İçeriğe geç

Yalan Hayatlar

Bölüm 10 · 13 dk okuma

Yalan Hayatlar

Bölüm 10

10

*

*

*

*

*

*

"Demir abi!" Koşarak boynuna doladığım kollarıma belimdeki kolları eşlik etti. Sıkıca sarılıp kokusunu içime çektim. Çok özlemiştim. Başını boynuma gömüp derin nefesler almaya başladı.

"Okuldan çıkınca şirkete gittim. Atmam gereken imzalar vardı. Şarjım bitmiş farketmedim. Özür dilerim." Demir abimden ayrılınca açıklama yapmam gerektiğini biliyordum. Beni merak etmişlerdi ve içeriye girdiğimde yüzlerindeki rahatlama çok barizdi.

"Sen" dedim Demir abime dönerken. "2 gün sonra gelmeyecek miydin?"

"İşlerim erken bitti. Son toplantılar da iptal olunca erken geleyim dedim." Kolunu omzuma atıp beni kendine çekti. "Hadi elini yüzünü yıka gel yemek yiyelim sonra hasret gideririz." Saçlarımdan derin bir nefes alıp öptü. Kollarını gevşetince sıyrılıp odama çıktım. Fazla yorgundum ama aynı zamanda açtım da.

Okul formamı çıkartıp eşofman takımı giydim. Saçlarımı gevşek bir at kuyruğu yapıp banyo ya gittim. Elimi yüzümü yıkayıp havlu ile kuruladım. Makyaj masamdan şarj aletimi alıp telefonumu şarja takıp aşağıya indim. Abimler yemek masasına oturmuş beni bekliyorlardı. Hemen yanlarındaki yerimi aldım.

Ben de oturunca Sultan Hanım servise başlamıştı. Masanın başında Demir abim, Sağında Kutay abim, solunda ben ve benim yanımda Alparslan abim oturuyordu. Sultan Hanım servisi bitirip yemek odasından çıkmıştı. Kimse konuşmuyor, çatal bıçak sesleri bölüyordu ortamdaki sessizliği. En sonunda dayanamadım.

"Bu gün pek sessizsiniz. Kız doğdu galiba." Ne düşünüyorlarsa beni duymadılar bile. Sinirle elimdeki çatalı ve bıçağı tabağa fırlattım. Çıkan ses ile bana döndüler.

"Sizde bir hâller var. Hemen dökülüyorsunuz." Hızlı bir şekilde arkama yaşlandım ve kollarımı göğsümde birleştirdim.Hepsi önce birbirlerine baktılar. Sonra bana döndüler.

"Bekliyorum." Dedim sabırsızca.

"Sonra konuşuruz. Şimdi yemeğini ye." Demir abimin sert ifadesi şaşırtmıştı. Altı üstü yarım saattir yukarıdaydım. Ne olmuş olabilir ki? Sandalyemi sertçe geriye ittim. Elimdeki peçeteyi de tabağıma sertçe bıraktım.

"Ben doydum, size afiyet olsun." Hızlı ve seri adımlarımı terasa yönelttim. Terasa özel olarak koyduğumuz armut koltuklardan birine kendimi atıp yıldızları izlemeye başladım. Aramızda saklı bir şey olsun istemiyordum. Evet onlara güveniyordum ama benden bir şey saklamaları... Bilmiyorum. Ben odama çıktığım zaman ne olduysa artık, benim çok kızacağım bir şey olmuş olmalı.

Üzerlerine gitmeyeceğim. Bana söylemiyorlarsa sonunda vereceğim tepkiyi göze alıyorlar. Armut koltuktan kalkıp içerideki kitaplığa ilerledim. Elime geçen ilk kitabı alıp odama çıktım. Kapımı kilitleyip odamdaki balkona ilerledim. Tek kişilik salıncağıma oturup kitabımı okumaya başladım.

Kafamı bir türlü kitaba veremeyince sertçe kapattım kitabın kapağını. Hızla önümdeki sehpaya bıraktım. Aklımda iki şey vardı. Ve ikisi de düşünmemi engelleyecek kadar büyük konulardı. Sanırım ikisinin cevabı da abimlerde. Salıncağımdan kalkıp odama girdim. Telefonumu şarjdan aldım ve kapının kilidini açıp aşağıya inmeye başladım. Abimler salonda oturuyorlardı. Yanlarına gidip kendimi tekli koltuğa bıraktım.

"Sizinle iki şey konuşacağız. Birini ben anlatacağım, diğerini siz. Kim başlasın?" Abimler sorarcasına birbirlerine baktılar. Ellerimle dizlerime vurup belimi dikleştirdim.

"Tamam ben başlarım." Ardından bir şey söylemelerine fırsat vermeden devam ettim. "Benim ceza aldığım hafta gideceğim okul belliydi. Biri o okula benden önce birini göndermiş. Benim hakkımda haberler alıyormuş. Kim olduğunu ya da olabileceğini bilmiyorum. Lâkin sizin aksinize, sizden birşey saklamayacağım. Şimdi siz de ben yukarıya çıkınca neler olduğunu anlatıyorsunuz. Hemen!" Abimlere emir vermem ne kadar akıl kârıydı bilmiyordum. Ama benden bir şey saklamaları sinirimi gerçekten çok bozmuştu.

"Yeter! Bilmek onun da hakkı. Saklayarak ne amaçlıyoruz öğrenmeyecek mi?" Kutay abim patlamıştı adeta. "Ben anlatıyorum!" Diye de ekledi.

"Aleda, sen odana çıktığın zaman biz bir telefon aldık. Senin telefonun kapalıyken neler yaptığını tek tek anlattı bize. Sana söylemeyecektik, tedirgin olmamı istemedik. Ama anlattıklarına bakılırsa bizi arayan kişi ile seni takip etmesi için Kandemirleri gönderen kişi aynı kişi. Sen kim olduğunu bilmediğine emin misin?"

Duyduklarım doğru muydu? Sapığım mı vardı? Yok artık ya! Şaka gibi gerçekten!

"Yok abi, gerçekten bilmiyorum kim olduğunu." Dedim. Al işte tedirgin oldum şu an. Gözlerimdeki korku tohumları dışarıdan da görülüyor olmalı ki Alparslan abim gelip beni kendine çekti ve sıkıca sarıldı..

"Ben varken kimse sana bir şey yapamaz. Hiç kimse. Asla izin vermem." Sesi sinirli çıkıyordu. Başımı salladım. "Biliyorum. Sen varken kimse bana bir şey yapamaz." Evet yapamazdı. Ona inanıyor ve güveniyordum. Böyle bir şeye Asla izin vermezdi.

Demir abim hâlâ tedirgindi. Tehlikeli bir durum olduğunu hepimiz biliyorduk. Tedirgin olmanız normaldi. Bu tehlikeler bizim için her zaman vardı. Abim bizimle ne kadar iletişime geçmese de mafyaydı. Telefonun çalması ile abimlere baktım. Sonra telefonumu çıkarttım cebimden.

^BilinmeyenNumara^ arıyor.

"Aç hoparlöre ver!" Alparslan abimin komutuna uydum.

"Kimsiniz?" Sesim titremesin diye uğraşmıştım. Başarılı mıydım? Orası meçhul.

"Demir orda mı?" Ses değiştirici kullandığı barizdi.

"Neden sordun? Kimsin sen?" Sesimin bu sefer titremediğine emindim.

"Demir'in kıymetlisi. Sen istiridyenin içindeki inci gibisin. Demir de o istiridyenin kabuğu. Seni herkese karşı koruyabilir, belki. Ama benim o istiridyeyi açmak için elimde çok iyi kozlar var." Kalın sesi içimi titretti.

"Bana bak lan piç! Seni bulacağım! Seni öyle bir öldüreceğim ki...Aleme ibret olacak!" Demir abim sessizliğini bozmuştu. Ardından telefondan bir kahkaha geldi ve telefon kapandı. Korkuyla gözlerimi yumdum. Bu...Bu korkunçtu. Resmen abimleri benimle tehdit etmişti. Hem de ben yanlarındayken!

"Hey, tamam korkma. Halledicez biz! Sen okuldan dışarıya çıkma yeter. Her gün birimiz seni bırakır, alırız. Merak etme, seni hiç kimse alamaz!" Alparslan abim tavrını ortaya koymuştu.

Kutay abim önünde diz çöküp ellerimi tuttu. Avuç içlerime birer öpücük kondurdu. "Korkma. Ben bu süre zarfında sürekli okulda olacağım." Başımı aşağı yukarı salladım.

"Bu durumu kesinlikle ne dedemler, ne babamlar ne de abimler bilecek. Sadece biz!" Onları etrafımda görmek istemiyordum. Dedemler de konu ben olunca fazla üstüme düşüyorlar.

Bir şey söylemediler. Sessiz kaldılar. Bu sessizlikten 'Eğer zorunda kalırsak, herkese haber veririz' sonucunu çıkarttım. Ortam fazla gergindi.

Sinir olup aşağıya gelmeseydim bu telefon görüşmesini de anlatmazdım. İyi mi oldu, yoksa kötü mü? Bilmiyordum. Tek bildiğim tehlikeli olduğuydu. Şaşırdığım nokta ise Alparslan abim yüzünden tehlikede olduğumu düşünmem. Demir abim yüzünden olabileceği hiç aklıma gelmemişti. Neydi bu, intikam mı? İntikamsa neyin intikamı?

"Ben, dinlenmek istiyorum biraz. Odamdayım." Ayağa kalktım ve sessizce yanlarından uzaklaştım. Tamam çoğu konuda ne yapacağımı biliyordum. Ama hiç gerçekten kullanmadım öğrendiklerimi. Hiç gerçekten kaçırılmadım. Ve açıkçası şu anlık böyle bir planım yok.

Odama gelince üzerimdekileri çıkartıp dostlu pijama takımımı giydim. Ev yeterince sıcak oluyordu, bir de kalın pijama giyip kendimi terketmem. Bir an durup kendi kendime güldüm. Tek derdim terlemem olsa keşke.

Yatağının üzerindeki yastıkları yere atıp pikeyi kaldırmadan yattım. Nasıl olsa abimler beni kontrol etmek için gelince üzerimi örterlerdi.

)******(

Yakından gelen sesle gözlerimi araladım. Karanlık oda da gözlerimi gezdirdim. Uyku sersemi algılayamamıştım ama ses kırılmış cam sesiydi. Gözlerimi hâlâ açamayınca tutunarak odamdaki banyo ya geldim. Musluktan soğuk suyu açarak elimi yüzünü yıkadım. Sonunda uykum açılınca yüzümü kurulayıp odama geri döndüm. Komodinin üzerine koyduğum telefondan saate baktım. 03.47 bu satte abimler değildir herhalde. Yavaşça odadan çıktım.

Koridorun başına gelince ses geliyor mu diye dinledim. Ses gelmeyince merdivenlerden aşağıya baktım. Bu kadar koruma varken hırsız girmezdi herhalde. Salonda gördüğüm küçük ışık süzmesi içimi rahatlattı. Hırsız olsa ışık yakmazdı bence. Merdivenlerden yavaşça inip salona yaklaştım. Önce yanan abajura baktım. Sonra odayı taradım gözlerimle. Yerde kırık cam parçaları vardı. Açık bahçe kapısını görünce bahçeye çıktım.

Demir abim elinde içki şişesiyle havuz kenarında oturuyordu. Sarhoştu sanırım. Elindeki içki deresine baktım, arkasında boş olan içki şişeleri de vardı. Bu kadar içmeden sonra sarhoş olmaması imkansız. Yanına gidip oturdum. Tepki vermedi. Bakmadı bile.

"Benim yüzümden tehlikede olmanı kaldıramam." Kesinlikle sarhoştu. Sesinden bile anlaşılıyordu.

"Bana hiç bir şey olmayacak. İzin vermezsin." Teselli mi ediyordum? Kendim bile zor inanırken.

"Vermem. Ama ya sana bir şey olursa? Sensiz ne yaparız?" Karşımda sadece bir tehdit ile yıkılmış bir adam vardı. Ve ben bu adamı sevmemiştim.

"Sen bir tehdit ile yıkılmazsın! Kendine gel! Sen Demir KARAL'sın. Sen bir tehdit ile yıkılırsan ben ne yapayım? Korkmamı istiyorsan içmeye devam et. Eskiden benim korkmama bile izin vermezdin!" Hırsla ayağa kalkıp bağırmaya başladım bu sefer.

"Sen yıkılırsan biz ne yapalım? Sen yıkılma, yıkılma ki biz ayakta duralım. Sen yıkılırsan kim toplar bu aileyi?" Bağırmam işe yaramıştı. Biraz kendine geldi ve kaşlarını çattı.

"Kendine gelmek zorundasın! Senin dağılma gibi bir lüksün yok!" Ellerinden tutup kaldırdım.

"Ya şu an kendine gelirsin, ya da ben seni kendine getirmesini bilirim." Dedim kendimden emin sesimle.

"Nasıl?" Dalga geçiyordu.

Bir adım yaklaştım. Ellerimi göğsüne koyup hızla havuza ittim. Ani gelen şokla bir süre suyun altında kaldı. Sonra suyun yüzüne çıkıp saçlarını geriye atarak fazla suyu yok etti. Havuzun dibine çöktüm ve havuza eğildim.

"Sen ayakta durmazsan bu aile yıkılır." Bir şey söylememe fırsat vermeden ellerimden tuttu ve beni de havuza çekti. Sırılsıklam olmuştum. Demir abime dönünce sırıttığını gördüm. Demek ayılmıştı. Şamşeytanı ne olacak.

"Ben sen ayıl diye ittim seni." Açıklama gereği duymuştum. Yüzerek bana yaklaştı ve sarıldı.

"Teşekkür ederim. Bana kim olduğumu hatırlattığın için." Hâlâ suyun içindeydik. Başımı boynuna gömüp hissedebileceği bir öpücük bıraktım.

"Ben teşekkür ederim. Bana sonsuz güven verdiğin için. Ama biraz daha havuzdan çıkmazsak hasta olacağım." Ellerini havuzun kenarına koyup kendini çekti. Ardından ellerini ellerimle birleştirip beni de çekti.

"Hadi güzelim önce sıcak duş, sonra uyku." Bir şey söylemeden arkamı döndüm ve odama gittim. Soğuktan çenem titriyordu ve bunu fark etseydi kendine lanetler savuracaktı. Bir de bunu düşünsün istemiyordum.

Odama gelince direkt banyoya girdim. Üzerindeki ıslak kıyafetleri kirli sepetine atıp sıcak suyun altına girdim. Sıcak duşun ardından ince ve uzun pijamalarımı giydim. Bu kadar sorunun arasında hasta olup ta dikkatleri üzerime çekemem. Ayrıca hastalığım kesinlikle çekilmiyor. Çok çirkin oluyorum.

Yatağıma gidip pikenin altında yerimi aldım. Saçlarımı kurutmamıştım. Hasta olursam bunun üzerine yıkarım diye düşündüm. Demir abim bir de bu yüzden kendini suçlasın istemiyorum. Gözlerimi kapatıp uyumak için kendimi zorladım.

)******(

Ağrıyan başımla başladım yeni bir güne. Dün soğuk su beni hasta etmemiş, ama başıma dayanılmaz bir ağrı vermişti. Tabi bunun saçlarımı kurutmamamla ilgisi olabilir. Gözlerimi sıkıca yumup hafiflemesini bekledim. Hafifletmek yerine, sabah olduğu için gözüme giren güneş ile daha da artan ağrı dayanılmaz bir hâl almıştı. Sanırım kahvaltı yapıp ağrı kesici içmem gerekecek.

Sağ elimle başımı tutup yatakta doğruldum. Biraz alıştıktan sonra yataktan destek alarak ayağa kalktım. Bir iki adım atmışken başımın dönmesiyle duvara yaslandım. Lânet olsun yürüyemiyorum bile. Tek başıma bir şey yapamayacağımı anlayınca Alparslan abime seslendim. Odası hemen yanımdaki odaydı.

"Alparslan abi! Baksana bir." Sesim bile kötü çıkıyordu ve ağrı gerçekten dayanılacak gibi değildi. Alparslan abim de sesimin kötü olduğunu anlamış olacak ki kapı hızla açıldı. Yerde duvara yaslanmış halde oturuyordum.

"Aleda! Ne oldu sana! Güzelim bana bak. İyi misin?" Hareket edemedim gözlerim sımsıkı kapalıydı.

"Başım." Sesim artık neredeyse duyulmuyordu. Ama abim anlamıştı.

"Tamam güzelim, gel yatağına yatıralım seni. Ben sana yiyecek bir şeyler getireyim, sonra ilaç içersin."

Gayet sakin ve soğukkanlıydı artık. Panik yapmak bir işe yaramayacaktı. Ve sorunumu öğrendiği için içi daha rahattı. Sesi hâlâ endişeli geliyordu, orası başka. Sağ elini sırtıma, sol elini de bacaklarımın altına koyarak beni kucakladı ve yatağa yatırdı. Daha sonra odamdaki duvar yerine boydan boya olan camın perdesini çekip odayı karanlığa gömdü. Gözlerim artık daha rahattı ve biraz da olsa açabiliyordum.

Yaklaşık 20 dakika sonra çalan kapıyla gözlerimi tekrar araladım. Alparslan abim elinde bir tepsi ile gelmişti. Tepside bir kase çorba su ve iki dilim ekmek vardı. Sanırım Demir'le Kutay abim evde değildi. Abim yatağa yaklaşıp tepsiyi komodinin üzerine bıraktı. Önce doğrulmam yardım etti daha sonra tepsiyi kucağıma bırakarak karşıma oturdu.

"Meleğim, iyi misin?" Gözlerinde saf şefkat vardı. Ne sesim çıkıyordu ne kafami hareket ettirebiliyordum. O yüzden gözlerimle onayladım.

Başıyla onay verip kaşığı eline aldı. Elimi hareket ettirebilsem de bir şey söylemedim. Bana yemek yedirmesini özlemiştim. Gitmeden önce ne kadar büyük olursam olayım benimle ilgilenmeyi çok seviyordu. Ben de benimle ilgilenmesini çok seviyordum.

Çorbadan bir kaşık alarak ağzıma uzattı. İtiraz etmeden içtim. Islak saçla uyuduğum için boynum ve boğazım da ağrıyordu. İkinci kaşığı da itiraz etmeden içtim. Alparslan abim birden gülmeye başladı. Zar zor çıkmaya başlayan sesimle konuştum. Çorba boğazıma iyi gelmişti.

"Neye gülüyorsun?" Sesim fazla pürüzlü ve kısık çıkmıştı.

"Eskiden sana ellerimle yedirirdim o geldi aklıma. Keşke hiç büyümeseydin, öyle küçük kalsaydın. Koca mavi gözlerini açarak bana baksaydın." Sesinde özlem vardı. Hâlâ kocaman olan mavi gözlerini ona çevirdim ve gözlerimi sonuna kadar açmaya çalıştım.

Bu halime bakıp kahkaha atmaya başladı. Dayanamayıp ben de gülmeye başladım. Hasta olduğum için kıpkırmızı olan burnum ve yanaklarım beni palyaçoya benzetmişti sanırım. Ellerini yanaklarına koyup alnımı öptü. Gözlerimi kapadım öpücük boyunca. İşte benim ilacım buydu. İhtiyacım olan tek şey. Dudakları alnımdan ayrılıp gözlerimi buldu. İkisini de yavaşça öptü.

"Ah benim iki gözümün çiçeği. Seni nasıl bıraktım da gittim ben?" Kendi kendine konuşur gibiydi. Tepsiye bıraktığı kaşığı alıp çorbam bitene kadar hiç konuşmadı. Çorbam bitince tepsiyi komodinin üzerine bıraktı ve komodinin çekmecesinden ağrı kesici çıkarttı. Ağrı kesiciyi bana uzatıp tepsideki suyu eline aldı. Konuşmadan ağrı kesiciyi ağzına atıp elindeki suyu içtim.

"Bazen kendimi baban gibi hissediyorum. Ya da annen." Şakasına sessizlik bitsin diye söylemişti.

"Benim zaten annem de sensin babam da. Benim tek ailem sen Demir ve Kutay abim. Başka kimseye ihtiyacım yok. Siz varken benim sırtım yere gelmez. O yüzden kendinize çok dikkat edin." Onlara bir şey olma ihtimali kalbimi sıkıştırdı. Annem ve babam benim yerime o kızı seçtiklerinde bittiler benim için. Anne ve babasından vazgeçen birinin abilerinden vazgeçememesi saçma olur. Bir şey söylemeden arkasını döndü ve kapıyı ilerledi. Annemi çok seviyordu ve sanırım benim yüzümden görüşmüyordu.

"Abi." Eli kapı kolunda kaldı. "Annemi özlediğini biliyorum. Git bir gör istersen, o da seni özlemiştir." Anneyle evladını ayıran bir insan olmak istemiyordum. Sinem insan değildi o yüzden evlattan da saymıyorum. Gözündeki parıltılar mutluluk habercisiydi. Sevineceğini biliyordum.

"Sen benim herşeyimsin. Senin üzgün olmanı istemiyorum. Ben görüşmüyorum diye sen de görüşmemek zorunda değilsin. Hadi git annemin yanına." Başını salladı ve bir şey söylemeden odadan çıktı. Tebessüm ettim arkasından. Sonra tebessümüm yavaşça soldu. Ben tek başıma ne yapacağım ki, bu hasta halimle. Keşke arkadaşım olsa da çağırsam.

Barkın'ı çağırmam. Kimin için yanıma yaklaştı bilmiyorum. Abimlere bunu da söylemeli miydim? Yani bu da tehlikeli bir durum muydu? Barkın tanıdığım Barkın değildi. Ya da oydu. Bilmiyorum. Hiç bir şey bilmiyorum.

Baş ağrım hafiflemişti ve daha dayanılırdı. Ayaklarımı yataktan sarkıtıp biraz oturdum. Oturmaktan sıkılınca ayaklarım biraz açılsın diye dolaşmaya başladım. Önce mutfağa gittim. Sultan Hanım yemek yapıyordu akşam için.

"Fazla yemek yapmayın. Abimler yiyip gelir. Ben de çorba içer yatarım." Tezgahtaki sürahiden su doldurdum. Bardağı ağzına götürürken elimden kaydı. Yere düşüp paramparça oldu. Sertçe yutkundum. Sultan Hanım hemen beni geriye çekip kırılan bardak parçalarını toplamaya başladı. Yardımcısı da bana yeni bir bardak su doldurup verdi.

Kalbim sıkıştı nefes alamadım. Tekrar yutkunup suyu içtim. Bardağı geri yardımcıya uzattım. Koşar adım mutfaktan çıkarak terasa geldim. Ellerimi korkuluklara yaslayarak derin nefesler almaya başladım.

Biraz sakinleşince içime öküz oturdu. Neydi bu sıkıntının sebebi? Biraz kafa dağıtmanın iyi olacağına kanaât getirince içerideki sehpadan kitabımı alıp okumaya başladım. Ne kadar okursam okuyayım dikkatimi veremiyor, okuduğumu anlamıyordum. Hırsla nefesimi verip tekrar okudum aynı paragrafı.

Tek istediğim kafamı dağıtmaktı. Kitabı hızla salonun köşesine fırlatıp attım. Telefonum yukarıda kalmıştı belki biraz sosyal medya da gezersem kafam dağılır. Merdivenlerden çıkıp odama geldim.

Telefonumu elime alıp sosyal medya da gezmeye başladım. Sadece vakit öldürmek istiyorum ama içimdeki sıkıntı buna bile izin vermiyor. Hay bin kunduz! Şarjım bitti yine.

Şarj aletini alıp telefonumu yatağın yanındaki krize takıp açılması için beklemeye başladım. En sonunda açılınca Demir abimi aradım. İçimdeki sıkıntı hala geçmemişti, hatta ve hatta daha da büyümüştü.

Demir abim telefonu açmayınca endişem ikiye katlandı. O benim telefonlarımı her zaman açardı. Hızla bu sefer Alparslan abimi aradım. Ellerim titriyordu artık. Neredeyse ağlayacak raddeye gelmiştim.

Alparslan abim de açmamıştı. Endişem katlanırken ağlamaya başladım. Son çare dolu gözlerimle zar zor gördüğüm telefondan Kutay abimin numarasını tuşladım.

Artık sadece ellerim değil bütün bedenim titriyordu. Kutay abim telefonu meşgule attı. Soğukkanlı olmalıydım. Gözlerindeki yaşları silip telefonu tekrar elime aldım.

^BarlasAbim^ yazısına gelince elim basıp basmamak arasında kalsa da basmayı tercih ettim.

Telefon uzun uzun çaldı, tam kapatacakken açıldı. Korkuyla yutkundum.

"Alparslan abim telefonunu açmıyor, sizin yanınızda mı?" Sesim ağladığımı çok belli ediyordu.

"Aleda." Sesi mi titredi onun. Hayır, hayır bir şey olmuş olmasın hayır.

"Noldu? Abi bir şey mi oldu? Cevap ver bana!" Sonlara doğru boğazım yırtılırcasına bağırdım.

"Sinem, Alparslan'ı vurdu." Kulaklarım uğulduyordu. Ne demişti. Alparslan abim vurulmuştu. Başım dönmeye başlayınca gözlerimi kapatıp sık sık nefesler almaya başladım. Bayılamazdım.

O KIZ ALPARSLAN ABİMİ, BENİM TEK AİLEMİ VURMUŞTU!!

Bölüm sonu

17 yorum