Her güzel giden şeyin bir sonu var anlamasan da.
Vakit azdan az, çoktan çok.
Görememen gerçeği değiştirmiyor.
Gerçek oldu mu tükenirsin durduğun yerde.
Yalanlar sürdüğünde su gibi akar da fark etmezsin.
Her gizde başka bir sır var canını yaksa da.
Tik tak, tik tak...
Saatin her işleyişi sonu getiriyor sana.
Çıkmaz sonun başında duruyorsun gözün kapalı.
Bir düşün bakalım sen nereye kadar varsın?
Nereye kadar vardın?
Düşünmen için zamanın dar.
Hızlı ol, kaçırma yanıtları.
Bulamadığın soruların cevabını çözebilir misin?
Ya da o soruları sorabilir misin kendine?
Okuyorsun şu an bunu korkuyla değil mi?
Bak bir soru daha, ama bu sefer bendendi.
Kendine sor "Sonum ne benim?" diye.
Bulamadığında yanında olacağım.
Veyahut bulduğunda.
Sen bilirsin.
Bu bir uyarıydı sadece.
Ayrıca bulunduğun kafe güzelmiş. Ne yapsam ziyarete mi gelsem?
Okuduklarım karşısında o kadar savunmasız ve güçsüzdüm ki nefes bile alamıyordum. Duvarlar üstüme üstüme geliyordu ve boğulacakmış gibi hissediyordum.
Bir elimle duvara tutunmasam bedenim bu yazılanları kabul etmeyip yere yıkılacaktı sanki. Parçalarca kırılan kalbim bilinmez soruların ağırlığında eziliyordu ve korku her yerime nüfuz ediyordu. Olduğum yerden kımıldayamıyordum. Sanki ayaklarım yere bağlanmıştı, çözemiyordum. Birkaç adım atsam lavabodan çıkacaktım ama bunu yapamamak daha da mahvediyordu beni.
Şansıma lavaboda kimse yoktu ve kimse gelmiyordu, yardım isteyeceğim hiç kimse yoktu. Sanırım tüm şanssızlığımı alıp da gelmiştim buraya. Titreyen elimle tuttuğum telefonumdan zor bela Tuğba'yı arayarak yanıma gelmesini söyledim. Sesim nasıl bir durumda olduğumu ele veriyordu, Tuğba'nın telefondaki endişeli sesi de bunun kanıtıydı. Telefonu kapatıp yanıma geldiğinde "Yağmur ne oldu? Ne bu halin?" dedi.
Destek aldığım duvardan sıyrılarak ona sarıldım.
"Az önce bir mesaj geldi." dedim sesim titreye titreye. "Gizli numaradan atmış ama kim olduğu o kadar belli ki." dedim ve ağlamaya başladım. Korkudan ağlamayı unutmuş bir raddeye gelmiştim. Az önce hissettiklerimin acısını şimdi ağlayarak çıkartıyordum. Tuğba kollarını bana sardı ve "Şşt, sakin ol kuzum. Hiçbir şey yapamaz o herif sana." dedi sakince.
"Ya yaparsa?" diye sordum korkuyla.
"Yapamaz çünkü biz yanındayız." diye cevapladı beni kendinden emin sesiyle. "Yapsa bile onu tekrardan içeri tıkarız. Kemal amca ona bunun bedelini ödetir zaten."
"Yine de çok korkuyorum."
"Bak bakayım gözlerime." dedi ve kollarını benden ayırdı. Ela gözlerine baktığımda güven verici bakışıyla karşılaştım. "Hiçbir şey olmayacak. Bugünleri atlatacağız ve sen kendini yıprattığınla kalacaksın. Ne zamandan beri kendini yıpratıyorsun zaten. Yapma bunu, güzel canına yazık."
"Elimde değil ama."
"Aması maması yok." diye karşı çıktı başını iki yana sallayarak. "Senden kıymetlisi var mı hiç? Hem Toprak senin bu halini görse üzülmez mi?"
"Üzülür mü?" diye sordum. Onun üzülmesini asla istemezdim.
"Üzülür tabi, seni ne kadar güzel seviyor duymadın mı?" dediğinde aklıma dediği sözler geldi ve dudaklarıma hüzünlü bir tebessüm yerleşti.
"Duydum."
"O zaman üzme onu, hadi toparla kendini." dedi ve gözyaşlarımı sildi. Kendimi biraz daha rahatlamış ve sakinleşmiş hissediyordum. Ağlamak, Tuğba'nın sözleri, sarılması iyi gelmişti. İyi ki vardı canım arkadaşım.
"Mesajda ne yazıyordu?" dediğinde mesajı açıp telefonu eline verdim. Sinirle mesajı okuduğunda "Pislik." dedi sinirle. "Bir de bu bir uyarıydı sadece, diyor. Allah'ım sabır ver."
"Kafeden ayrılınca amcamı arar haber veririz. Bizim yapacağımız bir şey yok." dedim çaresiz ve güçsüz çıkan sesimle.
"Acaba Fikret abiye söylesek mi? O Kemal Amca'ya haber verir. Hem daha dikkatli davranırlar."
"Haklısın, benim aklımdan tamamen çıkmış korumaların olduğu." diye mırıldandım. "Telefonu ver de arayalım. Boş yere yanlarına gitmeyelim şimdi." demiştim ki o beni aramıştı. Nerede olduğumuzu merak ettiğini söylediğinde anlattım olayı. Daha fazla lavaboda durmamamızı söyledi ve mesajın ekran görüntüsünü ona atmamı istedi. Dediğini yaptıktan sonra Toprak'ın yanına geçtik.
"İyi misin? Bir sorun mu var?" dedi endişeli bir sesle. Onu endişelendirmek ve üzmek istediğim en son şeylerden biriydi ama hüzün benden hiç ayrılmazken sanırım bu mümkün olmayacaktı.
"Her şeyi en başından anlatacağım ama sakin ol olur mu?"
"Sevdiğim kızı biri üzüyorsa sakin falan olamam, benden bunu isteme."
Söylediği şey kalbimi tekletse de bunu önemsemeden evlatlık olduğumu öğrendiğim günden başlayarak her şeyi anlattım. Tepkisini ölçmek için yüzüne baktığımda gözlerinde öfkeyle karışık acı bir ifade vardı. Bir elini koyu kahverengi saçına daldırırken masaya koyduğu elini yumruk yapmıştı. Bakışlarımı tekrardan masaya çevirdiğimde "Telefonunu ver." dedi.
Anlamazca "Ne?" dediğimde "Yağmur telefonunu ver güzelim. Merak etme bir şey yapmayacağım." dedi sinirini bastırmaya çalışarak. Kullandığı güzelim hitabına kalbimi bırakmış olsam da bunu dışıma vurmayıp telefonumun şifresini açtıktan sonra ona verdim.
Telefonla biraz uğraştıktan sonra "Şerefsiz." diye mırıldandı. Muhtemelen Orhan'ın attığı mesajı okumuştu ki böyle söylemişti. Masanın üstünde duran kendi telefonunu aldı ve benim telefonumdan kendi telefonuna bir şey geçirdi. İşi bittiğinde telefonu kapatıp önüme koydu.
"Numaramı sana, senin numaranı kendime kaydettim. Bir şey olursa haber veriyorsun." dedi ve ekledi. "En yakın zamanda dini nikahı kıyalım istiyorum Yağmur. Senin başın tehlikedeyken ben senden uzak duramam. Senin için de uygunsa bu hafta sonu amcanlarla görüşelim istiyorum."
Dediği her kelime kalbimde yerini alırken heyecandan ölecekmiş gibi hissediyordum.
"Toprak," diye mırıldandım üzgünce ve devam ettim. "Ben seni bu işlere bulaştırmak istemiyorum. Sana 'Evet.' demiş olabilirim ama tüm bu olanlar kafamdan çıkmıştı benim. Ben evlenmeyi kabul edemem. Hem zaten daha okuyorken evlenmemiz doğru değil bence."
"Ben seni o şerefsizin ellerine bırakmam, senden uzak duramam." dedi sinirle. Elini saçından geçirdi ve daha sakin bir ses tonuyla devam etti. "Eğer senin başın dertte olmasaydı ben de okurken evlenmemizi doğru bulmuyordum. Sadece adı konulsun istemiştim ama durum şimdi çok farklı."
"Başım dertte olabilir ama korumalar var. Seni bu işe bulaştıramam. Bu yüzden bizim için en doğrusu birbirimizden uzak kalmamız. " dedim hüzüle. Böyle olsun istemiyordum ama böyle olmalıydı.
"O adam senin burada olduğunu biliyor. Benimle konuştuğunu da biliyor. Belli ki kafede adamları var. Sence ben çoktan tehlikeye bulaşmadım mı?"
Sesinde hâlâ sinir kol geziyordu. "Sen benden uzak dursan da durmasan da artık bu işin içinde ben de varım. Bu yüzden güzelim lütfen karşı çıkma, bir an önce evlenelim. Seni her an merak ederek yaşayamam ben."
Dediklerinde maalesef ki haklıydı. Birbirimizden uzak kalsak da artık her şey için çok geçti. Bu yüzden evlenmek bizim için daha iyi olabilirdi.
"Haklısın." dedim başımı sallayarak. "Ben amcamlara bugün konuyu açayım o zaman."
"Aynen." dedi rahatlamış bir ifadeyle. Sanırım kabul etmememden korkmuştu.
"Ben konuşunca mesaj atarım sana." dediğimde Toprak hesabı istemişti. Çayımdan sadece iki yudum almıştım ve sonra mesajdan dolayı tadım kaçtığı için içememiştim. Toprak da kahvesini bitirememişti.
Tam "Ben öderim-" diyordum ki Toprak sözümü kesti. "Şimdi ben ödeyim, sen de çok istiyorsan bana tuzlu kahve ısmarlarsın." Yüzüne şaşkınlıkla baktığımda göz kırptı.
"Yalnız ısmarlamayacağım yapacağım." dediğimde hiç bozuntuya vermeden "Ekonomi uçuşta ya malum, ısmarladın sayarım. Kim bilir kaç liraya alacaksın kahveyi de tuzu da?" dedi alayla.
"Orası öyle ama sadece sizin için alınmıyor Toprak Bey. Ayrıca evde vardır ki."
"Sadece bana tuzlu kahve yapılıyor ama Yağmur Hanım." dedi az önceki sesinin aksine ciddiyetle. "Hem evde olsa bile sen benim için yine al, evimizin alışverişini yapmış olursun böylelikle." Dediklerini şaşkınlıkla dinledim, acayip bir mantığı vardı gerçekten.
"Emriniz olur paşam. Başka bir isteğiniz, arzunuz var mı?" dedim alayla.
"Hmm, bir düşüneyim." diye mırıldandı. Bir süre sustu ve devam etti. "Evet varmış. Bu adam bir an önce sizinle evlenmek istiyormuş hanımefendi."
Midemde ve kalbimde mavi ile kahverengi kelebekler uçuşuyordu. Böyle isteğe düşmemek isteğe haksızlık olurdu. Ben düşmekten yorulsam da bundan vazgeçemiyordum, vazgeçmeye niyetim de yoktu. İsteğine sessizliğimle cevap verdiğimde hesabı ödedi ve bana döndüğünde "Kendine iyi bak. Allah'a emanet ol." dedi.
"Sen de."
"Teyzenle konuştuktan sonra haber vermeyi unutma. Ha bir de o it bir daha mesaj atarsa ara beni."
"Tamam."
Kafeden ayrılalı on dakika olmuştu ve arabayla eve geçiyorduk. Bir yanım mutluluktan havalara uçarken diğer yanım korkuyla tir tir titriyordu. Kaybolmuş hayatımın kayıp gitmesinden çok korkuyordum.
Korku insanı gök gürültülü bir sağanak yağmura götürürdü. Şimşeklerin her parlayışında ve her gök gürlediğinde masum bir çocukmuşcasına korkardı. Hatta belki yere çömer, titreyen dizlerine sarılarak hıçkırıklarını tutmaya çalışırdı. Kendini sakinleştirmenin bir yolunu arardı. Arasa da bulamazdı, elindeki sükûtuhayalle baş başa kalırdı. Bu baş başa kalış onu daha çaresiz bir hale getirirdi. Çaresizlikteki hâl korkuyla birleşirdi ve korku içinde git gide büyürken bir şey yapamamak da çaresizliğin tezahürüydü.
İnsanın bu hayatta korktukları genellikle başına gelirdi. Korktukları onu bulurdu ki acımasız hayatın karanlık yollarında acılarıyla olgunlaşabilsin. Olgunlaşmak acılarla var olurdu. Her gece binlerce defa ölmekle belki. Olgunlaşan insan hayatın tozpembe pamuk şeker bulutlardan olmadığını, gri bulutların ona yağmur yağdırdığını anlardı. Gülümseyen güneş, siyaha yakın rengi olan bulutların arasından yüzünü gösterse bile o kişi için kendini gizlerdi. Korkular insanı bu evreye getirdiğinde insan korkularıyla yüzleşir, gerçeklerin gölgesine göz yummazdı. Korku yarayı diri tutar, unutmana izin vermezdi. Belki de bu yüzden gerçeklere kör kalınmazdı.
Düşüncelerim telefonumun çalmasıyla kaybolmuştu. Ekrana baktığımda amcamın aradığını gördüm. Fikret abi amcamı aramış olmalıydı, muhtemelen bu yüzden arıyordu. Aramayı açtığımda kulaklarımı endişeli sesi doldurdu.
"Yağmur iyi misin?" dediğinde gözlerim dolmuştu. Toprak'ın yanına geçtiğimde dinen gözyaşlarımın amcamın sorusuyla yeniden benimle buluşmuştu.
"Olamıyorum." derken sesim titremişti ve çaresizliğin ızdırabı sesime eşlik etmişti. "Ben beni öldüren korkularımla iyi olamıyorum. Çok korkuyorum her şeyden."
"Olacaksın." dedi kendinden emin bir sesle. "Bu günler gelip geçecek. O iti tekrardan içeri tıkacağız ama bunun için bize delil lazım. Sen telefonunu korumalara ver, onlar gerekeni yaparlar."
"Ya delil bulamazsak? O gerektiği kadar önlemini almıştır ki."
"Denemekten zarar gelmez. Ayrıca illaki bir gün bir açık verecektir. O gün geldiğinde içeriden bize 'Merhaba.' diyecek merak etme sen."
"Ya o gün gelene kadar her şey için çok geç olursa?" dedim endişeyle.
"Olmayacak. İnan bana bir daha öyle bir şey yaşanmasına izin vermeyeceğim. Sen Allah'a güven ve içini ferah tut."
"Öyle yapıyorum ama yine de korkuyorum." dedim çaresiz bir sesle.
Burnumu çekip devam ettim."Biliyorum Allah her şeyin en iyisini bilendir, bunlar oluyorsa bir bildiği vardır ama bunu kendime diyemiyorum. Ecelin yalnızca Allah'ın elinde olduğunu bilmeme rağmen onun beni öldürme ihtimali ağır geliyor."
"Seni anlıyorum Yağmur." dedi sakinlikle. "Yaşadığın şeyler kolay değil ve bunların sana ağır geldiğinin farkındayım ama dua etmekten ve sabretmekten başka yapacak bir şeyimiz yok. Ayrıca bugünümüze, elimizde bulunan imkânlara şükretmeliyiz ki isyan edenlerden olmayalım."
"İnşallah bundan sonra halime daha çok şükredebilirim ve isyana hiçbir zaman sürüklenmem." dedim umutla.
"İnşallah." dedi ve konuyu değiştirmek adına "Ee ne yapıyorsun bakalım?" diye sordu.
"Dersler, bizim kızlar falan uğraşıyorum. Sen nasılsın, ne yapıyorsun?"
"Aynı ne olsun? Mağaza ve ev arasında dolanıp duruyorum." dedi olağan sesiyle ve bir iç çekti. "Kaç ay oldu ama ben hâlâ evdeki yokluğuna alışamadım. Burnumda tütüyorsun, burnumda."
"Ben de seni, teyzemi, İzmir'imi çok özledim. Yarı yıl tatili nasıl geçti, bitti anlamadan tekrardan döndüm buraya." diye mırıldandım ve normal ses tonumla devam ettim. "Belli değil ama inşallah hafta sonu oraya gelebilirim. Gelebilirim değil mi?"
"Korumalar eşliğinde gelebilirsin tabi." diye cevapladı beni ve endişeyle konuştu. "Hayırdır bir durum mu var? Sen zaman kısa diye hafta sonu gelmezdin."
"Hayır bir şey inşallah." dedim gülümseyerek. "Akşama haber vermeye teyzemi aramayı düşünüyordum ama arayamayacağım sanırım."
"Ben söylerim teyzene gelmeyi düşündüğünü de sen niye arayamayacakmışsın?"
"Ay yok ben hayırlı haberi teyzeme söyleyecektim de korumalara vereceğim ya telefonu, arayamam herhalde." dedim kendimi açıklayarak.
"Haa öyle desene." dedi aydınlanmış gibi. "E bana söyle onu arayana kadar. Neden beni ayrıştırıyorsun sen bakalım?" dediğinde hafiften kıkırdadım.
"Ne yapıyormuşum, ne?"
"Ayrıştırıyorsun. Ben sana yetmiyor muyum da?" dediğinde ufak bir kahkaha attım.
"Bir de gülüyor ya. Cık cık." dediğinde düzeltmek istercesine "Ya hayır." dedim. "Ben ayrıştırıyorsun demene güldüm, bir garip geldi de."
"Ha ben sana yetmiyorum yani. Öyle olsun Yağmur Hanım, yazdım bunu bir kenara." dedi trip atar gibi. Bu halleri hep teyzemden öğrenmişti.
"Ya ben öyle bir şey mi dedim?" diye mırıldandım alınganlıkla.
"Sorun da burada, bir şey demedin. Reddetmedin ama reddetmen gerekiyordu."
"İyi reddediyorum o zaman. Sen bana fazlasıyla yetiyorsun, niye yetmeyecekmişsin ki?" dedim gülümseyerek.
"Sen benim baba yerine koyduğum insansın, nasıl yetmezsin bana? Sadece ben ilk önce teyzemle özel olarak konuşsam daha iyi olacak gibi. Telefonu akşam onu aradıktan sonra versem olur mu?" dediğimde içim burkulmuştu ama bunu belli etmedim.
Gerçekleri öğreneli altı ay olmuştu ve ona bu zamanda hiç baba dememiştim. Tek bir gerçek her şeyi yıkıp yok etmişti ve benden baba sözcüğünü çalmıştı. Belki ona tekrardan baba diyebilirdim ama yapamıyordum, kalbime ağır geliyordu. Her şey yanıp kül olmuşken baba demek benim için küllerin ateşte yanmadan önceki haline dönmesi demekti. Mezardaki babamın varlığını yok sayamadığım için bu imkânsızdı. Sanki amcama baba dediğimde babamın mezarda canı acıyacaktı, sanki burada olup ona baba diyemediğim için ruhu sızlayacaktı. Bu düşüncem amcama baba dememi tamamıyla yok ediyordu.
"Olur ama çok geciktirme." diye cevapladı soruma karşılık. "Bir an önce ver ki delil bulabilme ihtimalimiz artsın. Gerçi dediğin gibi o önlemini almıştır ama deneyelim yine de." dedi ve ekledi.
"Ayrıca sen benim hâlâ o küçücük prensesim olan Yağmur'sun. Bazı gerçekler bunu değiştirmiyor, baba diyememen ve büyümen de."
"Değiştirmediğinin farkındayım, benim için de değişmiyor. Sadece-"
Sözümü kesip cümlemin devamını getirdi.
"Bu sana ağır geliyor ve her baba demeye kalktığında için sızlıyor biliyorum. Bu yüzden seni hiçbir şekilde zorlamıyorum. Kendini ne zaman hazır hissedersen o zaman diyebilirsin, ben her zaman buradayım."
"Teşekkür ederim." diye mırıldandım ve her şeye rağmen bir gülümseme kondurdum suratıma.
"Teşekkürlük bir durum yok ki çiçeğim. Sen bana önce Allah'ın sonra Osman'ın emanetisin. Senin her durumunu anlayışla karşılamak, sana en iyi şekilde bakmak benim görevim. Bunun için teşekkür etme."
"İyi ki varsın o zaman."
"Sen de canımın içi, sen de." dedi ve ekledi. "Anlaşılan biz bu haberi teyzenden öğrenebileceğiz sadece."
"Öyle görünüyor." deyip kıkırdadım.
"Öyle olsun bakalım." dediğinde mağazadan konuşma sesleri geliyordu. "Yağmur müşteriler geldi, ben kapatayım. Allah'a emanet ol."
"Sen de amca. Teyzeme selam söyle."
"Aleykümselam." dedi ve telefonu kapattı. Telefonu kapattıktan bi' beş dakika sonra eve gelmiştik. Serhat abi arabayı park ettikten sonra bana döndü ve "Telefonunu alabilir miyim?" dedi.
"Amcamla konuştuk da ben size akşama doğru vereceğim."
"Siz nasıl konuştuysanız."
***
"Bir dakika, bir dakika! Oha! Ne? Hayır, gerçekten ne?"
Az önce Ebrar'a bugün olanları anlatmıştım ve duyduğuna inanamamıştı. Ben bile bugün olanlara inanamazken onun bu kadar şaşırması şaşılacak şey değildi ki hele de Ebrar'dan bahsediyorsak.
"Abi inanamıyorum gerçekten. Şaka gibi ya." dedi şaşkınlığı süregelirken.
"Ben bile inanamıyorken senin inanmaman çok doğal Ebrar'cığım." dedim.
Sahra "Hem sevineceğim hem de üzüleceğim hiç aklıma gelmezdi." dedi şaşkınlıkla. "Ne kadar da çelişkilerle dolu bir gün ama."
Tuğba sözü devraldığında "Değil mi, değil mi?" diye mırıldandı.
"Öyle." dedim ve bir iç çektim. Bu iç çekişimde koskocaman bir yorgunluk gizliydi. Aldığım mutlu habere bile doğru düzgün sevinemeden Orhan'ın varlığı kendini hatırlatmıştı ve her şey üstüme devrilmişti. Amcamla konuştuğumuzda dediği "Bu günler gelip geçecek." sözü hiç inandırıcı gelmiyordu. Hiçbir şey geçmeyecekmiş gibi hissediyordum. Hem geçse bile bende izi kalacaktı. Hatırladığımda dudaklarımda hüzünlü bir tebessüm oluşturacaktı ve "Ben ne günler atlattım?" diyecektim kendi kendime. O hüzünlü tebessüm içerisinde bu günlerin geçip gittiğini düşününce kendimi daha güçlü hissedecektim belki. Belki de hiç geçmeyecekti, ben geçtiğini sanacaktım sadece.
İleride bugünü hatırladığımda Toprak'ın bana evlenme teklifi ettiğinin yanında Orhan'ın mesajı aklıma gelecekti ve mutluluğum parçalara ayrılacaktı. Bugünü kötü hatırlamak en son istediğim şeylerden biriydi ama Orhan yüzünden maalesef ki bu gerçek olacaktı, tabi yaşarsam o zamana kadar.
Düşüncelerimden Ebrar'ın sesiyle çıktım.
"Kız aylar sonra mutlu olacağı bir haber alıyor ama gereksizin biri yüzünden adam akıllı sevinemiyor, kafayı yiyeceğim ha." dedi sinirle ve ekledi.
"O Orhan mıdır nedir başlatmasın mesajına da şeyine de. Ona buradan bir söverim, yedi ceddini etkiler vallahi. Tövbe estağfurullah Yarabbi!"
"Kız bi' sakin ol." dedi Tuğba Ebrar'ı yatıştırmak istercesine. "Tamam hepimiz sinirliyiz ama onun yüzünden günaha girmeye ne gerek var? Hem sövünce bir şey değişmiyor, sen girdiğin günahınla kalıyorsun sadece."
"Haklısın Tuğba bacım ama ne yapayım?" diye bağırdı abartılı sesiyle. "Adam benim arkadaşımı üzüyor, üzmekle kalmayıp paramparça ediyor ya. Sinirden şuraya bayılıp gideceğim.
"Allah korusun, sus." dedi Tuğba ani bir sesle ve ekledi. "Sövmek yerine dua edebilirsin mesela."
"Onun geberip gitmesi için mi?"
"Saçmalamaz mısın? Yağmur için dua edeceksin tabi ki." diye çıkıştı Tuğba.
"Onu zaten yapıyorum canım. Bence dualarıma onun ölmesini de katmalıyım." dedi Ebrar haince sırıtarak.
"Birinin ölümünü istemenin yanlış bir şey olduğunun farkındasın değil mi?" dedi Sahra sessiz kalamayarak. "Müslüman her zaman iyi niyetli olmalıdır. Allah'tan ölmesini istemek yerine hidayet vermesini isteyebilirsin mesela. Kimin son nefeste Allah'a yakın olacağını sadece Allah bilebilir."
"Ay çok doğru söylüyorsun. Ben bir an düşüncesizlik ettim."
"Düşüncesizlik ettiğinin farkına vardığına sevindim." dedi Sahra gülümseyerek.
"Ay hep Orhan'dan konuştuk, içim daraldı haa." dedi Ebrar klasik ses tonuyla. "Biraz da canım enişteciğimden bahsedelim."
"Canım enişteciğimmiş." diye sinirle homurdandım. "Senin yüzünden Tuğba da dedi bugün. Hayır ortada fol yok yumurta yokken diyorsunuz. Sonra benim sinirlerim bozulunca bozuldu oluyor yahu."
"Neyse ki artık rahat rahat diyebiliriz." deyip sırıttı Ebrar.
Ben "Tövbe estağfurullah." diye söylenirken Sahra bana sarıldı.
"Toprak ve senin adına çok sevindim. İnşallah hakkınızda hayırlısı olur." dedi içtenlikle.
"İnşallah."
"Ben demiştim yakında düğünümüz var diye de inanmamıştınız muhteşem ikili. Şimdi ne oldu?" diye alayla konuştu Ebrar.
Muhteşem ikili diye Sahra ve benden bahsediyordu ama kaçırıyordu ki her şeyin bir zamanı vardı.
Sahra "Her şeyin bir zamanı var. Erkenden bir şeyleri oldurmanın hükmü yok." dediğinde Ebrar "Bunu bilmem kaçıncı söyleyişim ama hakikaten size bir şey denmiyor." dedi ve lafı değiştirdi.
"Hadi Yağmur oyalanmadan Zeliha teyzeyi ara da telefonu korumalara verelim."
"Ay sohbete daldık, benim aklımdan çıktı o. Arayım aramasına da ne diyeceğim?" diye konuştum heyecanla.
Tuğba "Diyeceksin ki 'Teyze ben aşık oldum.'" dediğinde gözlerimi belirttim.
"Saçmalama, o öyle mi denir?" diye çıkıştım. "Pat diye söyleyeyim de kadının kalbine mi insin? Tövbe, tövbe."
"Ay haklısın bu çok şey oldu. Şey de 'Benim ciddi düşündüğüm biri var.' Üf ne bileyim ya, de bir şeyler işte."
"Demesi kolay tabi." diyerek göz devirdim. İçimde inanılmaz bir heyecan vardı. Çok şaşılacak şey değildi ama ben şaşırıyordum bu hâlime. Hiçbir şey yolunda gitmezken bu heyecan bazı şeylerin iyiye gittiğinin göstergesi miydi? Ya değilse diye korkmadan edemiyordum. Korku beni büsbütün sarmışken içimde filizlenen aşk çiçeği bunu daha da mümkün kılıyordu. Olur da teyzemler kabul etmezse diye korkuyordum çünkü bu ihtimal muhtemeldi. Hayatım tehlikedeyken hayatıma yeni birini almak ve üstelik daha mesleğimi bile elime almadan evlenmek çok da akla yatkın bir durum değildi açıkçası ama kalbime bunu anlatabilmek ne mümkündü?
Aslında sadece kalbimle hareket etmiyordum. Toprak'ı sevmekle beraber onun benim için doğru insan ve kafamda benimsediğim doğru eş adayı olduğunu düşünüyordum. İleride evlenirsem eşim böyle biri olmalı, dediğim çoğu özellik Toprak'ta vardı ve bu benim onunla evlenmek isteyişimin temel sebeplerinden biriydi. İkimiz de belli bir olgunluğa sahip olduğumuz için evliliği yaşımız genç olmasına rağmen kaldırabiliriz diye düşünüyordum. Sonuç olarak bazen yaş her şeyi ifade etmeyebilirdi, olgun olabilmek bazen olduğumuz yaşın önünde gelebilirdi.