
"Bu insan senin haberimiz bile olmayan orman evinde bulundu" dedi kral kalın bir sesle.
"Evet" diye başını salladı Theon, ellerini önünde birleştirmiș devam etmesini bekleyen krala bakıyordu.
"Theon" dedi Aeris, öne eğildi "Neden bizden sakladın?" diye sordu ince bir sesle.
"Aslında ben onun bir insan olduğunu anlamamıştım." diyince Theon kaşlarımı çattım. Ciddi miydi? "Elf ve kurt karıșımı bir yaratık olduğunu düşünmüştüm. Tam olarak ne olduğunu anlayınca da size söyleyecektim" diyip gülümsedi saf gibi.
Kralın yüzüne bakılırsa Theon sabrını zorluyor gibi görünüyordu. "Çıka bilirsin" dedi elini sallayarak. Theon baş eğip yanımdan geçip giderken bana bakınca kaşlarımı çatarak karşılık verdim. Kraliyetin önünde aptal rolü oynuyordu. Peki ya benim?
"Aeris, bu insan senin, faydasız olursa öldüre bilirsin. Elinden kaçırma" dedi kral gözlerini benden ayırmadan. Neden sadece öldürüp benden kurtulamıyorlardı ki? Zindanda çürümem daha çok mu zevk veriyordu?
Muhafizlar beni bir odaya kilitleyince kelepçelerimi açmıștılar. Yatak odasıydı burası, ama pek fazla eşya yoktu. Geniş pencereye doğru giderken yatağın altından bir kartal çıkıp irkilmeme sebep oldu.
"Korkma, benim" dedi Theon önümde durarak.
"Bu neydi şimdi? Pek umrunda değil ne durumda olduğum sanki!"
"Umrumda olmasa burada olmazdım. Beni dinle -"
"Başına bela olmayayım diye benimle ilgileniyorsun." dedim lafını keserek.
Omuzlarımdan tuttu sıcak bir gülümseme ile "Sakin ol, Marissa" dedi. "Buradan kendin kurtulacaksın, şu anda bir şey yapamam" diyip cebinden bir kolye çıkardı. Benim kartal kolyemi. "Ne olur ne olmaz diye" dedi.
Kapıdan ses gelince kartala dönüşüp açık pencereden hızla dışarı uçtu. Verdiği kolyeyi de cebime aceleyle sıkıştırdım. Muhafız içeri girip kolumdan sertçe tuttu.
"Nereye?"
"Sus, mahkum" dedi beni odadan dışarı sürükleyerek. Yan odaya getirdi ve gitti. Prenses Aeris kapıyla karşı karşıya koltukta oturmuş beni izliyordu.
"Hoş geldin, insan" dedi sinsi gülümseme ile. Yukarıdan aşağı süzdü beni mavi gözleriyle.
"Ne istiyorsunuz benden?"
Abartılı bir kahkaha attı, "Bizim diyarımıza gelen sensin." dedi, ayağa kalkıp zarif bir şekilde bana doğru yürümeye başladı, beyaz elbisesi ayağına dolanıyordu adım attıkça, "Asıl sen ne istiyorsun?" diye sordu etrafımda dolanarak. Bana yaklaştıkça kalbim hızlanıyordu, ani bir hareketle saldıracağından korkuyordum.
"Hiç bir şey" dedim, yumruklarımı sıktım.
"Hmm, insan." diyip önümde durdu, hafif parfüm kokusunu hissedebiliyordum, "Yarın seni güzel bir yere götüreceğim" dedi, omzuma düşen kahverengi saçımı parmağına doladı. "Başıma bela olmanı istemiyorum" diye ekleyip odadan çıktı. Gerginliğim hala üzerimde olsa da, yanımda olmadığı için sakinleşmeye başlamıştım. Theon elfler zarif görünse bile sırları olduğunu söylemişti, en azından kurtların yanındayken kendimi korumam gerektiği aklimdan çıkmıyordu. Burada, güvenli görünen ama tehlikenin ne zaman geleceğini anlamadığım yerde farkında bile olmadan kendimi korumam gerektiğini unuta bilirdim.
Sabaha kadar zar zor uyumuştum, getirdikleri yemek Theon'un bana şimdiye kadar getirdiği ile aynıydı. Bunlar başka bir şey yemiyor mu?
Kapı aniden açılınca irkildim. Bir kadın elf gelip yatağın üzerine bir elbise ve kırmızı pelerinimi bıraktı.
"Bunları giyin" diye emredip kapıya doğru gittiğinde,
"Neden?" diye sordum pencerenin önünden. Elf bana bıkkın suratla bakarak
"Prenses Aeris öyle emretti" diyip kapıyı çarparak kapattı.
İç çekip beyaz elbiseye baktım. Dizlerime kadar uzuyordu ve üzerinde kahverengi iplikler vardı.

Pelerini de giyindikten sonra bekledim. Bekledim, daha çok bekledim. Sanki korkum ve gerginliğin artsın diye bekletiyordular.
Sonunda muhafız geldi ve Aeris'e götürdü beni.
"Ne kadar da yavaşsın, Marissa" dedi Aeris gözlerini tırnaklarından ayırmayarak.
"Ben de sizin beni çağırmanızı bekliyordum." alaylı sesle dedim.
Aeris duraksayarak bana baktı ve gözlerini devirdi.
Saraydan çıkarken beni zorla buraya getirirken heyecanlı olduğum için bahçenin güzelliğini farketmemiștim. Çiçekler ve ağaçlarla süslü yol saray kapısı ile çıkış kapısını birleştiriyordu. Saraydan çıkıp at arabasına bindiğimizde Aeris önümde oturdu.
"Başkası olsa soru sormaktan kafamın etini yerdi, çok sessizsin" dedi araba harekete geçerken.
"İnsan dünyasında böyle. Yani en azından benim büyüdüğüm imparatorlukta böyle."
Kaşlarını kaldırdı. "İnsan dünyasından haberim yok. Nasıl bir yer?"
Gözlerim aşağı indi hemen, elbisenin iplikleri ile oynuyordu parmaklarım. Nasıl anlatayım ki bizim dünyanın nasıl bir yer olduğunu? Cehennemi teklif edip zindanı seçmemize mecbur bırakıyordular bizi. Adını ağzıma almak istemediğim insana benzer korkunç bekçiler sokaklarda 'barışı' koruyordu.



