Kurs aslında o kadar uzak değildi ama trafiğin yoğunluğundan yarım saatte anca gelebilmiştik. İçeriye geçtiğimizde feracelerimizi asıp asansörle dört kat yukarıya çıktık. Giriş katta okul öncesine eğitim verilirken, birinci katta teyzelere, ikinci katta ilkokul çağındakilere, üçüncü katta ortaokullulara, dördüncü katta ise biz lise ve üniversite grubuna ders veriliyordu. Mutfak birinci kattaydı, öğle ezanı okunur okunmaz yemek yeniyordu. Yemekten sonra namaz için bizim kata çıkılıyordu, herkes namazını bitirince ise sohbet başlıyordu. Sohbetleri hocalar, bizim grup ve bazı teyzeler yapıyordu; aramızda paylaşıyorduk sırayla.
Anlaşılan bugün sohbet sırası bizim gruptan Hatice abladaydı. Aramızda iki yaş vardı ama ben Ebrar'a karşın ona abla diyordum. Ebrar ise abla demeyi gereksiz buluyordu. Hatice abla burada -İzmir'de- ilahiyat okuyordu, zamanında üniversite için başka bir şehre gitmek istememişti. En güzelini de yapmıştı, onun yerinde olmak isterdim.
Sınıfın önüne geldiğimizde Ebrar kapıyı tıklayıp açtığında "Misafir kabul eder misiniz hocam?" diye sordu neşeyle.
"Ooo kimleri görüyorum, siz buralara uğrar mıydınız ya?" dedi neşeyle karışırık bir tavırla. "Ayrıca misafir kabul edemem. O ne öyle, bir kereliğine mi geliyorsunuz?"
"Bir kereliğine has değil elbet, ikincisine de gelmeye çalışırız ama haftaya biz Ankara yolcusuyuz. Malum üniversiteler açılıyor iki haftaya." dedim ve ben bitirir bitirmez Ebrar lafa girdi.
"Sonunda hayalini kurduğumuz üniversiteye gidebileceğiz ya onun sevincindeyiz hocam."
"Adınıza çok sevindim kuzularım. Sahiden kaçıncı senenizdi bu sene?"
"Üçüncü senemizdi ama çok şükür üniversiteli olduk." dedim sevinçle. Bu üç senede çalışmaktan o kadar yorulmuştum ki sonunda üniversiteye gidecek olmanın mutluluğu üzerimdeydi. Keşke istediğim yer de gelmiş olsaydı ama olmayınca olmuyordu. Daha fazla yıllarımı heba etmek istemediğimden tercihlerimi yapmıştım ve inşallah hayırlı olan olmuştu.
"Çok şükür, çok şükür. İstediğiniz yer gelmiştir umarım."
"Maalesef hocam." dedim üzgünce. "İkimiz de Ege Üniversitesini istiyorduk ama bana Ankara Üniversitesi, Ebrar'a da Gazi Üniversitesi geldi. Keşke aynı üniversitede olsaydık ama hayırlısı buymuş demek ki."
"Hayırlısı neyse o olsun yavrum. Belki de aynı üniversitede olmanız sizin için iyi olmayacaktı ve böyle daha iyi oldu. Doğruyu biz bilemediğimizden şükretmeyi bilmeliyiz. Bak ne güzel aynı şehirde olacaksınız, siz şimdi aynı evde de kalırsınız. Varsın üniversiteleriniz farklı olsun. Yine yedi yirmi dört görüşmüş olursunuz zaten."
"Aynen öyle hocam." dedi Ebrar gülümseyerek.
Zeynep Hoca boş sıraları gösterirken "Hadi oturun şu boş sıralara, ayakta kaldınız. Bana da dersi kaynattırdınız zaten." dedi gülerek.
"Aşk olsun hocam, biz hiç yapar mıyız öyle şey? Siz sordunuz, biz söyledik sadece."
Ebrar her zamanki gibi Ebrarlığını yapmıştı ve beni hiç şaşırtmamıştı.
"Sus kız, cadı." dedi Zeynep Hoca ve kaldığı yerden anlatmaya devam etti. Dersimiz Siyer-i Nebi'ydi, Peygamberimiz'in hayatını işliyorduk yani. Şu an canım hocacığım Peygamberimiz'in gençlik yıllarını anlatıyordu. Dersi soluksuz bir şekilde dinlerken zil çaldı. Zeynep Hoca sınıftan çıkmadan "Gelince Kuran okuyacağız. Siyerde burada kalalım." dedi ve gitti. Hoca gidince Hatice abla ve Tuğba yanımıza geldi.
Hatice ablanın koyu kahverengi gözleri, kahverengi düşük kaşları, yüzüne göre küçük kalan burnu, ince dudakları vardı. Tam bir esmer güzeliydi. Biraz kiloluydu, boyu da ortalamaya göre kısaydı ama yine de çok güzel ve çok tatlıydı. Tuğba'nın ise ela gözleri, siyah kavisli kaşları, küçük ama kemerli burnu, ne ince ne dolgun dudakları, bembeyaz teni vardı. Zayıftı ve boyu ortalama bir boydaydı. Tuğba da çok güzel bir kızdı.
Tuğba "İkiniz de bayadır yoktunuz hoş geldiniz." dedi ve sarıldı. Hatice abla da ardından "Hoş geldiniz." dedi sevecen bir tavırla.
"Hoş bulduk." dedik Ebrar'la aynı anda.
"Nasılsınız, nasıl gidiyor?" diye sordum ardından.
"İyiyiz, seni sormalı? Ayrıca sana mükemmel bir haberim var." dedi Tuğba.
"Pek iyi olduğum söylenemez ama lütfen kurcalamayın olur mu?" dedim buruk bir gülümsemeyle. "Ebrar anlatır size bir ara, benim anlatmaya halim yok. Anlatırsın değil mi Ebrar?" diye sordum Ebrar'a dönerek.
"Anlatırım tabi kuzum." dedi. "Tuğba senin şu mükemmel haberin ne ayol? İnsanı merakta bırakıyorsun." diye ekledi.
Söze Hatice abla girdiğinde Tuğba'yı göstererek "Bu zeki Yağmur'la aynı fakültede." dedi.
"Ne, oha ciddi misin? Ay çok sevindim Tuğba." dedim sarılırken.
"Ben de canım ben de." dedi gülümseyerek.
Ebrar "Bir dakika, bir dakika benim fakülteden kimse yok mu?" diye sınıfın içinde bağırıyordu ve buraya yeni gelen liseliler aval aval Ebrar'a bakıyorlardı. Tabi bilmiyorlardı nasıl bir deliyle aynı sınıfta olduklarını, böyle şaşkınca bakmaları gayet doğaldı. "Fakültelerimiz farklı da olabilir sıkıntı yok ama üniversiteden de mi biri yok? Yalnız kalmış olamam değil mi?"
İsmini bilmediğim bir kız bize doğru gelirken "Sen Gazi Üniversitesini mi kazandın?" diye sordu Ebrar'a hitaben.
"Evet, sen de mi orayı kazandın? Bölümün ne? Adın ne? Beni yalnız bırakmıyorsun değil mi?" Ebrar sorularını hızlıca soruyordu. Bu hâli kızı sorduğuna pişman edecek diye korkuyordum.
Ebrar'ın bu hâline şaşırarak "İlk öncelikle bir sakin ol." dedi ciddiyetle. "Diş hekimliği bölümündeyim, adım Sahra. Kimsenin seni yalnız bıraktığı yok, hiç tanıdık olmadan da orada birileriyle arkadaş olabilirsin."
"Memnun oldum Sahra, ben de Ebrar. Haklısın aslında ama tanıdık olunca da ayrı güzel oluyor." dedi ve devam ettim "Aynı bölümdeyiz bu arada, bu sene benden kurtuluşun yok."
"Ben de memnun oldum, senin de benden kurtuluşun yok." dedi Sahra ve gülümsedi. Anlaşılan Sahra artık bizimleydi ve buna sevinmiştim. Bal rengi gözleri, kavisli kahverengi kaşları, kalkık burnu, ince dudaklarıyla çok tatlı duruyordu. Belliydi ki kalbinin güzelliği yüzüne yansımıştı. Orta kilolu ve uzun boylu birisiydi.
"Sahra aman dikkat et sen buna. Kendisi gördüğün gibi aşırı delidir. Her an uluorta yerde az önceki gibi bağırarak konuşabilir." diye Sahra'ya karşı ek bilgilendirme yapmayı ihmal etmemiştim. "Mizahı aslında yerlerde değil ama kendisi yerlerde sürünmeyi pek sever. Bir de Ebrar her şeyi abartarak konuşur, o ne derse birazcık alt kategorisini düşün olur mu?"
"Konuş canım, rahat rahat konuş. Ben burada değilim çünkü." dedi hafif bir sinir ve alayla. "Şuna bak ya, kaç yıllık kardeşim beni kötülüyor. Pü sana Yağmur. Ayrıca her şeyime bir şey deseniz de ben mizahıma bir şey dedirtmem! Çünkü gayet yerinde bir mizah seviyem var, hıh."
Hatice abla "Tabi canım tabi(!)." dedi ironi yaparak. "Ama yiğidi öldür, hakkını ver Yağmur. Ne kadar kötülesen de Ebrar'ın nasıl iyi bir dost olduğunu aramızda en iyi sen bilirsin."
Hatice abla dediklerinde haklıydı, Ebrar benim dosttan öte kardeşimdi. Her ne kadar kötülesem de asıl o özellikleri beni Ebrar'a sıkıca bağlamıştı. Bu kadar deli dolu bir kız olmasa dostluğumuz asla bu kadar ilerlemezdi.
"Kesinlikle." dedi Tuğba Hatice ablaya katılarak. "Bir sıkıntımız olsa hemen ilk gideceğimiz yer Ebrar'ın yanı olur, böyle dosta çok az rastlanır cidden."
Ebrar söze atladığında "Konuşun kız, konuşun da Yağmur Hanımefendi nasıl bir haksızlık yaptığını fark etsin." dedi.
"Haksızlık demeyelim ona." dedim bu ithamı kabul etmeyerek. "Ben o sözleri şaka babında söyledim. Yoksa tabi ki Ebrar'ın nasıl bir dost olduğunu en iyi ben bilirim. Dosttan öte kardeşimdir Ebrar benim." diyerek kendimi açıkladım. Ebrar da pek tabi farkındaydı şaka yaptığımın ama ben yine de kendimi açıklamak istemiştim.
"Ay dayanamayacağım, ağlayacağım şuracıkta. Beni bu denli sevdiğinizi bilmiyordum, canım arkadaşlarım benim."
Ebrar hepimize sıkıca sarıldığında boğulduğumu hissediyordum. Hepimiz hep bir ağızdan "Ebrar!" diye bağırdığımızda geri çekildi. Sahra bizi o sırada şaşkınca izliyordu. İçinden sanki "Allah'ım ben nasıl bir kıza bulaştım böyle?" diyordu ama bir yandan da mutlu gibiydi.
"Gerçekten garip bir kızsın Ebrar ama arkadaşlarının anlattıklarına göre özünde iyi birine benziyorsun." diye söze başladı Sahra bizi izlemeyi bırakıp. "Zaten önemli olan da insanın içidir. Tüm güzellikler iç taraftadır, insanın dışı genelde yalandan ibarettir ama bunu öyle herkes fark edemez. Fark etmeyen herkes, herkesin dışını yalansız bir kalıpta görür ama iç tarafın hakikatini yalnızca dışın yalanını anlayanlar görebilir. Sen senin içini görebilen arkadaşlara sahip olduğun için çok şanslısın."
"Ooo Edebiyat Hanım bu nasıl letafet dolu sözler böyle? Pek de bir anlamlı doğrusu." dedi Ebrar Sahra'ya uyarak. "Şaka bir yana gerçekten şanslıyım, şanslısın, şanslıyız."
"Edebiyat Hanım... Sevdim bu tabiri. Sözlerim hoşuna kaçtıysa ne mutlu bana." dedi Sahra gülümseyerek. "Anlaşılmamaktan korkmuştum ama anlaşılıyor olmak bahtiyar etti gerçekten, teşekkür ederim."
Ebrar "Ne demek efendim." dediği sırada Zeynep Hoca içeri girdi ve derse başladık. Kuran'ın ilk cüzünü açmış, herkes bir sayfa okuyacak şekilde gidiyorduk. Sınıfta yirmi kişiydik ve böylece birinci cüzü bitirmiş olacaktık. Okumalarımız bittiğinde el işi atölyesine geçtik. Her katta ayrı olmak üzere el işi atölyesi, mutfak atölyesi ve kütüphane bulunuyordu. Hafta sonları aktivite olarak el işi ve mutfak atölyesine gidiliyordu; hafta içi ise sadece iki gün ders veriliyordu, ders verildiği günlerde sırasıyla kütüphaneye ve ikinci kattaki spor salonuna gidiliyordu.
Atölyede kendime mavi boncuklu bir bileklik yapmıştım. Ebrar ise siyah büyük boncukların yanına sarı küçük boncukları dizerek bir bileklik yapmıştı. Atölyede vakit geçirdikten sonra yemeğe inmiştik. Namazlarımızı kıldıktan sonra Hatice Abla sohbete başlamıştı.
Ele aldığı konu günümüzdeki kadın erkek ilişkileriydi. Kadın ve erkeğin birbirinin mahremi olmadıkça gereğinden fazla bakışması ve konuşması haramdı. İslam iletişimi değil, zinaya giden her yolu haram kılmıştı. Erkek ve kadın gerekli durumlarda tabi ki de sınırları koruyarak iletişim kurabilirlerdi ama bunun dışında gerek arkadaş ilişkisi olsun, gerek sevgililik olsun günahtı. Günümüzün en büyük yanlışlarından biri de buydu aslında. Her şey çok normal karşılanıyordu. Birinin sevgilisi olması çok olağandı; karşı cinsle kanka takılmak, şakalaşmak, arada fiziksel temasın olması sanki günah değilmiş gibi doğaldı.
Maalesef ki çoğu kişi haram olduğunu bile bilmiyordu çünkü araştırmıyordu. Kulaktan dolma bilgilerimiz nereye kadar yetiyorsa onu kullanıyorduk, adam akıllı hiçbir zaman araştırıp doğruyu öğrenmeye çalışmıyorduk. Toplum olarak eksiğimiz buydu. Kuran ve sünnete uygun yaşamadığımız için yanlışlar günümüzün doğrularıydı. Tabi ki her koyun kendi bacağından asılırdı ama biz bilenlerin yapması gereken uyarmaktı, tebliğ etmekti. Bu yüzden kurstaki sohbetler çok faydalı oluyordu. Bilen bildiklerinin doğruluğunu teyit ediyordu; bilmeyen de öğreniyordu.
Sohbet bittikten sonra kızlarla bir kafeye geldik ve oturduk. Ben ve Sahra orta şekerli Türk kahvesi sipariş verirken, Hatice abla, Tuğba ve Ebrar salep istedi.
"Ay ben sizi çok özlemişim ya, iyi oldu bu kafe işi." dedi Hatice abla mutlulukla.
"Ben de sizi." dedim çantamdaki suyu çıkarırken. Suyumdan yudum aldıktan sonra devam ettim. "Şu sınav yüzünden bir görüşemedik. Yazın da kurs ders vermiyor malum, oraya da gidemedik derken iyice irtibatımız kesildi."
"Hakikaten kurs niye yazın ders vermiyor ya? O kadar kışın soğuğunda gidip geliyoruz; tatilde, sıcakta ders verilmiyor olacak iş mi yahu?" Ebrar ayda, yılda bir haklılık payını konuşturmuştu. Şaka bir yana ben de merak ediyordum bunu.
Tuğba söze girdiğinde "Aslında kurs yazın da açık oluyor ama herhalde yaz kuran kursu kısmına ders veriliyor sadece." dedi. "Onların dersleri sadece Kuran öğretilmeye yönelik, bize yapıldığı gibi fazladan dersler, sohbetler yapılmıyor."
"Karışıklık olmasın diye bize kapatıyorlardır o zaman." dediğimde Tuğba başını salladı. Siparişlerimiz geldiğinde Hatice abla salebinden bir yudum alarak "Aynen." dedi.
"Sahra sen yoktun bir sene öncesinde, ne zaman kayıt yaptırdın?" diye sordu Ebrar. Sahra bizim konuşmamızı sessizce dinliyordu ve muhtemelen Ebrar olmasaydı hâlen dinlerdi. Sanırım konuşmayı çok seven biri değildi.
"Geçen sene." diye cevapladı "Senin Yağmur'la kursa gelmediğiniz dönem yazıldım. Aslında sınav senemde böyle bir şey yapacağımı hiç düşünmezdim. Zira Müslüman olmak hiç aklımda yoktu." dedi ve gülümsedi.
"Nasıl yani sen sonradan mı Müslüman oldun?" diye sordu Ebrar şaşkınlıkla. "Önceden neye inanıyordun ki? Ailenin dini neydi? Nasıl Müslüman oldun? Ailen ne tepki verdi?"
Ebrar'ın sorularını hızlıca sormasına tabi ki de şaşırmamıştım ama Sahra'nın tahkiki iman etmiş olmasına birazcık şaşırmış olabilirdim.
"Ebrar bir sakin ol da kızı söylediğine pişman etme." dedi Hatice abla göz devirerek.
"Of Hatice merak ediyorum ne yapayım? Gerçi siz ne anlarsınız meraktan? Ruhsuzlar."
"Şşt gerginliğe gerek yok. Ebrar'ın meraklı olması benim için bir sorun teşkil etmediğine göre anlatmaya başlıyorum." dedi Sahra sakinlikle.
"Başla, başla sen." dedi Ebrar heyecanla. "Hatice'yi takma."
Hatice Ebrar'a göz devirdiğinde biz Tuğba'yla olanları sessizce izliyor ve Sahra'nın anlatmasını bekliyorduk.
"Önceden deisttim." diye söze başladı Sahra. O anlatırken biz sessizce dinledik.
"Deist bir ailede büyüdüm. Bu yüzden Müslümanlığa hep bir soğuk bakıyordum ama hiç oturup da araştırmamıştım. Bir gün arkadaşımla buluşmak için dışarı çıktım ve ara sokakların birine girdiğimde kayboldum. Aksilik o ki telefonumun şarjı da bitmişti. Allah'tan yoldan geçen bir abla boş bakışlarla etrafa baktığımdan kaybolduğumu anladı ve yardım etti. Tevafuk ki gideceğimiz yer aynıydı ve sohbet ede ede yürüdük. Her şey o konuşma sayesinde oldu zaten. Ben merak ederek 'Böyle giyinmek zorlamıyor mu? Neden giymek zorundasınız ki?' diye sordum feraceyi kastederek. O da benim pek bilgim olmadığımı anlayıp anlattı sağ olsun. Gideceğimiz yere vardığımızda ayrılmadan önce bana kursun numarasının ve adresinin olduğu bir kart verdi. 'Aklına takılan şeyleri bu kursa gelerek sorabilirsin.' dedi ve ayrıldık."
Kahvesinden bir yudum alıp devam etti.
"Yolda yaptığımız o konuşma beni çok etkiledi ve ben İslam'ı araştırmaya başladım. Birkaç kez kursa gidip aklıma takılan soruları sordum ve en nihayetinde Müslüman olmaya karar verdim. Kursa tekrardan gittiğimde yolda konuştuğum üniversite grubundan Havva ablayla tekrardan karşılaştım ve Müslüman olmak istediğimi söyledim. O tabi çok sevindi ve ben orada onun vesilesiyle Müslüman oldum Elhamdülillah."
Hepimiz hep bir ağızdan "Elhamdülillah." dedik. "Peki ailen nasıl bir tepki verdi?" diye sordum.
"Allah'a şükür aile konusunda öyle pek sıkıntım olmadı. İlk duyduklarında epey şaşırmışlardı ve karşı gelmişlerdi ama sonrasında kabullendiler."
"Allah onlara da Müslümanlığı nasip etsin inşallah. Adına çok sevindim, Rabbim yolunu açık etsin." dedim gülümseyerek.
"Âmin."
"Rabbim sana Müslümanlığı nasip ettiği için çok şanslısın. Yağmur'un da dediği gibi darısı ailene olsun." dedi Tuğba salebinden bir yudum alarak.
"İnşallah, teşekkür ederim kızlar."
"Ebrar sen pek bir sessizleştin, hayırdır?" diye sordu Hatice Ebrar'a takılarak. "Sanki meraktan çatlayan sen değilmişsin gibi davranıyorsun."
"Üf bana takılma Hatice. Seninle hiç uğraşamam." diye atıldı Ebrar. "Bizim Havva Abla'yı kıskandım birazcık, onu düşünüyordum."
"Havva Abla'yı mı kıskandın? Niye ki?" diye sordu Sahra anlamayarak.
"Senin Müslüman olmana vesile oldu kız. Bir sürü sevap puanı kazandı, kıskanmayayım mı?"
"İlahi Ebrar ya." dedi Sahra gülerek. "Ben de niye kıskanıyor, diyorum. Meğer derdi sevap puanlarıymış."
"Öyle tabi."
"Kıskanma Ebrar, özen. Kıskançlığın fazlası kişiye zarar verir. Malum sen de abartmayı seviyorsun." dedim ona takılarak. Ebrar'a takılmak ayrı hoşuma gidiyordu.
"Allah'ım, Ya Rabbim bu Yağmur benim abartmalarıma takmış durumda. Sen bana yardım et." diye sabır dilendi Ebrar. "Kızım şurada iki espri yapıyorum, burnumdan getiriyorsun ya."
"Sırf görüldü yedin diye trip atacağından az daha evimin kapısını kırıyordun. Sence abartmalarını takmakta haksız mıyım?" diye sordum onun inadına.
"Yuh Ebrar ya, sana inanamıyorum gerçekten." dedi Tuğba şaşırarak.
"Bırak Tuğba, klasik Ebrar işte. Sanki tanımıyorsun." dedi Hatice abla bu duruma şaşırmayarak.
"Orası öyle de bu sefer ayrı bir abartmış sanki." diye devam etti Tuğba.
"Ya Sahra bir şey de şunlara, hepsi ayrı üstüme geliyor. Ağlayacağım ama ya." diye mızmızlandı Ebrar. "Hem Yağmur biz seninle bu konuyu halletmemiş miydik?"
"Yoo, sen benim çok kötü bir halde olmama yorumlamıştın." dedim dediğini reddederek.
"Kusura bakma Ebrar ama haksızsın gerçekten. Tamam, abartmayı seviyor olabilirsin ama bu biraz fazla olmuş." dedi Sahra.
"Tamam pes ediyorum, haklısınız ama haklı olmanız üstüme geleceğiniz anlamına gelmiyor tamam mı? Benim gibi narin bir kızı kırmak da size hiç yakışmıyor ayrıca." dedi yapmacık kırılmış ses tonuyla.
"Yav bir kere de bir şeyi ciddiye al, bir kere be." Hatice Abla konuştuğunda onu susturdum.
"Sus kız, kıyamam ben Ebrar'ıma. Her ne kadar haksız olsa da haklı o, değil mi kuşum?"
"İşte benim Yağmur'um be, çatla Hatice." dedi Ebrar kıs kıs gülerek.
"A-a neyine çatlayacağım ayol?"
"Bilmem ben orasını."
Tuğba sohbetin saçmalığına dayanamamış olsa gerek ki "Neyse bırakın şakayı." dedi ve devam etti.
"Yağmur sen neden kötü haldeymişsin bakayım? Sabah kursta 'Kurcalamayın, Ebrar anlatır size.' dedin ama merak ettim doğrusu." dediğinde yüzümün düşüşünü ve kalbimin parçalandığını uzaktan bakan biri bile anlayabilirdi. "Meraktan öte endişeleniyorum senin için, ne seni bu kadar kötü etkiledi?"
İçimi hüzün bulutları sarmışken mutluluk bir anda yok olmuştu. Kafam dağılmışken acılarım kendini belli etmişti ve bu içimdeki her şeyi yıkmıştı.
Aklıma severek dinlediğim bir şarkının sözleri gelmişti. Şarkıda "Mutlu olmak zordur derler kötü günler görmeden. " diyordu. Bu söz bana her kötü hissettiğimde umut olan bir sözdü. Kötü günlerin bir gün biteceğini, yağmurun dineceğini ve güneşin açacağını hatırlatırdı bana her seferinde. Şu anda da öyle olmuştu ama bu hissettiğim acıyı dindirmiyordu.
"Ben size sonrasında anlatacağım ya canım arkadaşım, neden sabırsız davranıyorsun?" Ebrar'ın sesiyle düşüncelerimden çıktım. Benim yüzümün düştüğünü görünce dişlerinin arasından konuşmuştu. Benim üzülmeme gram dayanamıyordu. İyi ki böyle bir dosta sahiptim, iyi ki...
"Ben özür dilerim Yağmur, hatırlatmak istemezdim." dedi Tuğba pişmanlık akan bir ses tonuyla.
"Önemli değil. Demek ki hatırlanması gerekiyormuş, üzme kendini." dedim ama sesimden her şey anlaşılıyordu.
"Ben üzülmeyeyim ama sen de üzülme olur mu?" diye mırıldandı buruk bir tebessümle.
"Zor gibi görünüyor ama umarım." dedim gülümsemeye çalışarak. "Kızlar ben müsaadenizi istesem olur mu?"
Ebrar yalnız kalmak istediğimi anlamış olacak ki "Müsaade senin kuşum. Hoşça kal, kendine çokça iyi bak." dedi.
"Sen de canım benim. Cümleten Allah'a ısmarladık." dediğimde "Allah'a ısmarladık." dediler hep bir ağızdan.
