtacak olan adam hariç herkese bakıyordum. Önce iş yerim sonra kulüp şimdi de yaşamımın tamamı.
Kendime kısa tutacağıma yemin ettiğim kaçamak bir bakış attım. Sırtı bize, yüzü de göle dönük olan Seth ile konuşuyordu. Seth göle ayaklarını sokan Sawyer’ı izliyordu Dez ise… zaten gözleri üzerimdeydi. Parmaklarının arasında brendi dolu bir bardağı döndürürken ifadesine ihtiyatlı diyebilirdim ama çok daha fazlasıydı.
Sahnede beni izlerken de aynı ifade gözeneklerinden akıyordu. Kot şortum, çizmelerim, deri yeleğim ve tenimin çıplak kaldığı her yerim… yavaşça, o kaplan sarısı ateş parıltısıyla iz bırakarak ilerliyordu. Ama bu sefer daha fazlası vardı.
Sahiplenme. Bu evliliğin sahte olacağını unutturacak bir bakış.
Bunun iyi bir fikir olmadığı kesindi ama artılarını da yavaş yavaş unutmaya başlıyordum.
Ev, bizim için bir kafes olacaktı. Üstünlüğü kanıtlamak DNA’larına kazınmış olan iki yırtıcıyı bir kafese koyduğunuzda yaşanacakları bilirdiniz.
Kimin daha çok kanı akacaktı?
Kim daha önce diz çökecekti?
Kimin zaafları ve zayıflıkları açığa çıkacaktı?
Kim dışarıda olan mücadeleyi unutup o kafeste kaybolacaktı?
Ya da… en korkutucu olan…
Birbirimizi arzuladığımız nefretimiz kadar büyük bir gerçekken, kim bu evliliğin sahte olduğunu daha önce unutacaktı?
Düşüncelerimi okuyormuş gibi dudağının kenarı kıvrılıp bardağını bana doğru kaldırdığında, çenemi dikleştirip ona karşı diğer herkesin nefesini kesen, uzuvlarını donduran, alaylarını solduran ifademi takındım. Rebel buna, “buzlar kraliçesinin ölüm vaadi” diyordu. Dez ise sanki dizlerimin üstüne çöküp ona bir sakso teklif etmişim gibi sırıtıyordu.
Cehenneme gidebilirdi.
“Bana mı öyle geliyor yoksa burada isteksiz bir gelinimiz mi var?” diye kötücül bir kıkırtıyla dikkatleri üzerine çekti Sin. “Kardeşim… bu kadını bir şeye zorlamıyorsun değil mi?”
Sin’in diğer tarafında durduğu uzun masaya yaklaşıp kendime bir kadeh daha doldurdum.
“Gerçekten birinin beni istemediğim bir şeye zorlayabileceğine inanıyor musun?”
Sin’in gözleri parladı. “Yani istiyorsun?”
Dez yanında belirip dilini alt dudağında dolaştırarak yüz ifademi zevkle izledi. “Bu bir aşk evliliği başkan. Kadınım benim için deli oluyor. Kapımda belirip kendini üstüme atışını görseydin, buna inanırdın.”
Göğsüm utanç ve acıyla sıkıştı. O an ne kadar tereddütlü, korkmuş ve panik halinde olduğumu bir an gördüyse bile Killian ile olan ilişkimi, beni nasıl dağılışın sınırına ittiğini bilmiyordu. Bilseydi dalga geçecek cesareti bulamazdı ancak elbette, zihnimin ve ruhumun ne kadar bozuk olduğunu asla öğrenmeyecekti.
“Sadece bizden önce evlendiğiniz için kıskanıyor. Gariptir ki, henüz bir teklif bile almadım.” Bu huysuz ifade Rebel’dan gelmişti.
Biz şaşkın bir şekilde ona bakarken Sin’in yüzünü buruşturduğunu gördüm. Uygun anı beklediğini biz biliyorduk ancak Rebel farkında değildi bu yüzden Sin’e acıdım. Birazcık.
Morgan Rebel’ı ayıplayarak başını iki yana salladığında, kıvırcık hamile bir fırtına gibi ayaklanıp ellerini beline koydu. “Hamileyim ben!”
“Kıçına kaçan taşaklarını çıkar ve o bebeğini senden uzak bir yerde yetiştirme kararı almadan dizlerini üstüne çök artık,” diye fısıldadım ona ters bir bakış atarken, yüzünün öfkeyle kızardığını gördüğümde gülümsedim. “Başkan.”
Boğazını temizledi ve aramızdaki masaya birkaç kâğıt bıraktı. “Hadi başlayalım.”
Panik kalbime doğru tırmanmaya başladı. “Senin buna yetkin var mı ki?”
Elini kalbine götürdü. “Ben bir vaizim. Kilisenin bana verdiği yetkiyle evet, sahte bir evliliğe sahte bir belge düzenleyebilirim.”
Sawyer koşarak yanımıza gelirken Seth bir gölge gibi onu takip ediyor, bacaklarını ve kollarını kurulaması için bir havluyla hazır bekliyordu. Bu manzara beni neredeyse gülümsetecekti.
“Bu kadar curcunaya gerek var mıydı bilmiyorum. Bu sahte…” diye homurdandığımda Dez telefonunu ses sistemine bağlayarak yanıma geldi.
İlk tanıştığımız gün White Rabbit’te çalan Roxanne şarkısı arka bahçede yankılanmaya başladığında yanaklarım, boynum ve göğsüm ısındı.
Arkamdan dolanırken bir yırtıcı yavaşlığıyla hareket ediyordu. O kadar alan varken, bedenini bana sürterek diğer tarafıma geçiyordu. Önce parmakları bileğimdeydi sonra kalçamı sıyırıp geçti. Kalbim bu sefer başka bir duyguyla, daha da şiddetli atmaya başladı. Kokusu duyularımı işgal ediyordu. Sıcaklığı beni boğuyordu.
Dokunuşunu çekeceğini düşünsem de yanımda yerini aldığında belimin kıvrımında kaldı. Daha kararlı, daha gözü karaydı.
Bir içgüdü, bu gecenin bir milat olacağını söylüyordu. O eli tenimden uzağa çekmeye çalışanın ölümü, gökyüzüne karşı edilmiş bir yemindi sanki.
Sin belgeleri çıkarıp formaliteden ve alaycı bir ifadeyle, sahte vaizliğinin verdiği sahte bir yetkiyi sahte bir evlilik için kullanırken onu dinlemiyordum.
Yeminlerimizi söylemedik. Alkış yoktu.
Sadece Dez’in kulağıma eğilip ben gölü izlerken tenime üflediği fısıltılar vardı.
“Bu oynadığımız en vahşi oyun olacak. Artık aynı sürüyü, aynı koltuğu, aynı iş yerini ve aynı evi paylaşıyoruz kanarya. Evim senin evin.”
Sin iki kalem çıkardı.
“Artık sürüye bağlı olduğun kadar bana da bağlısın. Kahrolası nefeslerini benimle alacaksın ve onları benim için vereceksin. Beni kanatmak mı istiyorsun? Karşılığını vereceğim her ana hazırlıklı ol.”
Sin belgeleri masanın üstüne sürüyüp bize çevirdi.
“Dünyanın kalanına karşı sen benimsin. Sana bakanı, dokunmaya çalışanı, canını yakmaya cüret edeni çok yavaş bir şekilde öldüreceğim. Senin kara kalpli, dengesiz, korkunç canavarın olacağım. Ancak bu evin içinde…”
Yüzü saçlarıma değip başını eve çevirdiğinde ben de bakışlarını takip ettim. Gözlerimiz ortada buluştu. Burnu burnuma, nefesleri dudaklarıma değiyordu.
“Bu evin içinde ne olacağımıza sen karar vereceksin. Sırlarını, yalanlarını, yıllar içinde yarattığın tüm isimleri senden aldığımda; onlarla savaşırken aynı zamanda benimle savaşmaya ne kadar devam edebileceğini göreceğiz. Ben mi kazanacağım yoksa…”
Alyanslı elimi göğsüne bastırıp, avcumu boynuna sürüklediğimde durdu. Çenesini yakaladığımda kolunu tamamen belime sarmıştı. Artık göğüslerimiz birbirine değiyor, aynı anda nefes alıyor, kalp atışlarımızı dizginlemeye çalışırken bile birbirimize meydan okuyorduk.
Etrafımızdaki sessizliğin farkındaydım ama umurumda değildi.
“Her şeyi al Dez. Sana izin vereceğim. Ama bahsettiğin senaryo da kazanan asla sen olmayacaksın. Neden biliyor musun?”
Kaşlarını kaldırdı, başını bizi tutkulu bir öpüşmeye götürecek bir yolu takip ediyormuş gibi yana yatırdı. “Neden?”
“Çünkü bu senaryoda benden aldığın her şeyle bana biraz daha âşık olacaksın. Dört duvarın arasında benimle hapsolacaksın. Bildiğin, gördüğün, hissettiğin tek kadın ben olacağım. Şimdiden bu kadar sahipleniciysen beni gerçekten tanıdığında kendini kontrol edemeyeceksin. Ve en sonunda bedenimi, dudaklarımı ve kalbimi isteyeceksin. İşte o zaman yatağımıza kıvrılıp sana sadece kahkahalarla güleceğim.”
Alnını alnıma sertçe yaslayıp bir kahkaha attığında ürperdim. Daha karanlık, hınç ve hırs dolu bir kahkaha daha işitmemiştim. “Yatağımız, demek…” Kelime seçimimi geri almak istesem de artık çok geçti. “Görelim bakalım. Kendimi bir tuzağa düşürmüşüm gibi hissediyorum.”
Kayıtsızlığı sinirlerime dokundu. Kanımı kaynattı. Hedefini bulup bulmayacağını, can yakıp yakmayacağını ya da gerçekten işe yarayıp yaramayacağını bilmeden kelimeler ağzımdan döküldü.
“Hayır Dez. Sen sadece kalpsiz bir kadınla değil başkasına aşık ve intikam isteyen bir kadınla sahte evlilik yapıyorsun.”
Diğerlerinin bizi kelimesi kelimesine dinlediğini o an anladım. Emerson’ın bile gözleri irileşmişti. O bakışlar tenimi yaktı çünkü bana başka bir anıyı hatırlatıyordu. Yine yalan söylediğim ve çok can yaktığım bir anıyı.
Bana yardım ediyordu. Kimse onun yaptığı iyiliği yapmazdı çünkü neredeyse hiç çıkarı yoktu. Birbirimizi becermek istediğimiz kadar birbirimizden nefret etmemize rağmen elimi tutuyordu ama kendimi korumalıydım. Önlem almalıydım.
Çünkü potansiyel düşmanlarımı her zaman tanırdım çünkü aşk tehdidi ondan önce beni yakalayabilirdi. Ve bu beni öldürürdü.
Dez’in ağzının kenarı seğirdi. Yüzüne kan sıçramış gibi bir ifadeye büründü. Sert, amansız, karanlık.
Sin boğazını temizledi. “Sizi karı koca ilan ediyorum ya da her neyse… Belgeleri imzalayın.”
İkimiz de kâğıtlara tek bir bakış atarak isimlerimizin bulunduğu boşluklara imza attık.
“Gelini öl…” Rebel öksürdüğünde Sin kelimelerini toparladı. “Gelini öpebilirsin. Lanet olsun…”
Bana doğru hiç mesafe olmamasına rağmen bir adım daha attı. Başımı kaldırmam, tüketici, boyun eğdirici bakışlarıyla yüzleşmem gerekti. Bronz teni kaskatıydı, çenesi sımsıkı, gözleri cayır cayır yanıyor benimkilerle buluşurken kıvılcımlar bana sıçrıyordu. Dudakları dümdüzdü ve cildim ısınır kıyafetlerime sığamaz bir haldeyken beni öldürmek mi yoksa o ağzı açıp beni yutmak mı istiyordu bilmiyordum.
“Kocacığım…” derken fısıltım neredeyse bir inlemeye dönüşecekti. Nefes nefese kalmıştım.
Hitabımla gözlerini yumdu ve burnundan derin bir nefes çekti. Kontrolünün pamuk ipliğine, tek bir dokunuşa bağlı olduğunu canlı canlı görmek korkutucuydu. Az önceki gibi bana dokunmuyordu sanki dokunursa olacaklar felaketle sonuçlanacaktı.
Dez kalın bir postu ve pençeleri olan bir canavar değildi. Sapkınlığını karizmasıyla, deliliğini serseri tavırlarıyla, karanlığını insan etiyle gizleyen daha farklı bir varlıktı.
Bu adamın bir motosiklet kulübünün başkan yardımcısı, bir eyaletin kanunsuzu, başka dünyaların kurnaz iş insanı olmasına izin verilmemeliydi. Ve ben az önce onu kocam yapmıştım.
Dudaklarıma uzandı. Hızla nefes aldığımda onun nefesini içime çektim. Dişleri üst dudağımı sıyırırken, “Karıcığım,” dedi boğuk bir sesle. “Az önce bir karar vermemi sağladın. Sanırım bunun için sana teşekkür etmeliyim. Aydınlatıcı bir an yaşadım.”
“Ne kararı?” diye sordum kendimi tutamadan.
“Çok fazla adam öldürdüm, birkaç kez kalplerinden vurduğum, bıçakladığım da oldu ama ilk defa bir adamı, başka bir kalbi ele geçirerek öldüreceğim.”
Bahsettiği paramparça kalbi avuçlarının arasına aldığını, parçaları parmaklarının arasına ezdiğini ve gerçek, katıksız, takıntılı bir yeminin gözlerine baktığımı hissederken; kontrolüm ipek bir elbisenin tenimden ayaklarımın dibine düşüşü gibi kaybolurken bir pat sesiyle irkildim.
Kolum ve bacaklarım sırılsıklam olmuşken Dez’den hızla uzaklaştım. Sawyer sırıtarak elindeki şampanyayı sımsıkı tutuyordu.
Parmak uçlarımdan damlayan şampanyadan kurtulmak için elimi sallarken ona gözlerimi kıstım.
“Ne? Bana iyi bir zaman gibi göründü.”
“Hımm,” diye mırıldandı Dez, kahretsin ki ona dönme hatasına düştüm. Alyansına sıçrayan şampanyayı diliyle temizliyordu. “Kesinlikle tam zamanıydı sarışın.”
Alaycı görünse de keyiften yoksundu. Dez’in muzır tavırlarıyla sakladığı maskeler, şeytanın derisinden yapılmıştı.
“Logan…” Rebel sessizce yakında kocası olacak adama seslenirken, Sawyer hemen onu kurulamaya başladı.
“Ah Tanrı aşkına. Seni de mi ıslattım? Üzgünüm. Sadece bu ikisinin ateşini biraz söndürmek istemiştim.”
Rebel sadece, “Logan,” dedi tekrar.
Sesindeki panik hepimizi aynı anda çarptı.
Sin yanına koştu. Yüzünü tutup, arkadaşımın dehşetle ve yaşlarla dolu iri yeşil gözlerine baktı. “Bebeğim, iyi misin? Ne oldu?”
O fark etmemişti ama ne olduğunu anladığımda göğsüme yükselip, bir ateş topu gibi çırpınan paniği söndürdüm.
“Dez kamyoneti çalıştır.” Seth’in kenara bıraktığı havlulara koşarken kızların Rebel’ın başına toplanıp erkeklere bağırdığını duydum.
Dez irileşmiş gözlerle arkasına bile bakmadan eve girdi.
Rebel sığ, hıçkırıklı nefesler alıyor, Sin’in elleri titriyordu.
“Daha otuz iki haftalık… daha otuz iki haftalık Logan. Çok erken, bebeğim çok erken…”
Arkadaşımın ağlayışı kulaklarımda yankılanırken havluyu kalçasına sardım. Suyu gelmişti ama elbisesinin bacaklarının arasından sızan kanı da görebiliyordum.
Sin onu kucaklayıp başını öptü, gözyaşlarının ucunda dikildiğini ve sadece sevdiği kadın için metanetli davrandığını gerçekten hissetmek göğsümü yaktı. “İyisiniz bebeğim. İkiniz de iyisiniz. Bana tutun tamam mı? Yanındayım, ikinizin de yanındayım.”
Rebel kollarını boynuna dolayıp acıyla hıçkırmaya devam etti. “Ona bir şey olmasına izin verme. Çok erken…”
Biz arkasından koşarken Sin alnını onunkine dayadı. “Asla.”
“Sawyer doktorunu ara!” diye bağırdım ön bahçeyi koşarak dolanırken.
Dez arabayı çalıştırmıştı. Direksiyonda sımsıkı yumruklarla bizi bekliyordu.
Arka kapıyı açıp kamyonete tırmandım. Koltuğu geriye yatırıp Rebel’ın rahat etmesi için bir havlu daha serdim. Bir robot gibi hareket ediyordum. Dürtülerim bana ne söylüyorsa onu yapıyordum.
Alyanslı elimin üstüne, alyanslı bir el kapandığında durdum. Derin bir nefes alarak ön koltuktan bana uzanmış Dez’e baktım.
“İkisi de iyi olacak.”
“Rebel’ın hamileliği zaten riskliydi ve… daha erken Dez,” diye fısıldadığımı duydum.
Ölebilir. İkisi de acı çekebilir.
Erken doğumlar görülebiliyordu daha küçük doğup yaşayan bebekler vardı ama Rebel… onun hamileliği bir mucizeydi, riskliydi, erken doğum tehlikeliydi.
Çeneme uzanıp nazikçe okşadı. “Onlar Logan Sin Gowan’ın ailesi Riley. Bahsettiğimiz kadın da Rebel… Sana sahipler. Bize sahipler. Ölüm bile bize meydan okumayı göze alamaz.”
Birlikte geçirdiğimiz ateşli, nefret ve şehvet terleriyle dolu onca zamandan sonra kalbimin kırık parçalarından birini titreten an bu olmuştu.
Dez
Daha önce hiç bu kadar hızlı araba kullandığımı hatırlamıyordum. Işıkları beklemeden geçiyordum, keskin virajlar almaktan kaçınırken kamyonet altımda titriyordu.
Motosikletimin üzerinde olsaydım bu aracı bir rüzgâr gibi geçebilirdim ama şu anda Harley kullanmak bir seçenek değildi.
Arka koltukta doğum yapmak üzere olan Rebel’ı taşıyamazdım.
Sawyer ve Seth hastaneye bizden önce varmak için aramızdaki mesafeyi açmıştı. Emerson ve Morgan gecenin içinde bize eskortluk ediyor yolda yavaşlamamıza sebep olabilecek herhangi bir aracın ya da insanın önüne geçmek için sürüyordu.
Rebel’ın acı dolu inleyişi aracın içini doldurduğunda irkilerek dikiz aynasından onlara baktım.
Abim sırtını kapıya dönmüş ve göğsüne yaslanan Rebel’ın saçlarını, şu anda açık olan dizlerini okşuyor, güçlü bir şekilde ikisi için… üçü için mücadele ederek fısıldıyordu.
Riley ise diğer tarafta Rebel’ın bacaklarının ucundaydı. Arkadaşının elini sıkıca kavramış kararlı ifadesiyle onu sakinleştirmeye, sert sesiyle kendini kaybetmesini engellemeye çalışıyordu.
Başını abartılı bir şekilde salladığı her seferde Rebel da onun yüzüne bakarak aynısını yapıyordu. Kulüpteki herkes birbiri için bir kardeşten daha fazlasıydı ama Logan’la asla onlarınki gibi bir bağımız olmamıştı.
Riley’nin soğukkanlılığı, Rebel’ın güçlü iradesiyle iç içe geçmişti. Şu an Riley onun çapasıydı ve Rebel ona dört kolla sarılmıştı. Logan’ı dinlediğini, göğsüne doğru başını yaslayışından arkasına uzanıp deri yeleğinin omzuna yapışışından anlayabiliyordum.
Kırmızı bir ışığı daha geçtiğimde hastane görüş alanıma girmişti.
Aynı anda Rebel bir sancıyla irkildi. Dişlerinin arasından tıslayarak, sırtını büktü sonra aniden sessizleşti.
Kocaman açılmış gözleriyle açık bacaklarının arasına baktı. Logan’ın eline tırnaklarını geçirirken bakışları Riley’nin yüzünü buldu.
“Logan…”
“Tamam… bunu yapabiliriz. Az kaldı Rebel,” dedi Riley ama gözleri Rebel’ın yüzünden aşağıya kaydığında kararlılığı bir parça kaygıyla bölündü.
Ah, siktir.
Neredeyse sekiz aylık hamileydi ama Rebel’ın normal bir doğum yapması bile riskliydi. Üstelik bu riskler sadece hastane ortamında bir doktorun ellerinde azalabilirdi.
“Yeğenimle tanışmayı sabırsızlıkla bekliyorum ama onu kamyonetimin arka koltuğunda doğurursan ileride anlatmayacağım bir anı olmayacağını bilmelisin,” dedim gülümseyerek.
Logan bana bakmadı bile, abimi ilk defa bu kadar korkmuş ve endişeli görüyordum.
Riley, arkadaki gerginliği yatıştırma çabama gözleriyle hançerler atarak karşılık verse de o fırtınalı grilerin içinde minnettarlık parıltısı görmüştüm.
Sahte karımın fırtınalı grilerinde… Benim sahte karım. Başkasına aşık olduğunu açıkça itiraf eden sahte karım.
Aklım birkaç saat içinde yaşananlara sonra da arka bahçemdeki o küçük sahte törene gitmeden kendimi durdurdum. Şimdi değildi.
Rebel bir sancının ortasında sesini bana duyurmak için bağırdı. “İnan bana böyle bir anıyı ben de çocuğuma anlatmamayı tercih ederim.” Cümlesinin sonunda başka bir bağırış koyuverdiğinde gaza yüklendim.
“Sin…” diye abime seslendi Riley uyararak. Aynı anda hızla yeleğini çıkarıp Rebel’ın dizlerinden yukarısını bir havluyla örttü ve yaptığı örtünün altına girdi. “Dizlerini açarak sıkıca tut. Kapatmasına izin verme.”
Ah, Tanrı aşkına. Bu yaşanıyor olamazdı.
Logan’ın gözleri büyüdü ancak dediğini yaptı. “Ne yaptığını biliyor musun Riley?” Basit bir soruydu ama neredeyse onu tehdit ediyordu.
Gözlerimi yola diktiğimde Rebel hırıldadı.
“Bu veledin anneden sonra söyleyeceği ilk kelimenin baba yerine Riley olacağını bildiğim kadar iyi biliyorum.”
“Bunu sadece sikik rüyanda görebilirsin.”
“Kesin şunu!” diye bağırdı Rebel.
Riley başını örtüden çıkardı. Sesinin netliğinden anlayabiliyordum. “Rebel bunu yapıyoruz hayatım tamam mı?”
Anında bir itiraz yükseldi. “Riley…”
“Sonya’nın doğum gününü hatırlıyor musun? Motosikletin tamirdeydi, benimkini kullanıyordun ben de arkandaydım. Kör kütük sarhoş olduğumuz halde gözlerimiz kapalı bir şekilde düz bir yolda sürebileceğimizi söylemiştin ben de sana güvenmiştim. Ben. Gözlerimi kapatıp kahrolası bir duvara çarpma ihtimalimiz yüz de seksenken sana güvenmiştim… Şimdi gözlerini kapatmanı ve bana yardım etmeni istiyorum.”
Dikiz aynasından onu izlemekten kendimi alamadım. Rebel başını salladığında, Riley nasıl başardığını bilmediğim kendine has sert bir gülümsemeyle karşılık verdi.
“Gözlerini yola dik Dez,” dedi bana bakmadan.
Aramızdaki barışın birkaç saat süreceğini bilmeme, o evin ikimizin başına yıkılacağı gerçeğini kabullenmeme rağmen ona olan hayranlığımın bir süre göğsümde birikmesine izin verdim.
Hastaneye yaklaştığımızı gösteren son kavşak ufukta göründü. Ottalane çok büyük bir kasaba değildi ama lanet olası hastane kasabanın bir ucundaydı. Morgan ve Emerson yavaşladığına karşı caddeden birkaç motosikletin farları parladı. Yan aynalarda arkamızdan yaklaşanları da yakalamıştım.
Sürüye haber vermiş olmalılardı. Mahşer Sürüsü başkanlarına, her bir üyeye sadakatle bağlıydı. Böyle bir olayı asla kaçırmayacaklarını, hastane otoparkında kamp kuracaklarını biliyordum.
Hastane ziyaretlerimiz nadiren bir doğum gibi güzel sebeplerden olurdu.
Telefonum çalmaya başladı. Yan koltuktan el yordamıyla kaptım. Arayan Morgan’dı.
İçime rahatsız edici bir huzursuzluk çöktü, kavşaktaki ışık yeşile dönse de hareket etmiyorlardı.
“Motosikletleri görüyor musun?” diye sordu Morgan onu hoparlöre aldığımda.
“Kör değilim Morgan.”
“Onlar sürüden değil.”
Logan’la aynadan bakışlarımız buluştu. Yüzü kararmış dudakları dümdüz olmuştu. Olduğu o şeytanın ortaya çıkmak üzere olduğuna emindim. Bu defa daha beteri hatta.
Bir motosiklet kamyonete çok yakın bir şekilde kıçımızdan yaklaşmaya başladığında içgüdülerim harekete geçti.
İki kişilerdi ve etrafımızı sarmaya çalışıyorlardı. Eğer Ottalane’e girişlerinden haberimiz yoksa gezgin bir kulüp olsalar bile düşmanımız oldukları anlamına gelirdi.
Kimse sürümün bölgesine habersiz giremezdi. Bu kadar taşakları varsa, ölümü de göze almışlar demekti.
Motosiklet tam yanımdayken silah çıkarıp kamyonetin tekerine nişan aldı. Kalbim arka koltuktaki kadınlara bir zarar geleceği endişesiyle hızla çarparken “Sıkı tutunun,” diye bağırdım ve direksiyonu kırdım.
Çarpmanın etkisiyle biz hafifçe sarsıldığımızda motosiklet yoldan çıkarak kenardaki bariyere girdi.
“Ne oluyor?” diye inledi Rebel.
Logan tüm öfke kırıntılarını yok ederek usulca sevgilisine yakardı. “Sadece bebeğimize ve kendine odaklan. Bunu halledeceğiz.”
Sağ aynadan diğerinin tekerleri hedefleyerek hızlandığını gördüm. Bir acemi gibi sürüyordu kamyonete çok yakındı ama silahlıydı. “Riley…”
“Gördüm.” Tek cevabı bu olmuştu sonra da sesine kötücül bir neşe karıştı. “Bu çocuk birazcık eğlence olmadan dünyaya gelemez Rebel.”
Dikiz aynasından yakaladığım hareketlilikle neredeyse direksiyonu bırakıp durdurmak için ona uzanacaktım. Kendini Rebel’ın bacaklarına yapıştırmış kolunu arkaya, kapı koluna doğru uzatmıştı.
“Riley,” diye hırladım.
“Sana söylediğimde frene bas.”
“Yapma.”
“Şimdi!”
Artık çok geçti. Frene bastığım an kapıyı açıp bir tekmeyle itti. Motosiklet çarptığı an kapıyla birlikte taklalar atmaya başladı.
Sarsılan kamyoneti toparlamaya uğraşırken Riley, içeriye dolan rüzgârı umursamadan tekrar Rebel’a eğildi.
Adrenalin kanımda gürlüyordu. Işıklardaki Emerson ve Morgan’la aramızda birkaç metre varken karşı caddeden gelenler de diğer ışıklarda duruyordu. Bekliyorlardı. Hareket etmiyorlardı. Silahıma uzanıp yavaşlayacaktım ki Logan’ın bağırışı arabayı doldurdu.
“Sakın durma Dez! Kavşaktan dön ve bizi hastaneye götür.”
Kararsızlıkla ışıklardaki kızlara ve dikiz aynasından arkadakilere baktım. “Siktir.”
Logan şu anda sadece iki şeye odaklıydı. O da Rebel ve bebeğiydi. Rebel baygın gözlerini ön cama diktiğinde, güçten düşmüş bir şekilde başını iki yana salladı. “Hayır, hayır. Onlara yardım etmeliyiz. Logan.”
Abim onu dinlemedi. Yüzüme delikler açmakla meşguldü. “Sür Dez.”
“Beni indir.”
Riley’nin gürleyen emriyle kendime geldim.
“Morgan dinliyor musun?”
“Az sonra aramızdan yuvarlanan bir çalı geçeceğine eminim. Dakikalardır vahşi batı filmindeymişiz gibi bakışıyoruz. Ne sikim istiyorlar? Kim bunlar?”
Benim bir tahminim vardı. Kasabamıza nasıl girdikleri, nasıl bir tuzak kurduklarını düşünmeyi şimdilik erteliyordum. Öfkemi kontrol etmeye çalışıyordum çünkü bir karar vermek üzereydim.
“Sürüye haber verdin mi?”
Burnunu çekti. “Birazdan burada olurlar.”
“Güzel. Onları oyalamanız gerekiyor. Geri döneceğim.”
Morgan düşünmedi ya da soru sormadı. “Tamam.”
“Beni indir Dez!” Riley elleri Rebel’ın bacaklarının arasındayken avazı çıktığı kadar bağırdı.
“Kıçını o koltukta tut kanarya.”
Gaza yüklenip yanlarından geçtim karşı caddedeki altı motosikletin ortasındaki kasklı piçle göz göze geldiğimde sağa kırıp direkt hastaneye yöneldim. Kızlar da üstlerine sürüyormuş gibi yaparak son anda bir Harley’i oldukça zorlayacak bir manevrayla sola döndüler.
Pervasız küçük pislikler.
Riley arka camdan uzaklaşan arkadaşlarını ve peşimize düşen üç motosikleti izledi. Rebel’ı daha fazla ürkütmemek için tepkilerini gizliyordu ama gözleri ateş saçıyordu.
Hastaneye yanaşırken Axel’ı aradım yakındalardı. Kızların gittiği yönü tarif ettim ve burada nöbet tutmaları, arkamızdaki piçleri kıstırmaları için birkaç kişinin buraya gelmesini istedim.
Sawyer ve Seth’i bir sedye ve birkaç sağlık görevlisiyle otomatik kapıların önünde gördüğümde motosikletler hızıma ayak uydurup aramızda mesafe bırakarak peşimden geliyordu.
Silah yoktu. Üstümüze sürmek yoktu.
“Ne yapmaya çalışıyorlar?” diye mırıldandı Riley.
Sanki az önce onlardan iki kişiyi muhtemelen öldürmemişiz gibi sakinlerdi.
Kamyoneti durdurduğumda Seth ve Sawyer bize koşarken motosikletleri görüp yanımızdan geçip gitti. Elleri silahlarında kamyonetin arkasında durdular. Önceliğimiz çok açıktı. Rebel’ı korumak.
Yakında baldızım olacak kızı seviyordum ama benim için bir öncelik daha vardı.
Ve o öncelik de tabancasını eline alarak gözlerini adamlardan ayırmadan, sedyeyle yaklaşan görevlilere emirler yağdırıyordu.
Arabadan atlayamadan Logan omzumu sıktı. “Hepsinin ölmesini istiyorum,” dedi ve gözü Rebel’dan başka kimseyi görmeden bağırmaya başladı.
Görevliler abimin korkusuyla işlerini yapmaya çalışırken Seth ve Sawyer’ın yanına koştum.
Etten bir bariyer çekmiştik. Ve bu tek bir tehdit unsuruna karşı yeterliydi. Üç kişilerdi. Sikik bir ordu bile getirebilirlerdi.
Rebel sedyeye yerleştirildiğinde kıvranıyordu. Logan Rebel’ın doktoru olduğunu tahmin ettiğim adamın çoktan yakasına yapışmıştı. Doktorun, bebeğini ve kadınını sağlıklı bir şekilde bu hastaneden çıkarmaktan başka şansı yoktu.
Riley’nin arada kaldığını tereddütle savrulduğunu hangi yöne gideceğini şaşırdığını fark ettiğimde iç çekerek yolumu değiştirdim ve karşısına geçip omuzlarını tuttum.
“Rebel’ın yanına git. Biz böyle durumlar için iki kişiyiz Riley. Aynı anda iki yerde olabiliriz.”
Gözlerimin içine baktı. Grilerin içinde bir çalkantı vardı. Bir gün içinde çok fazla olay yaşamıştı. Ama içimden bir ses bunun Riley’nin direncini hiçbir şekilde kıramayacağını söylüyordu. İçimden bir ses, onun çok daha fazlasını atlattığını ve üstesinden geldiğini söylüyordu.
Başka motosiklet patırtıları zemini titrettiğinde irkildi. Gelen sürüydü. Axel, Fay ve Cooper birkaç üyeyle yanımıza yaklaşırken; Liena, Bolin ve Cleo’nun başı çektiği diğerleri Emerson ve Morgan’ın yönüne doğru sürmeye devam etti.
Riley rahatlayarak başını salladı. Son bir kez oldukları yerden kıpırdamayan motosikletlilere baktı.
“Bunlar onlar eminim. RDM’in anlaştığı yeni kulüp. Onları hafife alma Dez, buraya girmek, bize bu kadar yaklaşmak aptal cesaretinden fazlasını ister.”
“Biliyorum,” diyerek onu onayladım. Yüzüme bakmıyordu ama ben ondan başka bir yere bakamıyordum.
“Zamanlamaları tesadüf olamaz ama bu Killian’la ilgili değil.” Başını bana çevirdi. Beni ikna etmeye çalışıyordu. “Ona güvendiğimi söylemiyorum. Tarikattaki konumu güçlü ama bizim gibi onlar da Killian’a güvenmiyorlar…” Bakışlarını kaçırması duygularında bir çatışma yaşadığının tek belirtisiydi. “Rapor vermiş olmalı. Yanında ben olmadan döndüğünü söylemiş olmalı. Bu yüzden…”
Evet, suçluluk. Onun yüzünden burada olduklarını düşünüyordu. Bana kalırsa yanılmıyordu.
Killian’ın onu götürmeye çalışmış olması damarlarımın arasına sıkışan öfkenin kaynamasına sebep olsa da bu duyguyu da aciliyet sırasında “şimdi değil” listemin arasına kaldırdım.
Axel yanımdan geçip giderken başıyla işaret verdi.
“Şu anda sadece kendini bir bebeğe hazırla.” Ona göz kırparak uzaklaştım. “Birkaç saate amca ve teyze olacağız Rileyciğim.”
Kaşlarını çattı ve arkasını döndü. Bir hemşire, “Hanımefendi silahla…” diyerek ona yaklaşacak olduysa da Riley’nin tek bakışıyla sustu.
Hastanenin önündeki kalabalığın sebebi sadece biz değildik. Birkaç sağlık görevlisi birbirilerine talimat vererek ambulansa yöneldiğinde gözlerimi kıstım. Hemen yakındaki iki motosikletlinin kazasından bahsediyorlardı.
Ah, hiç sanmıyorum.
Sürücü ön kapıyı açtığı gibi avcumu bastırarak kapıyı geri kapattım. İrkilerek, ağzına gelen küfürleri saymak üzereyken durdu. Beni tanıdı ve yüzünde sorular uçuşmaya başladı.
“Onlara yardıma gitmeyeceksiniz. Burada biraz daha bekleyecek sonra gidip yaşayıp yaşamadıklarını kontrol edeceksiniz. Eğer yaşıyorlarsa oldukları yerde bırakacaksınız ve eğer öldülerse onları alacak bir cenaze aracı olacak.”
Gözleri irileşti. “Biz… biz bunu yapamayız.”
Sadece görevini yapmaya çalışıyordu, bizim insanlarımızdan biriydi ama beni iyice anlaması için omzunu sıktım. “Dinle evlat. Yaşadıklarını duyarsam, bu hastaneye girdiklerini görürsem sorumlusu sen olacaksın. İnan bana bu yapmak istemeyeceğin bir iyilik.”
Tereddüt ettiğinde tek kaşımı kaldırdım. Yutkunarak başıyla onayladı ve araçtan uzaklaştı.
Ben de boynumu kütleterek sürüyü geçip motosikletlilere yürümeye başladım.
En önde hâlâ Harley Davidson Road Glide motosikletinin üstünde duran dallamaya baktım. Motosikletin 98 model olduğunu tahmin ediyordum. Sürücüsünden oldukça yaşlıydı. Keçi sakallı bir kas kütlesiydi. Deri yeleğinin önünde sadece başkan yardımcısı yaması vardı. Gözlerinde ise endişeye dair hiçbir belirti yoktu. Bunu değiştirmeye niyetliydim.
“Onları öldürmeyeceğiz,” dedi Seth.
Benimle aynı hızla yürüyordu ama çok daha sessizdi. Eğer yanıma bakmasaydım orada olduğunu anlamazdım ki bu piç kurusunun o cüsseyle nasıl bu kadar fark edilmez olabildiğini aramıza katıldığı altı seneden beri çözememiştim.
“Bunu başkanına da söylemek ister misin?”
“Kanunlarımız aynı, kültürümüz sağlam ama artık işlerin rengi değişti kardeşim. Sokaklarımızda bölge savaşı vermiyoruz. Bu adamlar dominant kulüp olmak istedikleri için burada değiller. Gönderildiler ve tavırlarına bakılırsa onlar gibi dövüşmeyi öğrenmişler.”
Ağzım tiksintiyle büküldü. “Hepiniz küçük mızmız birer sürtüğe dönüşüyorsunuz.”
Motosikletlerinin önünde diz çöktürüp onları yakmak istiyordum. Kendilerine bir kulüp dedikleri için dillerini koparmak istiyordum. RDM seneler önce Boynuzlu Yılanlar ile başlayıp Helbarvest kulüplerinin ihtiyarları ile anlaşma yaptığına ve Beş Halka’yı kurmalarına sebep olduğundan beri kulüp kültürlerini lekelemişlerdi.
Biz protesto kültürüne göre yaşardık, özgürlüklerimizin sınırlarını ve kurallarımızı kendi kanunlarımız belirlerdi. Sikik herifler tarafından yönetilmezdik. Karşımdaki kansız bir düşman olsa bile en çok midemi bulandıran kültür diye savundukları saçmalıklara saygısızlık etmeleriydi.
Don Viperan İskelet Meclisi’nin başına geçtiğinde savaşlar son bulsa da ateşi her zaman diri tutmuş, dokunulmaz hale gelmiş ancak darbemizin çukurlarını en görünmeyen yerlere, en derinlere kazmıştık.
Eski kafalı değildim, medeni olabilirdim, kahrolası evrime inanıyordum ama kanunsuzluğun bile kanunları olduğunu savunanlardandım. Ve benim sınırlarımı çiğneyenleri ben de çiğnerdim.
Aramızda iki metrelik bir mesafe bırakıp durduğumda Morgan’ın bahsettiği o çalı aramızda yuvarlanmak üzereydi. Bir sigara çıkarıp yaktığımda parmağımdaki yüzük zippoya çarptı. Ağırlığı garip hissettiriyordu.
“Başkanınıza tebriklerimi iletin,” dedi keçi sakallı dallama. “Kasabalılar bebeğin çok değerli olduğunu söylüyorlar.”
Seth’in birkaç adım gerisinde duran Sawyer’ın gerildiğini hissettim. Bunun anlamı Rebel’ın durumunu bilmeleriydi ve sandığımdan daha uzun süre kasabamızda bulunduklarıydı.
Dumanı gece göğüne doğru üfledim. “Buradan ayrıldığımda başkanıma ileteceğim tek şey keçi sakallı kesik bir baş olacak.”
Kollarını açarak yanındaki motosikletlileri gösterdi. Tehdidimden etkilendiyse bile belli etmeyecek kadar iyi bir poker yüzü vardı ya da suratına o kadar çok darbe yemişti ki mimiklerini kaybetmişti.
“Buraya kan dökmek için gelmedik…”
Çenemle arkamızda bıraktığımız iki üyelerinin olduğu yönü işaret ettim. “Çoktan döküldü ve dökülmeye devam edecek.”
“Çaylakları bilirsin aldıkları emirleri abartmak gibi huyları var. Sadece sizi durdurmalarını söylemiştim,” dedi omuz silkerek.
İzmariti aramıza atarak iç geçirdim. “Kimsiniz siz?”
“Yeni komşularınız,” dedi sırıtarak.
Yeni komşularımız… Demek, RDM çoktan onların harekete geçmesini sağlamıştı. Helbarvest’in yakınlarına konuşlanmışlardı. Ve bu da… bir keşif sürüşüydü.
Bu pisliklere aynı yeminleri paylaşmıyorduk ancak “yeni komşularınız” tam olarak bazı kanunların altını çiziyordu. Mahşer Sürüsü de zamanında “yeni komşularını” izlemek için keşif sürüşleri gerçekleştirmişti. Sınırları habersiz geçmenin bedeli olsa da direkt şiddetli bir müdahalede bulunulursa bir savaş sebebiydi.
Kahretsin. Savaş çoktan başlamıştı ancak dikkatli olmamız gerekiyordu. Fazla bilinmeyen vardı.
“Nereden geldiniz?”
Elini sağa sola salladı. “Şuradan buradan…”
Kendi kendime başımı sallayarak sürüme döndüm. “Tamam indirin şunları motosikletlerinden…”
Adam elini yeleğinin içine götürdüğünde silahımı çekip ona doğrultmam bir saniye sürmemişti. “Yavaş ol.”
Diğer elini teslim olurcasına havaya kaldırdığında göğsüne uzandığı yerden bir kâğıt çıkardı. “Redemorte’yi bu eyalete sokan sizdiniz, kanunlarla oynamalarına izin verenler de öyle. Birkaç küçük taşın yerini değiştirmiş olabilirler ama bu meseleyi eski usul çözebiliriz. Bir anlaşma yapalım…”
Rütbesiz, yamasız gençlerden biri adamın elindeki bana getirmek için motosikletinden indi. Kâğıda uzandığında yeleğinin arkasındaki sembolü tanıdım. Hançer başının tepesinden girip ağzından çıkan bir kurukafa. Gözlerinde madeni paralarla.
Dişlerimi sıktım. Onlardı. Seth’in yakaladığı benim de işkence ettiğim adamın öttüğü, diğer kulüpler gibi davranıp bölgemizde olay çıkaran ve sembollerini sağa sola çizen piçler. RDM’in tasmalı kulübü.
Muhtemelen henüz çaylak bile olmayan çocuk bana yaklaşırken düşündüm. Gizlenmişlerdi, tuzak kurmaya çalışmış, hep gölgelerde kalmışlardı. Şimdi neden ortaya çıkıyorlardı? Bana kendini beğenmiş egoist bir pislik deyin ama hiç kimse, RDM’in kendisi bile öldürülmeyeceğinin garantisi olmadan bölgemize giremezdi. Üstelik bunu sıkça gizli gizli yaparken şimdi göze sokarak yapıyorlardı.
Çocuk kâğıdı uzatırken mesafesini korudu. Eli titriyordu…
Gözlerimi kısarak keçi sakallının yanındakine baktım. Hepsi çok gençti. Bir pislik kokusu alıyordum. Leş gibiydi. Tuzak gibi…
Kâğıda şöyle bir baktım ve anında göğsümden bir kuru bir kahkaha koptu. “Birleşme mi?”
Seth, Mahşer Sürüsü Yedi motosiklet kulübünün kapatılıp adı bile olmayan bir kulübün isminin altında birleşmesini öneren ve kulübün hakları için astronomik boyutta bir ödeme teklif eden sözleşmeyi elimden kapıp incelerken gözümden yaşlar gelmek üzereydi.
“Helbarvest’i bize verin. Bölgelerimizi birleştirelim ve bir kulübü paylaşalım. RDM de borçlarınızı silsin. Bunu onların yöntemiyle yaparsak ortada savunulacak bir eyalet kalmayacak…”
Kahkahalarım dinerken dizlerime yaslanıp soluklandım. “Yüce Tanrım…”
Seth sözleşmeyi un ufak edene kadar yırtıp yere attığında adamın gözü seğirdi. Yanındaki genç olan üyeler de yerinden kıpırdanmaya başlamıştı.
En son, tamı tamına yirmi sekiz yaşındaki Cooper’ın oluk oluk kan akıttığı bıçak yarası dikilirken, en yakın arkadaşını becerdiği için annesi tarafından kulağından tutulup evine götürüldüğü zaman bu kadar güldüğümü hatırlıyordum.
“Bu iyi bir anlaşma. Mahşer Sürüsü gibi köklü bir kulübün farkına bile varmadan her şeyini kaybetmesi yazık olur,” dedi adam. “Muhtemelen çoğunuz tamamen yıkılışınızı görecek kadar yaşamazsınız bile.”
Silahımı çekip tek adımla adamın şakağına dayadım. Bu hakareti kabullenmem mümkün değildi.
“Bu son teklif. Akıllı davran başkan yardımcısı. Kulübünün, arkadaşlarının…” Yüzüğüme bir bakış attı. “Kadınının geleceği söz konusu.”
Adamı dinlemiyordum. Sebebi öfkem değildi. Sakinlikleri, bekleyişleri, yeni ya da eski hiçbir motosiklet kulübünün izlemeyeceği bir yolu izleyerek bizimle anlaşmayı deneme çabalarıydı.
Üyelerini sakince tekrar gözden geçirdim.
Hepsi genç. Tecrübesiz.
Evet, onlardan daha fazlasını bekliyordum. RDM’in gücünü uzun zaman önce kabullenmiştik ve devreye soktukları yeni kulüp bu kadar ılımlı ya da mantıksız olması mümkün değildi.
Karşımda oltaya takılmış bir yem gibi duruyorlardı ya da ölümü bekliyormuş gibi. Kabullenmiş gibi.
Tanrı aşkına.
“Onları öldürmemizi istiyorlar,” dedi Seth.
“Kafalarıyla oyna ve fethet,” dedi Sawyer. “Zayıf noktaları bul ve sürekli olarak saldır. Ele geçiremiyorsan, eline düşecekleri şartları sağla. Bu taktiği tanıyorum.”
Evet ben de onlarla aynı sonuca varmıştım. Birbirimize açıkça saldıramıyorduk çünkü kozlarımız neredeyse birbirine denkti.
Önce Killian’ı gönderip benim ve Riley’nin dengesini bozmuşlardı. Sonra hemen üstüne Logan’ın en zayıf ve herhangi bir olayda pervasız davranabileceği anında ortaya çıkmışlardı.
“İzleniyoruz değil mi?” diye sordum adama.
Sadece çenesini kaldırdı ancak yanındakiler birbirilerine attıkları bakışlarla onu ele verdi. Bu veletlerin o kulübe dahil bile olmadığına kalıbımı basardım.
Sadece ölüme yollanmış birer piyonlardı. Muhtemelen para karşılığı geldikleri bölgedeki yoksul mahallelerden toplanmışlardı.
Kemikler miraslarının sakladığı ağda hepimizin hayatı kayıtlıydı. Anlaşmalarımız, sırlarımız, yüzlerimiz… Hepimizi bir ömür boyu hapse tıkacak ya da idam ettirecek suçlarımız. O ölüm ağını kullanmak şu anda RDM’in de bizim de göze alamadığımız bir riskti. Deşifre olması hepimizin çöküşü demekti.
Hâlâ büroyla çalıştığımızı düşünüyor olmalılardı, bu yüzden güçlü ellerimizden bir parmak daha eksiltmeye çalışıyorlardı.
Yasal yollarla, gerçek kayıtlarla bizi hapse tıktırmaya ya da müttefik kaybetmemize sebep olmaya çalışıyorlardı. Sadece başımızı ufacık bir belaya sokmak bile onlara büyük bir koz sağlardı. Ki bu da karşımızdaki gençleri öldürmekten geçiyordu.
Bu keşif bir göz dağı olduğu kadar bizi uyandıran, çözmesi çok da zor olmayan bir tuzaktı.
Öfkemizi kullanabileceklerini düşünmüşlerdi. Onları sadece RDM’in bir uzantısı olarak göreceğimizi…
Siktiğimin küçük akıl oyunları.
Sanırım onlar gibi oynamayı öğrenmem kaçınılmazdı.
Kabullenişle adamı ensesinden yakaladım. “Bana bunu yaptıracaklar, lanet olsun,” diye mırıldandım.
Veletler silahlarına davransa da sürü her zaman daha hızlıydı. “Silahlarını alın ve kasabadan siktir olup gitmelerini sağlayın.”
Adam bana direnirken karnına yumruk attım. İki büklüm olduğunda gözlerimle bulunduğumuz alanı gören en yakın trafik kamerasını aradım. Işıklarda bu yüzden beklemişlerdi. Kameralara yakalanmak için.
Kamerayı bulduğumda ağzımdan bir hırıltı çıktı. Tam olarak bizi görüyordu.
Adam çektiği bıçağı bacağıma saplayamadan bileğine tekme attım ve yüzüne indirdiğim yumrukla yere serdim. O ayaklarımın dibinde kıvranırken çizmemi göğsüne bastırdım. Yeleğindeki yamayı söküp yere attım.
“Bu rütbeyi hak edip bana denk olmanı gerçekten isterdim. Biraz eğlenebilirdim. Ama sen aşağılanacağını bilerek buraya geldin.”
Yere tükürdü. “Ölüm Ağı, ölüleri diriltebiliyor. Tek bir adamın aşağılanmasının ödülünü bir düşünsene… Bu savaşı kazanamayacaksınız.”
Ölüleri diriltebiliyor… Bu da ne demekti?
Çizmemi suratına bastırdığımda homurdandı. “Çok konuşuyorsun.”
Sonra da başımı kaldırıp kameraya doğru selam verdim.
“Siktiğimin çocukları. Hangi orospu çocuğu öldürülmesi için bir avuç veledi gönderir ki?” diye hırladım, birer çoban gibi bağırarak çocukları kovalayan sürüme.
Sawyer geride kalan tek kişiydi. Kaşlarını çatmış uzaklaşan veletlere bakıyordu. Gözlerinde gördüğüm keder miydi?
“Sarışın…”
“O iyi,” dedi Seth aniden Sawyer’ın önüne geçerek. Çenesiyle yerdeki adamı işaret etti. “Bununla ne yapacağız?”
Sawyer yanımdan eğilip adama bir bakış attı. “Onu Seth’in garajına götürelim.”
İşkence etmek ve öttürmek için.
“Hayır. Zaman kaybı olur. Onları açık edecek bir adamı kucağımıza bırakma riskine girmezler.”
“Ne yapacağız o zaman… Morarmaya başladı Dez.”
Çizmemi adamın ağzından çektiğimde öksürerek sığ nefesler aldı. O bir başkan yardımcısı değildi. Daha düşük rütbeli olduğuna bahse girerdim. “Bana kulübünüzün adını ve nereden geldiğinizi söyle.”
Alnını zemine dayayarak sırıttı. “Gerçekten bilmek istiyor musun?”
Başını saçlarından kavrayarak geriye çektim. “Sohbet etmeye çalıştığımı mı sanıyorsun seni sikik geri zekalı?”
Yutkunmaya çalışırken tükürüğünde boğulmasın diye başını sertçe bıraktım.
“Helbarvest’e çok uzak değiliz. Palmway Eyaleti’ni tekelimize aldığımızı söyleyebilirim. Ama kurulduğumuz topraklara Ironvale deniyor…”
Ironvale…
Omzunun üstünden bana bakarak, gülümsedi. “O şehri biliyor musun başkan yardımcısı?”
Ironvale.
Yeleklerindeki, grafitlerdeki o arma. Değiştirilmişti ama anılarımın arasında o sembolün neden tanıdık geldiğini hatırlatan kanlı parçalar vardı.
“Ölüleri diriltebiliyorlar.”
Kulaklarımda bir çınlama başladığında Seth’in yakaladığı adamın sözleri kafamın içinde yankılandı.
“Geçmişte yaptıklarınızın bedelini ödeyeceksiniz.”
Artık duyularımın yanılgılarını, halüsinasyonları ve deliliği ayırt edemiyordum. Gecenin karanlığının ruhuma doğru fısıldadığını, dokunaçlarının dürtülerimi kontrol ettiğini hissediyordum. Ona yaklaşmazsam kontrolümü kaybedeceğimi biliyordum.
"Dur!”
Axel beni tutup geriye çekti.
“Dez, lanet olsun…”
Cleo adamla arama girdi. Beni uzaklaştırıyorlardı.
“Onları öldürmememiz gerektiğini biliyorsun. Çekil ve sakinleş.” Bu Seth’ti, yumruğunu göğsüme bastırmış beni itiyordu.
Bileğimde bir baskı hissettiğimde aşağıya baktım. Silahım elimdeydi, parmağım da tetiğin üstünde.
Rebel, yeğenim, Riley, önümdeki adam, RDM ve kulübüm düşüncelerimin derinliklerine gömüldü.
Ben yüzeyindeydim. Köpüren, çalkalanan, beni insanlığın sınırlarından iten o tehlikeli bölgedeydim.
Arkamı döndüm ve nereye gittiğime bakmadan, sadece karanlığı takip ederek yürümeye başladım. Kalırsam öldürmekten daha fazlasını yapardım. Dez Gowan’ın o yüzüyle henüz kimse tanışmamıştı ve böyle kalmasını istiyordum.
🐉
Ormanı orta yerinden bir nehir gibi kıvrılarak yaran orman yoluna, yan bir şekilde park ettiğim motoru henüz soğumamış Harley’ime yaslanırken sigaramdan bir duman daha çektim. Gökyüzüne doğru üflerken asılı kalan dumanın süzülmesini izledim.
Kafanızı kaldırdığınızda başınızı döndürecek denli bir açıyla göğe yükselen sık ağaçların arasında yaprak oynamıyordu. Sanki ruh halim bedenimden dışarı sızıyor, rüzgârın bile yolunu kesiyordu.
Birkaç metre uzaklıkta farları tam olarak benim üstüme vuran yan yana dizilmiş motosikletlerin arasındaki altı adamın da aynı şekilde düşündüğüne emindim.
Sanırım onları çağırdığım konuma, Ottalane’i birkaç saatlik mesafayle Carltown’a bağlayan batı sınırına geleli yarım saat olmuştu. O yarım saatte, dört sigara içmiştim. Hiçbiriyle konuşmamıştım onlar da herhangi bir teşebbüste bulunmamıştı. Çünkü neden çağrıldıklarını çok iyi biliyorlardı.
Kaderlerini kabullenmiş olmaları Mahşer Sürüsü’ne olan sadakatlerinin bir göstergesi olsa da bu beni yumuşatmaya yaramamıştı, yaramayacaktı da.
Telefonum çalıp, Logan’ın adını gördüğümde diğer aramalarına yaptığım gibi cevapsıza düşmesini bekledim. Şu an abimi görmeye, sesini duymaya katlanabileceğimi sanmıyordum.
Ararsa açıp açmamakla tereddüde düşeceğim tek insanın ise hiç adı yanıp sönmemişti. O kadına, başkasına âşık olduğunu söylemeye cüret eden sahte karıma, boğulmaktan kurtulan bir adamın çektiği ilk nefesmişçesine tutunacağımı bildiğimden böylesi daha iyiydi. Boktan bir karmaşaya daha ihtiyacım yoktu.
Arkamdan ardı ardına üç motosikletin, ormanın sessizliğini alt üst ederek yaklaşmaya başladığını duyunca sigaramı yere atıp çizmemle ezdim.
Morgan, Cleo ve Seth motosikletlerinden indiğinde Fat Boy’umun arkasındaki çantadan kılıfa sarılmış bir bıçak seti çıkardım.
“Neredeyse yirmi siktiğimin saati oldu Dez… Nereye kayboldun sen!” Cleo cırtlak bir sesle bağırmaya başladı.
Morgan yola dizilmiş adamları, kardeşlerimizi merakla süzüyor, Seth ise bıçakların parıltısını takip ediyordu.
Cevap vermedim. Bıçakları teker teker çıkarmaya devam ettim.
Morgan iç çekti. “Ortalık birbirine girmişken başkan yardımcılarımızdan birinin neden sırra kadem bastığını merak ediyorum ama bu…” Etrafı işaret etti. “Her neyse, bizi neden aradıysan bir an önce söyle. Rebel’ın ve yeğenimin yanına dönmek istiyorum… Senin de dönmen gereken yere yani lanet olası.”
Rebel’ın doğum yaptığını, ikisinin de sağlıklı olduğunu duymuştum. Rahatlamıştım. O küçük insanla tanışmak için sabırsızlanıyordum ama hazır değildim. Düşüncelerimi rayına sokmam, içimdeki fırtınayı susturmam ve plan yapmam gerekiyordu.
“Tüzüğe göre,” dedim onlara bakmadan. “Bir kulüp üyesi, kulüp tarafından verilen görevi yerine getirmezse bir kereye mahsus görmezden gelinir. İkinci kez olursa uyarı alır. Genelde üçüncü bir başarısızlık yaşanmaz. Yine tüzüğe göre… bir kulüp üyesi kahrolası onlarca uyarıya rağmen kulübünü ya da kardeşlerinden birini tehlikeye atarsa, görev yerinde kendi kahrolası sınırlarını bile koruyamazsa sürülür. Değil mi hakemler?”
Kulüplerden ayrılmanın üç yolu vardı. Ya kendiniz çekilirdiniz, ya ceza olarak medeni yöntemlerle sürülürdünüz ya da kara lekeyle aforoz edilirdiniz. Aforoz edilenlerin cezasını da hakem belirlerdi. Çoğunlukla kulüp dövmelerinin yaratıcı yöntemlerle silinmesi en küçük ceza olurdu. Elbette bunları en iyi Cleo ve Morgan biliyordu.
Cleo dişlerini gıcırdattı. “Hırsızlık yapmadılar, yalan söylemediler, öldürmediler. Bana her nasıl bir ceza önerisiyle geleceksen, bunu yapamayız Dez.”
Ah, öyle bir yapacaktım ki…
Tarikat üyeleri elini kolunu sallayarak sınırlarımızı geçiyordu. Mahşer Sürüsü’nün bölgesinde motosikletleriyle dolaşıyorlardı. Ve kimse bunu fark etmiyordu.
“Sınırlarımdan tek bir yabancı daha geçmeyecek Cleo. Bunu sağlamak için ibretlik bir cezaya ihtiyaç duyuyorlarsa, istediklerini vereceğim.”
Morgan başıyla onayladı. “O haklı. Geçen gece yaşananlar bir tuzak olmasaydı, öldürmek için gelselerdi başarabilirlerdi Cleo. Savunmasızdık.”
Kanunlarımız gereği ikisinin de onayını almam gerekiyordu.
Ben bıçaklardan birini elimde döndürürken Cleo nefesinin altından lanet okudu. “Ne öneriyorsun?”
“Merhametli olacağım. Onlara seçenek sunacağım.”
Kuru kuru güldü. “Sen ve merhamet aynı cümle içinde yer alamaz.”
Altı bıçağı da tutarak cezalarını çoktan kabullenmiş sürü üyelerine döndüm. Biri peşimizde büyüyen ısrarcı ve biraz da kırık gençlerden biriydi, üçü çaylaktı, diğer ikisi armalı derileri giymeye hak kazanmış üyelerdendi. Hepsi kardeşlerimdi ama acıma hissetmiyordum. Kanunlar kardeşlikten önce gelirdi. Kulübünü basit bir görevde bile koruyamayan kimsenin Mahşer Sürüsü’nde yeri yoktu.
Saatler boyunca derimin altında bir yılan gibi kıvrılan kırıp dökme, kendimle birlikte çevremi de mahvetme arzusu tekrar taşmaya çalışınca derin bir nefes aldım.
“İki seçeneğiniz var. Ya yeleklerinizi çıkarıp eyaleti terk edeceksiniz ya da Carltown’a kadar yürüyecek, bu cezanın tüm şubelerde geçerli olduğunu duyuracaksınız ve gözetim altında bizimle sürmeye devam edeceksiniz.”
Onlar dile getirmediğim detayı bit yeniğini arar gibi çözmeye çalışırken, bıçaklardan bazılarını kemerime sıkıştırıp bir sigara daha yaktım.
Çaylaklardan biri mırıldanmaya başladı. “Eğer sürmeye devam edeceksem eyaletin dışına kadar da yürüyebilirim, neden birinciyi seçeyim ki?”
Diğeri, muhtemelen daha zeki olanı çenesiyle bıçakları işaret etti. “Bıçaklar ne için?”
Jackson, tam bir üye olanlardan en genci homurdandı. “O bıçaklardan biri kıçına saplanmışken yürümenden bahsediyor, aptal.”
Parmağımı şıklatarak onu onayladım. Sigaramı dişlerimin arasına sıkıştırarak karşılarına geçtim ve ilk bıçağı sapından kavrayarak havaya kaldırdım. “Pekâlâ kim yürümeye hazır?”
Boğuk haykırışlar, topallamalar, elime sıçrayan ve Carltown’a doğru damla damla akmaya başlayan kandan sonra elimde hâlâ iki bıçak vardı. Açıkçası hayal kırıklığına uğramıştım. Ve ayrılmayı seçenleri yine de bıçaklamak istemiştim. Ölüme meydan okuyacaklardı ama bunu zaten hepimiz, her gün, motosikletlerimizin üstünde geçirdiğimiz her dakika yapıyorduk. Yedi sınavdan geçmek zayıflıkları ve bencilliği kırıyordu. Görünen o ki çürük yumurtaları daha sık ayıklamamız gerekiyordu.
Derin bir nefes çekerek yalnız kaldığım ormana baktım. Göğsümdeki şiddet arzusu, zihnimi bulandıran dengesiz düşünceler akıttığım kanla birlikte nefes almaya devam etmeyi sağlayacak kadar azalmıştı.
Kendi bacaklarımda da sızı vardı ama neredeyse hissedilmeyecek kadardı.
Ironvale…
Karanlık yola doğru hırlayarak motosikletime döndüm. Bir isim, bir düşünceyi tetikledi o da gençliğimi paramparça eden ve beni şimdi olduğum adama dönüştüren anılara bağlandı.
Tetiklenmem, birkaç saniye gevşemenin ardından başa dönmem için tek düşünce yetmişti. Gözüm kararıyordu, yeniden. Avuçlarım şiddet açlığıyla yanıyordu, yeniden.
Micky Gowan’ın yalvarışları. O yıkılmaz, sarsılmaz, kudretli başkanın yakarışları.
Savannah Gowan’ın kanlar içindeki yüzü.
Şıp, şıp, şıp.
Avuçlarıma baktım.
Kanla ıslanmıştı, yapış yapıştı.
Burnuma reçine yerine çürümüşlük kokusu dolmaya başladı.
Ellerim titrerken yumruklarımı sıktım, göğsüm yeniden katranla tıkanıyordu.
Bir melodi kafamın içinde yankılandığında kulaklarımdaki uğultu yavaşça kayboldu. Görüşümü netleştirmeye çalışırken cebimde titreyen telefonu çıkardım.
İşte oradaydı.
O lanet olası his.
Nefes almama yardımcı olan, karanlığın orta yerinde kırmızı yapraklarıyla çiçek açan, tüm kaslarımın başka bir arzunun beklentisiyle gerilmesine sebep olan his.
Ya da isim.
Telefonu açıp kulağıma dayadım ama konuşmadım.
“Etkilendim Daxton. Umarım tüm bıçakların elinde kalmıştır, o işe yaramaz pislikleri kulübe geri istediğimden emin değilim.”
Tanrı aşkına, bu kadının ses tonunda adamı ağza alınmayacak günahları işlemeye iten bir güç vardı. O sesi kesmek mi, sadece benim için kullanmasını sağlamak mı istiyordum kararsızdım.
Yirmi saat sonra ilk konuşmamızdı. Nerede olduğumu, neden kaybolduğumu, neden orada olmadığımı sormamıştı. Elbette sormazdı.
“Sen sadece kalpsiz bir kadınla değil başkasına aşık ve intikam isteyen bir kadınla sahte evlilik yapıyorsun.”
Başımı iki yana sallayarak o sözleri geriye ittim. Şu anda bir patlamaya daha ihtiyacım yoktu. Hakimiyet kurmam gerekiyordu, kontrolü yakalamalıydım…
“Dikkati ol kanarya, bazıları şiddete meyilli bir kadın olduğunu düşünebilir.”
Hatta sessizlik olduğunda yerimde kıvrandım sonra da tenim karıncalandı. Duyamıyordum,, sesi çok kısıktı ama verdiği o küçük soluğu bir gülümsemenin takip ettiğine yemin edebilirdim. Bedenimde hissetmiştim.
“Sana söylemiştim,” dedi. “Çok güzel hırçın bir kız. Bir ejderha daha.”
Başımı geriye atıp, göğsümü rahatlatmak için sırtımı gerdim. Bir kız. Biliyordum. Gülümsemek, onunla tanışmak istiyordum ama yapabilecek durumda değildim.
Artık kendine ait bir ailesi vardı. Onun yaralarını saran, onu daha iyi bir adam yapan, çirkinliklerini örten iki kızı ve bir kadını vardı.
“Dez…”
Gözlerimi açarak boğazımı temizledim. “Evet?”
Çektiği derin nefes beni bir beklentinin içine soktu. Kelimelerini hazırlıyordu. Riley bunu pek sık yapmazdı.
“Konuşmaya hazırım.”
Sırtım kendiliğinden dikleşti. “Neyi konuşmaya?”
“Savaşı nasıl kazanacağımızı biliyorum.”
Ironvale. RDM. Yeni kulüp… Hayır, yeni değillerdi. Ölümden dönmüşlerdi.
“Ne değişti Riley?”
Hıhladı. “Buraya geldiğinde anlayacaksın. Ama bilmelisin… neden yirmi saattir kayıp olduğunu anlatmadan ağzımı açmayacağım. Her şey karşılıklı.”
“Çıkarlar,” dedim kendi kendime. Banyomda söylediklerini hatırlayarak.
“İkimiz bundan ibaretiz. Çıkarların ve sevdiklerimizin ortasında bir yerdeyiz.”
Kanla ıslanmış elimi kaldırarak, damlaların üzerinde kuruduğu yüzüğüme baktım.
Biz çok daha fazlasıydık. Asıl felaket de burada yatıyordu. Çıkarların, sevdiklerimizin ve intikamın ortasında bir yerdeydik. Sahte evliliğimiz intikama giden araçlardan biriydi. İntikam arzusu bizi birbirimize bağlıyordu. İntikam arzusu, nefret, kin.
Ve en tehlikelisi benim takıntım. White Rabbit'e adım attığı andan itibaren ikimizin yolunu çizmişti. Bazen onu hiç tanımamış olmamın daha iyi olacağını düşünüyordum. O da aynı şeyi düşünüyorsa da, yakında emin olacağı kesindi.
Ironvale...
Artık kendimi saklamam mümkün değildi.
🐉
VEE BÖLÜM SONU CANAVARI!!!
Bebeğimiz oldu BEBEĞİMİZ!! Onunla tanışmanız için sabırsızlanıyorum. Küçük bir Rebel, minik bir ejderha daha katıldı ailemize. Kimler kız olacağını tahmin ediyordu???
Evet. Biraz korktuk. Biraz sarsıldık Rebel ve Logan'la birlikte ama iyiyiz merak etmeyin.
Yorumlarınızı ve sorularınızı buraya alayım... Ironvale denince Dez neden çıldırdı? Karanlıktan bahsedip duruyor, sizce ne saklıyor? RDM neden böyle küçük oyunlar oynuyor?Killian'ın nasıl bir rolü olacak? Ve Riley... Aslında Carter... Söyleyeyim bu can yakıcı bir hikâye.
Sizi çok seviyorummmm
Kendinize bebek gibi bakın