Hayatımın belki en sessiz noktasıydı şu an bulunduğum zaman dilimi. Zamanın kapısından geçip zamanı durdurmak istediğim andı şu an. Tarifi mümkün olmayan, çıkış yolu görünmeyen bir andı. Gelecek zaman ile geçmiş zaman arasındaki şimdiki zamandı, bir köprüydü her şeye uzanan. Anlamadığım, anlamlandıramadığım ve belki anlatamayacağımdı. Sonsuzluk gibiydi ama sonu vardı, farkındaydım. Belki ilk defa sonunun olmasını istemiyordum. Kapılmştım çoktan sonsuzluk büyüsüne, gitmek istemiyordum. Kalmak istiyordum burada, bu anda. Bitmesin istiyordum. Ben bazı şeyleri çok istiyordum. Olmaması gereken şeyleri...
Sözlerin sustuğu; kalbin aynası gözlerin, hislere dokunan bakışların konuştuğu bu diyara ilk defa rast gelen ben virgülle sıraladığım, noktalarla bitirdiğim isteklerimin arkasına üç nokta koymak durumundaydım çünkü şu içinde bulunduğum vaktin bir hesabı vardı. O üç nokta bana bu ânın olmaması gerektiğini anlatıyordu ama ben ardı ardına sıralanan üç noktacığın sözünü dinlemiyordum. Dinlemem gerekiyordu, her şeyden önce duymam gerekiyordu ama duyamıyordum. Sağır olmuştum ve kulaklarım ancak bu ânın etkisinden çıkınca benimle kaldığımız yola devam edebileceklerdi. Peki ben nasıl çıkacaktım bu sihirli zamandan? Çıkmam için kulaklarımın duyması, gözlerimin gerçeği görmesi gerekiyordu ama olmuyordu.
Bir çift kahverengi göz beni bu vahim duruma nasıl düşürmüştü? Toprağı anımsatan bu gözler bana bilmediğim, hiç koklamadığım bir çiçeği anlatıyordu sanki. Çiçeğin toprağı o kahverengi hareler gibiydi, peki ya o çiçeğe suyunu kim vermişti? Bir yağmur damlası yeter miydi? Zannetmiyordum. Bulutların ağlaması gerekti önce yağmur damlalarının oluşması için. Damlalar birleşince de yağmur suyu oluşurdu. İşte o suydu bu nahif, letafet dolu çiçeğin büyümesine vesile olan. Toprakta yetişen, suyla büyüyen bir çiçeği anlattı kahverengi hareler ve yağmur damlası çiçeğin yaprağına düştü.
"Hu hu, Yağmur."
Tuğba'nın seslenmesiyle girdiğim fısıltılar ormanından elimde toprak kokulu bir çiçekle çıktım. Bu ormanın gizi, kahverengi toprak örtüsüyle örtülmüştü, çözmeye ne hacet? Bulmaya lüzum yok, yağmurun meltemi esiyor her yanda. İstese bulur, anlar onu. İstemek lazım, saklanmak olmaz kayıp ormanın dört köşesine. Gerçek gizin en kayıp olan yerinde bulunmaz. Aramak gerek onu, kaybetmemen gerek elinden.
Hani çıkmıştım o ormandan, o gizli bahçeden? Çıkmıştım evet ama ruhum orada kalmıştı düşüncelerimle beraber. "Şşt! Kime diyorum, alo?"
Gözlerimi ondan çekip Tuğba'ya baktım. "Ne?" dedim anlamayarak.
"Ohoo sabahtan beri sesleniyorum ama duyan yok ki." diye homurdandığında verebildiğim tek cevap "Duymamışım." oldu.
"Ben de onu diyorum ya." dedi göz devirerek. "Âşık falan oldun herhalde. Leyla misalisin mübarek."
"Ne aşkı ya, bir an dalmışım sadece." diye çıkıştım ithamını kabul etmeyerek.
"Normalde erkeklerle göz göze gelmemeye bile dikkat eden sen bu sefer ne olduysa alamadın bakışlarını. Artık ne olduysa?"
Son cümlesini imayla gülerek söylemişti ama hayır dediği gibi bir şey yoktu, olamazdı. Sadece onu burada görmeyi beklemiyordum ve şaşırmıştım. Şaşkınlığımla da bir an nefsime uymuştum o kadar, ilerisi yoktu. Ona baktığım sürede aklımdan geçenler de tamamen o ânın büyüsüne aitti ve hayaldan ibaretti, aşkla falan ilgisi yoktu.
Tuğba'ya cevap vermek için ağzımı açmıştım ki hoca geldi ve ben kelimelerimi yutmak durumunda kaldım. Aman canım, ne anlarsa anlasındı. Sonuçta doğru birdi değil mi?
***
Üniversitenin ilk günü bitmişti sonunda. Hocalar fazla bir şey işlememesine rağmen üstümden bir tren geçmiş gibiydi. Allah'ım bu nasıl bir yorgunluktu? Hayır derslerden adam akıllı bir şey anlamamıştım ki yorgunluğuma değecek bir şey olsun.
Üniversite çıkışında Tuğba'yla beni Fikret abi almıştı ve eve geçmiştik. Korumaların olması ve bir yere gittiğimizde sürekli peşimizde olmaları sinirimi bozsa da buna katlanmak mecburiyetindeydim.
İkindi ezanı okunduğunda uzandığım yatağımdan kalkıp sessizce ezanı dinledim ve ezan bittiğinde abdest almak için banyoya adımladım. Namazımı kıldıktan sonra yatağıma uzandım ve düşünmeye başladım. Ben kimdim, neden vardım ve neden yaşıyordum? Bu dünyaya sadece zevklerim için mi gelmiştim? Hayır, bir amacı vardı yaratılışımın, bir nedeni vardı benim ben olmamın. Neydi o neden? Kulluk etmekti, şükür etmekti. Peki ne kadar yapıyordum bunu, ne kadar başarabiliyordum? Cevapsızdı.
"Ne düşünüyorsun öyle?" Tuğba'nın sorusuyla düşünmeye ara verdim ve ona döndüm. "Kendimi sorguluyorum neden bu dünyadayım diye."
"İsyan boyutunda değil, değil mi?" dedi şaşırarak ve olmasını istemeyerek.
"Hayır tabi ki." diyerek reddettim cümlesini. "Sadece enfüsi tefekkür ediyorum."
"O ne ki? İlk defa duyuyorum." dedi merakla. Sonra kendini açıklamak istemiş olacak ki "Yani tefekkürün düşünmek olduğunu biliyorum ama enfüsi tefekkür ne bilmiyorum." dedi.
"Kendimizle, iç dünyamızla, bize verilenlerle ilgili düşünmek. Mesela gözünü düşünüyorsun. Diyorsun ki Allah bu gözü bana neden verdi, nasıl kullanmam için yarattı? Ya da mesela ahvalini, ahiretini, neden yaratıldığını düşünüyorsun benim az önce yaptığım gibi. Bunlar enfüsi tefekküre giriyor, bir de afaki tefekkür var. Dış dünyayla ilgili düşünmek yani. Allah'ın yarattığı diğer şeyleri düşünüyorsun burada. Mesela diyorsun ki arı Allah'ın ona verdiği mükemmel imkânlarla çiçekten bal yapıyor. Çiçeği, arıyı, balı yaratanın Allah olduğunu kavrıyorsun ve bunun üzerine düşünüyorsun." diye açıklamaya çalıştım bildiklerimi. "Ben sana kısaca özetledim ama sen yine de araştır, bu bilgilerle kalma." diye uyarmadan da edemedim.
"Yok kalmam." diye yanıtladı beni. "İnsan araştıran, düşünen bir varlık olmalı. Herkes bir şekilde bir şeyleri düşünüyor ama araştırmayı çoğumuz yapmıyoruz. Bu yüzden de yanlış bilgilerimiz ve eksiklerimiz dağ kadar. Biz insanı, hayvanlardan ayıran en büyük özellik düşünme yetisi ve beraberinde gelen öğrenme isteği. Düşünmedikten ve araştırmadıktan sonra insan olmamızın ne önemi var ki?"
"Aynen öyle." dedim başımı sallayarak ve ekledim. "Herkes düşünüyor ama herkes O'nun kudretini tefekkür edemiyor maalesef ki. Genelde düşündüğümüz şeyler dünyalık oluyor ama bizim önce kendimizi sorgulamamız gerekiyor. İnşallah bunu yapabilenlerden oluruz."
"Âmin inşallah."
"Biz eve geleli bir saat oldu ama Ebrar ve Sahra daha gelmedi. Nerede kaldılar ki?" dedim merakla karışık bir endişeyle.
"Ay ben sana söylemeyi unuttum. Ebrar'ın çarşıda birkaç işi varmış, onları halledip geleceklermiş."
"Ne işi varmış acaba hanımefendinin? Sanki dün çarşıya çıkmadık." dedim gözlerimi devirerek.
"Bilmiyorum, bana bir şey söylemedi. Gelince sorarsın."
"Öyle yaparım." dedim dediğine katılarak. "Namazını kıldın mı?"
"Şimdi kılacaktım, n'oldu da?"
"Kıldıysan yemek hazırlayalım onlar gelene kadar diyecektim." dedim yataktan kalkarken. "Ben mutfağa geçiyorum, sen de namazını kılınca gelirsin olur mu?"
"Olur, olur. Bugün mutfak sırası kimdeydi?"
"Sahra'da. Şu an burada olmadığı için biz yapacağız mecbur."
"Gelmelerini beklesek, birazdan gelirler zaten." dediğinde üşendiğini anlamıştım.
"Ben açlıktan ölüyorum, bekleyemem onları." dedim sabırsızca. "Sen de üşengeçliği bırak da gel yanıma."
"Of tamam."
Yemek yiyip mutfağı topladıktan sonra odama geçtim. Masama geçip kitap okumaya başladım ama yorgunlukla geçen bir günün ardından yanlış bir seçimdi. Zira okuduğumdan bir şey anlamıyordum, her cümleyi defalarca okuyordum ve bu sinirimi bozmuştu. Kitabı sinirle kapattığımda kendime kahve yapıp beni dinlendirecek olan Kuran'ı okumaya karar verdim.
***
"Ee nasıl geçti ilk gününüz?" Ebrar'ın sorusuyla ona döndüm. Hepimiz bizim odaya toplanmış, sohbet ediyorduk.
Tuğba hayattan bıkmış ses tonuyla "Normaldi, sıradan bir gündü işte. Seni sormalı?" dedi.
"Benim de aynı." dedi ve ofladı. "Not almaktan ellerim kırıldı, kimse de demiyor ki 'Yazık bu garibanların ilk günü ders işlemeyelim.' diye."
Sahra "Onu lisede bile yapmıyorlardı, üniversitede mi yapacaklar?" dedi ardından.
"Aynen." diye katıldı Tuğba. "Bize lisede acımayan hocalar burada hiç acımaz. Senin günün nasıldı?" dedi Tuğba esnerken. Sorusunun hitabı Sahra'ydı ve anlaşılan bugün çok yorulmuştu benim gibi.
"Kendinden hallice diyelim."
"Ulan birimizin de günü iyi geçsin be." diye yakındı Ebrar.
Ardından "Yağmur kuşum sen hiç sohbete katılmadın, iyi misin?" dedi endişeli sesiyle.
"Bilmiyorum Ebrar, kafam karışık." diye yanıtladım. Hâlâ gece gördüğüm rüyanın etkisindeydim ve bu kafamı karıştırıyordu. Mesela o adam kimdi ve neden yanımdaydı?
"Hangi konuda? Yine aynı mesele mi?" dedi Ebrar evlatlık oluşumu, annemin ve babamın ölümünü kastederek. Tam ağzımı açıp cevap veriyordum ki Tuğba "Ben o kafa karışıklığını biliyorum da neyse." dedi imayla. Sabahki olayı kastettiğini anlamıştım ama saçmalıyordu.
"Daha ne kadar saçmalayacaksın Tuğba?" dedim çıkışarak. "Öyle bir şey yok diyorum, hem olsa niye söylemeyeyim?"
Ebrar "Ne oluyor ya? Ben bir şey anlamadım." dediğinde Tuğba "Anlamayacak bir şey yok, Yağmur âşık oldu hepsi bu." dedi.
Dediğine şaşırarak "Olmadım." diye reddettim onu.
"Bal gibi de oldun." dedi inatlaşarak. "Olmadıysan çocuğun gözlerine neden o kadar uzun baktın o zaman? Ayrıca o da sana öyle bakıyordu."
"Nasıl?" diye sorduğumda aldığım cevap kalbimin teklemesine sebep oldu. "Büyülenmiş gibi işte."
Yok daha neler, diye geçirdim içimden ama kalbimin teklemesine anlam verememiştim. Böyle bir cevabı beklemiyordum, ondan teklemişti bence. Evet, evet kesin ondan teklemişti.
"Bir dakika, bir dakika ben doğru mu duydum? Allaaah, yakında düğünümüz var!" dedi Ebrar sonunu uzatarak. Öyle bir şey yok desem de her şeyi abarttığı gibi bunu da abartıyordu.
"Aynen Ebrar o kadar yakın ki anlatamam sana(!). Saçmalamayı keser misiniz artık?" dedim sinirle ve ne olduğunu açıklamaya çalıştım. "İkimiz de birbirimizi orada görmeyi beklemiyorduk, haliyle şaşırdık ve şaşkınlığımız gözlerimizle sonuç buldu o kadar. Evet ona o kadar uzun bakmamam gerekiyordu ama şaşırınca gözlerimi çekemeyip nefsime uydum. Allah affetsin." dedim pişmanlık akan sesimle.
"Nasıl yani siz daha önceden tanışıyor muydunuz?" diye sordu Tuğba şaşkınlıkla.
"Tam olarak değil." diye cevapladım. "Evlatlık olduğumu öğrendiğim gün üzüntüden bayılmıştım ve hastaneye o götürmüştü. Sonrasında da mezarlıkta karşılaşmıştık. Tamamen tevafuk eseri yani onunla görüşmüşlüğümüz, öyle tanışmışlığımız falan yok."
"Öğrenirsin kuzum dert etme. Hatta soyadı soyadın olur, belli mi olur?" dedi Ebrar ve bir kahkaha patlattı. Ardından Tuğba da ona katıldı. Sahra ve bense onlara kafayı yemiş bunlar bakışları atıyorduk.
"Ha ha çok komik(!). O kadar komik ki gülmekten yarıldım(!)." dedim sinirle. "Neymiş âşık olmuşmuşum, yakında düğünüm varmış falan. Hangi dünyadasınız söyleyin de geleyim."
"Gerçekler dünyasında." diyen Tuğba'ya göz devirdim. Ebrar kahkahasını durdurduğunda bana iri açılmış gözleriyle baktı. "Oha, bir dakika! Benim eniştem o mu şimdi? E yuh yani." dediğinde Tuğba "Sen nereden tanıyorsun?" diye sordu.
"Nereden tanıyacağım ayol? Yağmur'un bayıldığı gün hastanede görmüştüm canım enişteciğimi."
"Bu konuyu kapatsanız mı artık?Olmayan şeyleri olduruyorsunuz ve bu durum sıkmaya başladı." dediğimde Tuğba "Elbet bir gün kabul edeceksin âşık olduğunu Yağmur. O zaman göreceğim ben seni." dedi.
İçimden sabır dilenirken Sahra'ya "Şunlara bir şey de lütfen, benden bir şey anlamıyorlar." dedim. Sabahtan beri suskun olan Sahra'nın içten içe bana katıldığını hissediyordum ve öyle olmasını diliyordum.
"Kızın üstüne gitmeyin bu kadar." dedi Sahra dediğimi dikkate alarak.
"Bir anlık gafletle bakmış olabilir, siz her baktığınıza âşık mı oluyorsunuz? Aşk bu kadar basit bir şey değil, öyle her yakışıklı bulduğunuza âşık oldum diyemezsiniz. Bu aşkın tabiatını bozar çünkü aşk nedenini bilmeden sevmektir ve âşık olduğun kişi sen öyle baktığın için yakışıklıdır. Sen bakmasını bilmeden görürsen bu sadece hoşlantı ya da etkilenme olarak kalır, aşka dönüşmesi için doğru bakmak gerekir. Hadi diyelim Yağmur gerçekten âşık olmuş ve bunu kabul etmiyor olmuş olsun. Siz böyle yapınca onun kabul etmesini sağlamıyor aksine onu bunaltıyorsunuz. Eğer âşık olduysa zaten zaman her şeyi yoluna koyar. Zamanla o da anlar âşık olduğunu o yüzden abartmayın ve kıza takılmayın."
Sahra'nın dediklerine tamamen katılıyordum. Kız resmen içimdekileri ortaya dökmüştü, iyi ki de dökmüştü yoksa bu konu uzayıp gideceğe benziyordu.
Ebrar "Ay tamam sustuk. Size hiç takılmaya gelmiyor." dedi bıkkınlıkla. Sahra'yla bu cevaba sadece göz devirmekle yetindik. Sahra sözü tekrar devraldığında "Senin kafan niye karışıktı? Bir şey mi oldu?" dedi bana hitaben.
"Gece bir rüya gördüm annem ve babamla ilgili, o biraz kafamı kurcaladı. Etkisinden çıkamadım hâlâ." dediğimde Ebrar "Ah kıyamam kuzum benim." diyerek sarıldı bana. Ben de kollarımı ona doladığımda "Ne yapacağım ben bu acıyla?" dedim fısıldayarak.
"Sabredeceksin kuşum, sabredeceğiz." dedi sırtımı sıvazlarken. Ondan ayrıldığımda dolu olan gözlerim gözlerine dokundu ve "Sabredeceğiz." dedim usulca.
Tuğba "Biz senin her zaman yanındayız." dedi ve destek olmak istercesine elimi tuttu. "Başımıza, başına ne gelirse gelsin hepsini beraber aşacağız. Birlikte gülüp birlikte ağlayacağız ama her zaman ayakta kalacağız. Birimiz tökezlediğinde hepimiz sarılacağız ona ki ayakta kalabilsin, düşmesin." dedi ve sarıldı. O sarılınca Ebrar ve Sahra da sarıldı aynı dediği gibi. Dolu olan gözlerimden bir damla yaş Tuğba'nın omzuna düştü.
Söze Sahra girdiğinde "Ayakta kalacağız çünkü düştüğümüzde bizi Allah ve bizden başka kaldıracak kimse yok." dedi hâlâ sarılı dururken. "Hayatımız yerlerinden oynayacak belki ama biz hep böyle birbirimize tutunacağız ve asla pes etmeyeceğiz. Pes edersek bu yaşam savaşını kaybedenlerden oluruz ve ruhlarımızın üstüne toprak atılır. Bu yüzden hep dimdik duracağız, ruhumuzu öldürmeyeceğiz."
Kendimi şu an hiç olmadığı kadar güçlü hissediyordum. Hepsi bana destek çıkmış, elimden tutmuşlardı ve düşmemem için ellerinden geleni yapacaklardı. İyi ki böyle dostlara sahiptim, iyi ki... Allah hepsinden razı olsundu.
"Hepinize çok teşekkür ederim." diye fısıldadım gözlerim dolu dolu. "İyi ki varsınız, iyi ki yanımdasınız ama biraz daha sarılırsak boğulacağım." dedim ve kollarından kurtuldum.
"Teşekküre gerek yok, biz yapmamız gerekeni yapıyoruz sadece." dedi Sahra güç veren sesiyle. Hüzünlü bir tebessüm yolladım ona. Öyle bir tebessümdü ki bu onların varlığının mutluluğunu ve içimdeki acının hüznünü taşıyordu.
Tuğba "Sen de iyi ki varsın. Az önce biraz üstüne gittik kusura bakma." dediğinde "Önemli değil." dedim buruk bir tebessümle.
"İyi ki varız tabi." dedi Ebrar gururlu bir tavırla. "Biz olmasak şu yüzündeki buruk tebessüm olur muydu hiç? Ne buruğu yüzünde tebessüm gezmezdi bir kere be. Bir de diyordu ki 'Sizle aynı evde kalarak sizi tehlikeye atıyorum, acaba kalmasak mı?' "
Beni taklit etmeyi ihmal etmese de haklı olan bendim. Onları tehlikeli girdabın içine atıyordum sonuçta.
"Haksız da değilim ama. Sonuç olarak hayatım tehlikede ve siz-" sözümü Tuğba kesti.
"Ve biz de o tehlikenin içinde olsak da seni yalnız bırakacak değildik. Tabi ki senin yanında olup, destek çıkacağız. Ayrı kalmak bize yakışır mı?"
"Aynen." dedi Ebrar. İkisinin gözlerine minnetle bakmakla yetindim. Zira gözler her şeyi yalansız bir biçimde ele verirdi sözlere gerek kalmadan.
Sahra "İlk tanışıp konuştuğumuzda kendimi sizin aranızda bir hiçmiş ve fazlalıkmış gibi hissediyordum." diye söze başlayınca duygusal bir konuşma yapacağını anlamıştım ve onu dikkatle dinlemeye koyuldum.
"Aslında bu size özel değildi, hayatım boyunca hep böyle hissettim ben. Doğru düzgün arkadaşımın olmamasından kaynaklı sanırım ama şu an sizinle tanıştığıma o kadar memnunum ki anlatamam. O kadar iyisiniz ki arkadaşınız için tehlikeleri bile göze alıyorsunuz. Sizinle tanışmadan önce arkadaş ilişkilerinin hep çıkar üzerine olduğunu ve hayatta her zaman ruhunda iyilik barınmayan sadece kararmış bir kalbe sahip olan insanlar var sanırdım ve bu yüzden insanlardan, insanlığın genelinden nefret ederdim ama siz bana bunu aştırdınız. Teşekkür ederim içtenliklerimle." dediğinde gözleri dolmuştu fakat yüzünde çok güzel bir gülümseme vardı.
O an içimden ona sarılmak geldi ve arkadaşsızlığın belini bükecek şekilde sarıldım ona. Ben sarılınca Ebrar ve Tuğba da sarıldı. Az önce onların bana sarıldığı gibi şimdi topluca biz Sahra'ya sarılıyorduk ve bu his çok güzeldi. Ayrıldığımızda Sahra dolu dolu olan bal rengi gözleriyle her birimize ayrı ayrı baktı ve o an gözleriyle bize "İyi ki varsınız." dedi adeta.
Duygulu bir sesle söze tekrar girdiğinde "Şu an bunu neden söyledim bilmiyorum ama sanırım hislerimin ve düşüncelerimin daha fazla içimde kalmaması gerekiyormuş." dedi ve devam etti.
"İnsan düşüncelerini ve hislerini paylaşmaya yatkın bir varlıktır aslında ama bu onu anlayan kişiler olduğunda geçerli oluyor, öyle boş duvara anlatır gibi anlatınca tüm geçerliliğini yitiriyor zaten. Umarım siz anlayanlardan olursunuz. Gerçi kimse kimseyi tam mânâsıyla anlayamaz. Birini anlamak için onun yaşadıklarını yaşamanız gerekir, yaşamadığınız sürece de sadece anladığınızı sanırsınız ama aslında anlamazsınız. Bu yüzden sözümü geri alıyorum ve yenisini ekliyorum. Siz beni anladığınızı sanın çünkü sanmak bile büyük bir lütuf. En azından hiç anlamamaktan daha iyi bir seçenek."
Sözlerinin bitiminde az önce benim yolladığım gibi hüzünlü bir tebessüm yolladı bize, ben de seve seve tuttum tabi. Çünkü bugüne kadar yalnız kalan bir insanın yorgun tebessümünü tutmamak ayıp olurdu ve tebessüme saygısızlık olur, ona sevgisizlik verirdi.
Tuğba "Senin bu harikulade ve kırılmış sözlerinden sonra nasıl konuşacağımı bilmiyorum ama denemeye çalışacağım." diye söze girdi Sahra'nın sözlerine karşılık.
"İlk öncelikle gerçekten insanlar fazla kötüler. İki yüzlü, yalancı, umursamaz, bencil olan ve iyilikten, incelikten anlamayan insanlar varlar maalesef ki ama onlar olduğu kadar kalplerinde iyilikten başka bir şey bulunmayan, ince ruhlu, Allah'ın yoluna baş koymuş insanlar da var. Bu yüzden insanlığın genelinden nefret etmek çok sığ bir düşünce tarzı, senin de bu düşünceyi aştığına çok sevindim açıkçası. Ha bu arada canlıların haklarını tanımayıp öldüren, taciz veya tecavüz edenleri "kötü insan" grubuna katmıyorum çünkü onlar insanlıktan çıkmış haldeler. İkinci meseleye gelecek olursak onu da bize Ebrar anlatsın." dedi topu Ebrar'a atarak.
"Normalde sırf topu bana attığı için anlatmazdım da senin için anlatayım Sahra aşkım." dedi Ebrar gülerek. "Yanlış duymadıysam sen teşekkür ettin. Bir daha duymayayım böyle bir teşekkürü yoksa kızarım. Neden kızarım onu da söyleyeyim, çünkü ortada teşekkürlük bir durum yok. Ne kadar açıklayıcı bir cevaptı öyle değil mi(!)? Neyse asıl nedenini hemen açıklıyorum. Biz kendimiz gibi, olduğumuz gibi davrandık; daha ötesinde bir şey yapmadık. Bu yüzden teşekkür kelimesini sözlerinden kaldırıyorum senin Yağmur'da kaldırdığın gibi. Üçüncü meseleyi de Yağmur anlatsın, benden bu kadar." dedi anlatırken değişik değişik hallere girerek. Son cümlesini söylerken göz kırpmıştı salak şey.
"E ben devralayım sözü madem." dedim Ebrar'ın sözüyle. "Son dediklerinde o kadar haklısın ki. İnsan aslında her zaman birilerini anladığını ya da birilerinin onu anladığını sanıyor ama öyle değil dediğin gibi. Hislere dokunmak, onları yaşamadan bilmeye çalışmak fazla imkânsız ve biz bunu mümkün kılmaya çalışıyoruz garip bir şekilde. Bizi en iyi Allah'ın ve kendimizin anlayacağını unutuyoruz. Umarım bir gün unutmadan yaşarız." dediğimde "Umarım." dedi Sahra ve gülümsemekle yetindi.
"Ee anladığımı sanmış mıyım?" diye sordum Sahra'ya hitaben. Gülümseyerek devam ettim. "Bu arada az önce yolladığın hüzünlü tebessümünü tuttum haberin olsun."
"Anladığını sanmışsın." diye cevapladı beni. Mutlulukla gülümserken "Ben de seninkini tutmuştum, ödeşmiş sayılırız." dedi.
Bir yarım saat daha sohbet ettiğimizde saat gece on iki olmuştu. Ebrar "Bu gece uyumayıp depoyu patlatalım." dese de ben feci şekilde yorgun olduğum için bunu kabul etmemiştim. Bu saate kadar zar zor dayanmıştım, gece uyumamaya dayanamazdım.
Namazı erkenden kılmanın rahatlığıyla yatağıma girdiğimde uykusuzluktan ve yorgunluktan öldüğüm halde uyuyamamıştım. Düşünceler beynimi istila etmiş, vicdanım susmamıştı. Kızların dediği ihtimalin olması kaç ihtimaldi?
Yok canım, daha neler?
Ama kabul etmeliyim ki o an farklı hissetmiştim.
Saçmalama Yağmur, sadece şaşırdığın içindi.
Sadece şaşırdığım içindi, evet. Ben niye bunu düşünüyorum ki gece gece?
Çünkü gözleri aklına geliyor Yağmur.
Neden geliyor? Normal kahverengi bir göz işte. Çok saçma. Oof! Hepsi ona baktığım için oldu, boşu boşuna günaha da girdim aferim bana. Yarabbim senin yarattığın gözle harama baktım, ruhumu yaraladım. Sen affeyle, günahlarımı bağışla.
