Burası Arcadia
Suçlar şehri
Ve ben ne yazık ki burada doğmuştum
~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~
Gözlerimi açtığımda hiç tanımadığım bir odadaydım. Beynim o kadar yavaş yükleniyordu ki nerede olduğumu anlamak birkaç dakikamı aldı. Ama sonra gerçekler bir bir yer yüzüne çıkmıştı.
Biri beni kütüphanemden çalmıştı. Daha doğrusu birileri. Sol kolum yatağa bağlıydı. Çok şükür yatak tek kişilikti, farklı şeylerden korkmama gerek kalmadığını düşünüyorum. Ama sol ayağım da bağlıydı ve bu beni biraz daha korkutuyordu.
Etrafa baktığımda 2 erkek yuvarlak bir masada oturuyordu. Yanlarına bir de kadın gelmişti ve kadın anladığım kadarıyla hizmetçi gibi bir şeydi. Tepside içi dolu 3 bardak getirdi. İçinde koyu kırmızı renkte bir içecek vardı. Alkol olduğunu tahmin ediyordum ki kadın kapıyı kapatıp çıktı.
Masada 2 kişi vardı.
Kadın 3 bardak getirmişti.
Umarım biri benim değildir.
İkisinin de arkası dönüktü ama biri dönecek gibi oldu. Uyuyor numarası yapmaya çoktan başlamıştım. Refleks olarak bunu yapmaya alışmıştım. Manyak bir aileniz olunca böyle saçma ama yararlı refleksleriniz oluyordu.
"Uyumadığını biliyoruz."
Nasıl biliyorlardı acaba? Ses de çıkarmamıştım. Ben uyanırken görmüş olmalılardı. Ya da blof yapmışlardı. İkinci ihtimale tutunup rolüme devam ettim. Ama biri ayağa kalktı. Gözlerim hala kapalı olduğu için hangisi bilmiyorum ama sesi kütüphanede çarptığıma benziyordu. Anladığım kadarıyla eli ayağıma gitti ve kelepçeyi açtı. Nerede olduğunu bilsem tek tekmeyle indirirdim ama gözlerimi açmaya korkuyordum.
Ama açtım.
Ve biri bana mal görmüş gibi bakıyordu. İlk ilgimi çeken yeri gözleri oldu. Kahverengi gözlerinin kenarlarında sarı halka vardı. Böyle gözler nasıl mümkün olabilirdi ki? Uyandığımı fark edince eli sol elime gitti. Sanırım çözecekti. İki kişilerdi. Düşünmeye başladım. Vursam mı vurmasam mı diye. Her türlü ikisini de haklayamazdım ama yine de vursam ne kaybederdim ki? Öldürür müydü? Zaten yarı yarıya yaşamıyordum. Çok bişey değişmezdi.
Sol elimi çözdüğü anda vuracak gibi yaptım. Ama güçlü olan sol elim değildi. Sol elimle dikkatini dağıttım ve sağ elimle kaburgasının altındaki boşluğa son gücümle vurdum. Ama neredeyse vücudu hiç hareket etmedi. Sanırım onun değil benim canım acımıştı. Çünkü çok sertti. Ne çok kası varmış arkadaş! Elim kırıldı resmen. Yüzüne bakmayı düşünmüyordum. Başka her yeri öyle mi diye merak ettim. Ayrıca gıcık etme tarafımdan kalkmıştım. İşaret parmağımla karnına ve göğsüne dokunmaya başladım. "Ne de kasın varmış. Kaç yaşındasın 35 falan mı? Çünkü böyle kaslar için 15 yıl çalışmak lazım bence de." Bunu söylerken hala dokunmaya devam ediyordum. Bir şey diyecek gibi oldu. Sonra ağzını geri kapadı. Ama hala söyleyecek bir şeyi var gibiydi. Ama söylemek yerine işaret parmağını o da karnımda gezindirmeye başladı.
Bu bir tehditti. Yaparsan ben de yaparım tehditi.
"Fazla iddialısın, yanlış mı anladım?"dedim.
"Hayır çok doğru anladın," bana küçümseyici bir bakış attı. "ve sanırım sen de ne yaptığını ve kime nasıl davranacağını bilmeyen birisin." Ne diyordu bu pezontko?
"Evet ben kime nasıl davranacağını hiç bilmeyen biriyim. Sen mi düzelteceksin?" Bence gayet güzel dedim. İstediği varsa çekeceği de vardı.
"Gerekirse."
"Eğer flörtleşmeniz bittiyse buraya gelir misiniz? Halledecek işlerimiz var ve ben hala açım." Bu sanırım diğer beni korkutan pezontkoydu. Laciverte yakın renkte gözleri vardı. Siyah kulaklarının biraz daha aşağısında biten saçları ve hafif bir sakalı vardı. Yüzünde de elmas, yıldız ve anlayamadığım küçük şekillerde dövmeleri vardı. Sarı hareli çiyan karnımı rahat bırakıp masaya doğru yol aldı. Ben de mecburi olarak onu bırakmak zorunda kaldım. Aslında karnını ciddi olarak beğenmiştim ama kütüphanede kesinlikle beni çok korkutmuşlardı.
"Buraya gel maviş."
Maviş mi? Giysilerim dahil üzerimde maviye yakın olan tek yer gözlerimdi. Onlar da mavi ile gri arasında bir renkti ve rengi gitgide açıklaşıyordu. Yakında hayalet gözlü olacaktım sanırım.
"Eğer az daha gelmezsen seni zorla getiririm ve bu hayallerindeki gibi nazik bir şekilde olmaz."
Onunla kurduğum tek hayal, mezarının başında çektiğim selfie olurdu. Ama sanıyorum ki gitmek zorundaydım. "Ama ben uyumak istiyorum. Zaten saat kaç ki?" dedim. Önce ikisi bir birine baktı. Sonra duvara sonra bana baktı sonra tekrar duvara. Duvara bakmam gerekiyordu sanırım. Onun için de kalkmam gerekiyordu. Yavaş yavaş kalkmaya çalışıyordum ama boynumda felaket bir ağrı vardı. Sonrasında aklıma gelenler nedenini fark etmemi sağladı. Boynuma vurmuşlardı.
Kalkıp saate baktığımda gözlerimin fal taşı gibi açık olduğunu düşündüm. "Ben nasıl bu kadar çok uyudum ya?" Saat tam olarak 12'yi 38 geçiyordu. Ve ben dün bayıltıldığımda saat akşam 4 olmamıştı.
20 saate yakın uyumuştum.
Sanırım bütün senenin acısını çıkarmıştım.
Zorlanarak ve başım dönerek yerimden kalktım. Masaya doğru ilerlerken duvardaki aynada kendimi gördüm. Hafifçe kabarmış saçlarım ve uyumaktan şişmiş gözlerimle harika görünüyordum. Ve bir de boynumdaki sargı bezi. Ne kadar sert vurmuş olabilirler ki pansumana ihtiyaç duyulsun?
Masaya baktığımda bir kahvaltıda olanlardan daha fazlası vardı. Yani bana göre. Mandalina ve elma dilimleri vardı. Elmayı sabahları severdim ama mandalinaya alerjim vardı. Ve hala havalar sıcak olduğu için yumurta da yiyemiyordum. O da kaşıntı yapıyordu. Ama orada bir şey gördüm. Çok güzel bir şey. Tahin pekmez karışımı.
Tahin ve pekmeze bayılırdım. Hayatımdaki küçük zevklerden biriydi. Yine de yavaş ve ağır başlı davranmaya kendimce söz vermiştim. Ben otururken bana hala mal görmüş gibi bakıyorlardı. Çok mu kabarıktı saçlarım?
"Abi sen buna nasıl vurdun? Hiç okuldaki gibi görünmüyor bu?" dedi karabasan suratlı.
"Çok normal değil mi hani yeni uyandım ya?" Şu çenem azıcık dursa şaşıcam zaten. "Bir de kendinizi bir tanıtsanız çok iyi olucak, nasıl seslenicem size bilmiyorum."
"Sanki biraz boş boğaz gibi" gibi dediler aynı anda sonra kaslı çiyan "Ben Xavier, bu salak da Lather. Senin ne olduğunu bizde biliyoruz desek yalan olurdu." Takma isimler. Bana güvenmiyorlardı. Neyseki bana da lazım olan seslenebileceğim bir isimdi. Doğru veya yanlış çok önemli değildi. Şimdi de benim bir takma isim bulmam gerekiyordu sanırım ama beynimin fazladan hızlı olması lazımdı. Vanessa nasıldı? Ya da Jennifer? İkisi de çok uzundu. Bana kısa isimler lazımdı. Defterimin sayfalarına beynimde bir göz attım.
"Maviş, sana adını sordum."
"Nora."
"Ne?"
"Nora işte neyini anlamadınız? İyice kıt beyinli çıktınız sizde be!" Umarım yalan olduğunu anlamazlar. Bence yine de anlayamazlar ama benim adımı unutmamam gerekiyordu. Ama eğer çantamı karıştırmışlarsa... İşim bitmişti. En azından defterimdeki her şeyi şifreli yazıyordum. Ezberimde olduğu için yanımda kağıdı tekrardan getirmiyorum. Adım defterin ilk sayfasında yazıyor olsa bile annem ya da ablam olduğunu söyleyebilirdim. Doğru, yalandan kim ölmüş?
"Seni görünce aklıma ergenliğim geldi, aynı senin gibi hem boş boğaz hem de öfkeliydim. Tabi bende fazladan çirkinlik vardı ama o sana uğramamış sanırım."
Adam güzelsin demenin en zor yolunu keşfetti resmen. Ama bana biri güzelsin demişti sonuçta değil mi? "Bunu iltifat olarak saymalı mıyım yoksa saymamalı mıyım?"
"Sen bilirsin istediğin gibi say, ama artık yemeğini ye çünkü aç karna duyucaklarını kaldıramayabilirsin."
Hayır yani ne saklıyor olabilirlerdi? Şimdi bunu düşünmek yerine yemek yemeği seçtim. Tahin pekmez, avokado, bal, tereyağı ve pastırmayla kahvaltımı yaptım. Onlar kahvaltıda alkol içiyorlardı.Daha reşit bile değilken bana da teklif ettiler. Ama reşit olmadığımı değil sevmediğimi söyledim. Saat öğlen 1 olmuş ben anca kahvaltı yapıyordum. Çok harika!
"Lather Mia'ya bitirdiğimizi söyler misin?" dedi Xavier. "Şimdi eğer kaçmayı düşünürsen..." diyecekti ki onu susturdum. "Ne yapacağınıza bağlı, eğer şiddete başvurmazsanız ya da sürekli kızmazsanız kaçmaya çalışmam bile ama şiddet sınırlarıma dahil olan farklı şeyler de var. İstersen doğrudan onlardan başlayalım? Ne dersin sarı hareli çiyan?"
Bana şaşırmış bir şekilde bakıyordu. "Tamam bu biraz beklediğimden hızlı oldu. Şimdi o zaman önce ben şartlarımı söyleyeyim çünkü seninkiler biraz daha fazla gibi duruyor. İlk olarak kaçmaya çalışmayaksın. Denersen anlaşma iptal. İkimizden birini öldürmeye çalışmayacaksın. Denersen yine anlaşma iptal. Ve kimseyle haberleşmek için çabalamayacaksın. Biz buna dahil değiliz. Tamam mı?" Bunlar zaten beklediğim şeylerdi. Ve hepsi yapmayı düşünmediğim şeylerdi.
"Artık sıra bende. Beni öldürmeye çalışırsanız, anlaşma iptal. Bana vurarsanız, anlaşma iptal." her kelimeyi bastıra bastıra söylüyordum. "Şartlarımın en önemlisi, benden ikinizde fiziksel bir beklenti istemeyeceksiniz." gözleri dediğimi duyunca fal taşı gibi açıldı. "Ve son olarak; ne olursa olursa olsun, bana asla bağırmayacaksınız. Kabul mü?" şartlarım çok zor değildi. Onları belki bağırmama kısmı biraz zorlardı ama bence dayanabilirlerdi. "He bir de bir şey daha, beni yüksek ses rahatsız ediyor, ne sesi olursa olsun. Haberin olsun diye dedim." Ne yapabilirim rahatsız ediyordu. "Kabul mü diyorum!" biraz bağırmışım ama kendi sesim bile beni rahatsız ettiği için yüzümü buruşturdum.
"Tamam lanet olası küçük ergen!" bağırmıştı.
"Bağırmak yok demiştim!" Sanırım bu konuda biraz fazla zorlanacaktık.
"Neler oluyor orada niye bağırıyorsunuz?"
"Sen sor diye!" Sarı çiyanla aynı anda demiştik.
"Tamam ya niye bağırıyorsunuz!"
"Bir susun ayol artık!" Bunu dememiş olayım lütfen.
Yok demişim. Bana çok garip bakıyorlardı. Yine. Ama işe yaradı. Sustular. "Çok şükür sustunuz. Bağırma konusunda biraz zorlanacağız sanırım."
"Ne bağırma konusu ya? Benim niye hiçbir şeyden haberim yok?" Lather gerçekten salaktı. Olmadığı bir şeyi neden bilmediğini sorguluyordu. Tam söylemek için ağzımı aralamıştım ki Xavier benim yerime konuştu. "Olmadığın için olabilir mi benim salak arkadaşım?" Aklımı okudu resmen çocuk.
"Sanırım olabilir." Bak hala sanırım diyor. Şimdi bir uçucam üzerine...
"Bu arada Maviş, nasıl bu kadar çabuk kabul ettin bunu? Altında bir bit yeniği yok değil mi?" Bak bu da hala maviş diyor. İkisine bir uçucam öyle karar aldım.
"Birincisi, benim bir adım var. İkincisi, emin ol şartlarım burada evimden daha iyi bir imkanlar sunuyor bana." Bu cidden doğruydu. Evimde iş yapmadığım için kızarlardı ama burada iş yapmama gerek yoktu. "Nasıl yani? Sen ciddi ciddi burada kalmayı sorun etmiyor musun?" Allah'ım sana geliyorum! Bunların anlama kıtlığı mı var?
Burnumda soluyarak "Evet" dedim. "Niye diyeceksen söyleyeyim: baskıcı aile sorunsalı." Bunu dediğimde nedense birbirlerine garip bakışlar attılar. Ama anlamadım. Keşke anlasaydım.
"Peki bir şey daha sorabilir miyim? Yanlış anlama yanımızda uzun süre kalacağın için seni tanımaya çalışıyorum." Ay nazik de mi olurmuş kıyamam sana ben!
"Sorma dersem sormayacak mısın?" Hadi inşallah bakalım.
"Hayır yine de soracağım." Tam dayaklık...
"Sor o zaman."
"Niye senden beklenti duymamamızı istedin?" Geldik fasulyenin faydalarına...
"Öyle bir şey mi istedi?" Bu salağı da unuttuk burada. "Ayrıca siz bayağı iyi anlaştınız gibi." Keşke içimden geçenleri bilseydi. O sırada Xavier ona bayık ve seni gebertirim diyen bakışlar attı. "Söyle bakalım niye istedin?" Bu oğlancık biraz çocuksu muydu yoksa gerçekten çocuk muydu?
"Sorduğumda ciddiydim."
"Ne yapabilirim ciddiysen? Söyleyecek olsam en başında söylerdim zaten. Gereksiz konuşmanın manası yok."
"Ama bence var, söylemeni istiyorum çünkü sana ona göre davranmam gerekiyor ve bu sen söylemeden olmaz. Bu konuda hassas olabilirsin hemen söylemeni beklemiyorum, sadece söylemekte diretme yeterli." Nazik davranıyordu. En son geçen sene bir pezevenk yüzünden yanımdan kaybolan arkadaşımda görmüştüm bunu. Bir de market kasiyerlerinde. Onların da görevi buydu. Aklımdan geçenler yüzünden gözlerim dolmuştu.
"Sil o gözyaşlarını! Zaten ağlamaktan başka bir şey yaptığın yok "
"Uyuşuk şey çok yavaşsın! Kediye desek senden hızlı yapar."
"Evlenince ne yapıcaksın acaba? Mecburen evleneniceksin senin gibi uyuşuğu ne yapıcaz biz? Kocan baksın sana."
"En iyisi bunu satalım biz anne, ya da yetimhaneye verelim."
Yanağımda bir el. Ve iki. Ve üç. Işıklar!
Ve sonrası tamamen karanlık.
... Ve dahası. Çok çok dahası...
Ağlamayı sevmiyordum. Hem de hiç başıma ne geldiyse onun yüzünden geldi. Ağladığım zaman içimden gözlerimi oymak geliyordu.
"İyi misin? Su ister misin?" Lather anladığım kadarıyla çocuksu, aptal ama düşünceli biriydi. Xavier kalkıp gitmişti. Sanırım o da ağlayanları sevmiyor. Yani, öyle gibi görünüyor.
Lather mendil ve su verdi. Hiç bir şey sormadı. Belki 30 dakika boyunca hiç konuşmadık. Ama ağlamam durmuyordu. O da dur demiyor, sadece bittiğimde su dolduruyordu. Sonra sarı çiyan geldi. "Tekrar anlatman için zorlamayacağım. Ve seni bunlar için yargılamayacağım ama ne kadar çabuk o kadar iyi. Çünkü seni tanımak istiyorum Maviş. Sana bir şeyler anlatacaktım ama pek iyi gibi görünmüyorsun. En azından şuanda ne yapmak istediğini söyleyebilirsin. Çünkü şuan morali bozuk birini yanımda istemiyorum." Patavatsızdı ama dediklerinin iyi hissettiren bir yanı da vardı. "Gel hadi seni düzeltelim." Elini uzattı. Bakışlarında şefkat vardı. Görmeyi çok hayal ettiğim o duygu...
Gitmeyi istiyordum. İçimden bir his de gitmemi söylüyordu.
Elini tutmadım ama ayağa kalktım. Cevabını o almıştı. Kapıyı açtı ve beni de yanına çağırdı. Biraz ilerledikten sonra "Sen de Lather!" çocuk gelmeyi unutmuştu.
Dışarı çıkınca evin iki katlı olduğunu fark ettim. Beni ilk getirdikleri yer ikinci kattaydı. Ev biraz eski model gibi duruyordu ama sağlamlığı gözle görülür şekildeydi. Yerler ahşap olmasına rağmen hiç gıcırdama yoktu. Eşyaların çoğu kahverengi veya gri tonlarındaydı. Beyazlar da vardı. İki katlı olmasına rağmen ev çok büyük değildi. Evi incelerken bir yere çarptım.
Duvarmış. Kapıdan geçememişim.
Hayır bir insan nasıl bu kadar zeki ve nasıl bu kadar aptal olabiliyordu bilmiyorum.
"Küçük şapşal ergen. İyi misin?" Lather'ın düşünceli olduğu hakkında doğru düşünüyormuşum. Sürekli iyi misin demesi ne kadar sinirimi bozacağını düşünsem de hoşuma gidiyordu. "İyiyim ben." İkiside bana kaşlarını kaldırıp baktı, emin misin dercesine. Ben de eminim anlamında başımı salladım. "Alışkınım ben bir yerlere çarpmaya. Hep böyle dikkatsizdim zaten." Hep olmasa da çoğunlukla dikkatsizdim.
Götürdüğü oda da büyük bir televizyon vardı. Film izlemeyi düşünüyordu sanırım. "Film izlemeyi mi düşünüyorsun?"
"Sana da uygunsa evet, öyle düşünüyorum." Bana fikrimi soruyordu. Evet anlamında başımı salladım. "İzlemek için bir film önerin var mı?"
"Hayır yok."
~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~
Bir süre film aradıktan sonra sanırım bulamayacağına karar verdi. Ben de sıkıldıkça şu anlatacağı konuyu merak etmeye başladım. Sorup sormamak arasında kararsızdım ama sanırım soracaktım.
"Film aramak yerine bana şu konudan bahsetmeye ne dersin?" İkisi birbirine korkuyla baktı. Ne olduğunu iyice merak ediyordum. "Hadi ama ne kadar zor olabilir ki!"
"Kaldırabileceğinden emin misin? Neredeyse bütün hayatın çöp gibi gelebilir." Sanki çok farklıydı da...
"Çok da farklı sayılmazdı zaten. Gönder gelsin koçum."
"Peki öyle diyorsan öyle olsun. Günah benden gitti."

