
Kapıyı açınca geri birkaç adım attım ama o kulübeden çıktığı gibi üzerime atıldı ve sıkıca sarıldı. Gülümseyip kollarımı etrafına sardım.
"Gerçekten gideceksin sandım" dedi ve yüzünü pelerinimin üzerinden boynuma bastırdı.
"Ben de" dedim sırtını sıvazlayarak.
Omuzlarımdan tutup beni içeri götürdü ve kapıyı kapattı.
"Fikrini ne değiştirdi?" diye sordu beni koltuğa yönlendirerek. Yanıma oturup ellerimi avucuna aldı.
"Ben... Sen bana yalan söylemiş olsan bile ben sözümü tutacağım" dedim dik oturarak.
Gülümsedi. "Teşekkür ederim... beni terk etmediğin için" dedi ellerimi okşayarak.
"Yakalanmaktan korkmuyor musun?"
Soru sorar gibi baktı bana.
"Kurtlara elfleri yem ediyorsun"
Başını salladı. "Yıllardır yakalanmıyorum, bundan sonra da yakalanmam" diyip ayağa kalktı "Bak sana yemek getirmiştim" dedi beni ayağa kaldırarak. Masadaki bezi açınca güzel kokular gelmeye başladı. Sandalyeyi çekip oturmama yardım etti. "Çok naziksin" dedim sırıtarak. Utanır gibi başını aşağı eğdi ve yanıma oturdu.
Sebzelerle karıştırılmıș birşeydi getirdiği yemek. "20 yıldır bu yemeği yemekten bıktım" dedi gülümseyerek.
"Lezzetli ama"
"Bir süre sonra sen de bıkacaksın"
"O kadar süre hayatta kalırım diyorsun yani?" Dedim kaşımı kaldırarak.
"Kalacaksın, kırmızı başlıklı kızım" diyip geri yaslandı, bal rengi gözlerini üzerimden ayırmıyordu.
"Benim kolyemi almışsın" dedi gözleri kartal kolyesine takılınca.
Yutkundum. "Tünele daha kolay varırım diye düşünmüştüm." dedim. Kolyenin gümüş olduğu aklıma gelince "Gümüş kurtları zayıflatır diye duymuştum." Theon'a bir kaşımı kaldırarak bakarak.
"Öyle. Kral bana özel kolye yaptırdı, gümüşsüz." dedi kolyesine tıklatarak. Gözlerini benden ayırmadan dirseğini masaya koyduğu eline başını yaslayıp, "Ayrıca gümüş elf büyülerini de zayıflatır" diye ekledi.
Başımı salladım.
Yemeği yedikten sonra ne ara dışarı çıktık farketmedim bile. Ay ışığının altında kulübenin önünde durmuş bitki çayı gibi birşey içiyordum. Bu elfler bitkilere bağımlı galiba.
"İyi ki buraya gelmişsin, kurtların yanında kalsan yılan saldırılarına uğrardın" dedi gözlerini dolunaydan ayırmadan. İlaria dolunayda yılanların ortaya çıkmasının Nemesis'in kurtlara olan laneti olduğunu açıklamıştı.
"Elflerin laneti yok mu?" diye sordum cevabını bildiğim halde.
"Yok diye biliyorum" omuzlarını silkti "Varsa bile söylemiyorlar. Elflerin o kadar zarif göründüklerine bakma" diyip bana baktı, "Çok fazla sırları var"
"Senden bile saklıyorlar yani?"
Başını salladı ve yine gözlerini aya dikti.
"Marissa" dedi sakin sesle.
"Hm?"
"Bu gece ay çok güzel, değil mi?"
Yanaklarımın kızardığını hissettim. "Öyle" dedim ince sesle.
Birkac saniye sessizlikten sonra önüme geçip kapşonumu başıma geçirdi. "Hava soğuk, içeri geçelim" dedi sıcak gülümseme ile. "Yarın sana dövüşmeyi öğretirim" dedi içeri geçerken.
"Zaten dövüşe biliyorum"
Neredeyse bir hafta olmuştu ve dövüşmeyi becersem bile ok atmayı beceremiyordum. Ama Theon bana öğretmişti. Sık sık buraya gelip bana yemek getirirdi. Bense tüm gününü kulübede sıkılarak geçirirdim, Theon'un getirdiği kitapları okurdum.
Dışarıdan sesler duyunca ayağa kalktım. Tam kapıya yaklaşmışken kapı itilerek açıldı ve biri kılıcını bana doğru uzattı. İrkilip geri atıldım.
"Hareket etme!" diye emir verdi asker elf. Arkasında oklarını hazır tutmuş elfler vardı.
Ellerimi yukarı kaldırdım. Kartala dönüşmek için tek bir fırsat yeterdi bana. Kılıcını bana doğru tutan asker yaklaşınca kartala dönüşüp uçtum ama diğer elfler de üzerimdeki gölge gibi tepemde uçunca planımın başarısız olacağını anladım.
Kırmızı pelerinimi, hançerlerimi, kartal kolyemi bile almıştılar. Soğuk zindanda kim bilir kaç saatdır bekliyordum. Sonunda ayak sesleri gelince ayağa kalktım. Elf asker hızla bileklerimi zincirleyip hücreden çıkardı beni. Büyük bir kapıya varana kadar sesimi çıkarmadım. Saray ince detaylarla süslenmişti, çoğunlukla açık mavi ve yeşil renkleri kullanılmıştı. Rüzgar çanları hafif rüzgarda sallanıyordular.
Taht odasına girince elf beni odanın ortasında durdurdu ve arkamda durdu.
"Serenyt diyarında ne işin var, insan?" diye sordu tahtında oturmuş gri sakallı iri bedenli kral.
"Ben... Yanlışlıkla geldim"
"Nasıl?" diye sordu.
"Biliyor musunuz bilmiyorum, insanların dünyasında yağmur zehirlidir, ondan kaçmak için bir kulübeye sığındım ve merakıma yenilerek buraya getiren tüneli takip ettim." dedim kısaca. Theon'u ve diğer kurtları ele vermek istemiyordum.
"Theon'un tanıyorsun" dedi kral kalın ve emin sesle.
Başımı salladım. Beni Theon'un kulübesinde buldularsa yalan söylememin bir anlamı da yoktu.
"Nereden tanıyorsun Theon'u?" diye sordu yanında oturmuş beyaz saçlı mavi kahküllü kız. Prenses olmalıydı. Prenses Aeris.
"Tesadüfen karşılaştım." yutkundum. "Sınır duvarına gelince karşılaştık." dedim.
"Beni çağırmıșsınız, kralım" diye bir ses geldi kapıdan. Dönüp bakmadım ama kral gelmesi için işaret edince Theon yanımdan geçip kralın yanında durdu. Yüzüme bakınca sakin yüz ifadesi değişmedi. Sanki burada olmam normalmiş gibi. Sanki böyle olacağını biliyormuş gibi. Yoksa bana da mı ihanet etmişti?



