Defne ile Efe birbirlerine baktılar.
Gece saat ikiydi.
Kapı zili bir kez daha çaldı.
Ding... Dong...
Efe yavaşça kapıya yöneldi.
"Ben bakarım."
Defne ise mektubu elinden bırakmadı.
Kapı açıldığında karşısında yaşlı bir kadın duruyordu.
Üzerindeki mont sırılsıklamdı.
Yağmur altında uzun süre yürümüş gibiydi.
Kadın titreyen sesiyle konuştu.
"Defne Yılmaz burada mı?"
Efe şaşkınlıkla cevap verdi.
"Evet... Buyurun."
Kadın içeri girdi.
Defne onu görünce tanımadı.
"Affedersiniz... Siz kimsiniz?"
Kadın çantasından eski bir fotoğraf çıkardı.
Fotoğrafta küçük Defne, Aras ve anne babaları vardı.
Fotoğrafın köşesinde ise aynı kadın gülümsüyordu.
Defne şaşkınlıkla ayağa kalktı.
"Bu... Bu fotoğraf sizde ne arıyor?"
Kadın gözlerini Defne'ye çevirdi.
"Çünkü ben o gün oradaydım."
"Annenizin en yakın arkadaşıydım."
Defne'nin nefesi kesildi.
"Benim adım..."
"Nermin."
Kadın devam etti.
"Yıllardır sizi bulmaya çalışıyorum."
"Ama Aras izin vermedi."
Defne şaşkınlıkla sordu.
"Ağabeyim mi?"
"Evet."
"Ölmeden birkaç hafta önce bana geldi."
"'Bir gün Defne'nin bir oğlu olursa...' dedi."
"'İşte o zaman ona git.'"
Defne ile Efe birbirlerine baktılar.
Bir kez daha...
Aras, yıllar öncesinden geleceği planlamıştı.
Nermin çantasından küçük, kadife kaplı bir kutu çıkardı.
"Bu da onun bana bıraktığı son emanet."
Defne kutuyu eline aldı.
Kapağını açtığında içinde eski bir kolye vardı.
Kolyenin ucunda küçük bir yağmur damlası sembolü bulunuyordu.
Altında ise katlanmış minicik bir not vardı.
Defne notu açtı.
Aras'ın el yazısıyla tek bir cümle yazıyordu:
"Yağmur ne kadar uzun sürerse sürsün... Güneş, doğru zamanı bekler."
Defne gözyaşlarını tutamadı.
Tam o sırada salondan küçük Aras'ın ağlama sesi duyuldu.
Defne hızla odasına koştu.
Bebeğini kucağına aldı.
Bebek bir anda sustu.
Defne, oğlunun yüzüne bakarken usulca gülümsedi.
"Belki de..."
"...Ağabeyim gerçekten hiç gitmedi."
Efe kapının önünde duruyor, masadaki mektuba bakıyordu.
Çünkü mektubun henüz yalnızca ilk sayfası okunmuştu.
Ve Aras'ın söyleyecekleri daha bitmemişti.