İçeriğe geç

Yağmurun Altında Su Savaşı

Bölüm 4 · 13 dk okuma

Yağmurun Altında Su Savaşı

Bölüm 4

III. Düşamanınız sizi küçümsediğinde, kazanmaya başlamışsınızdır

YASAL UYARI: Bu kitapta yer alan tüm karakterler, kurumlar, siyasi yapılar ve olaylar tamamen hayal ürünüdür. Gerçek kişi, kurum veya güncel siyasi olaylarla hiçbir ilgisi bulunmamaktadır ve herhangi bir siyasi mesaj kaygısı taşımamaktadır.

Sessizce bekledim, fırtına koptu,

Karanlık geceyi gün kılmak için.

Gözümde gururun gölgesi vardı.

Sadece zamanı beklemek için.

~William Shakespeare~

Davasını yitirmiş savaşçı. Benliğini kaybetmiş tiyatrocu. Renkleri solmuş o değerli elbise. Solmuş olan elbisenin rengi değil anılardır... Bazen bizi en savunmasız anda avlayan anılar. Bizi geçmişe götürüp hapseden anılar. Söylesene bana. O elbisede kaç anı yaşıyor? Benliğini kaybetmiş tiyatrocu kaç yüzüyle tanışıyor? Hangilerin de kendini buluyor? Hangilerin de benliğini bir köşede bırakıp çıkıyor o sahneye?

Peki tiyatrocunun benliğini kaybetmek için bu yola girdiğini kim tahmin edebilirdi?

Benliğini kaybetmiş olan yada benliğini kaybetmek isteyenler tahmin edebilirdi.

Peki onlar ne derdi? "Yap'"mı yoksa "yapma" mı derlerdi?

İnanın bende hiç bilmiyordum. Daha güçlü durmak istedim. Ben davamı yitirdim. Benliğimi kaybettim. Anılarımı soldurdum. Ben, beni küçük bir odada boğarak öldürdüm.

Tiyatrocu anlat bana.

Geçmişini anlat, geleceğini anlat

Sevgini anlat, nefretini anlat

Rüyalarını anlat, kabuslarını anlat

Hiçliğini anlat, varlığını anlat

Aptallığını anlat, korkaklığını anlat

Ölümünü anlat, ölememeni anlat

Sen bana yaşamayı anlat, ben sana yaşayamamayı anlatayım.

Susma konuş. Dinlemiyorum ama anlat. Dinlemesem de gülerim aptallığına. Dalga geçerim saflığınla.

Tiyatrocu neden bu yanlış yola beni de sürükledin?

Kırmızı ışıktan dolayı kıpkırmızı oda da bir duvara yaslanmış kullaklığımda 'Danse Macabre-Camille Saint-Saëns' parçasını dinliyor ritme göre kaşlarım kendiliğinden kıvrılıyor ve notalara ayak uyduruyordu. Dinlerken ağzıma acı bir tat geliyor ve dilimi tamamen yakıyordu ama yinede en sevdiğim parçalardan biriydi. Bir inişli bir çıkışlı notalara kendimi kaptırmış karşımdaki adamın çığlıklarına kulaklarımı tıkamıştım.

Adam 35 saattir uykusuzdu. Ne kadar uyanık tutmaya çalışsamda bıraktığım an uyku moduna giren adamı uyanık tutmak için ilaç vermiştim. Bu ise onun halüsinasyon görmesine, tansiyonun çıkmasına, çarpıntı ve ritim bozukluğuna neden olmuştu. Açtığım yaralar nedeniyle de oldukça kan kaybetmiş adamın tepesinde kırmızı ışık, kulağımda kulaklık olmasına rağmen duyduğum insanlar için korkunç sayılan çığlık vb. sesler ve bedeninde gezinen tatlı yılanım onu delirme eşiğine getirmişti. Bu süreçte altına kaçırdığı için ondan baya uzaktaydım.

Bu sadece başlangıçtı. Dinlediğim parçanın bitmesiyle yaslandığım yerden doğruldum ve kumandayla deponun ışıklarının normale dönmesini sağladım. İfadesiz bir halde sik kafalı herife yaklaştım ve boynuna dolanmakta olan Efsun'u nazikçe aldım ve omzuma doğru yerleştirdim. Efsun yavaş bir şekilde omzumda ilerlemiş ve sıkmayacak şekilde boynuma dolanmıştı. Hoparlördeki sesi kapatmış ve adamın bileklerinde ipi çıkarmıştım. Afallayan adam bana korku dolu bakışlar atarken "çıkabilirsin artık. Karın dışarıda, seni bekliyor." dedim.

Yüzüne küçük bir tebessüm yerleşti. Dünyalar onun olmuştur gibi gülmek, sevinmek istiyordu ama bunu yapacak güçü bulamıyorumdu. Gözleri ruhsuzlaşmış adam ayağa kalkıp yürümeye çalıştığı an yere çakıldı. Uzun süre hareketsiz kaldıktan sonra aniden ayağa kalkmak kanın bacaklara hücum etmesine, beyne giden oksijenin azalmasına, şiddetli baş dönmesine ve bayılmaya neden olurdu. Adamın başı sallanıyor ve gözünün önünü göremiyorumdu. Elleri başına gitmişti. Sertçe kafasını elleriyle sıkıyor baş dönmesini durdurmaya çalışıyordu.

Verdiğim uyku kaçırıcı ilaçlardan dolayı tansiyonun yükselmesi, çarpıntı ve ritim bozukluğu ve bunun yarı sıra uzun süre aynı sandalye de oturması ve kalkma çabası adamı tamamen güçten düşürmüş ve bayıltmıştı. Ve bu da karşımdaki adamın 10-14 saat uyku çekeceğini gösteriyordu. Tabii ki bu kadar uzun bir süre uyumasına izin vermeyecektim ama bir kaç saat tolerans sağlamalıydım. Yaptıklarımı ömrü boyunca aklından silemeyecek bir hâle gelmesi gerekiyordu.

Aklıma Doğukan'ın Efsun'u ilk görüşü geldi. Üniversite zamanlarında evime ilk gelişinde ona Efsun'u göstermiştim ve "çok tatlı değil mi?" Demiştim. O ise far görmüş tavşan gibi olduğu yerde kalmış ve "sence?" Diye bir karşılık vermişti. İnsanların bu tatlı hayvanlardan ne istediğini anlayamıyordum. Oysa çok tatlı ve uysallardı. Ne yapabilirdim ki her hayvanı seviyordum işte.

Bu süre zarfında bende depodan çıkıp Ekrem'i aradım. Ümmü Gülsüm'ün ağabeyi hemde on bir yıllık dostumdu. Lise yıllarında ilk Asena ile arkadaş olmuş ardından direk Ekrem'i tanımıştım çünkü o zamanlar en yakın arkadaşlardı. Ardından ise Ekrem'in arkadaşı olan Doğukan'ı görmüş ve onunla tanışmıştım, doğruyu söylemek gerekirse Ekrem ondan bahsetmeden önce de tanıyordum ve bunun tek nedeni aynı sınıfta olmamız değildi.

Bir kaç çalışta açılan telefondan bir ses duyuldu. "Efendim" sesi sinirliydi. Ekrem bir tarih öğretmeni olsada siyasetle fazla ilgiliydi. Ekrem, Doğukan'ın örgütünde dışarıdan gelen ve üst kademede yer alan en tek üyeydi. Örgüt zamanında Doğukan'ın dedesi tarafından kurulmuş ve o zamandan bu zamana kadar kurulan çoğu partinin içine sızmış ve tamamen ülkeyi uzun yıllar boyunca örgüt tarafından yönetilmesi sağlanmıştı. Zarif Çoşkun'a yönetim izni vermişler lakin partinin başkanlarını kendi adamlarından seçmişlerdi. Zarif'in yada diğer başkanların bundan haberi yoktu. Lakin MGK'na ulaşamamışlardı. Oysa ulaşmış olsalardı bu anlaşma hiç ortaya çıkmazdı. Aynı zamanda İstiklal Partisi'nde adamları olsada yinede Ali İsmail Seçkin dişli bir rakipti.

"Ümmü'yü soracaktım hâlâ aynı mı?"

Sözlerimle bıkkın bir nefes bıraktı. Kardeşi için fazlasıyla üzgündü. Ümmü ne kadar üzgün olsa iki katı daha üzgün olurdu hep. Kardeşi canı kanıydı. Uğruna dünyaları yıkabileceği kardeşi şuan ağır bir depresyondaydı ve bu Ekrem'i de etkiliyordu. Ve her an patlayabilecek volkan bir gibiydi. Günlerini örgütte geçiriyor ve bu olayları destekleyenleri topluyordu. En önemli görevi örgütte ilgilendikleriydi ama ne yaptığından bir haberdim çünkü örgüte girmeye ne kadar çabalasam da Doğukan tarafından engellenmiştim.

"Biraz sakinledi. Biliyorsun ne kadar Asel'i sevmese de iyi geliyor. Asel onu rahatlatıyor."

Asel ve Asena aynı kişiydi. Kimlikte ismi Asena olarak geçsede asıl ismi Asel olan hanım bir ara kendisine Asel diyenin boğazına yapıştığı için ağız alışkanlığı kalmıştı bende.

"Sen nasılsın?"

Bu sefer yorgun gülüşünü duydum. Sanki nefessiz kalmış gibi bir nefes çekti içine ve sert bir şekilde çiğerlerindeki nefesi attı.

"Biraz sakinledim... Biliyorsun Asel'i ne kadar çok sevsem de her geçen gün daha da artıyor sevgim, ona olan aşkımı sığdıramıyorum. Asel beni rahatlatıyor."

Yüzümde açmak için tepinen gülümsemeyi durduramadım. Asena ile biraz önce konuşmuş olacak ki aklı tamamen onla doluydu. Alışık olduğum şeylerdi. Ekrem üstünden ne kadar zaman geçse de Asena ile ne zaman konuşsa aklı tamamen Asena için çalışıyor başka hiçbir şey düşünemiyordu. Ve 70 yaşına da gelse bu değişmeyecek bir şeydi.

"Senin haller belli. Sen ergen aşıklar gibi düşünmeye devam et. Bir haber alırsan iletirsin. Kendine dikkat et."

"Sende kendine dikkat et Allah'a emanet."

"Allah'a emanet "

Telefonu kapattım. Elim tekrar kulaklığıma gitti ve dinlediğim keman parçasını tekrar dinledim.

⛈️⛈️⛈️

Doğukan Anıl Saygun

Daha küçük bir çocukken anne ve babalarımızdan ayrılır ve yetiştirme kamplarına alınırdık. Okul öncesi; davranış, diksiyon, sosyal ilişkiler gibi bir çok ders alırdık. Bunlar bizleri diğer çocuklardan daha önde tuttar ve bizleri daha zeki gösterirdi. Şahsen bize verilen eğitimi diğer çocuklara da verseler onlarda bizim gibi olurdu ama aldığımız eğitimlerden kimsenin haberi olmadığı için insanlar tarafından daha zeki görülürdük.

Eğitimimiz sadece bununla da sınırlı kalmadı. İlkokul'da okuldan çıktığımızda direk derse götürülür bir çok ülkenin siyasetini, tarihini ve ülkenin yıllık siyasi yada büyük ses getirmiş olaylarını öğrenirdik. Bunun yanı sıra bir çok dil öğretilirdi. İlkokul zamanımızda aldığımız eğitimler bizim daha çok kişiliğimizi ve duruşumuzu belirlerdi. Ortaokul zamanında ise ders görme süremiz azalmıştı ama yinede sıkı ve disiplinli bir eğitimden geçerdik. Diğer arkadaşlarımdan daha çok ders görür bir hatamda günlerce aç bırakılır, yağmurlu havada dışarı atılır, karın üstünde ince kıyafetlerle saatlerce koşturulur ve fazlasıyla dayak yerdim. Çünkü ben örgütün başkanının oğlu ve örgütün gelecekteki başkanıydım.

Hep aklıma gelen bir anım vardı. Beni diğerlerinden ayıran farklılığımı bana gösteren. İlkokul zamanı siyaset bilimleri dersine yeni girdiğimiz zamanlardı. Sınıftaki bütün çocuklar öğretmene odaklanmış dersi dinlerken ben camda ki serçeyi izliyor okulda duyduğum şarkıyı unutmamak için içimde tekrar ediyordum zira bize şarkı dinlemek bile yasaktı. Serçe hareket ediyor ötüyor ve bu da fazlasıyla ilgimi çektiyordu. Bir an bir sessizlik olduğunu fark ederek önüme döndüğümde ise herkesin bana baktığını fark etmiştim. Arkadaşlarım bana endişeli bakışlar atarken, öğretmenim ise ifadesiz bir şekilde beni izliyordu. Ama bu iyi mi yoksa kötü mi hiç belli değildi. Öğretmenimizin yüzünde bir mimik yakalamak imkansızdı öyle bir kadındı. Bu da onu anlamamızı güçsüzleştirir ve bizi duygusuzlaştırıdı. Tabii beni ve arkadaşlarım dışındaki öğrencileri duygusuzlaştırırdı. Fazlasıyla hayalperest bir çocuktum ve arkadaşlarımı da kendime benzetmiştim. Sessizce bana yaklaşan öğretmenimi izledim. Kadın tam önümde durdu ve konuştu "siyaset nedir?" Öğretmenimin sorusu üstüne bakışlarım tekrar camdaki serçeyle buluştu ve hiç düşünmeden yanıtladım.

"Siyaset; sanattır, müziktir, hayattır, vatandır, millettir."

Ben daha gözlerimi serçeden ayırmamışken öğretmenimin tokatıyla sarsıldım. Küçük elim yanağımı tutmuşken yaptığım hatayı anlayamamıştım. Öğretmenim beni kulağımdan tutup tahtanın önüne getirdiğinde "Sana ne söylüyorsam tekrar edeceksin salak saçma uyduruk laflarınla bana cevap vermeyeceksin! Hem dersi dinlemez hemde romantik romantik konuşur. Nesin sen şair falan mı? Sen siyasetçisin ve bu tarz davranış ve düşüncelere devam edersen atarım seni başkanın önüne o zaman görürsün bu lafları." Dedi ve ardından ise aleme ibret olsun diye beni bayıltana kadar dövmüştü. Bu dayakta kolum kırılmıştı ve bende düşüncelerimi kendime ve arkadaşlarıma saklamakla kalmıştım.

Taki on sekiz yaşıma geldiğim gibi babamı saf dışı bırakıp yerine geçene kadar. Bu üstlerin beklemeyeceği bir şeydi. Oysa ben yıllarca bunun planını kurmuştum. Babamla sadece, ya beni cezalandırırken yada bir kaç sefer zorunluluktan birbirimizi görürdük. Çoğunlukla bana ismimle seslenmezdi. Bana ceza verirken sadece ismimi kullanırdı. 'Anıl' onun ağızından duymaktan en nefret ettiğim şey kendi isimimdi çünkü bu seslenişin ardından ceza geleceğini bilirdim. Bana kendi koyduğu isimle seslenir ilk ismimi hiç kullanmazdı. Doğukan ismi Doğu'nun hakanı anlamına gelmekteydi. Babam ise beni bir baltaya sap olamayacak, aşağılık bir insan olarak görürdü. Ve onu en küçümsediği yerinden etmişti. Ne acı değil mi?

Gri duvarlara sahip koridorda ilerlerken yanımda Ekrem biraz fazla sessizdi. Ekrem örgütün üstlerindendi ama benim gibi uzun yıllar boyunca eğitim görmemişti. Aslında değil üstlere katılması bu örgütün varlığından haberi bile olması imkansızdı. Ama onu buraya ben getirmiştim. Şuan yanımda yürüyordu ve bu da imkansız olması gereken bir şeydi. Normalde tek yürürdüm ve kimsenin benimle olmasına izin vermezdim ama şuan kardeşim yanımda yürüyordu. Ekrem'i hep kardeşim gibi görmüştüm hepte görecektim. Ekrem'in bu örgüte girmesinin sebebi kardeşim gibi olması değil, yıllarca eğitim görüp üstte girmeyi başaramamış kişilere kıyasla hiçbir eğitimi olmamasına rağmen üstlerden biri olabilmesiydi. Onda bu potansiyeli görmüş ve önünü açmıştım. Bu süreçte yardım etsemde çoğunlukla kendi başarmıştı.

Buraya gelmezdim ama cumhurbaşkanı olmam hakkında bir açıklama bekliyorlardı. Örgütün başkanı olarak cumhurbaşkanı olmam doğru karşılanan bir şey değildi çünkü bu örgütü tehlikeye atabileceğimi ve yaşımın genç olmasından dolayı hata yapıp ülke yönetimini koruyan bu örgütten açık verebileceğimi düşünüyor olmalılardı. Örgütün yıkılması dış tehditler için büyük bir avantaj olurdu çünkü önlerindeki engel kalkmış olurdu. Hem istedikleri gibi iç savaş çıkartıp güçsüz düşürebilirlerdi. Bu örgüt yönetimi koruyor ve dış tehditleri uzak tutuyordu. Ama bilmedikleri bir şey vardı. Bu ülkeyi benden iyi yönetebilecek kişi daha anasının karnından doğmamıştı ve doğmayacaktı da.

"Sen bir sessizsin sanki bu gün?"

Ben önüme bakmaya devam ederken Ekrem kısaca bana dönüp geri önüne döndü. Bakışlarını kaçırdı.

"Sorma ya"

Sıkıntılı bir nefes verdi. Ona döndüm ve gözlerinin içine baktım. Bu anlat demekti.

"Asel'den sopa yedim sabah. Elmalı kek yapmıştı ben onu biraz yaktım ve işte devamını tahmin edebilirsin."

Histerik bir gülümseme belirdi yüzümde. Hepimizin bildiği bir şeydi bu. Kekler Asena'nın kırmızı çizgisiydi. Eğer keklerle evlenilebiliyor olsaydı hiç düşünmeden evlenirdi. Ümidim Asena'nın hiç delirmemesiydi çünkü neler yapabileceğini tahmin edemiyordum.

"Keklerden kule yapsan affeder belki." Diyerek dalga geçtim. Bu iki genç hangi yaşa gelse de beraber oldukları an zeka seviyeleri düşüyordu. Ya bir çocuğa yada ergen salaklara dönüşüyorlardı. Onlar hangi yaşa gelseler de hep aptal liseli aşıklar olacaklardı.

Bir an fikrimi düşünerek duraksadı ve kendi ağzından kısaca mırıldandı. "O zaman affeder mi acaba?" Kendimce ona gülüp devam ettiğimde toplantı odasına gelmiştik. Kapıyı tıklatmadan içeri girdiğimde bazı kişilerin hararetli konuşması bitmiş ve girişimle sessizleşmişlerdi. Gelişimle herkes ayağa kalkmıştı ve buna babam denilen herifte dahildi. Yavaş adımlarla ilerlerken masadaki kişilere göz attım. Benim girişim gerilmelerine neden olmuştu ama yinede başlarını dik tutmaya çalışıyorlardı. Sandalyeme ulaşıp oturduğum da benle beraber üstlerde oturmuştu. Ekrem sağıma geçerken bende direk konuyu açtım. Bu konuda Nilüfer ile yarışamazdım ama bende direk lafa girilmesini seviyordum.

"Konuşun" Sert sesim ile biraz önce ben girdiğimde hararetli bir şekilde konuşan kişiler dut yutmuş bülbüle döndüler ve bu benim en sinirlendiğim şeydi.

"Sen kendini açıkla." Babamın sert sesiyle ona döndüm. Kendimi açıklamayacak bana sorulan sorulara bir şeyler geveleyip gidecektim. Bu sik kafalılar çokta umrumda değildi. Söz hakkına sahip bu insanların yaptığı sadece ufak tefek işlerdi onun dışında bütün işlere ben ve Ekrem koşuyorduk ama hâlâ buradalardı çünkü bu insanlar dedemle beraber bu örgütü kuranların soyundan geliyorlardı. Ve anlaşmaya göre burada hâlâ söz hakkına sahiplerdi ama bende dinlememe hakkına sahiptim.

Babamdan dolayı cesaret alan biri konuşmaya başladı.

"Küçücük çocuk" dedi ve duraksadı. Onun konuşmasına izin vermeden Ekrem devam etti.

"Senin küçücük çocuk dediğin seni ve senin gibileri yönetiyor" dedi ve adama sert bir bakış attı. Ekrem abisini koruyan çocuk misali lafa atlamıştı. Ekrem sert tavrı, uzun boyu, kaslı fiziği ve zekasıyla her anlamda korkulan birisiydi. Adam korksada geri durmadı ve üste çıkmaya çalıştı.

"Bizi bırak. Bizi yönetmekle, ülke yönetmek aynı şey mi?" Adam Ekrem döndüp konuştuğu için sinirli bir çıkış yapmıştı ama bu büyük bir aptallıktı. Benim olduğum yerde Ekrem'e laf edebilecek kişi yürek yemiş kişiydi. İnsan içinde Ekrem'e olan zaafımı göstermesemde kapılar ardında her bir kelimesini yedirirdim adama. Ekrem tam konuşacaktı ki elimi kaldırarak onu durdurdum.

Kafamı biraz eğdim ve adamın gözlerine en sert bakışlarımı attım. "Yapmadığım şey? " Dedim ve devam ettim.

"Ne bu tavır boklarınızı toplamadığım için mi bu kızgınlığınız." Sözlerimle adam yerine sinmişti. Daha on sekiz yaşımda babamın yıllarca uğraşıp aldığı başkan makamını reşit olduğum an saniyesinde elinden almış ve genç yaşıma rağmen babama kıyasla daha iyi bir yönetim sistemi kurup bütün ipleri elime almıştım, bundan sebep beni tanıyanlar benden korkardı. Babamın gözlerini üzerimde hissettim ama ona bakmadım. Bu masaya her oturduğumda öfkelenir ama elinden bir şey gelmezdi. Kendi kanından olan canavara inanamazdı. Yıllarca kendimi aptal gibi göstermiş ve tehlikeli gözükmeyen bir çocuk imajı çizmiştim ve o buna kanmıştı.

Benim sevdiklerime gösterdiğim tarafım ile siyasette ki halim çok farklıydı. Sert sesim insanı korkutur ve yapmayacağı şeyleri yaptırırdı. Buraya sadece zorunluluktan gelmiştim ve konuyu uzatmak gibi bir fikrim yoktu.

"Küçücük olay için örgütü tehlikeye atamazsın." Babamın sözleriyle gözüm döndü. Sesini duymaya tahammülüm yoktu.

"Küçücük olay öyle mi? Senin küçücük olay dediğin bir günde ülkenin bir çok işçiyi ve öğrenciyi kaybetmesi demek!" Anladıkları dil buydu. Sadece insanların çektiği acılar değildi mesele. Ülke bir günde oldukça çok işçi ve öğrenci kaybetmişti. Ülkenin ekonomik büyümesini ciddi şekilde yavaşlatan bu durum, iş gücü kalitesini düşürür ve hane halkı gelirini azaltarak yoksulluğu artırırdı.

Bu konuşmadan oldukça sıkılmıştım.

"Buraya boş konuşmalarınızı dinlemeye gelmedim. Ben cumurbaşkanı olcağım. Eğer biriniz önüme engel koymaya kalkarsanız. Bütün ailenizi ve sevdiklerinizi öldürür ardından işkence çektirerek sizi öldürürüm." Söylediklerim arasında sadece öldürme kısmı yalandı. Ben insanları öldürmezdim ve bunu kimsenin öğrenmesine de gerek yoktu. İnsanların zaaflarını bulup onları zaaflarıyla kullanmak benim için çocuk oyuncağıydı. Ama kimsenin bu bilgiyi öğrenmesine gerek yoktu.

Can almak sadece Allah'a mahsustur.

Bu çizgiden çıkmazdım zira bende kuldum. Kulu kuldan üstündün kılan yoktu bu dünyada. Güç oyunları ve kontrol üstünmüş gibi göstersede öyle değildi. Hepimiz kulduk ve hepimiz ölecektik. O zaman bir üstünlük kalacak mıydı? Kalmayacaktı. Bana yanlış yapan kişilerin sevdiklerine zarar vermek aptallıktı zira suçsuz birine acı çektirmek benim işim değildi. Bana karşı suçu olan kişinin sevdiklerini alır, ölü olarak gösterir onları yurtdışında tutardım. Adam onların mezarında ağlarken, sevdikleri yaşıyor olurdu çünkü benim lügatimde suçsuza ceza olmazdı.

Yavaşça yerimden kalktığımda benimle beraber herkes kalktı. O sırada hâlâ masada oturmakta olan ve kaşları çatık bir şekilde telefonda bir şeye bakan Ekrem gözüme çarptı. Sinirli bir sekilde bir şey okuyor gibi gözüküyordu. Bir adım atıp elimi omzuna koyup çektiğimde gerçek dünyaya döndü ve hızlıca ayağa kalktı. Ben sakin adımlarla kapıya ilerlerken yanımdaki adam hızla çıkışa ilerleyip kapıyı parçalamak istiyor gibiydi ama yinede bana ayak uyduruyor ve yavaşça beni takip ediyordu. Kapıya ulaşıp çıktığımız an önümü kesmiş ve elindeki telefon ile bir video açmıştı.

"Sünniler alevilere saldırmış üstlerine kurşun yağdırmış. Alevileri istemiyorlarmış bu ülkede." Sinirden bir kahkaha attı.

"Tabii yersen." Dedi.

Karşımdaki adam sinirden saldıracak yer arıyorken elindeki telefonu çekip aldım ve videoya dikkat kesildim. Bir grup adam taksiden inip genellikle alevilerin yaşadığı mahalleye ateş açıyordu. Sinirden elimdeki telefonu sıkmamak için telefonu cebime attım çünkü karşımdaki herife bu telefonu vermek do

ğru bir karar gibi durmuyordu. Emindim ki telefonu fırlatacaktı. Sinirden başım ağrırken parmaklarımı şakağıma bastırdım. İşte bu kötü haberdi.

Bölüm sonu

1 yorum