İçeriğe geç

Yalanlar Mirası (Kemikler Mirası İkinci Kitap)

Bölüm 22 · 35 dk okuma

Yalanlar Mirası (Kemikler Mirası İkinci Kitap)

Bölüm 22

Yirminci Bölüm: Tatlı Zehir

Selaaaam en sevdiklerim!

Nabersiniz, nasıl gidiyor?

Bu bölüm çok duygusalım çünkü FİNALE KALDI BİR. BİR!!!! Finalden önceki son bölümümüz ve içerik uyarısı geçmek istiyorum: Gerçek bir köpekbalığı saldırısı:)))) Duygusallı bir buluşma, çok beklediğimiz bir kavuşma veeee uyarı yapmamı gerçekten gerektiren alevler ateşler hahahah

Destekleriniz için çok teşekkür ederim

Kasklarımızı takalım lütfen

Keyifli sürüşlerrrr

Bölüm şarkılarımız:

Chase Atlantic - Church

Bryce Fox - Horns

Lana Del Rey - Ride

Yirmici Bölüm

“Tatlı Zehir”

Riley

Çizmelerim toprağı ezerken ağaç köklerinin arasında çapraz adımlar attım. Tüfeğim omzuma, yanağım da tüfeğime yaslıydı. Ormanda kuru bir rüzgâr vardı ve tek gözüm tüfeğin ucundaydı. İlerisinde, hedeflerimde.

Bir tüfek patladığında irkilmedim. Gökyüzüne tamamen erişmeyen, genç ağaçların yaprakları titreşti. Kuşlar ötüşerek kanat çırptı.

“Ah! Bir tane daha…” diye kahkaha attı Santino Arco. “Şanslı günündesin Killian. Yabanıl kanaryalar bölgemizde görülmez, göç de etmezler. Bu küçük pisliklerin bir yerden kaçıp buraya sığındıklarına eminim.”

Düğün öncesi Arco ailesinin nesillerdir gerçekleştirdiği aile geleneğine beni de dahil etmişlerdi. Damat ve baba, birlikte ava çıkıp kaynaşıyordu.

Burnumdan derin bir nefes çektim. Kendimi sıkmaktan belim acıyordu.

Killian, Carter’ı öldürdü.

Tüfeğimin ucunu, iki ağaç gövdesinin arasından sıyrılıp Santino’nun yanına yürüyen Killian’a çevirdiğimde dişlerimi sıktım. Kolunda bir çuval vardı. Kanlı elinde kuşlardan, o minicik güzel kanaryalardan birini sallıyordu. “Bu altı etti.”

“Daha ısınıyoruz damadım.”

Killian Carter’ı öldürdü. Ve babam ona planında yardım etti.

Çenem kütlediğinde tüfeğim titredi.

“Rafaella, neredesin bebeğim? Senin için birkaçını kafese almayı düşünüyordum ama bu halde onları isteyeceğini sanmıyorum.”

Carter’ı öldürdü. Yıllarca… benim hatam olduğunu düşündürdü. Beni kendimden nefret ettirdi. Acı çekmemi sağladı. Ona yakın olmam için beni kandırdı. Benimle oynadı. Carter’ın yasını bile tutmama izin vermedi.

“Rafaella?”

Killian’ın başı namlumun ucundayken parmağım tetikteydi. Onu vurabilirdim. Çok kolay olurdu. Önümde yere serilirdi. Beyni patlardı. Kanı ağaç yapraklarına saçılırdı. Çok ama çok kolay olurdu…

Tetikteki parmağımı indirirken fiziksel olarak acı çektim. Kolay olmamalıydı. Şimdilik hayatta kalmalıydı. Şimdilik…

Tüfeğimi omzuma atıp yanlarına yürüdüğümde Killian, gözlerinde bir açlıkla beni baştan aşağıya süzdü. O gözleri oymak istiyordum. Ondan öyle nefret ediyordum ki nasıl nefes alacağımı kendime hatırlatmam gerekiyordu.

“İşte benim kızım…” diye mırıldandı. Yanına geçtiğimde kolunu belime sarmasına izin verdim. Midem bulanıyordu. Katlandıklarımın sınırları beni bile şaşırtıyordu. Ama Dez tüm gece yanımda kalıp beni yıkarken, ruhum da giderden sularla birlikte yok olup gitmişti. Hiçbir şey hissetmiyordum. Öfke, kin ve nefret dışında. “Bir şeyler avlayabildin mi?”

Gözlerimi Santino’nun, babamın gülümsediği halde hareketlerimi tedirgin bir şekilde takip eden gözlerine diktim. “Henüz değil.”

Santino boğazını temizledi sonra da kahkaha attı. Soğuk terler döküyordu. Dez’in ziyaretinden sonra rengi hâlâ yerine gelmemişti. Ona hiçbir şey söylememiştim ama bildiğimi, biliyordu. Diken üstündeydi. Ölümün kokusunu, sonunun kokusunu alıyordu.

“Rafaella çocukluğundan beri benimle ava çıkıyor ama hayvanlara zarar verme düşüncesinden hoşlanmıyor.”

Killian’ın avcu kalçamın üstünde pençelere dönüştüğünde boğazımdan yükselmek üzere olan safrayla karışık hırıltıyı bastırdım. “Bu bir spor bebeğim. Ayrıca doğadaki bir kanaryaya sık rastlayamazsın. Eğer görürsen, gitmesine de izin veremezsin.”

Bakışları üstümdeydi. Pençeleri tenimde. Maskelerinin ardındaki soğuk canavar gölgesinde kıvrılıyordu. Gözlerimi boynuna, oradaki damara diktim. “Bana öyle bakma Rafaella. Bir avın ortasındayız…”

Ah… bir bilseydi. Gerçi bilecekti. Bu bakışımın ne anlama geldiğini çok kısa bir süre içinde öğrenecekti.

Bir kurşun vızıldayıp arkamızdaki ağacın gövdesine saplandığında irkilip tepki veremeden, Killian beni arkasına alıp tüfeğine sarıldı.

Santino da kurşunun geldiği yöne dönmüştü. “Lanet olası!”

Uzaklardaki tepenin üstünde iri bir siluet iki parmağını yüzünü örten şapkasına götürüp özür dilercesine işaret verdiğinde Killian hırladı. “Pekâlâ. Avlanacak başka bir şey daha…”

Santino onu durdurdu. “Yapma evlat. Burası bizim arazimiz değil. Diğer avcılardan biri, muhtemelen belgesi de vardır. Bir şey yapamayız.”

Babam onu sürükleyip diğer yöne götürürken omzunun üstünden bana baktı. İkimiz de onun başka bir avcı olmadığını biliyorduk.

Onların uzaklaşmasını bekleyip tüfeğimi omzumda düzelterek alçak tepeye doğru yürüdüm. Kuşlar tepemde kanat çırptı. Yere dökülen ağaç yapraklarını çizmelerimle her adımımda süpürdüm. Onu göremiyordum ama burada olduğunu biliyordum. Komik olan, bir zamanlar nefret ettiğim adamı gölgesinden bile tanıyabileceğim gerçeğiydi. Kokusundan. Siluetinden. En küçük dövmesinden.

“Av mısın avcı mı?”

Yavaşça sağıma, yaslanıp iri ve uzun bedenini gizlediği ağaç gövdesine döndüm. Kollarını göğsünde kavuşturmuş, siyah dar bir kazak giymişti. Şapka kaplan sarısı gözlerine kadar düşüyor, sakalları dudaklarındaki şeytani kıvrımı örtüyordu.

“Sence?”

Bir parmağını kıvırarak yaklaşmamı işaret etti. “Buraya gel de sana söyleyeyim.”

Ağaca yürüdüğümde tüm gün bunu beklemiş gibi kolunu belime dolayıp sırtımı ağaca dayadı. Kıymıklar ceketime batarken iki elimle kavradığım tüfeği başımın üstüne doğru kaldırdı ve yüzünü boynuma gömdü.

“Kesinlikle avcı,” diye mırıldanarak kokumu içine çekti. “Sen bu ormandaki en büyük yırtıcısın.”

Öfkem dinmek bilmiyordu ama Dez’in varlığı göğsümde bir şeylerin çözülmesini sağlıyordu. Hiddetimin sonu olacağını bana hatırlatıyordu. Her şey bittiğinde uğruna yanacağım tek şeyin o olacağını.

Başımı çevirip yüzümü sakallarına sürttüm. “Ya sen?”

“Ben de senin dişlerinden geçirdiklerini cehennemin derinliklerinde bekleyen o kaçınılmaz sonum.”

Memnun bir şekilde iç geçirdim. “Gitmem gerekiyor.”

“Önünden yemeğini almak istemediğim için ıskaladım ama inan bana Riley, bir an beynini dağıtmayı düşündüm.”

Tutuşunu hafiflettiğinde kollarımı indirip bir parmağımı tetikte dolaştırdım. “Sakın.”

Ellerini havaya kaldırdı. “Planlarını kocanla paylaşacak mısın?”

Zihnimde beliren kanlı görüntülerle titredim. Alacağım zevk yüzündendi. “Gelinliğimi parçalamaman iyi oldu.”

🐉

Beyaz sabahlığımın içinde saçlarımın sımsıkı boktan bir topuz yapılmasını izledim.

Makyöz, makyajım yapılırken sürekli somurttuğum için kırmızı rujumu birkaç kez sürmek, çatık kaşımın arasındaki çizgiyi doldurmak için birkaç kez kapatıcı geçmek zorunda kaldı. Mutlu olmadı ama bakışlarımdan korktuğu için sesini de çıkarmadı.

Palmira Arco, sosyetik arkadaşları-neredeyse çoğu RDM üyesiydi- ve Killian’ın annesi arkamda kahkahalar atarak şampanyalarını yudumluyorlardı.

Soğuğa rağmen güneş tepedeydi ve Devaney malikânesinin panjurlu pencerelerinden içeriye sızıyordu. Gelinliğim askıdaydı. Yüzük parmağımda, Killian’ın sökmek istediğim kalbi kadar ağırdı. Aşağıdaki kalabalığın sesini alabiliyordum. Herkes bu birliktelik için heyecanlıydı. Bu güç gösterisi için.

Aslında ben de heyecanlıydım.

Hazırlıklar tamamlandığında kiliseye gidilecekti. Yeminlerin ardından kutlama Devaney malikanesinde yapılacaktı. En azından plan bu yöndeydi.

Palmira Arco krem rengi elbisesini zarifçe düzeltip arkama geçti son dokunuşları yapan makyözü eliyle kovaladı ve omuzlarımı kavradı. Yansımama bakarken gururla gülümsüyordu. “Çok güzel bir gelin oldun Rafaella.” Yanağımı öpmek için eğilirken gülümsemesi hâlâ yerindeydi. “Buraya gelecek mi?”

Gözlerindeki yaşları sildiğinde yaptığı rolün ustalığına hiç şaşırmadım. Her zaman böyleydi.

“Hayır. Bu hiç kimse için iyi sonuçlanmazdı.”

Kahkaha attı ve yüzünü yüzümle yan yana getirirken burnunu çekti. “O şeytani pislikle ne çevirdiğinizi bilmiyorum ama sana hastalıklı bir şekilde takıntılı olduğu için-tüm o tehditleri de düşünürsek- bu düğünün gerçekleşmemesi için her şeyi göze alacağını sanmıştım.”

Uzanıp şefkatle çenesini tuttum. “Ah, Palmira… İyi ki zekâmı senden almışım.”

Alnındaki damarın fırlaması o zoraki gülümseme yüzünden değildi.

Makyaj masasının üstündeki tepside sol taraftaki şampanya kadehini aldım ve yudumladım. Birkaç dakika sonra kapı çaldığında makyajım bitmişti. Kadınlardan biri kapıyı açtığında küçük bir çığlıkla geri kapatmaya yeltendi.

“Kesinlikle olmaz gelini göremezsin!”

Killian’ın sert itirazlarıyla bedenimdeki tüm tüyler diken diken oldu. Kızgın bir yırtıcı gibi kabardığımı hissettim.

“Gelinimi görmek istiyorum.”

Annesi onu azarladı. “Killian Devaney… bunu yapamazsın.”

Kapıdan kafasını uzattı ancak bana bakmasını engelliyorlardı. “Rafaella umursamaz, değil mi bebeğim?”

Sesime güvenmediğim için kadınlara kadehimi kaldırıp omuz silktim. Geleceğini biliyordum ve şimdi olduğu gibi herkesi odadan çıkarıp içeri gireceğini de.

“Vay canına…” dedi karanlık bir hayranlıkla kapıyı kapatıp bana yaklaşırken. “İnanılmaz görünüyorsun ve daha gelinliğini bile giymemişsin.”

Ona sırtımı dönük durmak istemediğim için ayağa kalktım ve kalçamı makyaj masasına yasladım. Saçını geriye yatırmıştı. Bir smokin giymişti. Yüzündeki yara çok çekiciydi. Bir yenisini açmam için beni cezbediyordu. Kendimi onu beğeniyle izlemeye zorladım ve şampanyamı dudaklarıma götürdüm. “Bu görünüşüne kadeh kaldırabilirim işte.”

Dudağının kenarı kıvrılıp kalçamın yanında, masada duran dolu şampanya kadehine baktığında yüzümü hâlâ o çekimser mutluluk ifadesinde tutmaya çalıştım.

Bana yaklaşırken tüm kaslarımı sıktım. Kolunu belime dolayıp, aç gözlerini sabahlığımın yakasından taşan memelerime diktiğinde boğazımdaki hırıltıyı yuttum.

“Ömrümün sonuna kadar her gün sana sahip olduğum için kadeh kaldıracağım,” dedi ve arkamdaki şampanyayı alıp tokuşturmak için uzattı.

Karşılık verdim ve gözlerimi ondan ayırmadan şampanyayı hızla içişini izledim. Yüzünü hafifçe buruşturduğunda kadehi tamamen bitirmişti.

Dudaklarını ıslatıp ağzıma uzandı.

“Gelinliğimi giymeme yardım eder misin?” Onu durdurdum.

Gözleri zaferle parladı. “Bu geleneklere aykırı değil mi?”

“Beni yıllardır tanıyorsun, geleneklere ne zaman uydum?”

Kıkırdadı ve başını sallayarak beni bıraktı.

Gelinliği askıdan alırken tırnaklarımı geçirdiğim ve derimi yüzdüğüm avcuma baktım. Bu fedakarlıkla döktüğüm son damla kandı. Artık kanayacak olan onlardı.

🐉

Eski büyük kilisenin koridorunda yürürken Santino Arco’nun koluna girmiştim. Sağdaki ve soldaki vitraylı camlar güneşi hapsediyor içeriye sızdırmıyordu. Tonozlardaki, sütunlardaki ve tam karşımdaki mihrabın altındaki merdivenleri kaplayan freskler nice hikâyeyi anlatıyordu ama bugün burada bir başkası yazılacaktı.

Sıraları kaplayan çoğu şık insanı tanımıyordum. RDM üyeleriydi, bazıları değildi ancak hepsinin yüzünde kocaman gülümsemeler vardı. Müstakbel gelinin uzun duvağı arkasında salınırken neden gülümsemediğini merak etmiyorlardı çünkü ben onları tanımasam da çoğu nasıl bir kadın olduğumu biliyordu. Yüzümdeki ifadeyi karakterime yoruyorlardı.

Fedailer dışarıdaki kameraları engellemek için kapıyı tutuyordu. Babam ise benden katbekat daha gergindi.

Rahibin önündeki Killian ona doğru yürüyüşümü büyük bir kendini beğenmişlik ve açlıkla izliyordu. Ziyafetinin ona geldiğini sanıyordu, kendini kutluyordu. Alnındaki boncuk boncuk teri, yakasını çekiştirme ihtiyacını umursamıyordu. Yazık.

Yaklaştığımızda Santino Arco’nun kolunu sıktım ve yüzüme bir gülümseme kondurarak hafifçe ona doğru eğildim. “Biliyorum… baba,” dedim fısıldayarak.

Elimin altındaki kolunda kaslar gerildi. “Neyi Rafaella?”

Kolunu tıpışladım ve kıkırdadım. Ah, duygusal bir baba kız anıydı.

“Sana da sıra gelecek, merak etme.”

Santino kendini tutamadan başını çevirip yüzüme baktı. O büyük bir adamdı. Namı da, kendi de. Yaptığım, başına gelen her şeye rağmen; RDM tehditlerine ve Dez’e rağmen hiçbir şeyden korkmazdı. Ürkerdi ama üstesinden gelirdi. Ama şimdi gözlerimde her ne gördüyse, korku gözeneklerinden bile sızıyordu.

“Ne yaptın sen Rafaella?”

Mihraba yaklaştığımızda son kez fısıldadım. “Chi semina vento raccoglie tempesta.”

Rüzgâr eken, fırtına biçer.

Killian elini uzattığında birkaç basamağı ona gülümseyerek çıktım ve rahibin önünde, onun karşısında yerimi aldım.

“Benim güzel gelinim,” diye mırıldandığında gözleri kızarmıştı.

Ah, hayır ağlamıyordu. Killian’ın küçük bir rahatsızlığı vardı.

“Bunu beklemiyorduk değil mi?”

Başını gülerek iki yana salladı. “Ben her zaman bunu bekledim Rafaella.”

Rahip konuşmaya başladığında sesi solumda bir uğultuydu. Tek odağım Killian’dı. Tüm konukları, kutsal çatıyı, yeminleri, elimi sımsıkı kavrayan parmakları unutmuştum.

“Carter’a rağmen mi?” diye sorarken boğazımda ateş dolaşıyordu.

Killian öksürdü sonra da yakasını tekrar çekiştirdi. “Bu evlilik şartlar yüzünden doğmuş olabilir ama seni hep sevdim…” İtirafı boğazını temizlemesi ve derin bir nefes alma çabasıyla bölündü. “Sana iyi bakacağım ve kardeşim bunu biliyor.”

Elimi uzatıp yanağını okşadım ve boynumu büktüm. Teni yanıyordu ve göz bebekleri büyümüştü. “Ah, bana iyi bak Killian. Çok, çok iyi bak çünkü son göreceğin şey benim yüzüm olacak.”

Yumruğuna öksürdüğünde gülmek ve kaşlarını çatmak arasında gidip geliyordu. Evliliği kastettiğimi sanıyordu, bir ömrü birlikte geçirmeyi…

“Ömrümün sonuna kadar Rafaella…” İsmimi söylerken sesi kısıldı. Öksürürken göğsünü tutması gerektiği için ellerimi bıraktı. Kilise de bir uğultu başladı. Rahip omzuna uzandı.

Göğsünü kavrayarak büküldüğünde ben de yüzüme en gerçekçi telaş maskesini çekerek onu tutmaya çalıştım sonra da kulağına eğildim. “Ağzından çıkana her zaman dikkat etmelisin Killian.”

Yüzünü acıyla buruşturup tek dizinin üstüne düştüğünde aldığı nefesler kesikti, yeterli gelmiyordu ve morarmaya başlıyordu. Kalabalık panik halinde ayağa fırladığında başını kaldırdı ve ikinci dizi de yere indiğinde kan çanağı olmuş gözlerini yüzüme dikti.

Farkındalıkla çarpılan suratını izlemek muhteşemdi.

Onu zehirlediğimi anladığı an paha biçilemezdi.

Ağzını açmaya çalıştı ama boğulmakla meşgul olduğu için yapamadı.

“Killian!” diye bağırarak kendimi yanına attım.

Bana genişlemiş burun delikleri ve dehşetle bakıyordu. Tırnaklarını koluma geçirmişti. Canım yanıyordu ama zevk alıyordum.

İnsanlar başımıza toplandığında tekrar çığlığı bastım. “Killian ne oluyor beni korkutuyorsun!”

Babası ve babam yanımıza geldiğinde Killian çoktan yere serilmişti. Kaosu içtim. Kaosu dişlerimin arasına alıp mutlulukla çiğnedim.

Kalabalığa dönüp haykırdım. “Biri ambulans çağırsın! Nefes alamıyor!”

Kalp krizi. Ölüyor. Göğsünü tutuyor. Morarmaya başladı.

Fısıltılar dolaşıyordu.

Gözyaşlarımı akıtarak onu sıkı sıkı tuttum. Sanki bırakmak istemiyordum.

Gözümün ucuyla Santino Arco’nun hiçbir şey yapmadan beni izlediğini gördüm. Maskemi bir saniyeliğine düşürdüm ve gözlerinin içine, ruhuna baktım. Ürperdi.

Killian’dan koparıldım, papyonunu ve gömleğini açarlarken o yerde can havliyle çırpınıyordu. Beni en mutlu günümüzde kocam olamayan adamdan uzaklaştıranları tırmalayıp çizdim. Gelinliğimle tekmeler savurdum.

Bir şekilde babamın kollarının arasına düştüm.

“Ne yaptın sen Rafaella?” diye fısıldadı.

“Riley,” diye ben de fısıldadım. “İsmim Riley. Mahşer Sürüsü Yedi’nin başkan yardımcısıyım. Ve okyanusuma kan akıtanları er ya da geç avlarım.”

🐉

Hastane odasında benden ve oturduğum tekli koltuğu kaplayan gelinliğimden başka hiçbir şey yoktu. Tek kişilik odanın perdeleri örtülüydü ve içeriyi yalnızca makinelerin ışıklarıyla sokak lambalarının ihafifçe sızan sarı huzmeleri aydınlatıyordu.

Killian’ın başındaydım. Çıplak vücudu hastane örtüleriyle örtülmüştü. Sadece kolları dışarıdaydı ve soluk tenine serumla kablolar bağlıydı.

Oksijen maskesini bir saat önce çıkarmışlardı. Geçici ancak ne zaman düzeleceği belirsiz teşhisini yaptıklarında artık ona gerek kalmamıştı.

Dağınık görünüyordu. Artık o kadar kaslı ve iri değildi. O kadar tehlikeli değildi. Gerçi, arzuladığım kadar ölü de görünmüyordu.

Birkaç dakika önce kalp ritmi yükselmeye başladığında zihninin açıldığını anlamış ve yanına oturup elini tutmuştum.

Bu hastaneden ve özellikle bu odadan iliğimle, kemiğimle nefret etmeme rağmen… içim dayanılmaz bir tatminle doluydu. Adaletin hâlâ yerine geldiğini hissetmiyordum, intikamımın aç ağzından içeriye sadece kırıntılar dökmüştüm anca onu doyuracaktım. Zamanı gelince. Sadece birkaç gün sonra.

“Gözlerini aç Killian. Yanındayım,” diye fısıldadım.

Sesimi işittiğini kıpırdanan göz kapaklarından anladım.

“Hadi.”

Yavaşça gözlerini araladı. Kaşlarını çattı. Kafa karışıklığı önünde bir perdeydi ancak yerimden kalkıp yanına oturduğumda ve alnındaki saçları geriye yatırdığımda gözleri aniden irileşti.

Nabzı yükselmeye başlamıştı. Bunun dehşet, korku ya da belirsizlik yüzünden olmadığını biliyordum. Saf nefretti ve böylesi daha iyiydi.

“Sonunda.” Elimi kalbime götürdüm. “Öleceksin sandım.”

Burnundan kesik kesik solumaya başladı. Konuşmaya çalıştı. Dudakları bile kıpırdamadı. Başını çevirmek istedi. Yapamadı.

Farkındalık sadece gözlerine yerleşirken gülümsedim. Odada kameralar olduğunu biliyordum bu yüzden yüzümü yüzüne yaklaştırdım ve yanağını şefkatle okşadım.

Burnundan verdiği öfkeli nefes yüzüme çarptı. Gözlerini aşağıya çevirip vücuduna bakmaya çalıştı.

Kolunu kaldırıp beni boğmak istediğini biliyordum ama yapamadı.

Ayaklanıp üstüme atılmak istediğini biliyordum ama onu da beceremiyordu.

Çaresiz, katıksız bir hiddetle tekrar yüzüme baktığında bir insanın tüm duygularını mecburen nasıl gözlerinden akıttığına şahit oldum.

“Benim zavallı müstakbel kocam,” dedim sesimi hafifçe yükselterek. “Seremoniden önce aldığın uyuşturucu ve alkol karışınca bak ne oldu? Sana çok kızgınım lanet olası ama bunu atlatacağız.”

Gözleri hayalet bir kanla doluyordu.

Ne yaptın seni sürtük? diye soruyordu.

Ağzının kenarındaki öfkeli tükürükleri sildim. “Bir kalp krizi geçirdin. Boynundan… daha doğrusu burnundan aşağısı felçli ama iyileşeceksin.”

Aslında onu zehirlemiştim. Zehrin bir etkisi olarak kalp krizi geçirmişti. Zehrin bir damlası bile vücudunun yarısının felç geçirmesine sebep olabilirdi ama şampanya kadehini fondip yapmıştı. Zorlamamıştım. Tamamen gönüllüydü.

Gözleriyle başıma bir silah doğrulttu. Defalarca kez ateş etti.

Ona sarılıp boynuna doğru yattım ve dudaklarımı kulağına dayadım. “En azından onlar öyle sanıyor. Bu hastaneden adımını bile atamayacaksın Killian. Şimdilik yaşaman gerekiyor ama sonra… senin kahrolası tüm uzuvlarını parçalayacağım.”

Gözleri bana bakmaya çalışırken neredeyse yuvalarında dönecekti.

Etkinliğe kadar onu öldüremezdim. Aldığı nefes işime yarıyordu. Eğer ölürse üzerimdeki koruma kalkanları kalkacaktı. Anlaşmamız sona erecekti. Etkinliğe gölge düşecekti ve belki de beni ele geçirmek isteyeceklerdi. Ama hiçbir şey yapmadan duramazdım. Kendimi tutamazdım, bildiğim halde… onunla evlenemezdim.

Burnumu boynuna sürtüp fısıldadım. “Oda tanıdık geldi mi?”

Cevap yoktu. Elbette yoktu.

“Ah, üzgünüm. Konuşamıyorsun. Hafızanı tazeleyeyim.” Parmaklarımı boğazında şefkatle dolaştırdım. “Burası Carter’ı öldürdüğün oda Killian. Kardeşini.”

Fısıldamaya çalışıyordum rimellerin yanaklarıma aktığı yüzümü hüzünlü tutmaya çalışıyordum ama öfke kemiklerimi bile ısıtıyordu.

“Evet, her şeyi öğrendim,” diyerek iç geçirdim. “Bize nasıl acı çektirdiğini. Benimle nasıl oynadığını. Yıllarca vicdan azabımı nasıl elinde oyuncak ettiğini. Nasıl bir canavar olduğunu öğrendim.”

Dirseğimin üzerinde doğruldum ve çenesini tırnaklarımla tutarak dudaklarına eğildim. “Şimdi senin sıran. Çaresizliği ve korkuyu bir süre hisset çünkü sonunda, seni bu yatakta öldüreceğim.”

Hemşire ansızın içeriye girdiğinde burnumu çekerek doğruldum. Bizi görünce hüzünlü bir şekilde gülümsedi. “Ah, demek sonunda uyandınız.”

Killian’ın nefretle yanan gözlerine bakıp yüzümü sildim. “Sanırım… ona sakinleştirici vermeniz gerekebilir. Durumu yüzünden…” Hemşire bana anlayışla bakarken derin bir nefes verdim. “Durumunu henüz kaldıramıyor.”

Dez

Ah, ne gösteriydi ama.

Saatler önce kiliseyi görebilecek bir açıda durup arabamda gizlenirken direksiyonu söküp çıkarmama, elimdeki silahla Tanrı’nın evine saldırmama ramak kalmıştı.

Karım beyazlar içinde mihraba, o piç kurusuna doğru yürüyordu. Kalabalık coşkuluydu, dışarıdaki haberciler bir şeyler koparmak için birbirini çiğniyordu.

Palmway’de yılın düğünüydü.

Ünlü avukat Killian sikik Devaney ve buzların, mücevher hanedanının kraliçesi Rafaella Arco evleniyordu.

Göremesem de o anları hissetmiştim. Plana dair her şeyi bilsem de öfkemden titremiştim.

Ancak daha sonra hiddetimin yerini beni neredeyse sikik gözyaşına boğacak bir gurur almıştı. Ambulansın gelişi, Killian’ın sedyeyle bindirilişi, korku, kaos ve her şeyin ortasında benim güzeller güzeli tanrıçam.

Makyajı yanaklarına akmış, perişan rolü oynarken herkesi inandırmıştı. Hepsi dozundaydı. Kederli değildi öfkeliydi. Tıpkı onların Rafaella Arco’dan bekledikleri gibi.

Korumalarıyla arabasına yürürken beni fark etmişti. Aracıma bakarken maskesini benim için birkaç saniye düşürmüştü ve anında pantolonum dar gelmeye başlamıştı.

Kahrolası erotik bir rüyaydı.

Bir kere daha karımla düşman kalmadığım, onunla aynı derilere imza attığım için şanslı olduğumu düşünmüştüm. Karımı, zevk aldığım meydan okumalarımız ve ateşimizi harlayan nefret oyunlarımız dışında karşıma almak istemezdim.

Sürekli değiştirdiği kullan at hattı aramamak için telefonu bacağıma vuruyordum. Kilisedeki herkes araçlarıyla ayrılalı Riley ise Killian’ın arkasından hastaneye gideli birkaç saat olmuştu.

Buradan ayrılmamıştım. Hastaneye gidemiyordum, planını baltalarsam bana cehennemi yaşatırdı. Ancak endişe içimi kemirmeye başlamıştı. Senelerdir bu oyunu oynuyordu, aylardır etrafı sürekli düşmanlarımızla çevriliydi. Aldığı her nefeste onların kahrolası havasını soluyordu. Rolünü her zaman çok iyi oynasa da…

Oraya girmeyecektim çünkü düşünürsem içgüdülerime teslim olacaktım ve o hastaneyi basacaktım.

Üstelik ona nasıl tepki vereceğini bilmediğim bir sürprizim vardı. Acısını dindirmeyecekti, öfkesini yatıştırmayacaktı, yarının ihtimallerini yok etmeyecek ya da o etkinlikte son kez vereceğimiz savaşın tehlikesini azaltmayacaktı ama içim içime sığmıyordu.

Maskesinin ardına sığınsa da, nefretini ve intikam arzusunu tüm duygularının önüne bariyer çekse de gözlerindeki kederi görmüştüm. Yedi sene… RDM’in ona yaptıkları; Killian’ın ona yaptıkları karımınki gibi bir yüreğe bile ağır gelmişti.

Bu kahrolası günü güzelleştirmek istiyordum.

Aramızdaki tüm uçurumları kapatmak istiyordum.

Tamamen bana ait olmasını istiyordum. Ona ciğerlerimdeki tüm nefesi tüketene kadar, vücudundaki her parçada hissedene kadar karım olduğunu söylemek istiyordum. Hiçbir anlaşma, sahte belge ya da zorunluluk olmadan. Gerçekten, karım olmasını istiyordum.

Acey City’nin kırsalında kalan kiliseye ve etrafındaki ağaçlık alana bir daha göz gezdirdim sonra da araçtan inip kiliseye yürüdüm.

Tamamı beyaz meşe, üst kısımları vitraylı camla kaplanmış güzel bir kapıydı ancak kilitliydi. İstavroz çıkarmaya çalıştım ve kapıyı tekmeleyerek açtım.

Ay ışığı camlardan çapraz bir şekilde düşüyor ama huzmeleri oturakların üzerine kadar inmiyordu. Kırmızı halı kaplama zeminden mihraba kadar birkaç saat önceki kaosun izleri temizlenmişti.

Boynumu büküp gölgeleri ve hiç aydınlanmaya köşeleri izledim. İki tekerin üstünde gelecek belalardan, silahlardan, cehennemden korkmuyorsam bile kalbime Tanrı korkusu salabilecek iki şey vardı: Karanlık bir kilise ve karım.

Aklım tekrar ona gittiğinde derin bir nefes aldım. Işıkları yakıp dikkat çekmek yerine zippomu çıkarıp sunağın yanındaki ve sıraların yanlarındaki mumları teker teker yaktım.

İşimi bitirmek üzereyken mumların loş ışığı kilisenin gölgelerini iterek etrafı aydınlatmaya başlamıştı. Adım seslerini duyduğumda arkamı kapıya dönmedim.

Onu adımlarından tanımak, varlığını hissetmek ve kokusunu almak artık imkânsız gelmiyordu.

“Kilisede buluşalım dediğinde, kilisenin içinden bahsettiğini düşünmemiştim.”

Hâlâ hırçın ama bir şekilde daha yumuşak sesini duyduğumda kalbim gümbürdedi. Damarlarımdan akan her kan damlasını hisseder hale geldim. Dudaklarım kıvrıldı.

Koyu saçları o bayıldığım dağınıklığa kavuşmuştu, kiliseden ayrıldığında yüzünün her yerine bulaşan makyajı silmiş geriye sadece o gümüş alevlerin doğal parıltısı kalmıştı.

Gelinliği çıkarıp yerine dolgun kalçalarını ve uzun bacaklarını saran bir kot pantolon üzerine de siyah askılı bir büstiyer ve deri ceket giymişti.

Gelinliğin üstünde kalmasını tercih ederdim ama onu çoktan parçalayıp üstüne benzin döktüğüne emindim.

“Şanssız damat nasıl?”

Damat, derken yüzümü buruşturmamaya gayret ettim. O piçle dalga geçerken bile durum canımı sıkabiliyordu.

Yanıma yürürken onun da yüzünde bir tiksinti ifadesi belirdi. “Umduğum kadar ölü değil. Henüz.”

“Henüz,” diye mırıldanıp ona döndüm. Karşımda durduğunda ellerimi kontrol edemiyordum. Yüzünü avuçlarımın arasına aldım ve saçlarını okşayıp geriye yatırdım. Dudaklarına eğildiğimde kokusunu içime çekerken vahşi bir hayvan gibi hırlamak, bu muhteşem kadının bana ait olduğunu haykırmak istiyordum. “Benim kadınım… Benim büyüleyici kadınım. Sana her baktığımda cayır cayır yanıyorum.”

Fırtınalı gözleri sadece benim yapabildiğimi bildiğim bir ışıkla aydınlandı. Çok şanslı bir pisliktim.

“Acı verici olmalı.”

Alt dudağını okşayıp sırıttım. “Evet ama o acı, senin ne kadar kanlı ve zorlu bir zafer olduğunu bana hatırlatıyor. Yani halimden memnunum.”

“Kendini beğenmiş bir pisliksin,” dediğinde yüzünde hafif bir tebessüm vardı.

Ellerimi ceketine kaydırıp tuttum ve kollarından sıyırmaya başladım. Kaşlarını çattığında ceket çoktan yere düşmüştü.

Kendi ceketimi-ters giydiğim deri ceketi- çıkarırken bakışları siyah gömleğimin yakasında görünen dövmelerime kaydı. Kulüp ceketimin düzünü çevirip omuzlarına attım. Onda da bir tane olduğunu biliyordum ama şüphelenmesini istemediğim için getirmesini istememiştim.

“Ceketi giy tatlım.”

Ejderhanın dolandığı yedi sembolüne ve yamalarıma barken dediğimi yaptı ama kuşkuluydu. “Bunu neden yapıyorum peki?”

Ceketimdeki sıcaklığa sığındığını ve onu hafifçe kokladığını gördüğüm an kendimi kaybetmek üzereydim. Benim ceketimi giyiyordu. Ona sıkı sıkı tutunuyordu. Karnını yanımızdaki mihraba yaslayıp üstünde sadece ceketim varken dolgun kalçalarına kendimi bastırmamak ve içine girip kiliseyi çığlıklarıyla inletmemek için kendimi zor tutuyordum.

“Çünkü dizlerimin üstüne çöküp seni karım yaparken çoktan bana teslim olduğun gerçeğini görmek istiyorum.”

Gözleri şaşkınlıkla irileştiğinde kelimelerim fısıltı da olsa aramızda ve kilisede yankılanmıştı.

Kalbim göğsümü morartacak kadar hızlı çarparken tek dizimin üstüne çöktüm.

Dudaklarından keskin bir nefes taştı. Onu bu ifadeyle yakalamak kolay değildi. Bu yüzden anımızı aklıma kazıdım.

Önce boynumdaki zinciri ve zincirde asılı duran alyansını çıkardım.

“Elini uzat bebeğim.”

Yutkundu ve parmakları titrerken elini uzattı. Gülümseyerek yüzüğünü, sonunda, ait olduğu yere taktım.

Cebimdeki kadife kutuyu çıkardığımda yüzündeki ifade şaşkınlıktan, şoka sonra da saf bir heyecana dönüştü. Boğazım düğümlendi. Onu alana, gerçekten karım yapana kadar durmayacaktım. Asla pes etmeyecektim ama heyecan duyduğunu bilmek, mutlu olduğunu görmek paha biçilemezdi.

Kutuyu açtığımda küçük elmaslarla çevrili safir nefesini kesti. Sırtımı sıvazlamak istedim ama kelimelerime odaklanmıştım. Hayatımızı tamamen değiştirmeden önceki son sözlerimdi.

“Sana yavaş yavaş âşık olduğumu, seni tanıdıkça kahrolası dünyada senden daha muhteşem bir kadın olmadığını düşündüğümü söylemeyeceğim Riley. White Rabbit’e adım attığın geceden beri sensiz nefes bile alamayacağımı biliyordum. Sesini ilk duyduğumda seni istedim. Ah, seni o kadar istedim ki bu arzuyla parçalandığımı hissettim. Sana diz çöktürmeye yemin etmişken, gözlerime ilk baktığın an ben çoktan senin için sürünüyordum bebeğim.”

Başını iki yana sallıyordu ama itiraz ettiği serbest bıraktığım hisler değildi. Gözlerine dolan yaşlardı.

“Rüzgârım olmanı istiyorum aşkım. Sonsuza kadar seninle aynı koltukta, aynı evde, aynı yolda olmak istiyorum. Son nefesime kadar seninle sürmek istiyorum. Gerçekten karım olmanı istiyorum.” Dudakları titrer bir halde yüzüme bakmaya devam ettiğinde kıvrandım. “Bebeğim, yalvarmaya hazırım ama ağzından o eveti duymadan senin bu kiliseden çıkmana izin vermeyeceğimi bilmelisin.”

Gördüğüm en mükemmel gülümseme yüzüne yerleştiğinde dudaklarını araladı ama o sırada kilisenin kapısında adımların sesi yankılandı.

Anında buz kesip belindeki silaha davranarak kapıya döndüğünde öfkeyle homurdandım.

“Kahrolası bir motosiklet kulübü yönetiyorsunuz ama istediğim tek şeyi yapamıyorsunuz. Önce evet, demesi gerekiyordu.”

Gölgelerin arasında kalabalık bedenler belirdi. Mumların ışığına doğru deriler içindeki on siluet çıktı.

“Aman Tanrım,” diye fısıldadı Riley sesi hem korku hem şaşkınlık hem de hüzünlü bir heyecanla doluydu. Özlemle.

Logan aşağılık bir pislik gibi sırıtıyordu. Bunu asla itiraf etmeyecektim ama abimi özlemiştim.

“Rebel bebeğim, lütfen bana kardeşimin dizlerinin üstündeyken bir fotoğrafını çektiğini söyle.”

Rebel omuz silkerken kıvırcık saçlarını geriye attı. “Gerek yok. Riley ile evlenmek üzere, eğer şanslıysa onu ömrünün sonuna kadar dizlerinin üstünde göreceğiz zaten.”

“Mıcır,” diye mırıldandığımda yüzündeki parlak gülümseme göğsümü ısıttı. Siktir. Ailem…

Sawyer dolu gözleriyle selam vermeye çalışıp Seth’in gölgesinin önünde yürüdüğünde Riley’nin bir an bocaladığını görsem de vücudunun bir süre sonra rahatladığını fark ettim. Onu buraya getirmememi istemişti, Sawyer’ın nedenini hâlâ bilmediğim bir şekilde buraya adım atmasını istemiyordu ama bu benim vereceğim bir karar değildi.

Emerson dilini şaklatarak Morgan’a elini uzattı. “Paramı alayım.”

Morgan gözlerini kısarak Riley’i işaret etti. “Henüz kazanmadın seni sür…”

Riley’den küçük, yüreğimi parçalayan bir hıçkırık duyulduğunda kiliseye bir sessizlik çöktü. Bir damla gözyaşıydı ama ailemiz bunun ne anlama geldiğini biliyordu. Karımın ne kadar yorulduğunu anlamak için tek damla yeterliydi.

Emerson boğazını temizledi.

“Lanet olsun Riley. Sen cenazelerde bile ağlamazsın,” dedi Morgan ve Emerson’a iddiasının kazancını uzattı.

Karımın onların yanına gideceğini düşünerek ayağa kalkmaya çalıştım ama bu sadece bir saniye sürdü. Sonra kollarımdaydı. Kollarını boynuma dolayıp bacaklarını belime sardığında geriye sendeleyerek onu sımsıkı tuttum. Dudaklarını dudaklarıma bastırdığında anında daha fazlasını istedim. Mutluluğunun tadına bakmak istedim, yorgunluğunu taşımak istedim, acısını ayaklarımın altında un ufak etmek istedim. İnleyerek kalçasını sıktım ama dudaklarını benden ayırdı.

Hayal kırıklığıyla homurdandım.

“Çok sinirliyim,” dedi nefes nefese. “O kadar sinirliyim ki kafanı koparabilirim. Onları Acey City’e nasıl soktuğunu bilmiyorum ama…” Ağlamamak için dişlerini sıktığında, dudaklarını okşadım. “Seni seviyorum Dez Gowan. Lanet olsun. White Rabbit’e adım attığım gece, senden nefret ettim ama içimde bir yerlerde bir gün sana evet diyeceğimi biliyordum.”

Yanımızda bir ıslık ve kahkaha tufanı koparken kaşlarımı çatıp alnımı alnına dayadım. İçimdeki hisleri tarif edemiyordum. Riley’ye olan bağlılığım ve aşkım hiçbir şeyle boy ölçüşemezdi.

“Karım…” diye mırıldandım. “Benim karım.”

Siktir. Onun bir dövmesini yaptırmalıydım. Motosikletimin plakasına adını kazıtmalıydım. Açacağım yeni mekâna bu kez direkt onun adını vermeliydim. Varlığımın her zerresiyle bu kadınla evli olduğumu haykırmalıydım.

Sadece gözlerine baktım. Kulübüm buradaydı, son bir savaşın sınırındaydık ama dünya bir hiçlikten ibaretti. O ve ben vardık. Yumuşayıp ışıldayan grilerinde ruhumu görüyordum. Ruhumu nasıl bu kadına zincirlediğimi izliyordum.

Biri boğazını temizlediğinde Riley yüzünü silip kucağımdan indi. Tüm vücudum buna itiraz etse de henüz onu tamamen kendime saklayamazdım.

Arkadaşlarına döndüğünde Cleo, Liena, Bolin, Cooper ve Fay biraz daha arkadaydı. Onları başımla selamladığımda verdikleri rahat nefesleri fark ediyordum.

Riley sıraların arasındaki mesafeyi hızla kapattı. Ben bile sert adımlarından şüpheye düşmüştüm. Birini yumruklayacak ya da silahıyla yere serecek gibi kararlıydı.

Sonra kollarını açarak hepsine birden sarıldı. Koruyucu bir ejderha gibi onları kanatlarının arasına aldı. O kadar sıkı sarmaladı ki nefes alamayacaklarından endişe ettim. Sawyer ağlıyordu her zaman duygusaldı ancak bu sefere diğerleri de ona eşlik ediyordu.

Riley yüzünü Rebel’ın saçlarına gömdüğünde ne mırıldandıklarını duyamadım ama Rebel’ın yaşlarla dolu yeşil gözleri bakışlarımı kaçırıp Seth’e ve Logan’a dönmeme sebep oldu.

Riley maskelerini indirmeye, duvarlarını alçaltmaya başlasa da ruhundaki fırtınaları asla tamamen açık etmezdi ama Rebel’in yüzünde onu yansımasını görebiliyordum.

Geldikleri hayatı. Kurtuldukları mücadeleleri. Verdikleri savaşı.

“Her zaman kurnaz bir piçtin,” dedi Logan karşıma geçip. “Ama sinsi bir sürtük olabileceğini tahmin etmezdim.”

Seth homurdandı. “Daxton Lawrence.”

Onun omzunu sıkıp abime döndüm. “Sen evinin babası olup, kıçını ve göbeğini büyütürken zaferi ayağına getirdim ve aldığım teşekkür bu mu?”

İkimiz de Helbarvest’in şeytanının kahrolası doksan yaşında bile korku salacağını biliyorduk. Kahkaha atarken elimi itti ve sırtıma vurarak bana sarıldı. “Seni özledim kardeşim.”

Yüzümü buruşturarak onu ittim. “Eğer beni öpmeye kalkarsan seni sikinden vururum.”

“Riley…” Seth bizi bırakıp Riley’ye döndü. Soğuk ve mesafeliydi.

Riley, kardeşimin karşısına geçti. İkisini izledim. Savaş açacak gibi görünüyorlardı.

Seth birine, karıma yaklaştığında gerilmemek elimde değildi. Zarar vereceğini düşündüğüm için değil Seth’in doğası gereği, adım attığında bile bir tehdidin beklentisine giriyordum.

Ama… ikisinin arasında, sadece ikisinin paylaşabileceği bir arkadaşlık vardı. Bu beni memnun ediyordu.

Seth karımın omzunu sıkıca tuttuğunda kaşlarım saç çizgime kadar yükseldi.

“Sen olduğun için teşekkür ederim. Karanlık okyanuslarındaki köpek balığı olduğun ve asla pes etmediğin için.”

Riley kaşlarını çatmıştı ama Seth’in o kısa, onun için kucaklama sayılabilecek dokunuşta ona söylediklerini dinlerken başını hızla sallıyordu.

Logan bana kısa bir bakış attı. Bu da ne-

“Kutsal kilise ve Yüce Tanrı’nın huzurunda…” Hepimiz başımızı kapıdaki emektara çevirdik. Axel sigarasından son bir duman atıp kapıdan dışarıya fırlattı. Cümlesine devam ederken dumanı üflüyordu. “Sizi sikik tecrübelerime dayanarak uyarıyorum. Evlenmek istediğinize emin misiniz?”

Logan’a döndüm. “Siktir, ciddi misin?”

Abim Axel’ın kırmızı bandanası ve rahip kıyafetlerini süzerek yüzünü buruşturdu. “Evet en iyi fikrim olmayabilir.”

“Axel…” Riley kafası karışmış bir şekilde yaşlı pisliğe bakarken ciddi kalamıyordum. “Ne halt giyiyorsun sen böyle?”

Yakasını çekiştirerek göbeği yüzünden kapanmayan ceketinin içinden bir belge çıkarıp karımın yüzüne doğru tuttu. “Bugün rahibin benim evlat…” Riley elindeki belgenin gerçek mi sahte mi olduğunu anlamaya çalışırken Axel homurdandı. “Gerçek. Şimdi yürüyün. Kıçınızı mihraba sürüklemek zorunda mı kalacağım?”

Dakikalar sonra mihraptaydık. Derilerim içindeki kadınımın gümüş alevlerle yanan gözlerinin içine bakıyordum. Sürü iki yanımıza dağılmıştı.

Formaliteyi hızlıca atlamayı, ona yeminimi etmeyi ve ilk defa tadına bakacakmışım gibi dudaklarına gömülmeyi sabırsızlıkla bekliyordum.

Ama… çok uzun süre beklemiştik.

Riley gözünün ucuyla rahip Axel’a bir bakış attı. “O belgeyi sana kim verdi bilmiyorum ama biraz daha beklersen Tanrı’nın huzurunda boğazından aşağıya tepeceğim.”

Axel iç çekip belgeyi kenara fırlattı. “Bu haltla ne yapacağımı bilmiyorum bir talimat falan yok. Pekâlâ. Doğaçlama gideceğim.”

Öyle de yaptı. Çoğunlukla.

Manifestomuzu hatırladık. Kanunlarımızı ve mirasımızı.

Tüm kayıplarımızı andık. Rüzgâra karışıp, her sürüşümüzde bize fısıldayan sevdiklerimizi.

Savannah ve Micky Gowan.

Blake Viperan, Sonya, Max ve Carter.

Rider ve Ducky.

Şimdikinde ve daha önceki savaşlarda kaybettiğimiz kardeşlerimiz.

Tanrı izliyor mu bilmiyordum ama onların yanımızda olduğunu biliyordum.

Karımın, Riley Gowan’ın gözlerinin içine bakarken bugüne kadar ettiğim tüm yeminlerin daha kutsalını, daha dokunulmazını ve kırılmazını fısıldadım.

Mutluluk ve acı. Yaşam ve ölüm. Cennet ya da cehennem. İki adım ötesi ya da dünyanın öbür ucu. Her hissettiğini ben de hissedecektim. Sonsuza kadar onunla birlikte sürecektim. Onu hak etmek için her gün mücadele edecektim. Onun karanlığı ve canavarı olacaktım. Son nefesimi verirken onun ve kahrolası dünyadaki herkesin tek düşündüğü; zaferlerim, gücüm ve kulübümün için yaptıklarım olmayacaktı, Dez Gowan’ın hayatı boyunca kadınını nasıl sevdiği ve taptığı olacaktı.

“O halde… bazı pisliklerin inandığının aksine hiçbir dolandırıcılık olmadan aldığım yetkiyle, sizi karı koca ilan ediyorum,” dedi Axel. “Gelini öpebilirsin ama dikkat et evlat, zehirleme huyu olduğunu duydum.”

Riley gülerken dakikalardır tuttuğumu bile bilmediğim nefesimi gürültüyle verdim.

“Buraya gel,” diye mırıldandım kolumu beline dolayıp ensesine sardığım elimle dudaklarını kendime çekerken.

“Hiçbir yere gitmiyorum Dez.”

Siktir.

Onu öptüğüm an hissettiklerimi çözmeye çalışırken daha çok kafayı yiyebilirdim. Yumuşak ve sertti. Tadı hem tatlı hem de başımı döndürecek kadar keskindi.

Kalçasını tutup saçlarını yumruğuma doldurduğumda vücudunu benimkine bastırdı. Dudaklarım bir hırıltıyla aralandığında karım da nefes nefese kalmıştı.

Benimdi. Artık tamamen bana aitti.

Şu anda soluklanmak gibi önemsiz bir şey için vakit kaybetmeden tekrar ağzını ele geçirdim. Ona duyduğum açlık kulaklarımı uğuldatıyordu.

Dişlerimiz çarpışıyor, yumuşak alt dudağını ısırıp çekiştirdiğimde tatlı tatlı sızlanıyordu. Acısını emerek yatıştırdığımda da kollarını boynuma daha sıkı sarıp beni daha yakınına çekiyordu.

Dillerimiz birbirine dolandığında mı, dudaklarını son nefesimmiş gibi tükettiğimde mi yoksa onu sertliğime bastırıp hırladığımda mı bilmiyordum… Herkes ortadan kaybolmuş, kilisenin kapısı kapanmıştı.

Onu kalçasından tutup kucağıma aldım ve mihraptan indim. Nereye gittiğimi bile görmeden yürüyor, çenesinden boynuna kayan dilimi bir an bile teninden ayıramıyordum.

Saçlarımı çekiştirip, “Dez,” dedi yüksek sesle. Muhtemelen birkaç kez daha adımı söylemişti ama duymamıştım. “Bir kilisedeyiz.”

Ayakkabılarım bir sıraya çarpınca durdum ve oturup karımı kucağıma indirdim. Avuçlarım kıçının kıvrımını, belinin şeklini takip edip memesine tırmandığında dişlerimi hafifçe boynuna geçirdim. “İşlediğin günahların arasında bu hiçbir şey tatlım.”

Dilimi kızaran teninde gezdirirken az önceki sahte itirazına rağmen aletimi sızlatacak kadar sertçe bana sürtündü. “Gürültülü olacağım canım.”

O üstümdeki gömleğin düğmelerini çekiştirip tırnakları yüzünden yapamayınca yırttığında ben de büstiyerini memelerinin altına indirdim. “Bu kaçınılmaz bebeğim. Gürültü yapman için daha iyi bir yer düşünemiyorum.”

Meme ucunu piercingiyle birlikte emdiğimde inleyerek boynumdaki dövmelerin üstünde gezdirdiği tırnakları etime sapladı. Zevkle homurdandım ve dilimi meme ucunun etrafında döndürdüm. O bana yakın olduğunda bedenimin sıcaklığı neredeyse boğucu hale geliyor, havale geçireceğim kadar artıyordu.

Diğer memesini de aynı ilgili gösterirken kalçasını bana doğru itiyor, daha fazlası için sızlanıyordu. Göğsünü öptüm ve dilimi sürterek boynuna kadar çıktım.

“Dez…”

Yüzüklerinin, onun bana ait olduğunun sembollerini boynumda hissettiğimde dişlerimi çenesine geçirdim. Kotunun düğmesini çözüp elimi dantel külotunun önünden içeriye soktuğumda karşılaştığım ıslaklık beni gururla gülümsetti.

Avcumu klitorisine bastırıp iki parmağımı içine kaydırdığımda ani doluluk yüzünden tıslayarak dizlerinin üstünde yükselmeye kalktı ama ona izin vermedim. “Hiçbir yere gitmiyorsun.”

“Lanet olası parmaklarını istemiyorum,” diye hırladı dudaklarım tekrar ağzına yumulduğunda. “İçime girmeni istiyorum.”

“Tanrı aşkına… Karımı bir kilise de becermek üzereyim, bir ilki yaşıyorum ve daha şimdiden pantolonuma boşalmama sebep olacaksın.”

Ayağa kalktığımda küçük bir çığlık attı. Onu sıranın sırtına oturttuğumda kemerimi çözerek geriye çekildim ve dağılmış saçlarını, kızarmış dudaklarını, dişlerimden kalan izleri, arzuyla parlayan gözlerini, büstiyerinin üstünden taşan dolgun memelerini ve yüzüğümün parladığı elini izledim. “Altını çıkar ve bacaklarını benim için ayır.”

Ağzında kurnaz bir sırıtış belirdi, geriye düşmemek için sıranın kenarına tutunarak kotunu çizmeleriyle birlikte sıyırıp kenara attı. Büstiyerinin kopçasını açıp onun da düşmesine izin verince sadece benim parçamla, adımın yazdığı deri ceketimle kaldı.

Tamamen soyunduğumda ona bakarak acımı biraz dindirmek için aletimi sıvazladım. Büyülenmiş gibi elimin hareketini ve zevk suyumla birlikte parlayan piercingimi dilini dudaklarında dolaştırarak göz hapsine aldı.

Bacaklarının arasına girdim ve elimi ensesine yerleştirerek saçlarıyla birlikte başını geriye çektim. “Külotunu da çıkar Riley. Benim olanı görmeme izin ver.”

Bana aşağıdan şehvetli bir bakış atarken tek eliyle külotunu da sıyırdı. “Çok talepkârsın. İstediğimi aldıktan sonra sana hesabını soracağım.”

Yere diz çökerken sırıttım. Arkamda mihrap, ardında vitraylı camlar ve fresklerle dolu kilise duvarları… Karımın bacaklarının arasında ona tapınmak üzere diz çöküyordum ve bundan daha kutsal bir an düşünemiyordum. Cehennemde yanacaktık ama o zaman da Riley’nin bacaklarının arasında dizlerimin üstünde olacaktım.

“Ben seni yerken sıkı tutun aşkım,” diye mırıldandım büyülenmiş bir şekilde uyluklarının arasına, arzuyla parlayan kadınlığına bakarken.

Sıra yerine başıma tutunup beni açgözlülükle kendine çektiğinde göğsümden bir hırıltı yükseldi.

“Seni dilimle becermemi istiyor musun?”

Kokusunu içime çekerek vajinasına dilimle bir fiske attım. Titreyerek başımı bacaklarıyla sıkıştırdı. “Hemen yapmazsan seni boğabilirim.”

Bir parmağımı içine sokup uzaklaştığımda kaşları hem öfke hem de aldığı zevkle çatıldı. “O zaman söyle, ben senin neyinim?”

Anılar ikimizin arasında canlanınca gözleri parladı. Ağzını açtığında ukala bir laf edeceğini biliyordum bu yüzden yüzümü kadınlığına bastırıp klitorisini emerek onu susturdum ve tekrar uzaklaştım.

“Neyinim, dedim.”

“Kocamsın,” diye fısıldadı.

Gözlerim bir an kapandı ve çenemi sıktım. “Siktir, evet bebeğim. Sen Riley Gowan’sın ve sonsuza kadar benimsin.”

Bacaklarını dizlerinin arkasından tutarak ayırdım ve ziyafetime gömüldüm. Yakın olduğunu karnının titreyişinden anlıyordum bu yüzden nefes bile almadan onu yalayıp emdim. Dudaklarımı hassas tepenin üstüne kapattığımda sarsıldı. Kilise çok sıcak değildi ama karnı ve boynunu parlıyordu. Çığlığını bastırmaya çalıştığını anladığımda bir elimi memesine götürüp sıktım sonra da yukarıya uzanıp boğazına sardım. “Sakın,” diye hırladım. “Dilime boşalırken çığlık attığını duyacağım.”

Onu uçurumdan iten sözlerim oldu. O bağırarak inlerken parmaklarımı içine sokup avcumla klitorisini ovaladım. Orgazmının şiddetini devam ettirerek ayağa kalktım ve dudaklarına yapıştım.

Onu açlıkla yağmalarken aletimi kavradı ve yumruğuyla sıkıp sıvazladı. “Siktir Riley, beni öldüreceksin.”

Onu özlemiştim, onun için deli oluyordum ve birkaç kere daha beni sıvazlarsa lanet olası bir ergen gibi rekor sürede boşalacaktım.

Hayır. Geldiğimde karımın içinde olacaktım.

Onu belinden tutup çevirdim. Dizlerinin üstüne düştüğünde karnını sıranın sırtına bastırdı. Saçlarını yana savurup bana omzunun üstünden baktığında kendimi sıkarak başımı birkaç saniye tavana çevirdim.

“Bir problem mi yaşıyorsun canım?” dedi alaycı ve direkt aletimi zonklatan bir mırıltıyla.

Kıçını kasıklarıma sürttüğünde öne doğru uzandım saçlarını bileğime dolayarak başını geriye çektim. Teni parlıyor, gittikçe daha da kızarıyordu.

Hayalarım ağırlaşmıştı, aletim bacaklarımın arasında kaya gibi sert bir şekilde karnıma uzanıyordu ve zonkluyordu, fiziksel olarak acı çekiyordum. Bu kadının varlığı bedenime en büyük zevki ve acıyı verirken, her bir parçamı elindeki bıçakla üzerime saldıran coşkulu bir saldırgan gibi mahvederken nasıl âşık olduğuma akıl sır erdiremiyordum ama öyleydim.

Ona hayran, aşık ve takıntılıydım.

“Hayatıma girdiğinde günden beri…” Dişlerimi kulak memesine sürttüm. “Büyük bir akıl sağlığı problemi yaşıyorum.” Bacaklarını dizlerimle iyice ayırdım. Tenindeki ürpertileri hissediyordum. “Kendimi kontrol edemiyorum.” İki memesini de kolumla sardım ve boğazını tutarak boynuyla omzu arasındaki yumuşak deriyi dişledim. “Bir fanteziydin Riley. Takıntımdın. En büyük zaafım. Ama şimdi zaferimsin. Benim karımsın. Bu sefer gerçeğiz. Deliliğimin iplerini tutuyorsun. Karanlığıma boyun eğdiriyorsun. Bana, boyun eğdiriyorsun.”

“Dez…” diye inledi bir hıçkırıkla. “Seni istiyorum. Seni istiyorum.”

Ceketimi üstünden sıyırdığımda, onu sertçe öne doğru eğdim. Baş parmağımı hayranlıkla sırtındaki ejderha dövmesinin üstünden kaydırdım. Elimin değdiği yerde ürpertisi artıyor, kendini yeniden parça parça bana teslim ediyordu.

Benim ejderham.

Benim küçük kanaryam.

Benim buzlar kraliçem.

Parmağımı kıçına doğru sürükleyip arkasına bastırdığımda titredi. Gülümserken dişlerimin parladığına emindim. “Ah, seni küçük arsız kadın. İstiyorsun değil mi?”

“Seni her yerimde istiyorum ama şimdi içime girmezsen bir daha asla o şansı bulamayacaksın.”

Kıkırdadım ve göğsümü sırtına bastırarak kendime doğru onu kaldırdım. Başı omzuma düştüğünde bir elimle boğazını nefesini hafifçe kesecek kadar sıktım. Sıcaklığı beni evime, yuvama davet ediyordu. Kokusu beni vahşi bir hayvana çeviriyordu.

Aletimin başını girişine bastırdığımda diğer elimi de kasıklarından kadınlığına doğru kaydırdım.

Zorlukla, güçlükle homurdandım. “Karım nasıl isterse.”

İçine girdiğimde aynı anda avcumu şişip hassaslaşmış tomurcuğa bastırdım. Bağırarak memelerinin ortasından geçen kolumu kavrayıp tırmaladı.

“Siktirrrrr.”

Daha yarısına kadar girmiştim, ritmimi bile yakalayamamıştım ama beni iç kaslarıyla öyle sarmalamış, ıslaklığıyla içine öyle çekmeye başlamıştı ki bedenim ürperirken birkaç saniye ruhumun kahrolası derimin üstüne taştığını hissetmiştim.

“Çok iyi… çok iyi hissettiriyorsun. Kocacığım.”

O kelimenin bana ne yaptığını biliyordu.

Beni nasıl çıldırtacağını gözleri gözlerime ilk düştüğü an çözmüştü.

Geri çekilip altımdaki manzaraya, yarısına kadar onun ıslaklığına gömülmüş aletime baktığımda dişlerimi sıktım eğilip ağzımı sırtına bastırdım. Teninin her yerine dişlerimi geçirip emerken omzunu tutup biraz daha ilerledim.

Islak. Sıcak. Cennet.

Kahrolası şahsi cennetim.

“Lanet olası,” diye hırladı. “Beni ikiye ayırdığını hissediyorum.”

“İkimiz de beni çok iyi aldığını biliyoruz bebeğim.”

Kalçamı ittim ve kasıklarım kıçına çarparken tamamen içine girdim. İnleyerek öne düştüğünde onu yakaladım, gözlerim birkaç saniye karardı.

Dizimi sıraya bastırdım ve onun da bir bacağını kaldırıp sıranın sırtına koyarak açımı ayarlayıp kalçamı kıvırdım.

Kıçındaki, uyluklarındaki, karnındaki ve belindeki her bir kıvrımı avuçlarıma dolduruyordum.

Çıldırmış gibiydim. Yavaşlamak, tadını çıkarmak istiyordum ama yapamıyordum. Aletim derinlerine daldıkça beni bir eldivenden daha sıkı şekilde kavrıyor, kıçına çarptıkça bedenlerimizin arasından çıkan günah dolu ses nabzımı hızlandırıyordu.

Hazla hıçkırırken sert tutuşum ve darbelerim altında sallanıyordu. Onu övdükçe canlanıyor, meydan okuyarak karşılık veriyordu. “Çok iyisin aşkım. Çok iyi gidiyorsun.”

Sırtını tekrar göğsüme çekip çenesini kendime doğru çevirdim ve dudakları hemen benimkileri yakaladığında içine girip çıkarken kaygan klitorisini okşamaya başladım.

“Tanrım!” diye bağırdı ağzımın içine doğru.

Kalçamı ona doğru çarptığımda o noktaya değdim, tekrar bağıracağı sırada dilimi ağzına sokarak susturdum. “Burada benim insafıma kaldın ve onun evinde bile dua edeceğin tek isim benimki olacak Riley.”

Ağlamaklı bir ses çıkarınca gülümsedim.

Çok yakındım ve biz yeterince yakın değildik. Ruhumu, bedenimi, kalbimi onunla birleştirmek istiyordum. Güzel vücudu önümde sallanıp her darbemle sarsılırken kendini bana doğru itiyordu ama yeterli değildi.

Riley’i kaldırıp sıraya oturdum ve onu kucağıma çektim. Aletimi bir saniye bile durmadan içine aldığında bacaklarını iki yana açtı.

“Aletimi sürmeni istiyorum,” diye hırladım dudaklarımı memesine kapatıp morartacak kadar açlıkla emerken. Dilimle çoktan iz bıraktığım bir yolu geçip boynuna gömüldüğümde, ritmini yakalamış kasıklarını bana sürtüyordu. “Her yerimi sırılsıklam yapıp aletime gelene kadar onu sürmeni istiyorum.”

Avuçlarımı kıçına bastırıp sıktım ve üstümde zıplarken kalçalarımı kaldırıp yukarı ittim. Köküne kadar sıcaklığına gömülmüştüm ve siktir, hayatımda hiç böyle bir his yaşamamıştım. Her seferinde daha, daha ve daha iyi oluyordu.

Kalçamı tekrar en derinlerine, onu çıldırttığını bildiğim noktaya doğru kaldırdım.

Boynumu tutup alnını alnıma bastırdı ve inledi. “Çok yakınım lütfen…”

“Kontrol sende aşkım. Her şeyimle seninim. Kullan beni.”

Yaptı. Lanet olsun. Riley’nin her an başkalarının canına okuyup, benimle ten tene kaldığında tüm dizginlerini bırakmasına bayılıyordum.

O özeldi. Karım eşsiz bir varlıktı.

Boşalmaya başladığını bana sımsıkı kenetlenişinden ve titreyerek savrukça hareket etmesinden anlıyordum.

Kollarımı beline dolayıp dudaklarını yalayıp ısırdım. Omurgamda yakıcı bir his dolaştığında inlemelerim onu melodik çığlıklarına eşlik ediyordu.

Riley çığlık çığlığa gelirken hayalarım gerildi. O beni ıslatıp zevkimi doruğa taşırken içinden neredeyse çıkmadan kalçamı ona çarpıyordum.

Karın kaslarımı sıkıp zihnimdeki tüm mantığı kaybettiğim karanlık birkaç saniye geçti. Resmen sarhoş olmuş, kendimden geçmiştim.

“Hadi bebeğim,” diye fısıldadı kahrolası bir siren gibi beni çağırırken. “Seni hissetmek istiyorum.”

Beni zincirlerimden koparmak, hazzın doruğundan itmek için sesi yetmişti.

Menim bacaklarının arasından sızıp beni de kaplarken sakinleşememiştim. Riley saçlarımla oynarken yüzümü boynuna gömmüştüm. İkimiz de derin nefesler alıyor, kalplerimiz birbirine karşı çarpıyordu.

Saçlarını yüzünden çekerken parmaklarım titriyordu. İçinden çıkmak istemiyordum, ondan bir daha asla uzaklaşmak istemiyordum. Çenesini tutup elimin tersiyle yanağını okşadığımda yüzüğümün soğukluğuna sürtündü ve gözlerini kapatırken yüzünde mutlu bir tebessüm belirdi.

Mutlu.

Elini bulup yüzüklerinin üstünden öptüm. “Sana olan aşkım,” diye fısıldadım. “Bu delilik.”

Yüzünü avcuma gömüp boynunu büktü. “Seni seviyorum Dez Gowan.”

Ona sarılıp göğsüme bastırdım.

Bunu ötelemeye, unutmaya çalışmıştım ama korku oradaydı. Kalbimin ortasında neredeyse canımı yakıyordu.

“Bebeğim…”

Doğrulduğunda kaşlarını çatıp başını iki yana sallıyordu. “Hayır. Bunu birlikte yapacağız. Onların işini bitireceğiz. Tüm düşmanlarımıza yaptığımız ve gelecekte de cesareti olanlara yapacağımız gibi.”

Ona sahip olduğum için gurur duyuyordum ama hayır, korkum dinmiyordu.

Her savaşa yüzümde çılgın bir gülümsemeyle dalardım. Son kanı akıtana kadar mücadele eder, kanunlarım ve kulübüm için korkulan bir vahşi haline gelirdim.

Ama karım için… karım için dünyayı yakardım.

Ve ben, Mahşer Sürüsü Yedi’nin başkan yardımcısı Dez Gowan; bir savaşın benden alabileceklerinden korkuyordum.

Onu koruyacaktım. Gerekirse onun için ölecektim ama düşmanın inine girdiğimizde neyin ters gidebileceğini ön göremezdim. Üstelik karım… o bu savaşın anahtarıydı.

“Sen ve ben, ölümüne sürüyoruz değil mi?” diye fısıldadı.

Bizim yeminimiz.

“Senin için sürüyorum aşkım. Gerekirse ölüme gidecek ben olacağım ama senin o kapıdan geçmene asla izin vermeyeceğim.”

🐉

Unutulmuş bir ormanın ortasındaydım. Acey City’den bir saat uzaklıkta, kahrolası haritada bile görünmeyen, telefonun çekmediği bir hiçlikte.

Arkama bakmıyordum çünkü zifiri karanlıktan başka bir şey göremeyecektim.

Maske yüzümde ağırlaşıp, takım elbise vücudumu sararken sadece önümü izliyordum. Gökyüzünü kaplayacak kadar uzun ve kalın ağaçların arasında ilerideki, bir nokta gibi görünen ışığa yürüyen insanları takip ediyordum.

Maskeli, toprağın ve çamurun içinde olmalarına rağmen şık kadınlar ve adamlar.

Hepsi… Hepsi Ölüm Ağı’nın bir parçasıydı. Hepsi bir aradaydı.

Ormanı aşıp kanlı ruhlarını geride bırakıyor ve yenilenmek, taze kanlarla beslenmek için Efendilerin ortak malikanesine, RDM’in kalesine ilerliyorlardı.

Yumruklarımı sıktım.

Sonlarına yaklaşıyorlardı. O ışık bizim zaferimizdi. Kulübümüze ve bölgemize sonra da dünyaya yaptıklarının bedelini ödeyeceklerdi.

Seneler önce yaşlı başkanlarımızı kandırıp aramıza sızanlar, orospu çocuğu Don Viperan ve kulübü Boynuzlu Yılanlar aracılığıyla meclisi yönetip bize boyun eğdirmeye çalışanlar bu gece öleceklerdi.

Sadece ama sadece tek bir kadına duyarlı içgüdülerim uyandığında sol tarafımda bir karıncalanma hissettim. Bir çekim. Karanlık bir aşk.

Riley, Rafaella Arco olarak kalabalığın arasında belirdi. Uzağımdaydı, henüz beni görmemişti ama ben kalbim ağzımda atarken sadece onu görüyordum.

İnsanlar da fark ediyordu. Aksi mümkün değildi.

Alnını ve elmacık kemiklerine kadar yüzünü kapatan maskesi gece mavisiydi. Ejderha pullarından oluşuyordu.

Elimi göğsüme götürmemek için direndim. O muhteşem bir varlıktı, akıllı, kurnaz ve acımasızdı ama deli gibi korkuyordum.

İnsanlar yanından geçip giderken keskin gözleriyle etrafı taradı sonra da beni buldu.

Tepki vermedim. O da belli etmedi.

Ama aramızdaki bağ çatırtıyor, içimi yakıyordu.

Yanımda bir gölge belirdiğinde Riley çenesini kaldırdı ve adama odaklandı.

“Mahşer Sürüsü’ndeki her isim ağdan silindi. Müşterileriniz ve müttefikleriniz de dahil,” dedi Riley’nin ikizi, Raphael. “Fark etmeleri uzun sürmeyecek. Av başladığında harekete geçeceğiz.”

Geçip gitti ve ben arkasından izlerken ikizine doğru yürüdü. Buluştuklarında yan yana ormanın sonundaki ışığı takip ettiler.

Karım omzunun üstünden bakma dürtüsüne teslim olduğunda çoktan peşine düşmüştüm.

Gözlerinde korkunun zerresi yoktu.

Yaratacağı yıkım şimdiden gümüş alevlerinin içinde büyümeye başlamıştı.

🐉

Veee bölüm sonu canavarı!!!

Ne düşünüyorsunuz? Gerçekten hız treni gibi bir bölümdü yazarken aynen öyle hissettim.

Killian... Evlilikleri... Kilise...

Killian kesinlikle hak ettiğini bulmadı ama Riley'nin şimdilik elinden gelen bu ve tabii ki kapanışımız böyle olmayacak :)))

Umarım Dez'in Riley'yi ne kadar sevdiğini aktarabiliyorumdur çünkü gerçekten, karısı için deli oluyor. Kilise konusu burada kapandı, aramızda, bir daha konuşmayacağız kjasdkald

Ahhhhh bir deeee Seth'in Riley'ye neden öyle söylediğini tahmin eden var mı :)))) Merak etmeyin öğreneceğiz. Sırada zaten onlar var :)))

EVET. Bir sonraki bölüm final. Uzun bir final olacak. Hazır değilim inanın elim gitmiyor çünkü bebeklerim devam kurgularında bizimle olacak olsa da veda etmek çok zor.

Ayrıca final hem çok çooook kaotik hem de can yakıcı olacak. Şimdiden uyardım...

Sizi seviyorum

Finalde görüşürüz

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.