"Marsel çık artık şu evden! Yine geç kaldın!"
Saatin 7.30'unda okula geç kaldığımı söylüyordu. Garip bir şeydi bu. Ama bunun sebebi biraz da benim suçumdu. Onlara okulun saat 8'de başlayacağını söylemiştim. Öyle demem iyi mi oldu kötü mü oldu bilmiyorum ama o bir saat bana iyi geliyordu.
Öğretmenlerim okulu bir saat önce açıyordu ve ben de bundan faydalanıyordum. Sonuçta evde durmaktan iyidir diye düşünüyordum.
"Tamam çıkıyorum şimdi"
Okulumuzun bilgisayarları vardı ve sanırım en çok bana yarıyordu. Şehrimizde çok fazla seri katil, uyuşturucu kaçakçısı ve tacizci vardı ki bunlardan biri de geçen yıl arkadaşıma dadanmıştı. Sürekli biri arkadaşımı - kendisinden çok hoşlanmıyorum ama ölmesi işime gelmez- izliyordu ve bazen takip ediyordu. Ben de bir karar aldım ve bunları araştırmaya karar verdim. Bu kararı verdikten sonrası çok da kolay olmadı yani başlarda. İlk önce birini belirleyip araştırmaya karar vermiştim ve bunlardan ilki gözlerinin beyaza yakın bir renk olduğu söylenen biriydi. Erkek olduğu düşünülüyor ama kesin değil. Onunla ilgili araştırmalar yaptım ve yaptığından şüphelenilen cinayet olaylarını inceledim ama her birinde bilerek bırakılmış gibi duran ipuçları vardı. Okullar açılalı yaklaşık 6 hafta olmuştu ve 4 hafta boyunca bu olayla ilgilenmiştim. Ama çözemiyorum çünkü çok saçma şeyler vardı. Kim öldürdüğü birinin gözlerini renkli çoraplarla bağlardım ki? Ya da saçına kurdele takardı? Ve asıl saçma olanı hem bulunamaması hem de kendi bıraktığını düşündüğüm hariç hiç bir kanıt olmamasıydı.
Ama zamanlaması düzenliydi.
Belli aralıklarla belli yerlere gidiyordu.
Ben de bu bulduklarımı saklamak yerine 3 gün önce bu davayla uğraşan ekibe gönderdim. Ama ismimi ya da herhangi bir bilgimi paylaşmadan gönderdim. Ve bugün gece saatlerinde şehrin kuzeydoğu tarafında bir planı vardı ve tahminimce ona baskın düzenlenecektir.
Düşüncelerimin arasında okula vardığımı fark ettim. Düşünürken çok hızlı yürüyordum, zaten normalde de hızlı yürüyordum. Yarım saatlik yolu 10 dakikada nasıl yürüyorum hiç bir fikrim yok. Sanırım çok düşünüyordum.
Okula vardığımda kapıları normal olarak kilitliydi. Müdür yardımcısını gelmesini bekleyecektim. Gelmesini beklerken biraz elimdekileri düzenleyeyim dedim. Yeni bir davaya başlayacaktım. Çünkü beyaz gözlü manyağın işine bakılacaktı. Yani umarım. Ama onun nasıl biri olduğunu bilmeden nasıl yakalayacaklardı? Yani görüntüsüne dair hiç bir veri olmaması bulabilecekleribir şeyleri olmadığı anlamına geliyordu. Ama buna kafa yoramayacaktım. Artık bu Pharp'ların işiydi. Yani bilgi aktardığım ekibin işi.
Şimdi elimizde neler vardı bir bakalım: bir sadist, hiçbir şey yapmayan ve sözde ajan olduğu söylenen bir ekip ve zehir gibi beyni olan bir güzellik. Aslında benim bulduğum şey çok basitti, Pharp bunu nasıl bulamadı bilemiyorum ama bence kasti olarak bulamamışlardı. Çünkü gizli mesajları çözme konusunda çok ünlülerdi. Ama onlara bilgi aktarmak hoşuma da gidiyordu. Çünkü günde 2 saatimi hem ailem olacak manyaklar dan uzakta ve verimli bir şekilde kullanıyordum ama her türlü günde yaklaşık 13 saat onların yanındaydım ve bu onlara yetiyordu. Ablam sürekli her şeye karışıyor ve sonrada suçsuzmuş gibi canı acımış taklidi yapıyordu. Sanırım şizofrenliğe doğru gidiyordu. Annem ise her şey onum istediği gibi olsun istiyordu. Babamınsa dünyadan haberi yoktu, sadece bana kızıyor ve kendi uygulamadığı saçma hayat dersleri veriyordu. Onlar için dışarı çıkmam suç dışarı çıkmamam asosyallikti.
Ama seneye bunların hepsi bitecekti. İyi bir üniversiteye gidecek ve bir daha onlarla görüşmeyecektim. 3 yıldır okul 1.'si çoğunlukta bendim, bazen 2. oluyordum ama umurumda değildi. Onlarında umurumda değildi. Ben neredeyse hiç çalışmadan bunu başarıyorum. Arada bir beni geçen çocuk ise test çözmekten konuşmayı unutmuştu, yazık garibim.
Yeni birini araştırmak istiyordum ancak aklım hep kayıyordu.Kimi araştırmam gerektiğini bile bilmiyordum. Olayların hepsi basitti ama bu ülkenin polisleri hiç bir iş yapmıyordu! Bu hırsızları sokak da görsem bile anlardım ama neler olup bitiyorsa hiç bir şekilde bu olaylarla ilgilendirmiyordu. Bunu görenler daha çok suç işliyor yakalanmayanlardan ilham alıyordu.
Ben yine düşüncelerin kollarındayken müdür yardımcısının bahçeye girdiğini gördüm. Artık benden tarafa bakmaya gerek duymuyor olacak ki dümdüz kapıya doğru ilerledi. Ben de biraz uzağından ve arkasından yürüdüm. İçeri girince dümdüz kütüphaneye doğru ilerledim. Çünkü kendi bilgisayarım yoktu ve okulun bilgisayarını kullanıyordum. Bugün pazartesiydi ve ben şimdiye kadar uğraştığım davayı cuma günü bitirmiştim. Boşlukta gibi hissediyordum kendimi. Yeni bir şeyler bulmam lazımdı. Ya da biraz kafa dağıtıp kitap okumalıydım. Sonuçta benim de dinlemeye ihtiyacım var.
Bu okulun kütüphanesi çok büyüktü, 6000'den fazla kitap varmış sanırım. Kitapları incelemesi güzeldi ama düzenlemesi... Tam olarak bir kabus. Neyseki bunu ben yapmıyorum ama dağıtmamaya özen gösteriyorum. Geçen hafta yeni kitaplar gelmişti duyduğuma göre ama çok vaktim olmamıştı. Onları inceleyecektim ama nerede bilmiyordum. ''Çok harika yine zortingen strayji olduk."Ama burayı ezberlemiş sayılırdım çünkü 1 ay boyunca günde 2 saat buradaydım." Tilki yavrusunu kaybetse bulamaz burda" Cidden bulamaz.
Kurgu kitapları sevdiğim için hemen onların bölümüne gittim. Yeni kitap olsa bile sanırım göremeyecektim. Çünkü çok fazla kitap vardı.
Kitaplara sarmamın bir nedeni de tek arkadaşımın geçen sene olan olaydan sonra okula evden devam ediyor olması olabilir. Zekanızın okuduğunuz okulun çoğunluğunun üstünde olması normalde sizi hem havalı hem de çekilmez yapardı. Ama havalı olan kısmı bende hiç olmamış, sadece çekilmez kısmı kalmıştı. Beyaz saç tutamlarım da buna katkı sağlıyordu çünkü kimse saçımın boya olmadığına inanmayıp üstüne üstlük beni yalancı ilan ediyordu.
Ani bir alarm sesiyle yine daldığım düşüncelerimden çıktım.
8.50 alarmı, ders vakti.
Yine. Ve yine.
Sınıfım bir kat üstteydi, 18 merdiven ve 63 adım uzakta. Can sıkıntısına saymıştım, deli değilim.
Aynen canım öyledir.
Seni umursamıyacağım.
Yukarı çıktım, sıkıcı dersler başladı ve bitene kadar sınıftan çıkmadım
**********************🧪🗡️***********************
5 saat 50 dakika boyunca yine günümün en sıkıcı anlarını yaşadım. Öğle arasını saymıyorum. Yemek yemek ve kitap okumak sıkıcı değildi. Özellikle de yemek yemek. O hayattaki en güzel olaydı. Emeğimin karşılığını aldığım tek şeydi, yani karşılığını tartıda görebiliyorum. Ama kimin umurunda, ben mutluysam sıkıntı yok.
Kendime öğlen yemeği harici salata, kurabiye türevi atıştırmalıklar koyuyorum. Çünkü okuldan sonra kütüphanede durduğum sürede çok acıkıyorum. Açlık çok zor zanaat, çok zor.
Şuanda son dersten önceki teneffüsteydik ve ben sıkıntıdan patlıyordum. Son ders matematikti. Matematiği seviyordum ama hocası hiç çekilmez türden bir şeydi. Kitapta olan soruların aynısını tekrar deftere yazdırıyor ve ikisini birden farklı yöntemle çözmemiz istiyordu. Yazı yazmak benlik değildi. O yüzden sınıftan birkaç kişiyle anlaşıyor, onlar benim yazımı yazıyor ben de onların sorularını farklı yöntemlerle çözüyordum. Yani ben işlemleri söylüyordum onlar yazıyordu çünkü işlemlerim 40 metre bile öteden benim olduğu çok anlaşılırdı. İşlemlerim inci taneleri gibi güzel ve düzenli olmalıydı ki onları tekrar anlayabileyim.
Her şeye rağmen ben bendim ve kimsenin bunu bozmasına izin vermeyecektim.
Asla.
Ben düşünürken öğretmenimiz sınıfa girdi. Ama zil çaldığını hiç duymamıştım. Başka duyan da olmamış olacak ki herkes şaşkındı. Normalde ne erken ne geç gelirdi. Ama şimdi çok erken gelmişti. Kaşlarını çatmış hiçbir şey demeden bizi süzüyor, her birimizi ayrı ayrı inceliyordu. Sanki birini arıyor gibiydi. Gözleri Bir an bende durdu. "Marsel, müdür seni çağırıyor." dedi. Müdürün benle ne işi vardı ki?
~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~
Müdürümüz Norwan Bey'in odasına gittiğimde masasına dayanmış beni bekliyordu. Oturuyor değil de ayakta olması içimi şüpheye düşürdü. Onun aslında bir tecavüzcü olduğunu yattığı kadınlar ve ben biliyordum. Bununla alakalı olabilir miydi?
"Beni çağırmışsınız Hocam" Nefret ettiğim kelimeler listesinin ileri gelenleri.
"Evet, seni çağırdım çünkü bu hafta sonu öğrendiğime göre okula 1 saat erken gelip yine 1 saat geç çıkıyormuşsun." Bunu yeni mi öğrenmişti? Neredeyse 1 ay olmuştu ben buna başlayalı. Ben geldiğimde müdür yardımcısı oluyordu ama müdürün de bildiğini sanıyorum. "Ve bunun yasak olduğunu sanıyorum ki kimse sana söylemedi." Yasak mıydı? Benim niye haberim yoktu?
"Evet Hocam, bana bunu kimse söylemedi." Kaşlarım çatılmıştı sanırım ama onun ifadesi bambaşkaydı. Aklında farklı şeyler olduğu belliydi. Ama bilmediği şey, benim kolyede kamera vardı. Her ihtimale karşı açık tutuyordum. Yakamdaki broşta da ses kaydedici. Devam etmesine izin verdim yavaş yavaş yaklaştı ve saçlarıma, beyaz tutamlarıma, dokundu. "Bunu elbette kanunlara göre bir cezası var. " Neyden bahsediyordu bu sümüklü sümsük kuşu? "Ama bunu daha kolay bir yoldan halledebiliriz" Ben geri gittikçe üzerime geliyordu. Kapıya dayalıydım ama kapı içeri doğru açılıyordu. Kahretsin. Ama ne yazık ki çok suç işlenen bir şehir deydik ve silah ya da kesici alet olmadan dışarı sadece gücüne güvenenler çıkardı. Bende ilkini seçtim.
Pantolonumun belindeki çift taraflı bıçağı saniyeler içinde çıkarırken kolyemi kazağımın içine attım. Çünkü birini bıçakladığım kısmı tekrar görmek istemiyordum. Bıçağın hedefi boğazıydı ama ölmesine gerek yoktu. Ufak bir yara yeterliydi. Ne kadar ufak olurdu bilemem artık orasını. Bıçak boğazında biraz gezindikten sonra hızlıca kasıklarının üstüne sapladım. Fazla derine inme ihtimali yoktu çünkü zaten bıçağım 3 cm idi. Uzun bir süre tacizden uzak dururdu umarım. Bu da işe yaramazsa *daha sağlam* yöntemler uygulamak zorunda kalacaktım.
"Ayy, ne talihsizlik elim çarptı kusura bakmayın. Ambulans ister misiniz? Ya da polis? Ama doğru, ambulans sizin polis benim için olurdu. Ve artık konuşmamız bittiyse ben gidiyorum."
"Asla cezasız kalmayacaksın! Aptal kaltak, odamda kamera vardı. Seni hapse attıracağım! Ve sen asla bir meslek sahibi olamayacaksın! Çöpçü bile olmana izin vermeyeceğim!" Yazık garibanım hala kıvranırken konuşmaya çalışıyordu. Az konuşursak ölecekti.
"Size bir şey diyeyim mi? Benim de kolyemde kamera vardı ve odanızdaki bütün teknolojik aletleri etkisiz hale getirecek bir sinyal kesici. Anlaşılan bilgisayarınıza hiç bakmadınız. Yani anlayacağınız kameralar hiçbir olanı çekmedi. Sadece benimki çekti ve bilin bakalım onda hangi kısım yok?" Bir delirmiş cadı kahkahası - ama kısık sesli- "Şimdi gideceğim ve kolyemi polislere vereceğim. Sizin mesleğiniz ya da başınıza gelecekler kıçımın kenarı bile değil. Umarım kendimi anlatabilmişimdir. Kötü günler Öğretmenim!" Of çok havalıydı be! Jest çektim resmen! Kapıyı o kadar sert çektim ki sanırım kilitlendi. Aman, çokta umurumda.
Çıktığımda çoktan zil çalmış ve 7 dakika geçmişti. Olanlardan sonra kütüphaneye gitmek ne kadar mantıklıydı bilmiyorum ama inat değil mi? Gidecektim. Sınıftan çantamı aldım ve aşağı doğru inmeye başladım.
Kütüphaneye geldiğimde ilk defa bu kadar az kişi vardı. Normal zamanlarda okul sonrası son sınıflar ve 11. sınıflar ders çalışmaya gelirdi. Ama ben olmadan 3 kişi vardı ve 2'si son sınıflardan erkek 1'i ise 10. sınıflardan bir kızdı. Erkekler kızı yiyecekmiş gibi bakıyordu ama kız da onların aksi değildi. Sanırım bir şeyleri bozuyordum ama ben buraya hep geliyordum. Yani bir şeyleri bozanlar onlardı. Beni görünce kız gözlerini devirdi. Şu ergenlerin göz devirme huyu nereden geliyordu? Çok merak ediyorum doğrusu. Ben de küçümseyici bir bakış attım ve her zamanki masama ilerledim. Her zamanki bilgisayarın başında. Ama bugün araştırma yoktu. Yeni nesil teknolojiyle harmanlanmış Sherlok'çuluk oynamak yoktu. Sadece ders çalışacaktım. Sadece ders. Ben bile inanmadım dediğime. Yine düşünerek vakit geçirecektim herhalde.
Bir an bir kapı tıkırtısı duydum ama kimse yoktu. Birkaç dakika sonda ergenler grubu dışarı çıktı. Sonunda tamamen kafa dinleyebileceğim 35 dakika. Ama yine de ders çalışacaktım. Ya da resim de yapabilirdim. Resim daha mantıklı geldi. Zaten de yeni tasarım yapacaktım. Bıçak tasarımı yapıp demir işleyen yapan küçük bir işletmeye veriyordum. Onlar da bana biraz para ve tasarladığım bıçaktan 1 tane veriyorlardı. Ben de vücudumun bulabildiğim her yerine uydurabilmek adına dışlarına kese dikiyor ve giysileri in altına saklıyordum. Ama hepsi küçük şeylerdi. Sadece yaralardı. Tabii boğaz olmadığı sürece. Ya da beyin.
Yaklaşık 20 dakika boyunca çizim yaptıktan sonra beni engelleyen bir şey oldu.
Bir kitap düştü.
Ama ben tek başımaydım.
Ve ses çok yakınımdaydı.
Arkamdaki rafın arkasında.
Nerden geldiği bilinmez bir deli cesaretiyle yerimden kalkıp bakmaya gittim. Az fazla ne olabilirdi ki. "En fazlası ölebilirim canım n'olucak ki?"
Yavaş yavaş yürüyerek gittim ve baktığımda öğretmene benzer bir erkek vardı.
İçim rahatladı resmen, bu kadar mı fark eder?
Ben ona bakınca o da bana baktı. Gülümsedim. O da gülümseyerek biraz bana doğru döndü.
Elindekini görünce kanım dondu.
Silahı vardı.
Bana doğru geliyordu.
Ben de gerilemeye başlamıştım. Dejavu yaşıyorum sanırım.
Ama bu sefer farklı bir şey vardı. Sırtım sert bir duvara değil daha yumuşak bir yere çarptı.
Birine.
"Birine mi bakmıştınız hanımefendi?" dedi yine başka bir erkek. Ve konuşma sırasında kafama dayanan bir silah vardı.
"Hayır, sadece sese bakmak için gelmiştim. Ama geri gidebilirim sorun yok." Hay ben açılan çeneme.
"Ama arkadaşımı gördün ve biz bizi görenlere ne yaparız öğrenmek ister misin?" Hiç merak etmiyorum haydi selametle demek vardı şimdi.
" Hayır"
"Ama öğrenmek zorundasın."
Önce kütüphanenin sonra benim ışıklarım sondu.
Karanlıkta kaldım.

