İçeriğe geç

Yağmur Suyu ve Toprak Kokusu

Bölüm 7 · 12 dk okuma

Yağmur Suyu ve Toprak Kokusu

Bölüm 7

KANAYAN YARA -M e f h u m-

Hava öğlene nazaran biraz daha soğuktu ama aldırmadan yürümeye başladım. Hafiften esen rüzgâr yüzüme çarpıyordu tıpkı acı dolu gerçeklerin yüzüme çarptığı gibi. Her şey aklımdan çıkmışken bir anda hatırlamak, kendimi belirsizliklerde dolu bir yaşamda bulmak, ölümün esrarengiz dünyasında kaybolmak göğsümün sıkışması için birebirdi ve ben aldığım her nefeste ateşe atılmış gibi oluyor, yanmaktan beter bir hale geliyordum. Tüm bunlar gizli kalmış hakikatlerin bana yansıyan tarafıydı ve belki de daha öğrenmediğim bu dünyanın kirine hapsolmuş gerçekler vardı. Belki... Müphem dolu yaşamın anahtar sözcüğü...

Belkiler ve keşkeler vardır hayatta. Ölmek vardır bu iki kelimede. Olmayan bir şeyi oldurmak, olan şeyi yok etmek... Karşıt ilişkiye girmek kendinle, çapraz sorgu yapmak ruhunla... Kavramsızlaşmak zıtlıklarla, yitirmek elindekileri... Belki, keşke... Bu ikilinin arasında gezip durmak ve yok olmak... Ben belkideydim, her ikisinde de sayılabilir aslında; ucundan olurdu keşkenin.

"Keşkeyle belkiyle yenildim düzene."

Dinlediğim şarkı düşüncelerimi destekler gibiydi. Bu durum beni içinde bulunduğum âna daha çok itmişti ama yine de keşke demek istemiyordum bir şeylere. Ucundan keşke demek bir isyan olabilirdi çünkü. 'Keşke tüm bunlar böyle olmasaydı.' demek ucundan sayılır mı bilmem ama Allah'ın var ettiği düzene, kadere karşı çıkmak değil de neydi? O yüzden ben keşkede -her ikisinde- değildim, belkideydim. Bilinmez bir sonun ya da sonsuz bir sonun belkisi, meçhul bir yolun eğik olduğunu kanaat ettiğim çizgisi...

Ben o çizginin hangi noktasındaydım? Hayat dediğimiz yolun hangi kısmındaydım?

"Daha başında ama sonunda."
İç sesime hak veriyordum. Hayat yeni başlıyordu, yaşadıklarım her şeyin fragmanıydı belki. Eğer öyleyse bu film baya çetrefilli olacağa benziyordu ve ben sonu yaşıyordum ya da öyle zannediyordum. Her şey darmaduman, karmakarışık bir şeydi aklımda; çözmek ne mümkün?

Çözülmeyen, anlamadığım bir şekilde kördüğüm olan ipin ucunu kaçırıyordum. Düşüncelerim beni tutsak edip elimi, kolumu, ruhumu bağlıyordu ve ipin ucu -ipucu- bulunmuyordu. Neredeydi? Hangi deliğe saklanmıştı? Ben mahvolurken neden kaçıp gitmişti? Bulmam gerekiyordu. Bulursam anlardım, çözerdim her şeyi ama her soru yanıtsız olunca bulmak mümkün kılınmıyordu. İçimin sıkıntısı ağır geliyor, her seferinde o kuyuya düşüyordum. Kurtarılmayı beklemek ya da kurtulmak benim elimdeydi ve ben kuyudan çıkmak için uzatılan halata sarılmayı seçiyordum. Rabbim'di beni o kuyudan çıkaran ve ben O'nun evine adım atıyordum bir kez daha.

Camiye girdiğimde gözlerim duvardaki mavi çinilere ve koskocaman kubbeye takıldı. O kadar güzeldi ki, özene bözene yapıldığı belli oluyordu her halinden.

Daha fazla bakmakla oyalanmayarak üst kata -kadınlar yerine- çıktım ve namazımı kılmaya başladım. İkindi okunalı bir saat kadar oluyordu. Aslında eve gittiğimde kılsam yetişirdi ama kerahat vaktine kalmış olurdu, ne mi lazımdı?

Namazımı kılmış, o kuyudan çıkmıştım. Uzatılan halata tutunabildiğim için çok şanslıydım. İmtihanlara göğüs gerebilmek, isyana sürüklenmemek, "Bugüne de şükür." diyebilmek herkesin yapabileceği bir şey değildi ve zor olandı. Kolaydı isyan, kolaydı ölüp de kurtulma düşüncesi. İntihar kolay bir şey değildi elbet ama bunu düşünmek, hatta istemek yeteri kadar kolaydı. Halbuki intihar edince kurtuluşun müebbeden yok oluyordu.

Adımın seslenilmesiyle yürüdüğüm kaldırımda durmak zorunda kaldım. Sesin geldiği yöne bakınca sevdiğim bir arkadaşım olan ama çok sohbetimizin geçmediği Melis'i gördüm. Karşı kaldırımdaydı ve yanıma gelmek için koşuyordu, Ebrar kadar olmasa da deli dolu bir kızdı. Yeşil iri gözleri, ince dudakları, belirgin elmacık kemikleri, kısa dalgalı kumral saçı onu çok tatlı ve hoş gösteriyordu. Yanıma geldiğinde bana sıkıca sarıldı. Adam akıllı samimiyetimizin olmamasına rağmen sarılmasını tuhaf bulmamıştım çünkü aşırı sevgi pıtırcığı bir kızdı. Geri çekildiğimizde lafı açan o oldu.

"Görüşmeyeli nasılsın?"

"İyidir sen?"

İyi mi, bunu ben mi söylemiştim? Az önce içinin yangınında kül olan ben? İçim ayrı, dışım ayrı şeyler söylüyordu ama Melis muhtemelen bunu fark etmeyecekti. Çünkü ben içimi ona yansıtmamış, dışıma gülen bir yüz göstermiştim ve o buna kanmaya çok hazırdı. Zira insanlar "İyiyim." kelimesine o kadar alışmışlardı ki kimse kimsenin içini merak etmiyor, yalan söylediklerini düşünmüyorlardı. Bence artık daha fazla yalan söylememek için "Nasılsın?" sorusunu yeryüzünden, dünyadan hatta ve hatta uzaydan dahi atmalıydık. Şimdi bir daha bi' düşündüm de kesinlikle biz bu soruyu evrenden atmalıyız.

"Ben de iyi işte ne olsun?" diye cevap verdi. "İstediğin üniversite geldi mi? Umarım gelmiştir."

Tam da tahmin ettiğim gibi olmuştu, bu düzen yine değişmemişti. Tüm bu düşünceler aklıma daha önceden yazmış olduğum bir yazıyı getirmişti.
'Birinin içini anlamadan dışını tahlil edemezsiniz. Siz ancak onun size kendini yansıttığı tarafı görürsünüz, iç dünyasını bilemezsiniz. Bilmeden de onun yaptıklarını yorumlamak hakikati vermez. Dıştan baktığınız hiçbir şeyde hakikati bulamazsınız, hep yanılırsınız.'

"Maalesef ki gelmedi. Sen ne yaptın?"
dedim düşüncelerimi es geçerek.

"Sağlık olsun ya üzme canını." dedi omzumu sıvazlayarak. "Ben geçen sene Cerrahpaşa Tıp'ı kazanmıştım. Şu an ikinci sınıfım." diye devam etti gülümseyerek. Ardından ekledi. "Sen Ege Üniversitesini istiyordun değil mi? Neresi geldi peki?"

"Tercihlerimde Ege'yi de yazmıştım ama Ankara Üniversitesi geldi. Üzülmüyorum öyle pek. Ege gelseydi daha güzel olurdu ama hayırlısı böyleymiş demek ki." dedim kendimi açıklayarak. "Senin adına çok sevindim bu arada, hakkında hep hayırlısı olur umarım."

"İnşallah senin de." diye karşılık verdiğinde "İnşallah." diye mırıldandım.

"Benim gitmem lazım yoksa annem eve geç geldim diye bu soğanlar yerine beni doğrayacak." diye söylendi gülerek. Elinde soğan ve domates poşeti vardı. Marketten geliyordu muhtemelen.

"Tamam ben seni tutmayayım o zaman." dedim ve vedalaştık birbirimizle.

Konuşmamızdan yaklaşık yarım saat sonra eve geldim. Teyzeme selam verip yukarıya çıktım. Amcam evde yoktu, hâlâ mağazada olmalıydı. Aslında saat altı gibi eve gelirdi ama bugün fazla işi vardı demek ki.

Feracemi, eşarbımı çıkarıp duşa girdim. Kafamın dolu olduğu zamanlarda genelde kendimi sıcak suyun etkisine bırakırdım. Sıcak su bedenimi gevşetirdi ve rahatladığımı hissederdim. Düşüncelerimden de biraz sıyrılmış olurdum böylelikle.

Üstümü giyip aşağı indiğimde teyzem yemekleri ısıtıyordu, amcam ise oturma odasında kanepeye oturmuş telefonuyla ilgileniyordu. Amcamın yanına gidip "Hoş geldin." deyip elini öptüm ve kanepeye oturdum.

"Hoş buldum çiçeğim, nasılsın?" Yine 'Nasılsın?' muhabbeti... Ama bu sefer içimi gizlemeyecektim, çünkü amcam bunun nedenini yeteri kadar biliyordu.

"Nasıl olayım ki? Hâlâ zoruma gidiyor her şey." deyince amcamın ela gözlerinde bir hüzün belirdi. Sorduğuna pişman olmuş gibiydi.

"Alışacaksın Yağmur, yavaş yavaş alışacaksın. Acıyla yaşamanın gerçekliğine de alışacaksın, acıya da. Sadece biraz sabır... Unutma ki 'Allah sabredenlerle beraberdir.' "

Bu konuşma bana Toprak'ı hatırlatmıştı. O da böyle demişti. İster istemez bir gülümseme oluştu dudağımda. Nedenini sorguladığımda cevabını veremediğim, anlayamadığım bir gülümseme...

"Neden öyle güzel gülümsedin öyle?"

Amcamın sorusuyla girdiğim deryadan çıktım ve o gülümsemeden artakalan sadece buruk bir gülümseme oldu.

"Aklıma bir şey geldi de." Buruk olan gülümsemem yüzümden silinince sözüme devam ettim. "Sabretmeye bile gücüm kalmazsa o zaman ne olacak? Şu an biraz daha sabredebilirim ama yarın başıma daha kötü şeyler gelirse o zaman ne yapacağım ben?" Sesimin sonlarına doğru titremesine engel olamamıştım. Amcam destek vermek istercesine elimi tutup konuştu.

"Yağmur'cuğum sabır her zaman vardır. Sadece sen nasıl sabretmen gerektiğini bilmiyorsundur." dedi burukça gülümseyerek ve devam etti. "İnsan tüm dertlerini Allah'a anlattığında sabrın ne demek olduğunu asıl o zaman anlıyor. Sabretmeye gücüm yok diye de bir şey yok yani. Emin ol sen Allah'a gidersen O sana bulamadığın gücü verir. Sen zaten biliyorsun bunları, nefsine uyup 'Gücüm yok artık hiçbir şeye.' deme."

"Haklısın amca, ben bir an düşünemedim."

Amcam başını salladıktan sonra konuşmasına devam etti. "Yağmur ben 'Bana amca de.' dedim ama zoruna gidiyorsa deme. En azından alışana kadar. Her amca ya da teyze dediğinde göğsünden bir şey kopuyor, fark edebiliyorum. Bu sana acı veriyorsa yapma." Haklıydı, acı veriyordu ama bu saatten sonra baba demek benim için bin kat daha zordu.

"Veriyor ama dedin ya yavaş yavaş alışacağım her şeye, buna da." diye mırldandım sessizce. Sesimde hüzün hâkimdi. "Hem baba dersem ya da bir yabancıymışsın gibi davranırsam bu canımı daha çok yakar, böylesi daha iyi."

"Sen nasıl istersen yavrum."

"Sofra hazır, hadi gelin." Teyzem bağırdığında dudağıma sahte bir gülümseme kondurup "Hadi hemen gidelim yoksa Zeliha Sultan'ı kızdırmış olacağız biraz." dedim.

Amcam da gülümsedi ve "Kızdırmayalım o zaman." dedi. Kanepeden kalkıp yürümeye başladığımızda kolunu omzuma attı. "Kız sen baya uzamışsın, şuna bak neredeyse benim boyuma gelmişsin ha."

"Yok be nereye uzadım? Şöyle 1.75 falan olsam tamam da ben 1.65'im." dedim çocuk gibi mızmızlanarak.

"Öyle de kal bir zahmet. Hanımefendiye bak ya, benim boyuma gelmek istiyor." diye söylendi tavırla.

"İyi de senin kısa olman benim sorunum mu? Uzamak benim de hakkım bir kere."

"Laflara bak laflara. Dilin pabuç kadar olmuş senin, o yeter sana." dedi bana takılarak. Sözüne bilmiş bilmiş devam ettiğinde "Ayrıca benim boyum ortalama bir Türk erkeği boyunda, o yüzden bu ülkede uzun olmak anormal sayılır." dedi.

"Öyle olsun madem." deyip kıkırdadım.

Mutfağa geçtiğimizde sükûnet içinde yemeğimizi yedik. Yemekten sonra mutfağı toparlamakta teyzeme yardım ettim ve odama çıktım. Akşam namazını kılıp bilgisayarımı açtım. Biraz film izlesem fena olmazdı bence. Filmin yarısına gelmiştim ki kapım tıklatıldı. Sonunu uzatarak "Gelebilirsin." dediğimde teyzem içeri girdi.

"Ne yapıyormuş benim deniz gözlüm?"

"Film izliyordum, gel beraber izleyelim."

"İlk öncelikle bu güzel teklifiniz için teşekkür ediyorum hanımefendi ve isteğinizi reddetmeyerek kabul ediyorum." dedi kibar kibar.

Ben de ona uyarak "Rica ediyorum. Kabul ettiğiniz için pek bir mutlu oldum doğrusu." dedim.

"Sizi sevindirebildiysem ne mutlu. Mutluluğunuzu görmek benim için harikulade şey." Eski Türkçe edasıyla konuşmak teyzemin hoşuna gidiyordu. Ara sıra böyle konuşmalar yapardık şu anda da olduğu gibi.

"Ah, pek de bir kibarsınız."

"Teessüf ederim. O sizin kibarlığınızdan gelen nadide güzelliktir." dediğinde dediğinin güzelliğine takılıp kalmıştım.

"Düştüm ben buna ama artık film izleyelim, olmaz mı?" dedim sabırsızlanarak. Böyle dememle eski Türkçeyle konuşmamı bozmuştum tabi.

"Olur tabi."

Filmin yarısını izlemiş bulunduğumdan teyzemle başka bir filmi izlemiştik ama ben sonunda hüngür hüngür ağlamaya başlamıştım. Zira filmin ana karakteri olan Lamia'nın annesi ve babası savaşta ölmüştü. Böyle bir son acıma acı katmıştı, tükenen talihsiz ruhum daha da bitap olmuştu. Teyzem yanı başımda susuyor, sadece saçımı okşuyordu. Beni sakinleştirmeye çalışmıyordu; sessizce ağlamama, içimin çığlıklarını duyurmama izin veriyordu. Sakinleştirmeye kalsa hüznümü tam mânâsıyla yaşamış olmazdım zaten. İnsan gerektiğinde acısını, hüznünü sonuna kadar yaşamalıydı. Zamanında yaşanılamayan her hâl bir süre sonra kalbi de bedeni de yorardı. Bu yüzden hiçbir surette ağlayışlar ertelenmemeli, durdurulmaya çalışılmamalıydı.

Gözyaşlarımı akıtmaya devam ederken teyzeme sıkı sıkıya sarıldım. Küçük kız çocuğuydum kendine bir sığınak arayan. Dizleri yaralı, kalbinde hiç dolmak bilmeyen bir boşluk olan, yeterince parçalanmış, göğsü kana bürünmüş bir kız...

Ruhumun yağmurları yağmaya devam ederken iç çekişlerim onlara eşlik etti. Bir süre sonra teyzemden ayrıldım ve masumane bir istekle, sesimden kırılmışlığım belli olacak şekilde "Bana annemi ve babamı anlatır mısın?" dedim. Kahverengi gözleri dolmuştu, elemle derin bir iç çekti ve dolan gözlerinden bir damla yaş düştü. Gözyaşını elinin tersiyle sildikten sonra konuşabildiği kadar konuşmaya başladı.

"Saliha çok neşe dolu bir kızdı. Ah canım kardeşim benim, küçük şeylerle mutlu olmayı bilirdi hep." dedi burukça bir tebessümle.

"Üzgün olduğunda gökyüzüne bakardı, bulutları hayallerinin kapısı olarak görür ve o umutla mutluluğu bulurdu. Karamsarlığa kapılmazdı hiç. Her şeyin bir gün yoluna gireceğine inanırdı."

Bir an duraksadı ve yüzündeki buruk tebessüm sahici bir tebessüm oldu. "İsminin hikayesini anlatayım mı sana?" diye sorduğunda başımı sallamakla yetindim. Gözyaşlarım durmak bilmezken mahvolmuş sesimle kendimi kelimelerle ifade etmeyi seçmedim, seçemedim.

"Yağmurda ıslanmaya senin gibi bayılırdı annen. Tam bir yağmur âşığıydı deli kız. Her yağmur yağdığında kendini dışarı atardı, özgürce ıslanmanın hazzına kapılırdı. Yağmurun hüznünün içinde mutlu olmayı nasıl becerirdi bilinmez ama kendisini saf bir mutluluk kaplardı o anlarda. Sana hamile olduğunu öğrendiğinden beri adın belliydi. O; yağmurda mutluluğu, özgürlüğü bulduğu gibi senin de ömrün boyunca mutluluk ve özgürlük içinde olmanı dilerdi. Yağmur bereket getirir ya toprağa, işte senin de hayatının toprağın bereketlendiği gibi bereketli geçmesini istediğinden sana Yağmur ismini koymayı düşünmüştü hep."

Sükûnet içinde ağlarken hıçkırıklar üstüme sülük gibi yapıştı. Hıçkırarak ağlarken hiçbir şey diyemedim, tek bir söz bile edemedim. Umutlu bir yaşamın mâkus talihine düşmüştüm. Hani neredeydi o mutlu Yağmur? Kaybolmuştu, kaybolduğu girdaptan bir türlü kurtulamasa da annesinin inandığı şeye inanmayı ümit ediyordu. Her şey bir gün yoluna girecekti.

"Ben sana bir su getireyim, ah güzel yavrum benim."

Suyu içtiğimde gözyaşlarım içinde teyzeme baktım ve "Babam?" dedim. Babamı da anlatmasını istiyordum, yalnızca annemle sınırlı kalmamalıydı.

"Yeteri kadar üzüldün Yağmur, başka zaman anlatırım."

"Lütfen." dedim yalvarır bir sesle. "Lütfen, onları bilmek istiyorum." Bana hak vermiş olacak ki anlatmaya devam etti.

"Osman, koskoca komiser adam... Her yürüyüşünde yer korkardı, adımları her zaman kendinden emindi. Polisliğin etkisinden olsa gerek sert ve soğuk bir mizacı vardı ama sevdiklerine karşı pamuk gibi olurdu, bilhassa Saliha'ya karşı. Baban annene çok âşıktı, ona parıldayan kahverengi gözleriyle öyle güzel bakardı ki sanırdın o sert adam bu adam değil. Hep korurdu, kollardı anneni. Saliha'nın ayağına taş değmesine asla müsaade etmezdi, onun canı yansa canı yanardı."

Ağlamam şiddetlenmişti ama susmasını istemiyordum, anlatsın dursundu. Baba ve anne kavramını amcamdan ve teyzemden hiç pişman olmayacağım şekilde öğrenmiştim ama babam da annem de yaşasaydı en az amcam ve teyzem kadar iyi bir baba ve anne olacaklarından emindim.

"Annemle nasıl tanışmışlar?" diye sordum merakla. Hâlâ ağlasam da bilmek istediğim bir şeydi bu.

Bir kız çocuğu düşünün yıllardır yalanlarla büyüyen; annesini, babasını bilmeyen; aşk hikayesi diye amcasıyla teyzesinin hikayesini dinleyen. İşte o küçük kız bendim ve şimdi her şeyi bir bebek gibi baştan öğreniyordum, sıfırdan.

"Sana demiştim ya sen Saliha'ya çok benziyorsun diye, gerçekten de öyle Yağmur." diye söze girdi teyzem ve anlatmaya başladı.

"Annen de senin gibi kitap okumayı çok severdi ve bir gün bir kitap kafeye gittiğinde babanla karşılaşmışlar. Tabi o karşılaşma bu karşılaşma, birbirlerine tutulmuşlar. Zamanla annen oraya gitmeye devam ettiğinde kafenin sahibi olan İbrahim amcanın Osman'ın amcası olduğunu öğrenmiş. İbrahim amca, Saliha her kafeye geldiğinde ona mesnevi hikayeleri anlatıp öğüt verici sözler söylüyormuş ve en başından beri Osman ve Saliha'yı birbirine yakıştırıyormuş. Bu fikrini dedene söylediğinde deden, annen ve babanın ağzını yoklamış. Sonrası Allah Kerim zaten."

Kader insanı bir şekilde buluyordu, bu da bunun bir örneğiydi. Keşke tüm bunları babamdan veyahut annemden öğrenseydim ama yapacak bir şey yoktu. Keşkede olmadığımı varsayan ben keşkeyi de yaşıyordum şu an ama ne olursa olsun keşkeye çok kapılmamak lazımdı. Sonumuzu getirebilme ihtimali olan bir kelimenin başında olsak bile ilerlememeye gayret göstermeliydik.

Ağlamak bedenimi yorgun düşürürken gözlerim acıyordu. Dün Ebrar'ın yanında gram ağlayamayan benin şimdi bu denli ağlaması nasıl bir çelişkiydi?

Anlayamıyordum, anlaşılmayan kısım ve anlaşılan tarafın arasında gidip gelirken önümdeki taşı görmeyip yere kapaklanıverdiğimden ötürü olsa gerek yeterince ağlamış, yetemediği kadar ağlayamamış olsam da dizlerim hâlen kanıyor ve ben yara bandı bulamamakla beraber tekrar tekrar düşerken yara bandını bulduktan sonra zavallı acı dolu kan çukurunun içten içe kanayacağını, kanın durmayacağını, yaramın sarılmayacağını bildiğimden bunu pek de önemsemiyordum ama bir gün kan kaybından ölürüm diye korkmaktan kendimi alamıyordum.

Hıçkırıklarım dinmezken zar zor konuşarak "Dün Ebrar geldiğinde ben ağlayamamıştım. Peki neden o zaman ağlayamayan ben şu an hüngür hüngür zırlıyorum?" dedim.

"Bazen insanın ağlamaya bile gücü yetmez Yağmur." dedi bir iç çekerek.

"İçinin sıkıntısıyla ortada kalırsın ve bu durum seni bitirir. Sen dün o bitmişliği yaşamışsın ama şu an var olan gücünle ağladığına göre bitmişliği içinde en azından bir süreye kadar bitirmişsin ve bu çok büyük bir başarı aslına bakarsan. Ben genelde ağlayamadığım dönemlerde bir hafta ağlayamam. Sonra ne olursa olur, gücüm yerine gelir ve bir haftanın sonunda beni ağlarken, senin deyiminle hüngür hüngür zırlarken bulursun. Demem o ki, sen şu an çok güçlüsün, hem de hiç olmadığı kadar." dediğinde kendimi güçlü hissetsem de çok yorgundum. Ağlamaktan gözlerim acıyordu ve bu uykumu getirmişti.

"Gözlerim acıyor, bugün beraber uyuyalım mı?"

"Uyuyalım canımın en içi ama ilk önce şu gözyaşlarını silelim."

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.