Kapıya alacaklı gibi vuran Ebrar'dı ve şu an bana sinirli gözleriyle bakıyordu. Sinirden koyu kahverengi gözleri siyaha çalmıştı, fındık burnu ve yanakları hafif esen rüzgârda kızarmıştı. Cildi çok hassastı, hemen kızarıverirdi. Yine kızarmasına şaşırmamıştım.
İçeriye geçtiğinde feracesini çıkardı, askılığa astı ve bunları yaparken hiç konuşmadı. Sadece teyzem "Hoş geldin, kapıyı da kırsaydın yavrum." dediğinde "Hoş buldum, aslında kırmayı planlıyordum da 'Kemal amcaya masraf çıkmasın.' dedim." dedi. Bunu söylerken gram yüzüme bakmamıştı. Bu kız gerçekten manyağın tekiydi ve bugün benimle bir alıp veremediği vardı. Kapıyı kıracak gibi çalmasından belliydi zaten. Acaba görüldü atmama mı bu kadar sinirlenmişti? Olabilirdi, Ebrar'dan her şeyi beklerdim.
Ebrar'ın koyu kahverengi gözleri, siyah kavisli kaşları, fındık burnu, ince dudakları vardı. Biraz kiloluydu fakat boyu uzun olduğu için pek göstermiyordu. Canım arkadaşım pek de güzeldi. Üzerine boyu diz kapaklarının biraz altında, beyaz çizgileri olan siyah bir tunik ve bol kot pantolon giymişti. Başında ise klasik siyah penye şalı vardı. O önde, ben arkada merdivenleri çıkıp odama girene kadar hiç konuşmadık. Odama girdiğimizde ise "Sen bana nasıl görüldü atarsın ya?" diye bağırmıştı. Aşağıda susmasının nedeni teyzemin yanında bağırmak istemiyor oluşuydu, şimdi anlıyordum. Benimle konuşsa kendine hâkim olamayıp bağıracağını biliyordu çünkü.
"İnadına yaptım. Oh, iyi oldu sana." Benim sesim onun sesine göre daha alçaktı çünkü ben onun aksine gayet sakindim.
"Ben hanımefendiyi merak edeyim ama hanımefendi benim mesajıma inadından cevap verme tenezzülünde bulunmasın öyle mi?" diye sordu inanamayarak. Neden her şeyi bu kadar büyütüyordu ki bu kız?
"Sorun bir tane mesaj yazıp altına bilmem kaç tane soru işareti koyup üstüne beş kere aramandı." dedim açıklayarak. "Kızım mesajını görmüyorsam müsait değilimdir, altına bilmem kaç tane soru işareti koymana ne gerek var!?" Sesim az öncekine kıyasla daha yüksek çıkmıştı. "Ayrıca bir kere aradıktan sonra açmamama rağmen niye üst üste dört kez daha arıyorsun ya? Müsait olmadığım aklına gelmiyor mu? Bir de kapıyı kıracakmış gibi çalıyorsun, gerçekten tam bir manyaksın."
"Yağmur sen gerçekten iyi değilsin. Benim her zaman yaptığım şeye bu kadar sinirlenmezdin ki sen." dedi endişeyle. Haklıydı, onun bu abartılı tepkilerine alışkındım. Şimdi ise neden bu kadar sert tepki vermiştim ki? "Buraya sırf seni merak ettiğim için geldim. Görüldü atmana da trip atayım, dedim. Biliyorsun ben genelde her şeyi abartırım. Kapıyı da o yüzden o kadar sert çaldım ama senin bu kadar sert çıkacağını tahmin edememiştim. Özür dilerim."
Pişmanlığı sesinden ve yüzünden anlaşılıyordu.
"Dileme, bilemezdin böyle olacağını. Üzme kendini." dedim üzgün çıkan sesimle. "Bana gelirsek dünden daha beter bir haldeyim Ebrar. Ağlamadığıma bakma, tüm gözyaşlarım ruhuma akıyor."
"Ah kıyamam ben sana. Gel buraya." dediğinde sıkı sıkıya sarıldık. Kollarındayken cevap verdim. "Sen kıyamıyorsun ama bazı gerçekler kıyıyor."
Geri çekildiğinde yüzüme baktı. "Hangi gerçekler Yağmur anlamıyorum. Anlatabilecek gücün varsa anlatır mısın?"
"Sanırım anlatabilirim. Hem belki iyi gelir bana ama ilk önce şu yatağa bir oturalım, ayakta kaldık." dediğimde yatağa oturduk ve ben anlatmaya başladım.
Yanılmıştım, anlatmak iyi gelmemişti. Cayır cayır yanan yüreğime sanki bir alev topu daha düşmüştü. Kati surette ağlayamamak daha da beter ediyordu beni ama elimden hiçbir şey gelmiyordu.
Her şeyi eksiksiz anlattığımda Ebrar'ın gözünden bir damla yaş geldi. Konuşmak için ağzını araladığında "Yağmur'um..." dedi ve sustu. Ne diyeceğini bilemiyor gibiydi. Teselli etmeye çalışsa edemezdi çünkü ortalıkta tesellilik bir durum yoktu. Her şey çok açık ve çok acıydı.
"Ağlama." dedim çaresizce. Ağlamasına dayanamazdım, bir an önce gözyaşlarını silmeliydi. "Sen ağlarsan ben daha kötü olurum, ağlama."
"Tamam ağlamıyorum." dedi gözyaşlarını silerken. Dudağında buruk gülümsemesi vardı. "Vakit geçiyor, namazımızı kılalım. 'Bugünümüze de şükür.' diyelim." diye devam ettirdi sözünü.
"Sen başla, ben abdest alayım." diye mırıldandığımda "Beraber kılalım, kardeşimle beraber Allah'a sığınmak istiyorum ben. Hadi abdest al da gel, bekliyorum." dedi. Düşünceli sözleri içimi ısıtmaya yetmişti.
Namazımızı kıldıktan sonra tekrardan yatağa geçip oturduk. Söze Ebrar başladı.
"Bu kadar şeyi Orhan tek başına yapmış olamaz. İllaki bir çetesi, yardakçıları falan vardır. Belki de bir mafyanın piyonudur." dediğinde içime kurt düşmüştü fakat bu olmayadabilirdi.
"Olabilir ama bir mafyanın benim ailemle ne işi olabilir ki?"
"Yani o da doğru, siz öyle mafyaya bulaşmazsınız ama ne bileyim kuzum ya? Orhan'ın tek başına içeride olması fazlasıyla garip değil mi?" Bu soru benim de kafamı karıştırıyordu fakat daha fazla düşünmek istemiyordum.
"Evet öyle de bu konuyu kapatalım mı? Düşündükçe boğuluyorum."
"Kapattım bile, neyden konuşuyorduk ki?" Gülümsedim ve "Hiç, öylesine havadan sudan." dediğimde "Bak ne diyeceğim." dedi sonunu uzatarak. Ben kendimi iyi hissedeyim diye konuyu değiştirmeye çalışıyordu, bu kızı her şeyiyle çok seviyordum.
"Bugün bizde kalsana. Babamla abim İstanbul'daki amcamı ziyarete gitmişlerdi, anca yarın akşama gelirler. Onların yokluğundan istifade bu gece depoyu patlatıp dedikodu yaparız." Yanlış bir şey demiş gibi gözlerini belertti ve ekledi.
"Aman ne dedikodusu? Tövbe. Biz imanlı kızlarız, öyle dedikoduyla işimiz olur mu? İlahi Yağmur, tutturuyorsun dedikodu diye beni de kendine benzettin. Ben ne yapayım sümüklü Naciye'nin kime kaçtığını?" Tavırları o kadar komikti ki bir kahkaha patlattım. Hele sanki kendi dememiş gibi topu bana atması... Bu kıza boş yere demiyordum manyak diye.
"Sana gerçekten inanamıyorum." dedim şaşkınlıkla. Bir yandan da gülüyordum. "İki dakikada topu bana atmayı nasıl becerebildin ya? Pes, vallahi pes."
"Bizde racon böyle, artık işine gelirse." dedi kabadayı edasıyla.
"Pek işime geldiği söylenemez ama siz neyi uygun gördüyseniz kabulümdür ağam." dedim ben de ona uyarak.
"İtaatkâr insanları severim. Aferin evlat."
Dayanamayıp Ebrar da bir kahkaha patlattı. Rolde ancak bu kadar kalabilmişti. Kahkahası durduğunda "Ee geliyor musun bize?" diye sordu.
"Ben gelirim de Zeliha Sultan izin verecek mi bakalım?"
"Verir, verir." dedi kendinden emin bir sesle. Haince güldü ve devam etti. "Unuttun galiba, izin vermezse ben onun burnundan getiririm."
"Unutur muyum hiç? Kadına iki tencere sarma yaptırmıştın, bir keresinde de börek açtırmıştın." dedim şok içinde. "Kızım valla senin şu çenenden korkulur. Sırf sen sus diye zorla yapıyordu."
"E ne yapayım canım? O da izin verseydi bizde kalmana." diye söylendi savunurcasına.
"Yine de böyle yapman gerekmezdi değil mi? Ama sen de haklısın tabi. Benim gibi mükemmel bir kanka zor bulunduğundan kıymetimi bilmek istiyorsun."
"Ay, ay tavırlara bak. Hadi çok konuşma da izin alalım."
"Üf, iyi be."
Ebrar'ın uzun yalvarışlarına kalmadan teyzemden izni koparmıştık. Şimdi hazırlanıyorduk, daha doğrusu sadece ben hazırlanıyordum. Ebrar hanımefendi ise telefonuna bakıyordu. Çantama tavşanlı pijamalarımı, diş fırçamı, tarağımı ve depomdaki son cipsi koydum. Feracemi giyip siyah eşarbımı yaptığımda artık hazırdım. Aklıma gelen şeyle Ebrar'a döndüm.
"Aa az daha unutuyordum. Senin feracen mezarlıkta biraz kirlenmişti, ben de kirli sepetine attım ama daha yıkanmadı. Yıkanınca getiririm ben sana olur mu?"
"Olur kuzum, dert ettiğin şeye bak." dedi kızarcasına. "Hazırsan çıkalım mı?"
"Çıkalım."
***
Sabah Ebrar'ın üstüme su dökmesiyle şoka uğrayarak uyandım. "Ebrar!" diye bağırdığımda kaçmaya başladı. "Seni öldüreceğim, gel buraya." diyerek kovalamaya başladım.
"Ne yapayım kızım ya? Bir saattir bağırıyorum kalk diye kalmadın."
Evin içinde deli gibi koşturuyorduk, muhtemelen birazdan Sema teyzenin mis gibi azarını yiyecektik ama şu an bu umurumda değildi. Ayrıca kalkmamam çok doğaldı çünkü dünün yorgunluğu ve uykusuzluğu bugüne vurmuştu. Zaten gece de bu yüzden Ebrar'ı abur cuburlarıyla baş başa bırakarak erkenden uykuya dalmıştım.
"Bunu bahane olarak kabul etmiyorum. Su dökmek ne demek ya?!" diye cırladım ve saçından tuttuğum gibi çektim.
"Aah, Yağmur bırak saçımı!"
"Bırakmıyorum, bunu bana su dökmeden önce düşünecektin."
"Anne, aah saçım!"
Sema teyze sesimizi duyuyor olmalıydı ama hayret ki gelmiyordu. Ebrar'ı daha fazla bağırtmamak adına ellerimi saçından çektim. "Eğer bir daha su dökersen o saçlarını yolarım." dedim sinirle.
"Uf bir git be, yolarmışmış. Sülük gibi yapıştın zaten saçıma. Daha neyini yolacaksın?" diye çirkefleşti cadaloz.
"Sabrımı zorlama Ebrar." dedim dişlerimin arasından. "Biliyorsun ki tersim pistir ve sana şu an denk getirmeyi hiç istemiyorum. Zorlama."
"Bilmez olur muyum? Nasibimi almışlığım da var ve şu an hiç çekemem senin o canavar halini."
"İyi edersin." dedim göz devirerek. "Hadi yürü de mutfağa geçelim, Sema teyze yanımıza gelmemişse bir anormallik var demektir."
"Aynen, kim bilir n'oldu?"
Mutfağa geçtiğimizde Sema Teyze sessiz sakince kahvaltıyı hazırlıyordu. Bizi fark etmemişti bile.
"Anne iyi misin?" diye sordu Ebrar endişeyle. Sema Teyze dalmış gitmiş domates doğramaya devam ediyordu. Ebrar'ı gerçekten duymamış mıydı yani?
"Hu hu, Sema teyze." dedim elimi yüzüne sallayarak.
Kendine sonunda gelebildiğinde "Hı, bir şey mi dedin yavrum?" dedi.
"Daldın gittin çok uzaklara. Hayırdır bir şey mi oldu?" dedi Ebrar.
"Bir şey mi olmuş? Ne olmuş ki?" diye sordu anlamazca. Kendinde olmadıği belliydi.
"Anne korkutma beni, tövbe estağfurullah." dedi Ebrar Sema teyzeden uzaklaşarak. "Kız Yağmur anneme üç harfliler uğramış olmasın? Allah'ım sen koru."
"Şu durumda bile şaka yapabiliyorsun ya, sana gerçekten bir şey demiyorum." dedim inanamayarak. Bu kız neden bir türlü ciddi kalamıyordu ki?
"Şaka değildi ki. Kadının halini görmüyor musun?" dedi göz devirerek.
"Maalesef ki görüyorum. Bir şeyin şokunda galiba."
Biz Ebrar'la aramızda konuşurken Sema teyze domatesleri doğramayı bitirmiş, boş bakışlarla salatalıkları doğruyordu. Hâli hâl değildi gerçekten. Elindeki bıçağı alıp kolundum tuttum ve yürüttüm. Sandalyeyi gösterirken "Gel Sema Teyze, otur şuraya." dedim. Oturdu ve anlatmaya başladı, sanırım kendine yavaş yavaş geliyordu.
"Salih'in kuzeni Ömer," dedi ve duraksadı. Salih amca Sema teyzenin eşiydi. Devam ettiğinde "Vefat etmiş bugün sabah." dedi. "Daha 28 yaşında gencecik oğlandı. İki yaşında kızını yetim bırakıp gitti. İstanbul'dalardı, iş için İzmir'e yerleşmişlerdi bir yıl öncesinde. O vesileyle birkaç kez eşiyle bize oturmaya gelmişlerdi." diye mırıldandı zar zor. Yutkunup nefes aldıktan sonra devam etti. "Allah eşine, ailesine sabır versin. Mekanı cennet olsun. Ah, ah ölümün ne zaman geleceği belli olmuyor." dedi ve bir iç çekti. Ağlamıyordu ama bu haber onu derinden sarsmıştı, belliydi.
"Allah rahmet eylesin, mekânı cennet olsun inşallah."
Ebrar konuştuğunda ona döndüm ama kafam yerinde değildi. "Âmin." diyebildim sadece. Amcamın dün söyledikleri kulağımda çınladı. Ailemin ölümü, yetim kalışım ve ölme ihtimalim... Zihnimin derin kuyusuna düştüm, söylenen acımasız sözlerin içinde boğuldum. Hey! Kurtarın beni. Her şey sahte bir hayalden ibaret, deyin. Bana kuyudan çıkmak için eşsiz bir çıkış yolu gösterin. Aydınlığa gitsin yolum, sonsuz bir son olan karanlık ölüme değil.
"Ölümün ne zaman geleceği belli olmuyor."
Beynimde yankılanan gece kadar uzun gelen söz ne de haklıydı. Herkes için vardı ölüm; ne eksik, ne fazla. Belki zamanı farklıydı ama elbet vardı. Peki biz ne kadar hazırdık ölüme? Kendimizi asıl bu noktada sorgulamamız lazımdı. Bir saniye sonra son nefesimizi versek nefes vermeden önceki son saniyede ne yaptığımızdan bile hesaba çekilecektik. Bu yüzden her ânımızı bir saniye sonra ölecekmiş gibi yaşamalıydık ama biz ne yapıyorduk? Sanki bu dünya sonsuzmuş gibi davranıyorduk. Peki biz böyle yaptıkça Allah'ın bize bahşettiği şu koskoca ömrün hesabını nasıl verecektik?
Nankörlüğümüzü bir kenara bırakamadığımız her an ziyandayken, O'nun emrettiği şeyleri tam mânâsıyla yapmayıp yasak kıldığı şeyleri yaparken vicdanımız hiç mi sızlamıyordu? Bu daha ne kadar böyle sürecekti? Bir an önce kendimiz toparlamamız gerekiyordu. Okuduğum bir kitapta hayat gâyemi oluşturmamda beni fazlasıyla etkileyen bir söz vardı.
"Ne için varsan onun için yaşa."
O'na layık kul olmak için vardık, öyleyse O'nun rızasını kazanmak için de yaşamalıydık. Gerisi sadece bu dünyayı kurtarırdı ama bize ahiret de lazımdı.
"Yağmur," Sema teyze seslendiğinde ona döndüm. Düşüncelerimde dalıp gitmiştim. "İyi misin? Dalıp gittin."
"İyiyim, öyle kendimi kötü hissettim bir an. Sorun yok." dedim zorla gülümsemeye çalışarak. Ebrar ne olduğunu anlamış, yüzüme hüzünle bakıyordu.
İç sesime kulak verdiğimde "Sorun yokmuşmuş. Kimi kandırıyorsun sen, Allah bilmiyor mu içini?" dedi ve oldukça haklıydı.
"Aman, sorun olmasın zaten kuzucuğum." dedi Sema Teyze sürahiden su doldururken. "Siz niye kavga ettiniz? Sesiniz geliyordu da kafam yerinde değildi, anlamadım olayı."
"Hanımefendi beni uyandırmak için bir bardak suyu yüzüme döktü çünkü. Onu kovalayacağım diye de üstümü değiştiremedim. Şu halime bak, pijamam hâlâ ıslak." diye yakındığımda Ebrar "Sen de seslendiğimde uyansaydın ne yapayım yani?" diye saçmaladı.
"Sen hiç konuşma, bizim daha seninle hesaplaşmamız bitmedi."
"Ay çok korktum biliyor musun?(!)"
Amacı beni sinirlendirmekti ama ona istediğini vermeyecektim. "Az önce öyle demiyordun ama bence de kork tatlım." dedim sakince.
"Ebrar kızı sırılsıklam etmişsin daha da konuşma." dedi Sema teyze sert bir sesle. "Hadi Yağmur sen git de üstünü değiştir."
"Bu mu sırılsıklam olmuş hali? Ayrıca ne güzel işte, zaten sırılsıklam olmayı seviyordu." dedi Ebrar umursamazca.
"Yağmurda ıslanınca güzel oluyor canım o, uykudan uyandırılınca değil!" dedim dişlerimin arasından. Sinirlenmeyeyim, sinirlenmeyeyim diyordum ama hassas yerimden vuruyordu pislik.
"Tamam uzatmayın daha fazla. Hadi Yağmur, daha fazla kalma öyle."
"Tamam." deyip mutfaktan çıktım.
Üstümü değiştirip tekrardan mutfağa geçtiğimde sofra tamamıyla hazırdı. Patates kızartması ve köfte kayık tabaklarla masanın ortasındaydı. Üçümüzün de önünde yumurta haşlaması ve tabak vardı. Zeytin, peynir gibi ara kahvaltılıklar patates kızartması ve köftenin yanındaydı. Masada bir kuş sütü eksikti. Sema teyze baş tarafa oturmuştu, ben de Ebrar'ın yanına oturdum. Sessiz bir şekilde kahvaltı yaparken Sema teyze birden söze girdi.
"Hatice bugün öğle namazından sonra Kuran kursunda sohbet verecekmiş gider misiniz?"
"Aa evet bana dün mesaj atmıştı 'Gelir misiniz?' diye. Ben de sana danışacaktım, unutmuşum." dedi Ebrar bana doğru dönerek. "Gerçi sana da mesaj atmış ama görmedin herhalde."
"Yok görmedim. Ne zaman atmış ki?" diye sordum. Telefonu adam akıllı elime aldığım yoktu, görmemem normaldi.
"Sizin evden çıkmadan önce. Sen hazırlanırken yazmıştı bana, muhtemelen sana da o civarlarda yazmıştır."
"Ben o saatten beri telefonu hiç elime almadım o yüzden görmemişimdir." diye açıkladım ve "Ee gidiyoruz değil mi?" diye sordum. Kursa gitmeyeli epey olmuştu ve ben özlemiştim muhabbet ortamını.
"Gidelim tabi. Bayadır sohbet dinlemiyorduk, iyi olur. Kahvaltıdan sonra çıkalım mı? Hem derslere de katılmış oluruz." dedi Ebrar çatalını salatalığa batırırken.
"Çıkalım. Sınava hazırlık derken iyice boşladık orayı."
"Aynen ya. Bugünkü dersten sonra el işi atölyesine geçilecekmiş. Bileklik, kolye yapacakmışız. Zeynep Hoca gruba öyle yazmıştı dün."
"Ay ne güzel. Kesinlikle gidiyoruz." dedim sevinçle.
"Hadi oyalanmayın o zaman, kahvaltınızı yapın da bir an önce gidin kursa." dedi Sema teyze.
"Görüyor musun Yağmur? Annem bizi evden gönderme derdine düşmüş, hiç sevilmemişiz." diye söylendi Ebrar gereksiz bir tavırla.
"Gönderme işine düşseydim seni okutmaz, evlendirirdim Ebrar. Boş boş konuşma sabah sabah. La havle, la havle." diye sabır çekti Sema teyze. Pek haksız da sayılmazdı.
"Tamam, tamam bir şey demedim." dedi Ebrar ve güldü. Masada tek gülen oydu ve bunu fark edince sessizce yemeğe gömüldü.
Kahvaltımızın geri kalanını sessizce yaptıktan sonra Ebrar'la beraber mutfağı toparladık. Odaya geçtiğimizde Ebrar hazırlanmak için dolabını açtı ve kararsız bakışlarını kıyafetlerinde gezdirdi. Bana döndüğünde elinde bebe mavisi gömlek ve siyah deri etek vardı. "Nasıl, giyeyim mi bunları?"
"Gömleğin rengi çok tatlı, kesinlikle giy. Altına beyaz pileli eteğini giysen de çok güzel olur bence."
"Onu da düşündüm de siyah şal takacağım ya, siyah etekle daha güzel durur." dedi dolaptan siyah şalını çıkartırken.
"O zaman siyahı giy." dedim dediğine katılarak.
"Güzel seçim." dedi göz kırparak. Üstünü değiştirmek için banyoya gittiğinde ben de feracemi giyip eşarbımı yaptım ve oturma odasına Sema teyzenin yanına gittim.
"Sen de bizimle gelsene Sema teyze. Hem değişiklik olur, hem de kafan dağılır." dedim Ömer abinin vefatını kastederek.
"Aslında iyi olurdu Yağmur da cenaze evine gideceğim. Kim bilir eşi ne durumdadır? Destek olmak lazım." dedi üzgünce.
"Ben akşam Salih amcayla beraber gidersiniz diye düşünmüştüm ama haklısın, kadıncağız mahvolmuştur."
"Genç yaşında eşini kaybetti, kızıyla tek kaldı kolay mı? Ah, ah! Neyse ben de hazırlanayım da birlikte çıkalım."
"Tamam." diye mırıldandım ve düşüncelerimin beni izlemesine olanak tanıdım. Yinelenen düşüncelerim bir müddet beni rahat bırakmazken Sema teyze ve Ebrar hazır olduğunda evden çıktık. Kursa uzun zaman sonra gideceğim için mutluydum fakat hayatın getirdiği ve benim asla tahmin dahi edemeyeceğim gerçekler bunun etkisini azaltıyordu. Umuyordum ki kursa gitmek bana iyi gelirdi ve kafamı dağıtırdı. Hayatımda her şeye rağmen mutluluğa yer vermek ve tek bir mutsuzluğa odaklanmak istemiyordum. Bunu yapabilmek için elimden ne gelirse yapacaktım ve kursun, arkadaş ortamının bana iyi gelmesi için uğraşacaktım.