Onu gördüğüm günün ardından altı ay geçmişti. Zaman aşk kapısının kilitini kırmıştı ve ben de açmıştım ardına kadar, sonsuzluğa kadar belki de. Bu sefer aşkı reddetmiyordum çünkü kalp yalan söylemezdi, anlamıştım bu zamanda. Kalbi susturmaya çalışmak fayda etmezken kahverengi gözler aklıma kazınmıştı. Bir bakış her şeyi değiştirebiliyordu; değiştirmeseydi bu hüzünlü yağmurun toprağa olan etkisi hiç çiçek açtırır mıydı?
Toprak Yıldırım.
Mahvolmuş hayatıma dahil olan bu ismin ismimle uyumu ve benim onunla göz göze gelip gözümü alamadığım gün düşündüklerimin ikimizin ismini tamamlıyor oluşu inanılır gibi değildi. Sahi inanılacak tarafı var mıydı yoksa bu sadece bir tevafuk muydu? Hangisinin olmasını istiyordum ki? Sanırım inanmak istiyordum bir şeylere. Tekrardan yaşayabilmek istiyordum her şeyden önce.
İçimdeki depresif duygu durumu gülsem de gitmiyordu son altı aydır. Günden güne ölüyordum ve artık yaşamaya inanmak istiyordum. İçimde beni yakıp kavuran bir acı vardı ve dinmiyordu. Sadece güldüğüm zamanlarda gizleniyordu ama asla benden gitmiyordu. Gidecek miydi bilmiyordum. Her acı geçmezdi, sadece alışılırdı. Peki ben alışabilecek miydim ölümün sıcak nefesine? Ailemin yattığı toprağın soğukluğuna alışabilecek miydim? Bu soruların cevabını hiçbir şekilde veremiyordum. Bilinmezliğin kollarında ben de ölüyordum ama yaşayan ölü konumundaydım. Yaşamak sadece nefes almaktan ibaretse ölüden farksız olunuyormuş ve gülmek de uyumak da bir şeye yaramıyormuş. Bunu anlamak acılarını baki kılıyormuş insana ve geçmişteki kendini özletiyormuş.
Orhan içeriden üç ay önce çıkmıştı ama ses seda yoktu. Bu beni daha çok korkutuyordu. Her an ortaya çıkabilme ve bir şeyler yapabilme ihtimali kafamdan çıkmıyordu. Amcam beni korumaların olduğu gerçeğiyle sakinleştirmeye çalışsa da korkularım azalmıyordu. Aklımda türlü türlü senaryolar kuruyordum ve bunların gerçek olabilme ihtimalini düşündükçe her şey kördüğüm oluyordu. Aklımı biraz olsun susturabilmeyi başarabilseydim keşke ama yapamıyordum. Aklım konuştukça ben susuyordum ve içimdeki sessizlik çığır açıcı bir boyuta geliyordu. Çok sık olmasada bazen oluyor uyuyamıyordum ya da uyusam bile kâbuslarım tüm bedenimi sarıyordu.
Bu gece de uyuyamadığım gecelere eklenmişti. Tavanla aramda kuvvetli bir bağ oluşmuştu ve bakışlarını benden esirgemiyordu. Sorun yoktu, ben de ondan esirgemiyordum zaten. Tavanla bakışırken duvarların üstüme geldiğini hissettiğimde yerimden kalktım ve çalışma masasına geçtim. Masa lambasını açtım ve Tuğba'yı uyandırmamak adına olabildiğince sessiz davranarak çekmeceyi açtım. İçinden kalemliğimi ve defterimi çıkartıp yazmaya başladım. Yazmak benim için bir çıkış yoluydu. Kendimi ne zaman çıkmazda hissetsem yazardım. İçimi kağıda dökebilmek anlatamadığım bir biçimde iyi geliyordu. İyi ki de geliyordu yoksa ne yapardım bilmiyordum sahiden.
07. 03. 2023
Gece saat 02.11
Kırılmış göğün yıldızlarda hayat verdiği gece merhaba. Beni biliyorsun, ben de seni biliyorum. Tanıyoruz birbirimizi acılarımızdan, hüzünlü sonbaharımızdan. Tanımasaydık hiç kaynaşır mıydık? Çoktan kaynaştık bile. Sana ve dünyanın kiri bulaşmamış bu beyaz sayfaya bir şeyler anlatacağım, beni duy olur mu? Ve sen eğer bunu okuyorsan sen de duy beni. Anla sesimi, çöz şu müphem içimi.
Düşünceler insanı öldürebilir veyahut diriltebilir. Mesela gece sen ateşi düşlesen ölürsün. Ateş seni yakar çünkü yıldızlar bir umut ipliği; ateşse geleceği söndüren bir cehennem. Sen ateşin külünde yanarsın, yandıkça öldürürsün içindekileri ve en sonda nahif kırılmış çiçekler açtıran ruhunu teslim edersin.
Şimdi bir de suyu düşle güzel gece. Gördün mü kırılmış da olsa nahif çiçekler açtırıyor sana? Seni yaşatıyor, ruhunu arındırıyor. Ölü ruhunu maviye boyuyor. Umut pırıltıları olan yıldızları yerleştiriyor tekrar sana. Siyah noktayı kül eden ateş maviye ulaşamıyor. Su ateşi söndürüp maviyi yayıyor her yöne. Bilinmez yönün kayıp pusulasını harekete geçiriyor ve geleceğin geleceğine olan inancı arttırıyor, sahiden gelir mi gelecek maviyle? Su inancı arttırıyor ama ben ateşin kül ettiği noktayım hâlâ, inanamıyorum. Tüm umudum sönmüş sanki hayata karşı, dirilemiyorum. Oysa su değil miydim ben? Yağmur suyuyum ama hayır bu hayata karşı olmuyor. Şu anki hüznüm, karmaşıklığım ve korkularım hayata olan inancımı, umudumu yitirmemi sağlıyor. Su olamıyorum, mavi benimle olmuyor. Sadece ateş var bende. Beni kül eden bir yangındayım ve su zinhar söndürmüyor.
Belki de benim yangınımı dindirecek olan topraktır. Su fayda etmiyorsa toprak söndürür belki ateşimi. Söndürür mü dersin gece? Söndürür demene ihtiyacım var. Ne ara bu kadar çok bağlandım bilmiyorum ama onda durulacağımı biliyorum. Söndür ateşimi yağmurun hüzünlü tarafının toprağa olan acıklı ama bir o kadar huzur kokan yanı. Döndür beni hayata toprak kokusu. Sen döndür ki ben tekrardan düşeyim sana. Yağmur olayım bulutların çığlıklarını taşıyan. Ama yine sen de durulayım. Sende dinsin fırtınam. Çiçek açtırsın sana benim rüzgarım, benim suyum.
Son paragrafı onu düşünerek yazmıştım. Konuyu ona nasıl getirdiğimi bilmesem de içimdeki hislerin vuku buluşuydu bu yazı. Kendimi biraz daha rahatlamış hissediyordum. Yazmak yine iyi gelmişti fakat onu ilk defa yazıyordum ve bu fazlasıyla garip hissettirmişti. O gün kızlarla konuştuğumuz aşk muhabbeti bir daha açılmamış, ben de hislerimi onlara söylemeye gerek duymamıştım.
Ona âşık olduğumu zar zor kabullenmiştim, bir de bunun üstüne konuşma yapmak istemiyordum. Aslına bakarsak onu düşünmek istemiyordum çünkü düşündükçe günaha giriyordum ve vicdanım sızlıyordu. Aklıma birdenbire düşmesinden günah yazılmasa da buna tetikleyici davranışlar yaparsam günaha girmiş olurdum ve bundan çok korkuyordum.
***
Doğru düzgün uyuyamadığım gecenin sabahı olmuştu ama ben ruhen ve bedenen fazlasıyla yorgundum. Bu yorgunluğum ne zaman geçer meçhuldu ama bir an önce geçmesini diliyordum. Geçmediği takdirde sanırım derslerime doğru düzgün odaklanamayacaktım şu anda da olduğu gibi. Fiziksel yorgunluğumun sebebi uykusuzluktu ve gece düşüncelerden gelmeyen uykum şimdi geliyor, uyuma isteğim artıyordu ama kararlıydım uyumayacaktım. Dersi dinleyebildiğim kadar dinleyecektim, not alamadığım yerleri Tuğba'dan alacaktım. Ders bitiminde ise kantine gidip bir kahve alacaktım ki uykumu biraz olsun açabileyim.
Hoca dersi bitirdiğinde Tuğba'ya "Hadi kalk da kantine gidelim." dedim. Yarım saatlik molamız vardı ve bu zamanda umarım uykumu açabilirdim. Tuğba yerinden kalkıp "Ne alacaksın?" diye sordu.
"Kahve." diye cevapladım. "Gece uyuyamadım ve şu an çok uykum var. Uykumu açmam lazım."
"Belli oluyor yorgunluğundan. Göz altların mosmor olmuş zaten."
"O kadar belli oluyor mu ya?" diye mırıldandım şaşırarak ve üzülerek.
"Yani, biraz."
Kantine geldiğimizde Tuğba "Ben şuraya oturayım sen al gel." dedi iki sandalyeli masayı göstererek.
"Sana da alayım mı?"
"Yok canım sağ ol."
Kantin sırasına geçiyordum ki başımın dönmesi ve gözümün kararmasıyla sendeledim. Muhtemelen uykusuzluktan olmuştu ara sıra olduğu gibi.
"İyi misin?"
Sesin sahibi kalbimin avuçları arasında olduğu kişiydi. Sesini duyduğumda, onu gördüğümde kalbimin atlı gibi koşturması tüm dengemi alt üst ediyordu. Başımın dönmesi, gözümün kararması tam geçti derken onun dengemi bozması nasıl bir işti?
"İyi gibi mi görünüyorum?"
Ne, bunu ben mi demiştim? Tamam ağlarken maalesef ki insanları tersliyordum ama şu an gözümde bir damla yaş yoktu. Onu terslemem kesinlikle tüm dengemi bozmasıyla alakalıydı. Ayrıca bu iki olmuştu, sayemde beni huysuz biri olarak bilecekti.
"Bu iki oldu."
Düşüncemin onun ağzından çıkışına şaşırarak bir anda yüzüne baktığımda gülümsediğini gördüm. Aman Allah'ım! Neden o kadar güzel gülümsüyordu ki? Sanırım kalbime inecekti ve ben bu sefer onun yüzünden bayılacaktım. Ayrıca neden gülümsüyordu? Ben ortada gülünecek bir şey göremiyordum.
Kendimi toparlayıp "Afedersin ama gülünecek bir şey göremiyorum." dedim anlayamadığım bir sinirle. Hatamı düzeltmek yerine daha da terslemem iyi olmadığımın bir kanıtıydı bence.
"Ben de kızaracak ve tersleyecek bir şey göremiyorum."
Sesinden bunu gülerek söylediği apaçık belliydi. Yanaklarımın alev topu olduğunu hissediyordum ki dediği cümle domates gibi kızardığımın göstergesiydi. Bir dakika, bir dakika! O bana mı bakıyordu yani? Daha önceki konuşmalarımızda dinine uyan biri olduğunu anlamıştım ama şu an bana bakmasına anlam verememiştim.
İçimden "Neyse ne canım." diye geçirerek bu saçma sapan konuşmamızı toparlamak adına "Ben şey... ııı... ben iyiyim ya. Yani sormuştun ya onun için dedim. Şey bir de ben bazen anlamadan insanları tersleyebiliyorum sanırım. Kusura bakma, yani bakadabilirsin ama bakma olur mu?" dedim ama keşke birazcık toparlayabilseydim, batırdıkça batırmak bu oluyordu galiba.
"Bilmem, olur mu ki?"
Yüzüne bakmasam da hâlen güldüğünü anlayabiliyordum ve bu çok sinirimi bozuyordu. Sinirle gözlerimi yüzüne çevirdiğimde gözlerindeki ifade tüm sinirimi alıp götürmüştü. Bir insan ne kadar güzel bakabiliyorsa o kadar güzel bakıyordu ve ben gözlerimi ondan alamıyordum. Kendime şu ânın günah olduğunu hatırlatsam da nefsime söz geçiremiyordum. Gözlerimiz birbirine kenetlenmiş gibiydi ama o benden önce davranıp gözlerini geri çektiğinde ben de bakışlarımı az önceki gibi omzuna yönelttim. Boğazını temizleyip konuştuğunda az önceki saçmalığıma cevaben "Önemli değil. İyi olmana sevindim." dedi ve ekledi. "Çıkışta seninle konuşmak istediğim bir konu var Yağmur. Müsaitsen Kafe Lakırtı'da buluşalım. Yalnız gelmek istemezsen arkadaşınla da gelebilirsin."
"Müsaitim buluşabiliriz, anlayışın için teşekkür ederim ayrıca."
"Rica ederim lafı mı olur? Çıkışta görüşmek üzere."
"Görüşürüz." dedim ve onunla konuştuğumuz süre zarfında aklımdan çıkmış olan kahveyi alıp Tuğba'nın yanına geçtim.
"Ooo sevda kuşu bir kahve alacaktın ama yârin senin peşini bırakmadı." dedi Tuğba gülerek.
"Ay Tuğba hiç çekemeyeceğim lütfen."
"Sanki bir şey dedim ayol, triplere bak." dedi cık cıklayarak. Sonra aydınlamış gibi "Bir dakika, bir dakika! Kız sen inkar etmedin, seviyorsun değil mi onu?" dedi heyecanla. Ebrar'ın yan çarıydı ama bir Ebrar değildi.
"Çıkışta Kafe Lakırtı'da buluşalım, dedi. Yalnız gitmem uygun olmayacağından benimle geliyorsun." dedim onu umursamayarak.
"Ulan biliyordum be." dedi coşkuyla. "Ta sana en başından demiştim seviyorsun diye." diye devam etti ve ekledi. "Bir şey diyeyim mi? Kesin sana evlenmek istediğini söyleyecek. Yoksa niye buluşmak istesin canım eniştem?"
"Ebrar gibi konuşuyorsun." diye homurdandım. "Hayır onunla takıla takıla ona benzedin diyeceğim de benimle takılıyorsun. Senin bana benzemen gerekmiyor mu ya?"
"Allah'ım nasıl da konuyu değiştirirmiş benim canım arkadaşım? Nasıl da utancından domatese dönermiş?"
"Hâlâ mı kızarık yüzüm?"
Sırıtarak "Evet." dedi ve ekledi. "Yalnız eniştem sana çok güzel bakıyordu be. Ne konuştunuz anlatsana."
"Tuğba sabrımı zorlama istersen." dedim sinirle. "Anlatmıyorum bir şey çünkü bilmen gerekmiyor."
Sahte bir tavırla "Kalbimi kırıyorsun." dedi elini kalbine götürerek.
"Biraz daha uzatırsan daha çok kırılacak. Sevmiyorum işte bu tür konuşmaları, neyini anlamıyorsun ki?"
Sert sesim uyarı tonundaydı. Daha fazla üstelemeyerek "Tamam tamam sustum."dedi elleriyle ağzına fermuar işareti yaparak."Kafe Lakırtı üniversitenin çıkışında şu bir kez gittiğimiz kafe miydi?"
"Evet o. Üniversiteye çok yakın zaten."
"Korumalara onunla buluşacağını nasıl söyleyeceğiz peki? Söylersek Kemal amcaya danışırlar, Kemal amca da buna katiyen izin vermez."
Tuğba'nın dediği detayı unutmuştum. Orhan içeriden çıktığı günden beri amcam daha tedbirli davranıyordu. Ondan ses soluk olmaması da işin cabasıydı zaten ama eğer korumalar da bizimle kafeye gelirse hiçbir sorun olmazdı.
Biraz düşünüp "Onlar da bizimle gelir." diye fikir ürettim. "Başka masaya otururlar ve böylece tehlikeli bir durumda müdahale edebilirler. Amcam da buna karşı çıkmaz zaten." dedim ve olayı çözüme kavuşturdum.
"Ay Allah korusun, tehlike falan. Ağzını hayra aç, tövbe tövbe."
"Allah korusun canım. Öyle bir şey olursa diye dedim yani." diye cevapladım düzelterek. "Neyse çok konuştuk. Ders başlamadan sınıfa gidelim hadi." dedim biten bardağımı çöpe atarak.
Sınıfa geçip yerimize oturduktan beş dakika sonra hoca geldi. Tüm odağımı derse verip notlar aldım. Kahve uykumu açtığı için üç blok dersi uyuklamadan, soluksuz bir şekilde dinledim. Tüm dersler bittiğinde Tuğba ve korumalarla eve gitmek yerine kafeye gittik. Kafe'nin tabelasındaki Lakırtı yazısı fosforlu kırmızı ve fosforlu beyazla süslenerek yazılmıştı. Dışından belliydi içerisinin de güzel olduğu.
İçeriye adımladığımızda gözüm Toprak'ı aradı ve onu cam kenarında otururken buldum. Kolundaki saate bakıyordu. Gözlerini saatten ayırdığında kafenin girişine baktı ve göz göze geldik. Bakışlarımı kaçırıp karşısına oturduğumda Tuğba da yanıma oturmuştu. Fikret abi ve Serhat abi -korumalar- ise oturduğumuz masanın çaprazındaki masaya geçmişlerdi. İçimde kötü bir his vardı ama ne olduğuna anlam verememiştim. Onunla buluştuğum için bir yanım çok heyecanlı ve mutluyken diğer yanım kötü giden bir şeylerin olacağını söylüyordu.
Kötü düşüncelerimden Allah'a sığınıp hayırlısını diledikten sonra "Çok bekletmedik değil mi?" dedim.
"Yok ben de yeni geldim zaten." diye cevapladı gülümseyerek ve ekledi tırsmış ama belli etmemeye çalışan bir ifadeyle. "Mahsuru yoksa çaprazımızda oturan pala bıyıklı, iri yarı adamlar neden bana öldürecekmiş gibi bakıyorlar ve neden seninle geldiler sormak isterim."
"Bunu şu an anlatmam pek uygun olmaz ama konuşacağımız konunun bitiminde söylemem lazım olursa anlatırım. Ne hakkında konuşacağız bu arada?" dediğimde garson yanımıza geldi ve ne alacağımızı sordu. Ben çay isterken Toprak orta şekerli kahve, Tuğba ise su istemişti.
"Bu söylediğime hemen cevap vermek zorunda değilsin, istiyorsan düşünebilirsin." dedi ve boğazını temizleyip derin bir nefes aldıktan sonra devam etti.
"Benim kalbime ilk yağmur damlasını sen düşürdün Yağmur. Düşürdüğün her yağmur damlası kalbimin kurak toprağını canlandırdı. Ben ilk defa yaşadığımı hissettim seninle. Yaşamak ve yaşamı hissetmek çok farklı kavramlarmış, bunu bana sen öğrettin. Kalbimin toprağını sulayan ve aşk çiçeğini açtıran sen haram sevdam olmak yerine helalim olsan olur mu?" dedi ve cebinden tek taş yüzüğü çıkarıp bana uzattı elleri titrerken.
Ben her şeyi donakalmış bir şekilde seyrederken kalbim son hızla çarpıyordu. Yüzümde masum bir gülümseme vardı, gözlerime baksa mutluluktan parlayan bir çift mavi gözle karşılaşacaktı. Ne diyeceğimi, bu kadar güzel söze ne cevap vereceğimi bilemeyerek "Bilmem olur mu ki?" dedim. Aklıma sabah kantinde benim saçmalamama karşın bu cevabı verdiği geldi ve yüzümdeki gülümseme daha derin bir hâl aldı.
"Bu evet mi demekti?" diye sordu sesinden saf mutluluk akarken.
"Konuştuğumuz, görüştüğümüz kadarıyla benim için hayırlısının sen olduğunu düşünüyorum ve seninle hayırlı bir yolculuğa çıkmak istiyorum demek. Aynı zamanda kalbime yayılan toprak kokusunu reddedemiyorum demek."
Elindeki yüzüğü önüme koydu ve "Benim takmam uygun olmaz ama yerini bulacağından eminim." dedi.
Düşüncesi içimi ısıtırken heyecan ve mutluluktan titreyen ellerimle yüzüğü taktım ve "Buldu." diye mırıldandım mutlulukla.
Siparişlerimizi getiren garson "Allah tamamına erdirsin. Mutluluğunuz daim olsun." dedi. Ben hâlâ bu yaşananların şokunda olduğum için bir şey diyemesem de Toprak "Âmin inşallah." deyip teşekkür etti.
"Madem hayırlı bir yola adımımızı atıyoruz, ilk önce birbirimizi bildiğimiz ve gördüğümüz kadar değil; anlattıklarımız kadar tanıyalım." dediğimde evliliğe bakış açımızdan, dinimize göre yaşamaktan, huylarımızdan, sevdiğimiz şeylerden, hobilerimizden, fobilerimizden, hayallerimizden kısacası kendimizden ve bazı konulardaki düşüncelerimizden bahsettik. Onunla benzer özelliklerimiz olduğu gibi farklı yönlerimiz de vardı ama aynı isimlerimizin birbirini tamamlıyor oluşu gibi biz de birbirimizi tamamlıyorduk.
"Ailelerimize fikri bugün açalım o zaman." dediğimde bir süre sessiz kaldı. Konuştuğunda ise sesi tüm duygulardan yoksun çıkıyordu.
"Yetimhanenin kapısına bebekken konulan şanssız insanlardanım ben Yağmur. Annemin ismini ve mezarının yerini onun fotoğrafının arkasına yazıp, kundağımın arasına sıkıştırıp yetimhaneye bırakmış birisi." dedi ve kendini toparlayıp devam etti. Sesi az öncekinin aksine sevgi dolu çıkıyordu.
"Kendimi bildim bileli yetimhanenin müdürünü babam sayarım, o da beni oğlundan eksik görmez sağ olsun. Ona senden bahsetmiştim ve bana harama bulaşmadan niyetimi söylememi söyledi. Kabul ederse ve ailesi uygun görürse istemeye gideriz, dedi."
Dedikleriyle içim kıyılmıştı. Ona bunu hatırlattığım için kendime kızdım ve "Ben yetimhanede büyüdüğünü bilmiyordum, özür dilerim." diye mırıldandım çaresizce.
"Nereden bilebilirdin ki? Özür dileme bunun yüzünden." dediğinde başımı salladım ama sesinin duygusuz tonu aklıma kazınmıştı ve o ton beni parçalamıştı.
"Aklıma bir şey takıldı da sorabilir miyim?" dediğimde "Tabi sor." dedi.
"Sen o zaman üniversite masraflarını kendin mi karşılıyorsun yoksa o mu ödüyor? Ya da sen bir yerde çalışıyor musun?"
"Üniversite masraflarımı o üstlendi ve bana iş imkanı sundu. Oğlunun açtığı kırtasiyede çalışıyorum ve bugün onun tarafından izinliyim."
"Oğluyla aran nasıl peki?" diye sormadan edemedim. Onun hakkındaki her şeyi merak ediyordum.
"Poyraz abi hiç beni yabancıymış gibi görmez, kardeşinden sayar. Ben de onu abim olarak bilirim." dediğinde anladım dercesine başımı salladım.
Şu âna kadar her şey yolunda gitmesine rağmen içimdeki kötü his geçmiyordu. Kötü bir şey olacak korkusu tüm vücudumu sarmıştı. Kendimi biraz daha iyi hissedebilmek adına müsaade alıp lavaboya gittim ve elimi yüzümü yıkadım. Tam lavobadan çıkacakken telefonuma bildirim geldi. Korkudan titreyen ellerimle telefonu açıp bildirime girdiğimde Ebrar'ın "Nerede kaldınız?" mesajını görmemle bir nebze rahatladım ama hâlâ içimde kötü bir his vardı. Bizim kafeye gelişimizden Ebrar'ın haberi yoktu. Sahra'ya haber vermiştik ama anlaşılan o Ebrar'a daha söylememişti. Ebrar'a kafede olduğumuzu ona gelince anlatacağım şeyler olduğunu anlatan bir mesaj attığımda ekrana düşen gizli numaranın mesajı içimdeki kötü hissi açıklıyordu.
