İlk Gün
Otelin lobisi farklı dillerin karıştığı bir yerdi. Her köşeden başka bir ses geliyordu; İngilizce, Fransızca, İspanyolca… herkes bir yerlere yetişiyordu.
Kimse kimseyi tanımıyordu. Bu da işin en güvenli tarafıydı.
Ekip valizlerini bırakmış, lobide kısa süreliğine dağılmıştı.
Theo etrafa bakarak gülümsedi.
“Burası tam film sahnesi gibi.”
Yuna hemen çevirdi.
“Film değil, gerçek hayat.”
“Biliyorum.”
“Bilmiyorsun.”
Mira araya girdi.
“Şu yemek kısmına gidelim mi?”
Sementha hemen başını salladı.
“Evet, açım.”
Yuna anında ekledi.
“Ben de.”
Theo eliyle kalbini tuttu.
“Kimse beni düşünmüyor…”
Azul biraz gerideydi.
Azelin yanına yaklaştı.
“Burada kimse bizi tanımıyor.”
Azul kısa baktı.
“Bu iyi.”
Azelin başını salladı.
“En iyi tarafı da o zaten.”
Arden kalabalığı izliyordu.
Yuna yanına gelip konuştu.
“Burası sana garip gelmedi mi?”
Arden kısa cevap verdi.
“Alışılabilir.”
Yuna güldü.
“Sen baya az konuşuyorsun.”
Arden omuz silkti.
Akşam yemeği restoranı doluydu.
Herkes yabancıydı.
Kimse onların kim olduğunu bilmiyordu.
Bu yüzden daha rahattılar.
Theo tabağına bakıp konuştu.
“Burası gerçekten tatil gibi.”
Yuna hemen atladı.
“Tatil değil.”
“Tamam tamam.”
Sementha güldü.
“Ama güzel yani.”
Mira başını salladı.
“Evet, fena değil.”
Azul sessizce etrafı süzüyordu.
Azelin ona eğildi.
“Burada kaybolmak kolay.”
Azul cevap verdi.
“Biz kaybolmayacağız.”
Azelin güldü.
“Bunu hep diyorsun.”
“Ben sizi bulurum.”
Arden masanın diğer ucundan konuşmaları dinliyordu.
Bazen bakıyor, bazen sadece sessiz kalıyordu.
Gece ilerledikçe otel biraz daha sakinleşti.
Ama içerideki herkesin kafasında aynı düşünce vardı:
Bu yer ne kadar “tatil gibi” görünse de, hiçbir şey öyle kalmayacaktı.