*
*
*
*
*
*
Zor da olsa Kutay abimi sakinleştirmiş, çocuğun ölmesine engel olmuştuk. Gerçi ölse de güzel olabilirdi ama neyse.
Tekrar olaysız geçmeyen bir günün ardından eve gelmiş, kanepelere yayılmış telefon oynuyorduk. Çünkü yapacak bir şey yok. Kafamı Alparslan abimin dizine yaslayıp koltuğa uzandım. Ayaklarımı de Demir abimin dizlerinin üzerine uzattım.
Başka biri olsa döve döve kaldırırlar ama Aleda Demiroğlu olmanın faydaları. Onlardan yararlanabiliyordum.
"Ay ne yorulduk be bu gün."
"Altı üstü okula gittin Aleda."
"Ama deme öyle Demir abi, sen kaç senedir okula gitmiyorsun ne kadar yorduğunu unutmuşsundur."
"Ya ya, ne demezsin!"
"Niye öyle dedin ki şimdi?"
"Bana şimdi 'bizim zamanımızda' diye başlayan bir konuşma yaptırma, kendimi yaşlı hissetmek istemiyorum."
"Yaşlandın ama."
"Aleda!" Ups, uyarı aldık. O zaman Alparslan abimde sıra.
"Alparslan abi." Bana bakmadan cevap verdi. "Hı." Kafamı dizlerinde geriye yatırarak sordum.
"Sen ne zaman evleneceksin?"
"31 Şubat Çarşamba." nE. Kiminle? Birden doğruldum. Kafamı ona çevirerek sordum. "Kiminle!?"
Aynı anda kahkaha atmaya başladılar. Neye gülüyorlar bunlar ya? "Bunun kafa harbi gitmiş." Dedi Kutay abim.
"Neden, ne kaçırdım ben?"
"Meleğim, şubat ayı 28 gün ya hani, 4 yılda bir 29 gün çekiyor. Bunu sana ilkokulda öğretmeleri gerekiyordu." Kendimi tutamayıp ben de gülmeye başladım.
"Ay ne bileyim, tarih verince şoktan düşünemedim ben onu." Hâlâ gülüyorduk.
"Gel buraya küçük serçe." Abim omuzlarımdan tutup kendine çekti beni. "Yaa abii! Küçüklüğüm mü kaldı sanki? Kazık kadar oldum."
"Hala küçüksün." Benim eğlenmeyi çok seviyordu. Ben de seviyorum çaktırmayın.
"Ya of bırakın artık şu telefonları. Benim canım sıkılıyor." Kaç saat daha telefon oynayacaktık.
"Ne yapalım prenses?" Dedi Kutay abim telefondan kafasını kaldırarak.
"Kalkın tabu oynayalım. Lütfen." El mahkûm kabul ettiler. Üst kattaki oyun odasına geçip oyunu kurduk.
Ben ve Alparslan abim bir takım, Demir ve Kutay abim diğer takım olacak şekilde ayrıldık. Önceliği bana verdikleri için ben başlıyorum.
Kelime: Gül
Yasak kelimeler: Çiçek, Kırmızı, Isparta, Bitki
"Şimdi abi, sen bana fazla harçlık verdiğin zaman ben sana ne diyorum?"
"Canım abim, en sevdiğim abim, harikasın..."
"Hayır, şey ben bunu söyleyince sen bana 'içine keko mu kaçtı?' Diyorsun hatta."
"Abilerin gülü." Yüzünü buruşturdu. "İkinci kelime."
"Gül." Diğer kartı elime aldım hala süremiz vardı.
Kelime: Grafiker
Yasak kelimeler: Grafik, Çizim, Resim, Kalem
"Abilerin gülü, Reha abim üniversite de ne okudu?"
"Grafik tasarımı."
"Grafik tasarlayanlara ne denir?"
"Grafiker." Bi kağıt daha alacakken süre bitti. 2-0 öndeydik. Sıra Demir abimlerdeydi. Demir abim anlatacak Kutay abim bilecekti.
"Kelime: Stiletto
Yasak kelimeler: Ayakkabı, Topuklu, Kadın, Aleda
Asla son kelimeyi karalayıp kendi adımı yazmadım! Ve hayır kesinlikle hile değil. Demir abimin yandan bakışını görünce sırıttım.
"Bir kere anneannem, annemin bir eşyasından karnıyarık yapmaya çalışmıştı ya hatırlıyor musun? Neydi o eşya?"
Parmağını şıklattı. "Şey...şey topuklu ayakkabısı."
"Heh işte bu da topuklu ayakkabının bir türü. Değişik bir ismi var."
"Şey, Aleda'nın geçen hafta sipariş ettiği neydi o? Stilim... yok yok stiletto." Nasıl bildi ya? Demir abim diğer karta geçti.
Kelime: Buzağı
Yasak kelimeler: İnek, Yavru, Süt, Büyükbaş
"Yoğurt neyden yapılır?"
"Süt."
"Sütü kim üretir?"
"Çiftçi"
"Hayır, süt hangi hayvandan gelir?"
"İnek."
"İnek doğurunca ne olur?"
"O ne biçim soru ya. Doğurmuş olur."
"Ne doğurdu o?"
"İnek" gülmekten karnıma ağrılar girdi resmen.
"Tamam işte İnek ne doğurdu?"
"Buzağı."
"Çok şükür." Alparslan abim ve ben hâlâ gülüyorduk.
Kahkahalarımızın ardından çalan kapıyla ayağa kalktım. "Ben bakarım." Aşağıya inip kapıyı açtım.
"Demir evde mi?" Gelen Barkın'ın abisiydi.
"Yukarıda, sen geç ben çağırayım." Kafasıyla onaylayıp bir şey söylemeden içeriye girdi. Bende merdivenlerden çıkıp oyun odasına gittim.
"Demir abi. Baran geldi aşağıda seni bekliyor." Baran'in adını duymasıyla hemen kalkıp aşağıya yöneldi.
"Bekleyelim mi? Zaten sıra bizde." Alparslan abim ve Kutay abim tedirgin bir şekilde birbirlerine baktılar.
"Meleğim, biz bir gidip bakalım. Belki önemli bir şeydir." Kutay abime hadi işareti yapıp hızlı adımlarla odayı terk etti. Ardından da Kutay abim gitti. Neler oluyor ya size?
Ben de oyun odasından çıkıp kendi odama gittim. Üzerimdeki aşırı rahatsız eden pantolonu çıkartıp şortlu pijama takımımı giydim. Ev zaten dışarıya nazaran yeterince sıcaktı.
Üzerime sabahlığımı alıp odadan çıktım. Evde Baran olmasa almazdım ama abimlerin katil olmasını göze alamam. En azından benim yanımdayken.
Merdivenlerden aşağıya indim ve mutfağa gittim. Birkaç atıştırmalık hazırlanacaktım. Oyun oynarken güzel oluyor.
Dolaptan iki paket cips ve kuru yemişler çıkarttım. Kuru yemişleri küçük kaslere koyarak tepsiye yerleştirdim. Ay terledim ya! Sabahlığı çıkartarak mutfak masasının üzerine bıraktım.
Cipsleri de büyük kaselere doldurup tepsiye koydum. Birkaç tane çikolata da koyduktan sonra ayrı bir tepsiye bardak koydum.
Bunlar ne içmek ister ki? Sorsam mı? Dolabın kapağını açıp içecek çeşitlerine göz attım. Dolabın kapağını kapatıp mutfaktan çıktım ve salona gittim.
"Abi, ne içmek istersiniz?" Sessiz ortamdaki bakışlar bana döndü. Abimlerin kızgın bakışları gözlerimi bulmuşken, Baran bu tarafa bakmamıştı bile. Gözlerimi üzerimde gezdirince sabahlığı masaya bıraktığımı hatırladım. Hass...
Demir abim yanındaki ceketi alarak yanıma geldi ve ceketi omuzlarıma bırakarak vücuduma sardı. Belimden tutarak beni geri mutfağa sürükledi.
"Burda unutmuşum, sıcak olunca çıkarmıştım. Özür dilerim." Mahcup bakışlarım öfke dolu gözleriyle buluştu.
"Tamam, dikkat et bir daha. Katil etme beni!" Ama niye kızdın şimdi? Gözlerim doldu.
"Kızma bana!" Aferin duygu sömürüsü yap. Unutmam benim hatam değil, tamam belki biraz benim hatam ama kızmasın.
"Güzelim, kızmadım. Tamam doldurma hemen mavilerini." Ellerini yanaklarıma koyup alnımı öptü.
Başımı sallayıp dolan gözlerimi sildim. "Ne içersiniz?" Masanın üzerinde hazırladığım atıştırmalıklara baktı. Sonra gözü sabahlığıma takıldı. Ceketi üzerimden alıp onu giydirdi.
"Bu daha uygun." Kuşağını bağladıktan sonra baştan aşağı süzdü. Boyun kısmını kapatacak şekilde biraz daha düzelttikten sonra buzdolabının yanındaki mini dolaba gitti. 2 şişe viski çıkartıp bana döndü.
"Rahat ol. İçer misin?"
"İçerim de, Alparslan abim?"
"Dert etme sen onu. Ben hallederim. Bir bardak daha koy Baran da burada." Kafamı sallayıp bir bardak daha koydum.
Demir abim çerez tepsisi ile viski şişelerini alırken ben de onun ceketini ve bardak tepsisini aldım.
Demir abim salona yönelince peşine takıldım. Ortadaki sehpaya bıraktım tepsileri. Sehpanın hemen yanındaki koltuğa geçip kendimi bıraktım.
10 dakikadır kimse konuşmuyordu ve benim canım sıkılmaya başladı. Yerimden kalkıp sehpanın önüne yaklaştım ve viskileri doldurdum. Kendi bardağını alıp yerime geri döndüm ve sağ bacağımı sol bacağımın üstüne attım.
"Sanırsam kız oldu." Anlamazca bana baktılar.
"Sesiniz soluğunu kesildi. Hani sorun bendeyse gideyim?"
"Yok be meleğim dalmışız. Ne yapalım istersin?"
"Sadece susmak istemiyorum." Elimdeki bardağı havaya kaldırdım. "Eğer susacaksanız, bittikten sonra uyumaya gideceğim. Ruhunuzun ölmüş olduğunu biraz geç farkettim kusura bakmayın."
"Yarın okulun var zaten? Erken yatsan da derslerde uyumasan mı acaba?"
Omuz silktim. "Ben derslerde uyumuyorum ki." Dedim.
"Uyuma zaten." Elimdeki bardakta kalan son viskiyi de yutup ona baktım.
"Gıcıksın Kutay abi! Gidiyorum ben."
Ayağa kalkıp merdivenlerden çıktım ve odama geldim. Sabahlığımı çıkartıp berjerin üzerine bıraktım ve yatağıma uzandım.
Sürekli bilinmezlikler içinde olmak beni yürüyordu ve ben de yorgunluğumu uyuyarak yok etmeye çalışıyordum. Aynen şu an olduğu gibi.
)*******(
Gözümdeki güneş gözlüğü ile okula giriş yaptım. Gece içtiğim viski bana yaramamış üstüne bir de sabah dayanılmaz bir baş ağrısı ile bana geri dönmüştü. Sabahın 4'ünde beni uyandırmış Bir daha da uyutmamışı. Gözlerimin altı mosmor olmuştu uykusuzluktan. Makyaj ile uğraşmak istemediğim için çareyi güneş gözlüğünde bulmuştum.
Okula adım attığım an bakışlar yine bana dönmüştü. Dünkü olayın etkisinin de olduğu barizdi.
Hızlı adımlarla direkt sınıfa çıkıp sırama oturdum. Ayaklarımı yanımdaki sandalyeye uzatarak sırtımı duvara yasladım. Baş ağrısını sabah içtiğim ağrı kesici de etki etmemişti. Kısaca ortada zombi gibi dolanıyorum.
Gözlerimi kapatıp dinlendirecekken telefonum çaldı. Dünya benim rahat etmeme kesinlikle karşı!
^RehaAbim^
"Efendim Reha abi."
"Kutay yanında mı Aleda?" Al işte özür dileyeceğine Kutay abimi sormak için arıyor. Neden Kutay abimi aramıyorsun hem?
"Okuldayım ben. Neden Kutay abimi aramadın?"
"Aradım ama açmadı. Hem senin sesin neden kötü geliyor? Bir şey mi oldu?" Sonunda beni sormayı akıl edebilmişti.
"Yok gece baş ağrısından uyuyamamıştım, gözlerim şişince biliyorsun burnum tıkanıyor." Ardından ekledim. "Ya da bilmiyorsun."
"Ağrı kesici aldın mı?" Sesi artık o kadar da ciddi değil aksine samimiydi.
"Aldım ama etki etmedi."
"Okula gitmeseydin keşke, daha kötü olmasın?"
"Olmaz herhalde."
"Tamam bebeğim, ben Kutay'a ulaşırım." Bir şey söylemeden kapattım. Telefonunu açmadı dedin nasıl ulaşacaksın acaba? Neyse bu benim sorunum değil.
Telefonu cebime atıp kafamı sıraya yasladım. Sanırım biraz uyumaya çalışsam iyi olurdu. Gözlüğümü de çıkartıp iyice uyku pozisyonu aldım.
Birinin bana seslenmesiyle gözlerimi açtım. Ellerimle şakaklarımı ovuşturup kendime gelmeye çalıştım. Biraz kendime gelince sesin geldiği tarafa döndüm.
Karşımda bir çocuk duruyordu. Gözlerimi birkaç kez kırpıştırıp görüşümü netleştirdim.
"Bana mı seslendin?" Baş ağrım hâlâ geçmemişti.
"Reha abin bunu sana gönderdi." Elindeki poşeti masaya bırakıp gitti. Sağ ol ya, ne kadar naziksin!
Poşeti masadan alıp içine baktım. İçinde, en sevdiğim çikolatalar, bir şişe su ve ağrı kesici vardı. Başım ağrırken yemek yetmeyeceğimi biliyormuş en azından! Bu da kendince 'beni affet' deme şekli!
Poşetin fotoğrafını çekip Reha abime attım.
'Teşekkür ederim. İnce düşünülmüş, ama biraz daha çabalaman(ız) gerek.' Yazıp gönderdim.
Bunu kullanacağımı söylemiştim. Hazır kendilerini affettirmeye çalışıyorlar bunu kendi yararıma kullanmam lazım. Bir ada aldırabilirim, uçak istemiyorum zaten yeterince uçak var.
Zenginiz derken ciddiydim. Milyoner değildik. Milyarderdik. Yurt dışında, yurt içinde bize bağlı bir sürü şirket vardı. Hatta ve hatta biz batarsak dünya ekonomisi kısa süreliğine de olsa çöker. Hayır abartmıyorum.
Bilindik çoğu marka bizim şirkete bağlı, yani dolaylı yoldan bizim. Bizim giyimden, gıdaya, inşaattan, teknolojiye bir sürü şirketten kazandığımız parayı, Demir abim sadece maden ocaklarından kazanıyordu. Evet Demir abim bizden daha zengin.
Yanıma bakınca Barkın'ın bugün gelmediğini gördüm. Daha yeni farketmem dışında bir sorun yok tabii.
Poşetteki çikolatalardan yiyip, ağrı kesiciyi içtim. Umarım artık geçer! Hastaneye gitmek istemiyorum.
Bugün diğer günlerin aksine yeterince sakin geçmişti neyseki. Bu baş ağrısı ile hiçbir şeye katlanacak halim yok valla. O viskiyi içmeyecektim.
)******(
Sabah şoföre izin verdiğim için kendime içimden ettiğim küfürlerin haddi hesabı yoktu. Ben şoföre izin verdim ama o şoförün aynı zamanda korumam olduğunu unuttum. Okulun olduğu sokaktan ana caddeye yürüdüm. En hızlı taksi bulabileceğim yer orasıydı.
Kendi halimde hızla ana caddeye yürürken birinin Omuz atmasıyla geriye sendeledim. Kral sen omuzuna demir falan mı koydun o neydi ya?
Omzuma çarpan kişiye baktım. Bilerek çarptığını onu tanıyınca anladım. Geçen gün bizim okula gelip kavga çıkartan kumral çocuktu. Lakin o gün yüzü düzgündü, şimdiki gibi yara bere dolu değildi.
Sanırım Kutay abimi sadece o anlık sakinleştirebilmişim. Neyse ben en azından denedim. İnsanlık görevimi yaptım yani.
"Dikkat etsene be! Hayvan." Sırıttı. Dudağındaki yara hala acıyor olmalıydı ki hemen sildi sırıtmasını.
"Kimsin kızım sen? Kendini ne zannediyorsun?" Kibirli gülümsememle cevap verdim.
"Dünya'nın sahibi?"
"Bana bak, prenses." Bu kelimeden şu andan itibaren nefret ediyorum. "Köpeklerini üzerimden çek."
"Banane be! İtmeseydin beni."
"Şu halime bak! Sabahtan beri gelen vuruyor giden vuruyor." Ellerini iki yana açarak halini gösterdi. "Boks torbasına döndüm."
Büyük bir kahkaha attım. Kolundan tutup sürüklemeye başladım.
"Gel şurada eczane var, pansuman yapalım." Hala gülüyordum. Hali ve konuşması o kadar komikti ki kendimi durduramıyordum.
"Gülme." Kendini gülmemek için zor tutuyordu. En sonunda o da gülmeye başladı. Ne kadar canı yansa da içinde bulunduğumuz durum gerçekten komikti.
Neden ona pansuman yapmak istediğini bilmiyorum ama bir nevi benim suçumdu bu hali. Tamam beni itmişti ama ben de küfür etmiştim. Hem bir şey de olmamıştı ki bana.
Cadde üzerindeki eczaneye gelince içeriye geçip oturduk. Ben pansuman malzemesi istedim çalışanlardan.
Pansuman malzemeleri gelince pamuğu elime alıp tentürdiyot döktüm biraz. "Bu canını acıtacak haberin olsun." Kafasını salladı. Seni minik bebek!
Yüzünü iyice temizleyip yara bandını yapıştırdıktan sonra elimi iyice sildim yanimdaki peçete ile. "Bir daha buluşacağın kişiye dikkat edersin artık. Aleda Demiroğlu'na bulaşıp dayak yemeyende ne bileyim yani."
"Tanışmadık bu arada Özgür ben." Elini uzattı.
"Yavşamayacaksan öyle tanışacağım bak." Uyarımla tekrar güldü. "Tamam lan tamam, yavşamayacağım." Ben de güldüm.
"Aleda Demiroğlu ben de, memnun oldum." Dedim ve uzattığı eli tutup sıktım.
*
*
*
*
Bu Özgür ne iş, biraz dengesiz ve güleç bir tip sanki?
Ah Reha, benim aklı sonradan başına gelen düşünceli kekim 😍
Görkem'den ses çıkmadı bu bölüm sizce neyin peşinde?
Barlas, Ladin ve İlgi de çok sessiz, planları ne acaba?
Şimdi fark ettim de Bartu nun ismi pek içime sinmedi. Özgür ya da Poyraz yapacağım sanırım. Siz karar verin hangisi olsun?
