İçeriğe geç

Yağmur Suyu ve Toprak Kokusu

Bölüm 8 · 11 dk okuma

Yağmur Suyu ve Toprak Kokusu

Bölüm 8

SÖNEN YILDIRIMİN PARLAKLIĞI -T e v a f u k-

"Yağmur kalk kahvaltıyı hazırla. Sıra sende bugün." Tuğba'nın sesi beni uykumdan uyandırırken uyanmamak için çırpınıyordum.

"Beş dakika daha ya, sonra kalkacağım." diye mırıldandım uyku mahmuru bir sesle.

"Sabahtan beri aynı şeyi tekrar ediyorsun ama icraat yok." dedi sinirle. Bunda sinirlenecek ne vardı anlamamıştım. Sonuçta uyumak herkesin hakkıydı. "Kalkmazsan Ebrar gibi su dökerim üstüne haberin olsun."

"Kalkmayan kimmiş ya? Kalktım işte." dedim gözlerim kapalı.

Aynen Yağmur ne kadar güzel kalktın ya.

Sen sus iç ses!

"Ayrıca sıra nasıl bende oluyor? Ben daha dört gün önce hazırladım."

"Kalktım deyip hâlâ gözleri kapalı olan kız seni tebrik ediyorum." Ben de kendimi tebrik ediyorum, teşekkürler Tuğba'cığım.

"Sen uyku haliyle baya bir şey unutmuşsun ama ben sana hatırlatmasını bilirim." dedi dişlerinin arasından ve bana bir yastık fırlattı. Kulağımın dibine gelip bağıra bağıra "Hani biz evde dört kişiyiz ya, hepimize sıra dört günde bir geliyor." dedi.

"Ay ne bağırıyorsun ya geri zekalı." diye homurdandım. Gözümün bir tanesini açıp Tuğba'ya baktığımda bana sinirli sinirli bakıyordu. Onu umursamayıp arkamı döndüm ve açtığım gözümü kapadım.

"Allah'ım sen bana sabır ver. Kalk Yağmur." diye bağırıp üstüme oturduğunda ben nefessizlikten ölüyordum.

"A-ah kalk üstümden." dedim zar zor ama beni umursamıyordu. "Tamam, tamam kalkacağım ama kalk üstümden ya."

"Kalkmazsan süründürürüm seni. Elimden de kurtulamazsın." dedi üstümden kalkarken.

"Zıkkım. Al kalktım, öldün mü?" dedim yatakta doğrulurken. Ters ters bakmayı ihmal etmemiştim tabi.

"Öldüm ama daha çok açlıktan. Şuna bak bir de ters ters bakıyor, Hasbinallah."

"Üf iyi tamam hazırlıyorum şimdi kahvaltayı, çatlama." dedim sinirle. Sabahın köründe beni uyandırana kadar kendisi hazırlasaydı aç da kalmazdı. Ama yok illa ben hazırlayacakmışım.
Bu nasıl bir saçmalıktı ya?

"Zahmet olur."

Tuğba'nın sesiyle göz devirip banyoya gittim. Elimi yüzümü yıkadıktan sonra mutfağa geçtim ve çayı koydum. Kızlarla buluştuğumuzun üstünden bir hafta geçmişti ve Ankara'ya yerleşmiştik. Ebrar, Tuğba, Sahra ve ben birlikte kalıyorduk. Sahra kendisini bizim yanımızda fazlalıkmış gibi hissettiği için ilk başta bizimle kalma fikrine soğuk bakmıştı ama bu düşüncesi yüzünden bizimkilerden ufak bir azar yediğinde kalmaya karar vermişti, daha doğrusu Ebrar ikna etmişti. Açıkçası ben hepimizin aynı evde kalmasını çok istesem de buna karşı çıkmıştım ama Ebrar ve Tuğba Sahra'yı ikna ettikleri gibi beni de ikna ettiler ve ortada bir sorun kalmadı.

Ebrar ve Sahra aynı odada kalıyorken Tuğba'yla ben aynı odadaydık. Ebrar'la aynı odada olmamaktan büyük mutluluk duyuyordum çünkü her sabah suyla kaldırılacak olmaya dayanamazdım.

Sen az daha Ebrar'la evde yalnız kalacaktın, yine iyi kurtuldun. Yat, kalk dua et Tuğba'ya.

İç sesime hak verip sofrayı hazırladıktan sonra kızları çağırdım ve kahvaltımızı yaptık. Mutfağı Tuğba'yla beraber topladıktan sonra Ebrar ve Sahra'nın yanına geçtik.

"Oh ne güzel yatın canım siz. Bizim bulaşıkları yıkamaktan ellerimiz büzüştü, mutfağı toplamakla belimiz büküldü." Tuğba hayıflanarak şikayet ediyordu ama unutuyordu ki dün de bunu onlar yapmıştı.

"Hatırlatırım canım, dün de biz öyle olmuştuk." dedi Sahra elindeki telefonu yanına koyarken.

"He valla." diye onayladı Ebrar Sahra'yı. "Hiç şikayet etme Tuğba'cığım, Sahra aşkım doğru söylüyor."

"Sahra aşkın?" diye sordum tavırla. İçimi bir kıskançlık kaplamıştı, onun aşkı hem de ilk aşkı bendim ne Sahra'sı ya?

"Hı hı Sahra aşkım."

"Nasıl ya? Oysa ben senin ilk aşkındım, yanındaki yerim nasıl söndü böyle?" dedim eski Türk filmleri edasıyla.

"Söndüğünü kim söyledi ki? İlklerin yeri hep aynıdır güzelim, kıskanma hemen." deyip göz kırptı.

"Ay yalnız ben buna düştüm." deyip kıkırdadığım sırada Tuğba ve Sahra bize alık alık bakıyordu, içlerinden 'Ne yaşıyorlar bunlar yahu?' diye geçirdiklerimden adım kadar emindim. Aslına bakarsan onlar da haklıydı çünkü konuştuğumuz konunun saçmalığı zirvedeydi.

Tuğba alık alık bakmaya bir son verip "Ee ne yapıyoruz bugün gençlik?" dedi.

"Evde kös kös oturacağız, ne yapacağız başka?" dedi Ebrar eline telefonunu alıp.

"Sen otur Ebrar, biz yaparız bir şeyler değil mi Yağmur?" diye sordu Tuğba.

"Yaparız tabi de ne yapacağız?"

"İşte ben de onu soruyorum da cevap veren yok." diye homurdandı Tuğba göz devirirken.

"Çarşıya gidelim bence. Yarın üniversiteler açılıyor malum, öyle kafamız rahat pek gidemeyiz." Fikir Sahra'dan çıkmışti ve bence harika bir fikirdi.

Tuğba "Aynen aynen, hay aklınla bin yaşa Sahra ya." dedi musmutlu. Alışveriş, çarşı deyince Tuğba'da akan sular dururdu.

"Âmin, sen de." deyip kıkırdadı Sahra.

"Ebrar geliyor musun?" diye sorduğumda Ebrar'ın bana cevabı "Geleyim bari, çok ısrar ettiniz." oldu. Söylerken girdiği tripler de ayrı havaydı zaten.

"Ay triplere bak, yesinler." dedim sonunu uzatarak.

"Hadi oyalanmayalım o zaman. Zaten saat 12 oldu."

Ebrar'ın bazen bu kadar akıllıca konuşması beni şaşırtıyordu ama belli etmeyip "Aynen." dedim.

Hazırlanıp çarşıya çıktık ama maalesef ki arkamızdan gelen korumalar vardı ve bu fazlasıyla rahatsız ediciydi. İlk önce bir kıyafet mağazasına gittik ama her şeyin gereksiz pahalı olması yüzünden bir şey almadık. Mağazadan çıktıktan sonra bir kırtasiyeye uğradık ve birkaç defter, kalem aldık. Sonrasında namazımızı kılıp bir markete gittik ve evin ihtiyaçlarıyla, abur cuburlar aldık. Eve döndüğümüzde çok gezmememize rağmen saat beşe geliyordu ve haşatım çıkmış gibiydi. Aslında koruma Fikret abi bizi arabayla çarşıya bırakabilirdi ama biz yürümeyi tercih etmiştik, etmez olsaydık.

Üstümü değiştirip aldıklarımızı yerleştirmek için mutfağa geçtim. Her şeyi yerleştirdikten sonra kızların yanına gittim. Ebrar yatağında yatmış, telefona bakarken Sahra saçını tarıyordu. Tuğba ise Ebrar'ın yatağında oturmuş kendi halinde şarkı dinliyordu. Aslında kendi halinde demek pek uygun olmuyordu çünkü şarkı sesi kulaklık takmış olmasına rağmen duyuluyordu, artık ne kadar yüksek sesle dinliyorsa... Tuğba'nın bu haline Ebrar'ın bir şey dememesi fazlasıyla garipti, galiba şarkıyı sevmişti.

"Şşt Ebrar şarkıyı sevdin herhalde, hiç uyardığın yok Tuğba'yı." dedim Ebrar'a takılarak.

"Sevdiğim söylenemez ama rahatsız da olmuyorum. Zaten rahatsız olsam... Beni biliyorsun." deyip pişkince sırıttı.

"Biliyorum maalesef." dedim kapıya yaslanarak. "Kızın burnundan getirirsin şarkıyı kapatana kadar."

"Nasıl da tanıyor kankasını ya. Sahra örnek al, örnek."

Sahra Ebrar'ı umursamayarak saçını taramaya devam etti. Siyah, dalgalı bir saçı vardı ve beline kadar uzanıyordu, ondandı ki taraması uzun sürüyordu.

"Sahra pek umursamadı gibi seni, hı?" dedim Ebrar'a takılmaya devam ederek.

"Aman neyse ne, sen niye gelmiştin?"

"Gelmem için illa bir neden olması mı gerekiyor?" diye sordum şaşkınca.

"Gerekmiyor mu?"

"Gerekmiyor Ebrar ama bu sefer gerekmiş oldu. Aç mısınız onu soracaktım."

"Bak bir gerekçen varmış işte." dedi beni sinir etmeye çalışarak. Başarılı olmuyor da değildi.

"O bu seferlikti, sen aç mısın onu söyle."

"Açım dersem ne hazırlayacaksın?" dediğinde gözlerimi devirerek "Sence?" dedim.

"Makarna mı?"

"Tebrik ederim bu zor soruyu bildiğiniz için." dedim alkışlayarak. "Kızım tabi makarna yapacağım. Öğrenciyiz biz, öğrenci."

"Ya başlatma öğrenciliğine." dedi elini savurarak. "Sanki Kemal amca bolca para vermiyormuş gibi konuşuyorsun. İkimiz de o makarnayı kolaylık olsun diye yaptığını biliyoruz."

"Ağla, zırla, kudur Ebrar'cığım."

"A-a üstüme iyilik sağlık, ne ağlayacağım be?" dedi çirkefleşerek. "Hatırlatırım sıranın bende olduğu gün ben de makarna yapmıştım."

"İyi ya, üşengeçlikte sana çekmişim."

Sahra konuşmamızın gereksizliğine dayanamamış olsa gerek ki "Ay ne lafügüzah yapıp duruyorsunuz ya?" dedi sinirle. Haksız da sayılmazdı ama ben Ebrar'a takılmaya, Ebrar da bana takılmaya bayılıyordu, yapacak bir şey yoktu.

Lafına devam ettiğinde "Yağmur makarna yapacaksan yap, yapmayacaksan da ben başka bir şey yaparım. Yeter başım şişti, ne beyhude konuşmalarınız var yahu." diye söylendi ve ben azar yemiş oldum. Aman ne güzel.(!)

Ebrar "Edebiyat Hanım yargı dağıtıyor. Kaç Yağmur, kaç." dedi gülerek ama Sahra gayet ciddiydi.

"Yarıldım gülmekten Ebrar, çok komiksin.(!)" dedi Sahra gözlerini devirerek.

"Neyse ben gideyim de makarna yapayım bari. Hadi size iyi günler." deyip aralarından kurtuldum, şimdi yesinlerdi birbirlerini. Gerçi Ebrar laf atsa bile Sahra ona cevap verme tenezzülünde bile bulunmayacağı için birbirlerini yiyemezlerdi ama olsundu. İşin garip yani Tuğba'nın bu konuşmalardan o odada olduğu halde haberi bile olmamasıydı. Yüksek sesle şarkı dinleyerek kulaklarına büyük ölçüde zarar veriyordu umarım ileride bunun sıkıntısını çekmezdi.

***

Gözyaşlarım yağmur gibi sicim sicim akarken etraf kapkaranlıktı ve sis doluydu. Her yer zifiri geceyle örtülmüştü ve ben hiçbir şey göremiyordum. Karanlıkta kaybolmuş gibiydim. Ne yol biliyordum, ne yordam...

Korku vücudumun her zerresine yayılmıştı ki bir yıldırım çaktı kör, sağır, dilsiz geceye. Önüm aydınlandı biraz ama gördüğüm tek şey annem ve babamın kayıp kanlı suretiydi. Yıldırım söndüğünde etraf yine sükûnet halini aldı ve kayıp olan suretleri bir kez daha kaybettim.

Zifiri karanlıkla tekrardan baş başa kaldığımda gözyaşlarım daha da şiddetlendi. Hıçkırıklarım yağmur sularının üstünde adeta bir çocuk gibi zıplıyordu ve sükûnet bozuluyordu. Hıçkırıklarımın çocuktan tek farkları mutluluk yerine keşmekeş bir hakikatin ardında kalan hıçkırıklar olmalarıydı.

Bir yıldırım daha çaktı suskun hıçkırıkların ev sahipliği yaptığı karanlığa. Yine gözüktü annem ve babam; yine kayıptı hisleri, kayıptı yüzleri.

Yıldırım yine tüm parlaklığını yitirdi ama ben bu sefer karanlığa hapsolmadım. Bir yön belirdi, bir ışık yayıldı yağmurla ıslanan topraktan ve toprak koktu her yer, huzur buldum o an. Korkum gitti, acım azaldı, gözyaşlarım dindi, karanlığım ışık oldu. Tüm bunlar olurken bir adam belirdi karşımda. Sureti belli belirsizdi. Yanaklarıma uzandı elleri ve "Yağmurun yolu her zaman toprağa çıkar, ne olursa olsun toprak yağmurla ıslanır ama senin yağmurun toprağı çamur eder; yağdırma yağmurlarını." dedi gözyaşlarımın kalan ıslaklığını silerken. "Yağdırırsan bu gök kubbe yıkılır yeryüzüne. Bulutlar devrilir toprağın üstüne. Ölür toprak enkazın altında."

Sözlerinin ardından acılarımın kalıntısı olan gözlerimden öptü ve sisli yolda anlayamadığım bir şekilde kaybolup gitti. Benden geriye kalan ise toprağa düşen ve toprak kokusuna yağmur damlasını ekleyen gözyaşım oldu.

Sokak lambasının hafiften aydınlattığı odamda gözlerimi açtığımda az önce gördüklerimin rüya olduğunu anladım ama hâlâ olayın şokundaydım. Her şey çok gerçekçiydi, Allah'ım bu nasıl bir rüyaydı? Yatakta doğrulduğumda bacaklarımı yatağın dışına sarkıttım ve titrek derin bir nefes aldım. Aldığım nefesle içim sarsıldı ve gözlerimden yaşlar boşaldı sessizce.

Öğrendiğim gerçeklerden sonra ilk defa annem ve babamı rüyamda görüyordum. Onların kayıp yüzlerinin kan içinde olduğunu görmek fazlasıyla korkutucu, derinden yaralayıcıydı. Annem ve babam ortadan kaybolduğunda gelen adama ise bir anlam verememiştim, belli belirsiz siması tanıdık gibiydi ama kim olduğunu çıkaramamıştım. Söylediği sözler beni büyük kuvvette etkisi altına almıştı ama ettiği hiçbir lafın mânâsını anlayamıyordum. Belki de bu kadar düşünmemeliydim, sonuç olarak bu bir rüyaydı ve gelip geçmişti. Sürekli aklıma getirip düşünürsem daha da kötü olurdum. Bu yüzden kafama takmayıp unutmalıydım ama zor gibi görünüyordu.

Gözyaşlarım eşliğinde yataktan kalktığımda pencereden dışarı baktım. Bardaktan boşalırcasına yağmur yağıyordu aynı rüyamdaki gibi. Bulutlar benim için mi ağlıyordu yine? Bu çaresiz halime mi yağdırıyorlardı yağmurları?

Pencerenin önünden ayrılıp komidinin üstünde duran telefonumdan saate baktım. İmsak vaktinin girmesine daha yarım saat vardı, bu da demek oluyordu ki teheccüt namazı kılabilirdim. Teheccüt namazı vakit namazlarından sonra gelen en hayırlı namazdı ve sevabı çok büyüktü, bu fırsatı kaçırmamalıydım.

Gözyaşlarımı durdurduktan sonra namazımı kıldım ve kalbime bir esenlik çöktü. Tüm derdimi Allah'a anlatmıştım, şükürler olsundu. Seccadeyi katlayıp dolabıma yerleştirdikten sonra balkona çıktım.

Yağmur o kadar hızlı yağıyordu ki ıslanmazsam ziyan olur diye düşündüm ve korkuluklara yaslanarak annem gibi özgürce ıslandım. Durdurduğum gözyaşlarım tekrardan akmaya başladı ve hayır, rüyamdaki gibi silen biri de olmadı. Hâlâ gördüklerimin tesirindeydim oysa unutsam kendimi bu kadar kötü hissetmezdim. Annem ve babamın seçemediğim kanlı yüzleri gözümde canlanıyor, o adamın dokunuşlarını tenimde hissediyor ve sözlerini işitiyordum. Yıldırımlar beynimde çakıyor, toprak kokusu burnuma çok farklı geliyordu. Aklımın bir köşesi hayalden ibaret olan rüyamdaydı ve ben o köşeye zincirlerle bağlıydım sanki, kaçamıyordum.

Kaç dakika öyle ıslandım bilmiyorum ama Tuğba'nın "Yağmur kafan mı güzel, gece gece ne ıslanıyorsun? Hasta olacaksın, hadi gir içeri." demesiyle içeri girdim. Tuğba abdest almaya gittiğinde imsak vaktinin girdiğini anladım. Anlaşılan yarım saatten fazla dışarıda durmuştum, umarım hasta olmazdım. Üstümü değiştirip namazımı kıldığımda Tuğba odaya daha yeni geliyordu. İçeriden gelen seslere bakarsak Ebrar ve Sahra'yı uyandırmıştı.

Tuğba üstüne feracesini giyerken "Gece gece niye balkona çıktın da ıslandın ki?" diye sordu anlam veremeyerek.

"Garip bir rüya gördüm ve beni derinden etkiledi. Hava almak adına dışarı çıktım."

"Hayırlısı olsun, daha iyi misin şimdi?" dedi endişeli bir sesle.

"Eh işte diyelim." dedim burukça gülümseyerek. "Sen benim balkonda olduğumu nasıl anladın?"

"Namaz için kalktığımda seni yatağında göremeyince meraklandım, içerilere falan baktım. Bulamayınca dedim bu kız deli, kesin balkonda ıslanıyordur."

"Gecenin köründe yağmurda ıslanmaya kalkacak kadar manyak deli değilim." dedim içimin karışıklığına rağmen gülerek. "Sen beni Ebrar'la karıştırdın herhalde."

"Kanka kankaya benzer, karıştırmam normal." dedi yemenisini dolaptan çıkarırken.

"E tabi."

Konuşmamıza son verdiğimizde Tuğba namaza durdu, ben de tesbihatımı yaptım. İçeri geçtiğimde Ebrar ve Sahra da namaz kılıyordu. Duvardaki saate baktığımda saat altı buçuğa geliyordu. Bugün üniversitenin ilk günüydü ama gördüğüm rüya az buçuk olan heyecanımı tamamıyla söndürmüştü.

Balkondan içeri gireli yirmi dakika olmuştu ama hala deli gibi üşüyordum. Muhtemelen feci şekilde hasta olacaktım ve kızların azarlarını yiyecektim. Isınmak adına duşa girdiğimde kendimi daha iyi hissediyordum. Hızlıca duşumu alıp çıktığımda üstüme siyah sade tuniğimi ve bol kot pantolonumu giydim. Saçımı kuruttuktan sonra dağınık bir topuz yapıp mutfağa geçtim.

Kızlarla beraber kahvaltıyı yaptıktan sonra hazırlandık ve evden çıktık. Fikret abi, ben ve Tuğba'yı üniversiteye bırakırken Ebrar ve Sahra'yı Serhat abi bıraktı. Korumalara alışabilmiş değildim ama buna mecburdum, mecburduk. Hayatın getirdiği zorluklar bizi bazı şeylere mecbur kılmıştı ve bizim bu duruma itiraz edecek konumumuz yoktu.

Tuğba'yla beraber sınıfa girdiğimizde ortalara bir yere geçtik. Dersin başlamasına beş dakika vardı bu yüzden çantamdan defterimi ve kalemliğimi çıkarıp masanın üstüne koydum.

O sırada gözüm sınıfa yenice giren ve boş yer bakan ona takıldı. Gerçekten o mu diye daha dikkatli baktığımda onun olduğuna kanaat getirdim. Boş sıra arayan gözleri benimle kesiştiğinde onu da ben gibi şaşkınlık sarmıştı. Bir daha karşılaşmamızı beklemiyor gibiydi benim gibi ama hayatın ne getireceğini bilemiyorduk.

En olmadık yerden birileriyle karşılaşabiliyor, hiç bilmediğimiz gerçeklere anbean şahit olabiliyorduk. Daha kim bilir neler yolumuza çıkacak, biz yolumuzu nasıl inşa edecektik? Bunların hepsi bilinmez bir uçurumdu fakat uçurumdan atlamak ya da orada huzuru bulmak bizim elimizdeydi. Hayat biz onu kötü ettiğimiz sürece kötüydü çünkü; gerisi bize kalmıştı. Güzellikleri göremezsek mezar, görürsek yaşanılmaya değer bir yer olarak adlandırırdık bu dünyayı. Seçim bizimdi, tercih bizim elimizdeydi. Elimizle yok etmek kadar olanı düzeltmek vardı. Peki ben yoluna koyulmayan şeylerle baş edebilecek miydim? Onları düzeltebilecek miydim? İşte belki de tam bu noktada yoluma yoldaş olan biri gerekecekti ve yolun başındayken bizi sona iten her şeye rağmen beni içinde bulunduğum çıkmazdan kurtaracaktı. Sadece sabırla beklemek lazımdı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.