YASAL UYARI: Bu kitapta yer alan tüm karakterler, kurumlar, siyasi yapılar ve olaylar tamamen hayal ürünüdür. Gerçek kişi, kurum veya güncel siyasi olaylarla hiçbir ilgisi bulunmamaktadır ve herhangi bir siyasi mesaj kaygısı taşımamaktadır
Bir şeyleri değiştirmek isteyen insan, işe önce kendisinden başlamalıdır.
~Sokrates~
Hayatta bazı anlar vardır. Yeri kazıp içinde saklanmak isteyeceğimiz. İşte o anlardan birindeydim.
Bir Doğukan'a, bir yere, bir de yola bakıyordum. İnşallah, şoförüm arabayı hızlı getirirdi.
Topuklum da ne kadar güzelmiş. Bu bebeğe bir servet yatırmıştım. Havada ne kadar güzel böyle. Asena'yla bir piknik mi yapsak acaba? Telefonumun kılıfıda ne güzel. Yeni kılıfım turkuaz mı olsa acaba?
Ne kadar kendimi zorlasam da gözlerim gözleriyle buluştu. Elini kaldırdı ve gelmemi işaret etti. Gözlerim sonunda aradığını buldu. Yavaş adımlarla Doğukan'ın arabasına yaklaştım. Adımlarım yavaştı, ona rağmen bir an bile gözlerini üzerimden çekmedi. Arabasıyla aramda bir kaç adım kalmıştı ki durdum ve biraz eğildim. O an tüm hızımla, nah işareti çeker gibi ona el salladım ve var gücümle arkadaki arabama koştum. Büyük ihtimalle bunu yapacağımı tahmin etmişti. Ama en azından nah çekmemiştim değil mi? Buna şükretsin.
Kendimi hızla arabama attım.
"Sür! Sür! Sür!"
Şoförüm bu anlara o kadar alışıktı ki artık hiç sorgulamıyordu. Halil Abi, yıllardır şoförümdü. Takip etmekte çok iyiydi. Onunla az kişi takip etmemiştik. Ama bu sefer kovalamıyor, kaçıyorduk. Neyse ki buna da alışıktı.
"Bas gaza, Abi"
Arabayı hızlıca çalıştırdı. Biz çok hızlı gidiyorduk ama arkamızdaki beyefendi de hızlıydı. Arka camdan ona bakıp şen kahkahamı sundum.
"Daha hızlı! Daha hızlı!"
Bir çocuk gibi yerimde zıplıyor, dışarıdan bile duyulabilecek kahkalar atıyordum. Sanki küçücük çocuktum da bizi geçen arabalara karşı babama hızlanmasını söylüyordum. Film sahnelerini aratmayacak bir şekilde kaçıyorduk. Tabii bazı kişiler bize sövüyor da olabilir di. Hızla insanları solluyorduk. Benim kahkahalarıma karşı Halil abinin yüzünde küçük bir tebessüm vardı.
Zaman geçti ve arkama baktığımda Doğukan'ın arabasını arkamızda göremedim. Sadece bir saniye gözlerimi ayırdım be adam.
"Arkamızda değil"
Ellerim başıma gitti bu koşturmacanın bu kadar hızlı bitmesinden şikayetçiydim.
"Aman Yarabbi'm! Uçtu galiba"
Alt dudağımı büzerek önüme döndüm. Bu kadar hızlı kaçmasa ölürdü zaten. Halil Abi ufak bir an bana dönmüş sırıtmış ardından geri önüne dönmüştü. "Ne?" Dedim aynı anda kafamı sallarken. "Neye gülüyorsun?" İki koltuğun arasından kafamı uzattım.
"Seni özüne anca Anıl Bey döndürürdü zaten."
Bir anda duyduğum isimle ters bakışlarımı ona diktim. Bu bakışlarımı anlamamış olacak ki hem dikiz aynasından bana bakıyor hem de kendi bana dönüp bakamıyordu. Gerici bakışlarımı üzerinden çekmedim.
"Anıl değil. Doğukan Anıl. Ya Doğukan diyeceksin yada Doğukan Anıl."
Bunu daha öncede söylemiştim ama unutmuş olmalıydı. Çünkü canını seven bu ismi tek kullanmazdı. Nedenini bilmediğim şeylerden birisiydi. Nedense ilk ismi söylenmeden rahat edemiyordum. Halil Abi hatırlamış olacak ki daha çok gerildi.
"Pardon. Ben unuttum bir an."
Kendimi geri çektim. Sırtımı kapıya verdim ayaklarımı ise diğer kapıya uzattım. Arabada en rahat ve ettiğim pozisyondu.
"Sen yakınım olduğun için şükret Halil Abi"
Halil Abi rahatlamış bir nefes vermişti.
Herşey geriye döndü Doğukan gitti bütün hisler gitti. Sadece hissizlikti kalan. Belki özüme döndürmemişti ama renklerimi geri vermiş ve şimdi ise söke söke geri almıştı. Sanki rengarenk dünyamdan bütün renkler alınmış gibiydi. Küfretmek istedim aklıma küfür gelmeyecek kadar durgunlaşmıştım. Gözlerimi kapattım. Sanki gözlerimi açsam hayatı siyah beyaz görecek gibiydim. İlerleyen aracın sarsılmasıyla kafam cama çarpıyordu ama umursamadım. Kafamın cama çarpmasına izin verdim. Biraz daha bu halimden kurtulamazsam Hürrem'ini kaybetmiş Sultan Süleyman'a dönecektim.
Renkler vardı Gülfem...
Evin önüne gelmiştik. Halil Abi'ye iyi günler dileyip arabadan indim. Karşımdaki üç katlı malikaneye baktım ve sıkıntılı nefesimi verdim. Gitsem dert, gitmesem dert olan o yere baktım. Çocukluğumun, gençliğimin, şimdi ise yetişkinliğimi gören bu büyük malikaneye baktım.
Sakince kapıya yürüdüm. Bin bir uğraşla anahtarı çantamda bulmuş ve kapıyı açmıştım. İçeri girip arkamdan kapıyı kapatacaktım ki bir el buna engel oldu. Ve o okyanustan farksız gözlerle buluştu gözlerim. Sinirli olsada bana pek sansıtan biri değil di. Gözleri insanı hem öldürüp, hem dirilten türden di. Ne kadar göstermese de gözlerindeki kıskançlığı anlıyordum.
Hızla kapıyı tüm gücümle kapatmak için ittirdim. Bunun beyhude bir uğraş olduğunu biliyordum. Benim ittirişimle kapı yerinden bir santim bile kıpırdamamıştı. Tam tersine daha çok açılmıştı. Doğukan tarafından.
Hızla merdivenlere koştum.
"Gelme üstüme katil!"
Büyük bir kahkaha attım bu gün gülmekten yanaklarım ağrımıştı. Hızla merdivenleri ikişer ikişer çıkarken ona döndüğümde gördüğüm görüntü beni biraz yavaşlatsada devam etmiştim. O arkamda elleri cebinde sakin adımlarla beni takip ediyordu ben ise tüm hızımla çıkmaya devam ediyordum.
Evin duvarları yüksekti bu nedenle merdivenlerde olması gerektiğinden uzundu.
Odamın üçüncü katta olmasına lanet ettiğim saniyelerdeydim. Günlerdir topuklu ile ordan oraya gidip işkence ettiğim ayaklarım beni şiddetle protesto ediyordu. Elim duvarda, biraz daha yavaş adımlarla çıkmaya başlamıştım. Bu halimi ezbere bilen Doğukan'ın yüzünde küçük bir tebessüm olduğuna emindim. Hâlâ arkamda sessizce beni takip ediyordu. En azından bu hallerim onun sinirini geçirmişti. Kocasının sırtını biraz sıvazlasa ev üzerine yapılan eş gibiydim. Benim sıvazlamama gerek bile yoktu.
Bir anda ayaklarım yerden kesildi. Kendimi onun kucağında buldum. Bu iyi haberdi çünkü artık pes etme derecesindeydim. Ayaklarımın yerden kesilmesi ağrıyı azaltmıştı. Kıyamamıştı yine. Başımı usulca göğüsüne yatırdım. Adımları hızla merdivenleri çıkıp odama ulaştı. Beni yavaş ve nazik bir şekilde yatağa bıraktı. Kolunu belime sardı ve sırtımı yavaşça yatakla birleştirdi.
Cidden yorgundum. Günlerdir bir kaç saat uyuduğum için şakaklarım sızlıyor, yanı sıra ayaklarım ağrıyordu. Başımı yastığa yavaşça bırakırken yüzü yüzüme yakındı. Başımı yastığa bıraktığın da dudakları şakağıma ulaştı ve orada soluklandı. Dudakları ile ağrımı azaltmıştı. Oradan kulağıma yaklaştı ve fısıldadı.
"Yakın bir tarihte sana küçük bir sürprizim var."
Benden çıkaramadığı sinirini ondan çıkaracaktı. Benden sinirini çıkarmazdı ki. Çıkaramazdı... Parmakları şakağımı ovmuş bir öpücük daha bırakıp geri çekilmişti. Gözlerim kendiliğinden kapandı. Uyuku beni esir alırken ayaklarımda eller hissettim. Başka zaman olsa gülerdim ama tebessüm edecek güçüm bile yoktu. Ayaklarımın ağrıdığını fark etmiş, ovmaya başlamıştı.
"Yaptıklarını da sonra konuşacağız unuttum sanma."
Biliyordum. Unutmazdı. Ama sonra da konuşmayacaktık. Sinirini benden çıkaramazdı, ben yapsam bile. Kıyamaz sonra içinde kendi kendine affederdi.
Ayaklarımda ağrıyan kısımları ovuyor beni rahatlatıyordu. Bu daha da uykumun gelmesine neden olmuştu. Zamanla uyku beni tamamen esir aldı.
⛈️⛈️⛈️
Karanlığın içindeyim. Sadece ne dendiğini anlayamadığım bir konuşma vardı. Sanki birileri duvarın ardında, duvarı yumruklarıyla kırmaya çalışıyor. Yerdeyim. Sırtım duvarda. Soğuk bir ateş, ayak bileklerimi yakalıyor ve ben daha ne olduğunu anlamadan, öyle şiddetli çekiyor ki beni, sanki dünya durmuş onun görevini ben üstlenmişim gibi.
"Anne dinliyor musun?"
Küçücük bir kız elinde kemanı. Nefret ettiğim. Beni delirtecek derecede nefret ettiğim. O, hiçbir şeyi unutmadığım zihnimde ismi unutulmuş ama hala notaları yaşayan ve sinsi bir şekilde Havva'ya ilerleyen şeytan gibi aklıma sızan o iğrenç eser.
Küçük kız notaları çalarken artık bir değişiklik vardı.
O benim.
Küçük parmakları. Prensese benzeyen elbisesi ve dalgalı saçlarıyla bu çocuk bendim. Bir anda onun bedenindeyim. Bu acımasızca yapılan bir işkence. Bu bir vahşet. Bu bir cinayet. Küçük parmaklarımı durdurmaya çalışıyorum. Öyle bir şey ki. Sanki bu benim bedenim değildi. Bu bedene hapsolmuş bir ruh gibiydim. Benim bedenimi yöneten ben değildim.
Şeytan insanın canını yakacağı yeri iyi bilir çünkü o uzakta ya da karşıda değildir. O en yakınında seni sana vaat edendir. Hayır seni senden sökendir. Şeytanın manipülasyonunu anlamak için şeytan mı olmak gerekir? Masumken insan hep kaybetmek zorunda mıdır? Kazanmak için kendini feda eden cidden kazanmış mı sayılır? Ya davasını kazanmak için kendini feda eden savaşçı kaybederse?
Şeytan, seni alçaldığı yerde bekler. Avına sinsice yaklaşmaz kurnaz şeytan. Onun karşısında sen yoksun sadece o var. Sen kaybedersen, başladığın yerden daha geri gidersin. Eğer kazanırsan, tebrikler artık teksin...
Oyunun kurallarını unutma küçük piyon; sen sadece bir adım gidersin.
Onun uzattığı eli tutma küçük piyon. Kuralları çiğnersen bedelini ödersin.
Yalnızsın, Nilüfer. Sen bu yalnızlığa mecbursun, Nilüfer. Senin bu yalnızlığın, sen bitsen bile bitmez
Nilüfer.
Nilüfer
Nilüfer
Mehlika Nilüfer
Aynı yerdeyim. Soğuk beni içine çekerken dikkatim elimdeki bıçağa takıldı. Ve o gürültülü tartışma seslerinde bir sesin sahibini iyi tanıdığımı fark ettim. O babamdı...
Hızlı bir şekilde yerimden kalktım. Olduğum koridor fazlasıyla karanlıktı. Olduğum yerin bir koridor olduğunu anlamam için ileride bir odanın ışığının açılması gerekmişti. Kapının altından gelen ışık azda olsa aydınlatıyordu. O odaya koşmaya başladım. Amacımı biliyordum. Ben o adamı öldürmeye gidiyordum. Koştum. O kapıya ulaşmak saatlerimi almıştı sanki. Her, yaklaştım derken geriye çekiliyordum. Pes etmedim. Kapıya ulaştığımda sadece biraz yavaşlamıştım. Şiddetli bir şekilde odaya daldığımda sonunda durabilmiştim. O kadar koşmuştum ki ciğerlerimin patlayacağını hissediyordum.
Burası bu benim odamdı. Tek fark eski halinde olmasıydı. Odanın her köşesi pembeydi. Yatağın üstünde oturmuş küçüklüğüm, sehpanın üstüne koyduğu bıçağı izliyordu. Ben onu izliyordum ama o gözünü bıçaktan ayırmıyordu.
Gözlerimi kapattım ve oradaydım yine koridordaydım. İleride bir kadın bana geliyordu. Arkasından güneş ışığı vuruyordu. Elinde bir oyuncak bebek vardı. Tanıdım... Ben hayatımı karartan şeytanı tanıdım. O halamdı...
Tam ona gidecektim ki ayaklarımın altından yer kaydı. Bu sefer yine aynı yerdeydim. Ben sırt üstü yatarken görüş açıma o oyuncak bebek girdi. Sanki yer titriyordu. Şakaklarımda inanılmaz bir baskı hissettim. Sonra yine o çocuk konuşmaya başlıyordu. Ama bu sefer bağırıyordu. Sesinden öfkeli olduğu ve korktuğu belliydi.
"Yalan söylüyor, baba. Yalancı o. İnanma ona. Yapmadı... Annem öyle bir şey yapmadı. Bu şeytan iftira atıyor."
Küçük kızın ağlama sesleri ve bağışları tüm koridoru dolduruyor, şakağımda ki ağrıyı çoğaltıyordu.
Birden bütün sesler kesildi ve şakağımdaki ağrı kaybolurken kendimi doğrultabildim. Önümdeydi. Bağdaş kurmuş, önündeki pastayı izliyordu. Gülmeye ardından kahkaha atmaya başladı.
"Bak benim doğum günümde bana pasta almışlar."
Öne doğru eğildi.
"Sana doğum gününde pasta alıyorlar mı?"
O benim küçüklüğümdü. Ama sanki ben değil di... Beni kıskandırmaya çalışıyordu. Gözleri tekrar pastaya indi. Pastayı hayranlıkla izlerken başını sol omzuna yaklaştırdı. Yüzünde kocaman gülümsemesi vardı.
Ellerimi yere yasladım. Bu sefer ona yaklaşan bendim.
"Sanada almadılar ki."
Sözlerimle hızla gözlerini pastadan ayırdı ve ölümcül bakışları beni buldu. Vücudumda eller hissettim. Ama sanki ateşten di o eller. Beni sıkıca tutan eller hızla beni geriye çekti. Çok hızlıydı. Ben bir yerlere tutunmaya çalışıyordum ama nafileydi. Ellerimde soğukluk hissetmiştim ama ellerimde hiçbir şey yoktu. Gözlerimin karardığını tansiyonumun düştüğünü hissettim.
Gözlerimde ki kararma geçtiğinde mekan değişti. Bütün algılarım bozulmuşken nerede olduğumu sorguladım. Ayaklarımın altında bahçem, ellerimin altında balkonumun korkuluğu vardı. Sert rüzgar saçlarımı savuruyor, beni kendime getiriyordu.
Bu ilk değil di ama düzeldiğini sanmıştım. Kapının kilidini saklamıştım ama fark ediyordum ki bu da işe yaramıyordu. Neyseki kendimi atmıyordum. Kendimi atsam da değişen bir şey yoktu. Çokta umrumda değildi.
Balkonun korkuluğunun üstünden atlayıp balkonun iç kısmına geçtim. Çok büyük değildi balkonum. Küçük bir koltuk, küçük bir sehpa vardı. Balkonun geri kalanı komple çiçeklerle doluydu. Korkulukların bir kısmı sarmaşıklar ile sarılmıştı. Çiçekler cenneti gibiydi.
Soğuk zeminde durmaktan ayaklarım çok üşümüştü. Kendimi hızlıca odama attım.
Odam bordo ve kahverengi tonlarındaydı. Duvarlar bordo renkte, üstünde ise birçok tablo bulunmaktaydı. Yatağımın yanında ise Areka palmiyesi vardı. Büyük gösterişli bir avize ve Vintage tarzı mobilyalarla ise 90'lar gibi hissetiriyordu.
Komodinin üstündeki telefonuma ulaştım. Dışarda ne kadar süre kaldım bilmem ama fazlasıyla titriyordum. Kendimi yatağa fırlattım. Telefonumu açtığımda saatin gecenin üçü olduğunu fark ettim. Daha fazla uyumayı dilerdim. Çünkü çoğunlukla bu kabuslardan sonra uyuyamazdım. Asena gruba mesaj atmıştı. Bu olaylardan sonra bir grup kurmuştuk. Asena Cumhurbaşkanı Yardımcısı'nı yakaladığını söylüyordu. Attığı mesaj bir saat öncesine aitti. Hep geç uyurdu işi olunca. Çünkü işini en sona bırakır ve mutlaka doğru bir şekilde hallederdi.
Nerede olduğunu soran bir mesaj atmış ardından telefonu yanıma bırakmıştım. Ellerimi başımın altına koydum. Gözlerim ağrıyor, şakağım sızlıyordu. Doğukan ne kadar ayaklarımı ovup krem sürsede çabucak geçecek bir ağrım yoktu. Ayaklarım bana işkence çektiriyordu.
Kulağıma bildirim sesi gelince telefonu tekrar elime aldım. Bu sefer özelden Doğukan mesaj atmıştı.
Geliyorum.
Uyanık olduğumu fark etmiş geliyordu. O beni bıraktığında uyuyordum şimdi uyanık olmamın ise bir sebebi vardı ve o bu sebebi biliyordu. Her seferinde yanımda olmuştu. Yanımda kalmak istiyordu ama izin vermeyen bendim. Her gün yanımda kalamazdı. Bu sebeple yanımda kalması hoşuma gitmiyordu. Başka bir sebeple de yanımda kalamazdı. Her gün yanımda kalsa evlenmenin ne anlamı kalırdı. Evlenmek için ölen bir insan değildim. Bir Ömrü evlenmeden geçirebilirdim ama eğer evlenirsem o da Doğukan'dan başka kimse olmazdı.
Ben zihnimde sanki roman yazıyormuş gibi hislerimi ve olayları dile getirirdim. Rahatlatan bir şeydi. Zamanımı bunla geçirir zihnimi ferahlatırdım. Çok düşünen bir yapıya sahiptim ve aklıma gelen şeyi yapmazsan, merakımı gidemezsem saniyeler içinde kendimi yiyip bitirebilirdim. Hayalperest zihnim çok düşünür ve merak ettiklerinin cevabını hızla arardı. Bu nedenle başım sürekli ağrır ve kaşlarım hep çatık olurdu. Ama bazı anlar ise tamamen çalışmayı durdurur ve en küçük sese dikkat kesilip onu dinlerdi. Farklı bir yapım vardı, çoğu kişinin anlayıp çözemeyeceği.
Zaman su gibi akıp geçerken kapım iki kere nazik bir şekilde çalındı ve ardından açıldı. Bu ben geldim demekti. Geldiğini böyle gösterirdi. Girdi ve kapıyı ardından kapattı. Üstünde siyah bir tişört, tişörtün üstünde siyah çeketi, altında ise lacivert bir eşofman vardı. Anlaşılan o da uykusundan kalkmıştı. Adımları bana yaklaşırken yüzünde şefkatli bir ifade vardı. Bir kaç adımla bana yaklaşırken adımlarını durduran açık olan balkon kapısıydı.
Yüzündeki şefkatli ifadenin yerini öfke ve korku almıştı. Bir insanın yüzünde hem öfke hemde korku olabilirmiydi. Bunu bana daha önce söyleseler güler geçerdim ama şimdi karşımdaydı. Hem sinirlenmiş hemde benim için korkmuştu ve büyük ihtimal öfkesi de siniri de kendisineydi. Keşke o mesajı sabah atsaydım dedim kendi kendime. Kendisine kızacaktı farkındaydım.
Balkonun açık kapısına ulaştı ve kapattı. Bana doğru dönmeden "şimdi mi açtın?" Dedi. Onaylamaz bir mırıldanma çıkarttığımda anahtarı çıkartmış ve cebine atmıştı. Gerildi ve tekrardan bana yaklaştı. Ayakkabılarını çıkarttı ardından ise çeketini ve yanıma uzandı. Kafasını yastığa bıraktığında bir kolunu bana doğru açtı. Bu gel demekti. Doğukan'ın kişiliği böyleydi pek konuşmazdı. Ama ona rağmen onu anlardınız.
Direk göğsüne saklandım. O ise kollarını bana sardı. Kimselere vermeyecekmiş gibi. Başımı mabedim olan göğsüne yaslayışım yavaştı. Dudakları anlıma deydi ve bir buse bıraktı. Sanki kırılgan bir cammışım gibi. Kırmaktan korkar gibi. Hem nahif hemde burdayım, yanındayım der gibiydi öpücüğü. Öptü yerde orman bitiyordu haberi yoktu. Dudaklarını çektiğinde kurak çöle dönüyordu yine haberi yoktu. Sonunda dudaklarını anlımdan çekmişti.
Onun sıcağıyla buz gibi olan bedenim ısınmış, uyku beni yavaş yavaş kendine çekerken o saçlarımı okşamak derdindeydi. Hep yaptığı gibi önce beni uyutur sonra kendi uyurdu.
⛈️⛈️⛈️
Sinirden başım ağrıyordu. Zaten ağrıyordu ama üstüne bir de sinir eklenince cidden katlanılamaz dereceye geliyordu. Önümde ki laptopu kapattım ve biraz olsun sakinleşmek için yolu izlemeye başladım.
İzlediğim Cumhurbaşkanı Yardımcısı'nın kürsüdeki bir konuşmasıydı. Baş örtülü milletvekili olacak bir kadının yemin töreninden kovulmasıydı. Bu yıla gelmiştik ama insanlar dini değerlere saygı duymak yerine onları çağdışı ilan ediyor ve toplumdan dışlıyordu. Baş örtüsünü bez parçası deniliyor. Laiklik adı altında zorbalık yapıyorlardı.
Yanımdaki Doğukan'ın da benle aynı duyguları paylaştığına emindim. Arabada sessizlik hâkimdi. İkimizde oldukça gergindik. Onunla tartışıp bütün hıncını Yiğit denen heriften çıkarmasını sağlayabilirdim. Ama ne yazık ki o herifin ölmesine izin veremezdim ve biraz daha sinirlenirse onu öldürecek gibiydi. Ben kimseyi öldürmek derdin de değildim. Ama biraz daha hızlı gitmezsek Asena onu öldürecek gibiydi.
Asena oradaya bizden önce gitmiş ve işkence etmek derdindeydi. Gülsüm'le birbirlerini sevmeselerde, kız kardeşini ezen ama başkasına ezdirmeyen abla gibiydi Asena. İçten içe severdi de işte gıcıklık derdindeydi. Kız kardeşi değildi ama işte görümcesiydi Gülsüm. Gülsüm'de kapalı olduğundan bu olaylardan nasibini almıştı. Asena okuması için kırk takla atmış, tam okuyor derken bu 18 Şubat olayı çıkmıştı işte. Sinirini tahmin edebiliyordum.
Arabanın durmasıyla düşüncelerimden sıyrıldım ve etrafa baktım. Depoya gelmemiştik ve yolun devamını arabayla gidemezdik. Doğukan emniyet kemerini çözerken bana döndü ve topuklularıma baktı. Topuklularıma tiksintiyle bakıyordu.
"Kendine işkence çektirmek zorunda mısın?"
Ona ters bir bakış attım ve bıkkınlıkla ofladım.
"Asıl sen benim bebeklerimi rahat bırakır mısın?"
Onlar benim olmazsa olmaz parçalarımdı. Onlarsız eksik kaldığımı hissediyordum ve kafa yarmak için baya işe yararıyorlardı.
Dediğimi hiç duymamış gibi bana doğru uzandı ve emniyet kemerimi açtı. Nefret ediyordum bu hallerinden. Ben çocuk değildim, emniyet kemerimi kendim açabilirdim. Konuşsamda bir kulağından girip diğerinden çıkıcağı için hiç ağzımı açmadım bile. Arabadan indiğinde kapımı açmasın diye kendimi hızlıca dışarı attım. Elim kolum tutuyor çok şükür.
Ormanın içinden gitmeliydik. Ama bu topuklularla iki adımda bir düşebileceğim derecede engebeliydi. Bir kaç adım atmıştım ki kendimi baş aşağı buldum. Un cuvalıymışım gibi beni omzuna atmıştı.
"Hayvan! Biraz daha nazik olsana." Canımı yakmamıştı ama nazlanmak benim en sevdiğim şeylerden birisiydi. Onun başını şişirmeyi de seviyordum.
"Sen hep böyle konuş nikahıma almazsam namerdim."
Hoşana gitmişti ve yüzünde ki çapkın gülüşü göremesemde orada olduğuna emindim. Sırtına bir yumruk attım. Çırpınmaya, tepinmeye başladım ama nafileydi.
"Sen indir beni o zaman kim kimi nikahına alıyor görürüz."
Ondan çıkan küçük bir kahkaha duydum. Bu beni daha fazla çileden çıkardı. Sırtını yumruklamaya devam ediyor ve tepiniyordum. O ise bir an bile beni bırakmıyor, bu halimden eğleniyordu.
Doğukan durduğunda bende durdum. Yavaşça beni omzundan indirdiğinde etrafıma baktım gelmiştik. Doğukan'ı yumruklarken geldiğimizi fark etmemiştim. Boğazımı temizleyip üstümü düzelttim ve çenemi dikleştirdim.
Aynı anda kapıya ulaştık ama o beni geri çekerek kapıyı kendisi açtı. İlk önce içeriye bir göz atmış, güvenli olduğuna emin olacak ki geri çekilip ilk benim