İçeriğe geç

Yağmur Suyu ve Toprak Kokusu

Bölüm 4 · 19 dk okuma

Yağmur Suyu ve Toprak Kokusu

Bölüm 4

ENKAZIN ARDINDAKİ KÜL -H a k i k a t-

Onunla göz göze gelen gözlerimi hemen geri çektim ve bakışlarımı yere doğru çektim.

"Allah kabul etsin." dediğinde "Âmin, cümlemizin." dedim.

"Sizi mezarlıktan çıkarken gördüm. Başınız sağ olsun. Çok önem verdiğiniz biriydi sanırım." dedi üzgün olduğu belli olan sesiyle.

"Sağ olun."

Sesim ağlamaktan pürüzlü çıkıyordu. Boğazımı temizledim. "Keşke beni böyle bir başıma bırakıp gitmeselerdi ama kader böyleymiş, razı gelmek düşüyor payıma."

"Gitmeselerdi derken?" dedi anlamayarak.

"A-annem ve b-babam..." dedim zar zor. "Bir silgi olup silmek isterdim tüm yanlışları ama bu saatten sonra değiştiremem hiçbir şeyi." Sesim titriyordu. Bu gerçeği bu kadar zaman sonra öğrenmiş olmak canımı parçalıyordu. Toprak bir şey demezken devam ettim.

"Çok sevdiğim birisi 'Bu hayatta sadece ölüme çare yoktur, diğer her şeyin elbet bir çözümü vardır.' demişti bir keresinde. Düşününce ne kadar da haklı. Ben o çaresizliğin dibindeyim şu an ve içim parçalanıyor. Yaşanmamışlıklar ve yaşanmayacaklar canımı öyle yakıyor ki..."

Konuşurken ağlıyordum bir anda. Hiç görmediğim ailemi mezarlıkta yatarken görmüştüm ben. Onlarla ilk karşılaşmam, ilk tanışmam böyleydi. Keşke o silgi şu an elimde olsaydı da tüm yanlışları düzeltebilseydim. Belki o zaman geri gelirdi ailem ya da teyzem bu gerçeği bana daha önce söylerdi.

"Sizi anlıyorum, ne kadar canınızın yandığını tahmin edebiliyorum ama olanda hayır vardır." dedi beni teselli etmeye çalışarak.

"Belki böylesi daha hayırlıdır, bilemezsiniz ki. Hem belki bir son yeni başlangıçları beraberinde getirir, hiçbir şeyden kesmeyin ümidinizi. Hayata küsmeyin. Zaten siz küsmek isteseniz de küsemezsiniz, hayat izin vermez buna. Çünkü hayat dediğimiz şey akıp gider, onu durduramazsınız. Ayrıca insan hayatta her acıya alışır. Belki geçmez, izi hala sizde kalır ama yavaş yavaş onların yokluğuna alışırsınız. Sadece zamana bırakmak gerekir. Şimdi gözyaşlarınızı silin ve ayağa kalkın. Zira artık ağlamaktan canınız çıkacak diye korkuyorum."

Onu ilk başta şaşkınlıkla dinlemiştim zira ilk cümleleri benim sahilde oturduğum zaman zarfında düşündüğüm şeylerin cümleye dökülmüş haliydi. Aklımı mı okumuştu?

Gözyaşlarımı silip "Tamam ağlamıyorum. Korkmayın, canım çıkmayacak." dedim buruk bir tebessümle. "Dediğiniz her şeyde haklısınız, insan dediğin her şeye alışır. Acıyla yaşamaya bile..."

"Aynen öyle." dedi burukça ve devam etti. "Bir de şöyle düşünün, aneniz ve babanız şu an Allah'a daha yakın. Onlar için sevinin bence ve dua edin tüm günahlarının bağışlanması için."

"Zaten kendime olan tek tesellim Allah'a daha yakın olmuş olması."

Sesim yorgun ama umutvâri bir tondaydı. "Seviniyorum da bir yandan ama hüzün peşimi bırakmıyor. Yapabilecek tek şeyim dediğiniz gibi dua etmek. Bu dualar biraz da umut kaynağım aslında. Belki bu dünyada ayrıldık ama diğer dünyada beraber olacağız inşallah."

"Mekânı cennet olsun inşallah. Allah'a emanet olun ve kendinizi daha fazla yıpratmayın lütfen."

"Siz de Allah'a emanet olun. Yıpratmamaya çalışacağım ama söz veremem." dedim yalan söylememek adına.

"Öyle olsun bakalım." dedi ve yanımdan ayrıldı. Ben de mezarlığa doğru adımladım. Aileme veda etmem lazımdı, artık eve dönmeliydim. Bu mezarlık benim evim değil miydi zaten? Şimdi neden buradan ayrılmak zorundaydım? Neden yalnızlığa yürümek mecburiyetindeyim?

Mezarlarının yanına gittim ve vedalaştım onlarla. Zor oldu bu bayağı. Yine ağladım, yine kendimi tutamadım. Her ne kadar Toprak'ın dediklerinden sonra kendimi biraz daha iyi hissetsem de, acım geçmiyordu.

"Hoşça kalın anne, baba. Ben gidiyorum şimdi ama tekrar geleceğim. Sizi bırakmam, korkmayın. İyi bakın orada kendinize."

Onlara el salladım ve mezarlıktan çıktım. Daha yeni fark ediyordum, teyzem ortalıkta yoktu. Muhtemelen gitmişti. Ebrar'la konuşmamızdan sonra hiç bakmadığım telefonumu cebimden çıkardım. Tam teyzemi arayacakken ekranıma geceden atmış olduğu mesaj düştü.

"Yağmur ben eve geçiyorum. Oradayken haber verip rahatsız etmek istemedim. Onlarla baş başa konuşmana ihtiyacın var, biliyorum. Doya doya özlemini gider canımın en içi. Bu mesajı gördüğünde ara beni."

Mesajı okuduktan sonra hemen teyzemi aradım. Ararken ekranda görülen 'anneciğim' yazısı ciğerlerimi dağlasa da teyzemle konuştum. Birazdan beni almaya gelecekti. Her ne kadar "Yürüsem daha iyi olur." diye ısrar etsem de kabul etmedi. Mezarlık eve bir hayli uzaktı ve yollar da daha güneş doğmadığı için ıssız. Eh hâl böyleyken izin vermemesi de çok doğaldı.

Bir süre mezarlığın önünde bekledim. Bu sürede telefonumda 'anneciğim' diye kayıtlı olan teyzemi 'teyzem' diye değiştirdim. Değiştirmek hiç kolay olmadı; ellerim titredi, gözlerimden yaşlar boşaldı. Ya ruhum? Bedenimin içine sıkışan ruhum iyice gömüldü oraya. Kurtaran kimse de olmadı.

Teyzem arabasıyla önümde durduğunda hiç beklemeden bindim. Yol boyunca ikimiz de konuşmadık. Ben sessiz sakin yolu izledim, teyzem de arabayı sürdü. Şöyle bir bakıyordum da etrafa, her yer ne kadar ıssız, ne kadar sessizdi. Sanki gece tüm yer yüzünün gürültüsünü, kirli seslerini susturup içine bastırıyordu. İnsanları delip geçerek tüm bu evreni kendisine ait kılıyordu. Geceye direnen sokak lambalarının ışığı bin bir türlü meşgalelerin konu olduğu bu şehri aydınlatıyordu. Kim bilir kaç tane hatıraya sahiplik yapmıştı bu şehir. Koskocaman İzmir... Huzur vardı burada. Ruhları temiz kalmayıp kirlenmiş olan insanların olduğu yerde ne kadar huzur vardır orası muamma ama İzmir'in havasından mıdır nedir bilememekle birlikte huzur buluyordum burada.

Ege'nin göz bebeği olan İzmir'den, huzurun başkentinden, ayrılmayı hiç istemesem de üniversiteyi Ankara'da okuyacaktım. Tercihlerimde Ege Üniversitesini başa yazmıştım ama sonucumda Ankara Üniversitesi çıkmıştı. Ben de "Vardır bunda da bir hayır." diyerek nakillerle geçmek istememiştim. Allah izin verirse sınıf öğretmeni olacaktım. Şu an içim hüzün dolu olsa da çocukluktan beri hayalim olanı gerçekleştirecek olmanın sevinci bir başkaydı. Ebrar'ın da tercihlerinde Ankara çıkmıştı. Aynı üniversitede değildik maalesef. O Gazi Üniversitesinin Diş Hekimliği bölümünü kazanmıştı, yine de buna şükürdü. Sonuçta kardeşim bildiğim insanla aynı şehirde olacak, birbirimizden ayrı kalmayacaktık.

Araba durduğunda kurduğum gelecek planlarını bir kenara bıraktım ve arabadan indim. Teyzem ile eve geçtiğimizde amcam oturma odasında oturmuş Kuran okuyordu. Her sabah namazından sonra Kuran okurdu. Bu yaptığı takdire şayandı doğrusu. Günün en verimli vakitlerini Allah'ın kelamını okuyarak geçirmek ne büyük huzurdu. Keşke herkes bu huzurun tadını alabilseydi.

Okuduğu sayfayı bitirmiş olacak ki Kuran'ı kapattı ve yanıma geldi. "Yağmur," dedi. Başka da bir şey diyemedi. Kelimeler boğazına takılmıştı sanki. Sustu bir süre. Öksürdü kendini toplamak adına. Toparlandığında söze girdi. "Bunca zaman bunu senden sakladığımız için özür dileriz Yağmur. Biliyorum bize kırgınsın, sinirlisin ama bilmediğin şeyler var. Şimdi iyice dinlen, yeteri kadar yoruldun zaten. Sabah konuşalım her şeyi, olur mu?"

"Olur." dedim sesim çıkmayarak. Sesimi çıkarmaya halim var mıydı ki? Ya "Olmaz." demeye imkânım var mıydı? Yoktu. Nasıl olacaktı ki? Saklı kalmış hakikatlerin ardındakilerini öğrenmek mecburiyetindeydim. Hazır değildim buna ama zaten bir günde hiç de hazır olmadığım şeyler yaşamamış mıydım? Bunu da yaşardım, ne olacaktı ki? Canım çok yanardı belki, tam da şu anda olduğu gibi, ama tüm her şeyin üstesinden elbet gelirdim.

Üst kata çıkıp odama geçtiğimde üstümü çıkarıp pijamalarımı giydim. Gözlerim dolabımın kapağındaki aynaya kaydığında ne kadar berbat göründüğümü anladım. Bir günde çökmüştüm, yüzüm çok solgundu. Gözlerim kan revan içindeydi, dudaklarım soğuktan çatlamıştı. Eski neşeli ben yoktum, o masmavi gözlerinde göğün umudunu taşıyan Yağmur kaybolmuştu. Yerine ise kırgınlığı gözlerinden okunan biri gelmişti. Umarım bir an önce eski Yağmur geri gelirdi, gelmezse bu ben mahvolacaktı çünkü. Kendime aynadan bakmaya daha fazla dayanamayıp dolabın kapağını kapattım ve yatağa adımladım. Yatağa oturduğumda komidinin çekmecesini açıp tarağımı elime aldım, tokamı çıkardım ve saçlarımı taramaya başladım. Saçlarım ne düz ne de kıvırcıktı. Dalgalı, uzun, sarı bir saçım vardı. Uzun olması tararken beni zorlasa da kısa saçı kendime yakıştıramıyordum, böylesi daha iyiydi.

Saçımı taradığımda abajurumu yakıp lambayı kapattım. Karanlıktan korkmuyordum ama asla ışıksız bir ortamda yatamıyordum. Nedenini bilmiyorum ama sanki karanlık ortamda yatınca bir şey olacakmış gibi geliyordu. Ne bileyim biri uyurken üzerime atlayıp boğacakmış gibi hissediyordum fakat karanlık bir yerde bu huyumun aksine çok rahat durabiliyordum. Sadece uyumak üzereyken böyle hissetmem fazlasıyla garipti ama artık alışmıştım. Zira çocukluktan beri bu böyleydi. Düşüncelerim yavaş yavaş son bulurken kendimi uykunun kollarına teslim ettim.

***

Gözlerimi açtığımda elim direk telefonuma gitmişti. Saat on ikiyi on geçiyordu. Tüm gece uykusuz kaldığımdan mütevellit bu saatte uyanmam gayet normaldi. Yatağımı düzenleyip büyük beden lila kapşonlumu ve siyah bol paça kot pantolonumu giydim. Her ne kadar tüm gün evde olacak olsam da pijamalarımla kendimi çok paspal hissettiğim için giyimime özen gösteriyordum. Banyoya geçip elimi yüzümü yıkadım ve aşağı indim. Teyzem oturma odasında çayını içip kitap okurken, amcam telefonuyla ilgileniyordu. Amcamın evde olmasına şaşırmıştım, mağaza kapalı mıydı yani bu saatte?

"Mağaza kapalı mı bugün?"

Sorumla bana döndüler. Teyzem kitabı kapatıp masanın üstüne koyarken amcam telefonu bırakıp bana odaklandı.

"Hayır, elamanlara bıraktım. Bugünlük idare edecekler orayı. Sen iyi dinlenebildin mi?"

"Biraz, hâlâ yorgunum."

Dünün yorgunluğunu taşıyordum üstümde. Bedenen yorgun olmaktan ziyade ruhen yorgundum ve bu dinlensem de geçmezdi, biliyordum. Bunu o da biliyordu ama sormaktan başka bir şey gelmiyordu elinden.

"Masanın üstünde en bir sevdiğin menemen var, ısıt da ye." Teyzem konuştuğunda ona döndüm. Beni biraz olsun sevindirmek adına menemen yapmıştı. Çünkü gerçekten çok seviyordum ama gram iştahım yoktu. O çok sevdiğim menemene sevinemeyecek kadar her şey üstüme gelmişti bir günde.

"İştahım yok, canım istemiyor." dedim mutsuzca.

"Aa ama bak tadı gerçekten enfes olmuş bu sefer. Yemezsen çok şey kaçırırsın söyleyeyim." dedi neşeli bir sesle. Beni mutlu etmek için böyle davrandığını biliyordum.

"Kaçıracağım o zaman." diye mırıldandım dediğini umursamadan. Canım gerçekten hiçbir şey istemiyordu.

"Yağmur hiçbir şey yemeden gün boyu duramazsın." dedi amcam hafif bir kızgınlıkla. "Zaten yeterince yorgunsun bir de yemezsen bir yere yığılıp kalırsın manzallah. İstemesen bile kendini zorla, lütfen."

Amcam araya girdiğinde yemek mecburiyetinde olduğumu anladım. Haklıydı, onlar bilmese de ben bir daha bayılma geçiremezdim.

"Tamam zorlayacağım ama çok bir şey beklemeyin."

"Sen bir tadına bak da o zaman göreceğim ben seni."

Teyzemin bu cevabının gerçek olmasını diledim ama hayır olmadı, yiyemedim. Tadı her zamanki gibi enfesti ama kendimi zorlasam da sadece bir tabağın çeyreğini yiyebilmiştim. Daha fazlasını midem almıyordu. Geri kalanını yiyemeyeceğimi anlayıp masayı topladım ve içeri geçtim.

"Yedin mi?" diye sordu teyzem.

"Yedim ama söyledim 'Çok bir şey beklemeyin.' diye."

"Ne kadarını yedin de?"

"Iıı şey." diye mırıldandım. Çok az yemiştim ve kızmasından korkuyordum.

"Ne?" dedi hafif kızgın bir sesle.

"Çeyreğini yedim ama bak valla midem almıyor, yoksa yerdim." dedim kızmamasını umarak.

"İyi tamam öyle olsun."

Beni anladığı ve kızmadığı için sevinmiştim.

"Canının istediği başka bir şey var mı? Söyle hemen yapayım." dedi ama benim canım hiçbir şey istemiyordu. "Yok." dediğimde "Peki, sen bilirsin." dedi.

"Yağmur gel biz seninle bir konuşalım kızım." Amcam beni yanına çağırdığında yanına oturdum. Sabah dediği gibi konuşacaktık ve ben korkuyordum. Kim bilir daha bilmediğim neler vardı da anlatacaktı? Umarım bu konuştuklarımız beni dün gibi derinden sarsmazdı.

"Makinede çamaşırlar vardı ben onları asayım." Teyzem bizi yalnız bırakmak adına odadan çıktığında bakışlarımı amcama çevirdim. Söze nasıl başlayacağını bilemiyor gibiydi. Bu hali beni daha çok korkutuyordu, duyacaklarım ne kadar ağırdı da bu kadar kafası bulanıktı?

"Zeliha dün sana onların öldüğünü söyledi ama bunun nasıl olduğunu anlatmadı, anlatamazdı da." Anlamazca ona baktım. "Öldüklerini söylemek bile onun için yeteri kadar ağırdı. Maalesef ki hâlâ hazmedemiyor bu olayı. Hoş, benim de pek hazmedebildiğim söylenemez ama bunu anlatmak ondan öte benim görevim."

Sözlerini bitirdiğinde 'Başlıyoruz.' der gibi derin bir nefes aldı ve devam etti. "Saliha sana hamileydi, doğum sancısı geldiğinde Osman beni aradı ve hastaneye gittiklerini bizim de Zeliha'yla hazırlanıp gelmemizi söyledi. O an o soğukkanlı adam gitmişti ve yerine telaşlı, heyecanlı biri gelmişti. Sesini kanlı canlı duymasam inanmazdım o adamın kaç yıllık kardeşim olduğuna."

"Ne yani, babam o kadar mı soğukkanlıydı?" dedim gözlerim dolu dolu.

"Evet, o kadar." dedi buruk bir tebessümle, sonra devam etti.

"Neyse işte biz Zeliha'yla gerekli eşyaları alıp hızlıca evden çıktık ve yola koyulduk. Hastaneye varmamıza çok az kalmıştı ki Osman'ın arabası kenarda çekiliydi ve arabanın arkasına durmuş bir polis arabası vardı. Ortalık yangın yeriydi. Arabadan indiğimizde Osman'ın yerde kanlar içerisinde yattığın gördük." demesiyle dondum kaldım. Ne yani öldürülmüşler miydi? Benim annem ve babam bir cinayete mi kurban gitmişti?

Hiçbir şey demeden onu dinlemeye devam ettim.

"Zeliha donup kalmıştı, keza ben de. Polisler olay yerini şeritlerle çevre altına alıyordu. Uzaktan 'Yaşıyor mu?' dedim, aldığım cevap ise yıkılmama sebep oldu. Saliha ortalıkta yoktu, Zeliha polisleri dinlemeyip şeritleri geçtiğinde arabanın kapısını açtı ve o an tiz bir çığlık... Saliha omzundan vurulmuştu. Polisler hastaneye haber vermişti ve biz orada çok durmadan ambulans geldi. Saliha'yı hastaneye götürdüler, Zeliha onunla beraber gitti ama ben Osman'ı bırakamadım. Şeritleri ezip geçtiğimde 'Osman!' diye bağırdım, gerisi allak bullak. Saliha hastanede seni doğururken ölmüş, Zeliha bağıra çağıra ağlarken beni aradı da söyledi. Omuzlarımın üstüne bir yükün daha bindiğini hissettim. Hastaneye gittiğimde Zeliha'nın yanına gidip ona destek vermek istedim ama yapamadım, benden bir ben daha gitmişti sanki."

Öyle bir anlatıyordu ki sanki o âna tekrardan gitmişti. Gözleri dolu doluydu. Duraksadı bir an. Sonra bir iç çekti ve devam etti.

"Güçlü durmaya çalıştım Zeliha'nın yanında ama sonrasında yeni doğmuş seni kucağıma alınca gücümü kaybettim. O an yemin ettim, kardeşimin emanetine gözüm gibi bakacağıma yemin ettim. O yüzdendir ki her sen ağladığında şu içim ayrı paramparça oluyor. Sen benim canımsın, tek kardeşimin emanetisin. Lütfen aramızı açma. Evet yaptık bir hata ama ne olur esirgeme o gülüşlerini bizden. Bana ister baba de, ister amca ama ne olur kalbinde yitirmeyeyim değerimi."

Sözünü hiç bölmeden dinlediğimde nefes alamadığımı hissediyordum. Bu ne kadar ağır bir gerçekti böyle? Paramparça olan kalbime bıçaklar acımasızca saplanıyordu. Ruhum ağlıyordu, ben ağlıyordum. Dün öğrendiklerim bugün öğrendiklerimin yanında bir hiçti ve ben hiç olmadığım kadar mahvolmuş durumdaydım. Gözyaşlarım arasında tek yapabildiğim amcama sarılmaktı. O da benim gibi ağlıyordu, onu ilk defa bu kadar savunmasız görüyordum. Her şeyin üstünden belli bir zaman geçmiş olsa da zaman gerçekleri değiştirmiyordu ve bariz belliydi ki geçmiş geçmiyordu.

"Amca." dedim sadece, başka bir şey demeye halim yoktu. Baba diyemezdim bu saatten sonra, yapamazdım. Bir başkasına baba demek yüreğime ağır gelirdi. "Yağmur'um." dedi saçlarımı okşayarak. Ne kadar öyle durduk bilmiyorum ama benim aklıma bir şey takılmıştı. Geriye çekildiğimde hâlâ ağlasam da bunu umursamadım ve "Kim, neden öldürmüş benim ailemi?" diye sordum. Sesim titriyordu ama sorumun cevabını almazsam merak içimi yerdi ve ben artık her şeyi öğrenmek istiyordum.

"Orhan Dalkıran diye bir şerefsiz öldürdü." dedi sinirle ve devam etti.

"Bu adam o gecenin bir ay öncesinde eski karısını öldürmüş ve iki aylık oğlunu yetimhaneye bırakmış. Osman'a da bu cinayet dosyası gelmiş ve Orhan'ı içeriye tıkmaya çalışıyormuş. Yakalanmaktan korkan Orhan, babanın bu işin peşin bırakması için onu ölümle tehdit etmiş. Osman tehditlere boyun eğmeyerek içeri tıkmaya çalışmaya devam etmiş. Orhan da tehdidini gerçekleştirmek için o geceyi planlamış işte. Tabi senin baban zeki adamdı, her türlü önlemi alıp arabasına gizli kamera ve ses kaydedici yerleştirmiş olacağı sezmiş gibi. Ses kaydedici ve kamera sağ olsun o gecenin sabahında Orhan yakalandı. Ah keşke o gece baban telaşa kapılmayıp yanına silahını, telsizini alsaydı da ölmeseydi ama olacakla, öleceğe çare yok işte."

"Şu an cezaevinde Orhan öyle mi?" diye sordum duyduklarıma inanamayarak.

"Evet ama maalesef ki yakında çıkacak. Dikkatli olmamız lazım Yağmur." dediğinde anlam verememiştim. Neye dikkat etmemiz lazımdı?

Ben bir şey demezken devam etti. "Çıktığında senin ölmediğini öğrenirse öldürmek isteyebilir. Psikopat herif yirmi yıl içeride yatmasının intikamını onların kızı olarak senden almak istiyor olabilir. Bu kadar zaman sonra sana gerçekleri asıl söyleme nedenimiz ise senin tehlikede olman. Zaten bu yüzden üniversite tercihlerinde Ankara'yı yazmanı istedim. Orhan çıktığında sen İzmir'de olursan her şey daha da tehlikeli bir hâl alır. Senin ölmediğini daha çabuk öğrenebilir ve bu seni tehlikenin girdabına atar. Ankara'da babanın ekibinden Ahmet oturuyor, o sana göz kulak olacak orada."

Dediklerini hayretle dinledim. Annem ve babamın öldüğü yetmiyor muydu da beni öldürecekti?

Birkaç saniye durdu. Bir şey söyleyecekti ama kararsız kalmıştı. Söylemeye karar verdiğinde "Aslında ben onun evinde kalırsın diye düşünüyordum ama senin istemeyeceğin bir şeyi yapmam." dedi. Neden kararsız kaldığını şimdi anlamıştım. Benim böyle bir şeyi asla kabul etmeyeceğimi ve sert çıkacağımı biliyordu.

"Ahmet'in eşi Sevim çok sevecen bir kadındır, öyle seni yadırgamaz etmez ama sen yabancı bir erkekle aynı evde kalabilir misin?"

Hayatım tehlikedeydi ama amcamın benden istediğini katiyen kabul edemezdim. Amcam bunun haram olduğunu bilmiyor muydu?

"Amca ne diyorsun sen?" dedim öfkeyle, bir yandan da ağlıyordum. "Sen bunun haram olduğunu bilmiyor musun? Ben haram bir şeyi göz göre göre nasıl kabul ederim?"

"Haklısın ama en iyi korunmanın yolu bu. Tabi ki seni istemediğin bir şeye zorlayamam." dedi ve birkaç saniye düşündü. Bana böyle bir şey dediği için pişman olmuştu. "O zaman Ebrar'la aynı evde kalırsınız ama evin önünde korumalar olur ve ani gelişen bir tehlikeye karşı sizi korurlar tamam mı?"

"Tamam." dedim kabul ederek. "Peki biz dışarı çıktığımızda ne olacak? Sakın bana peşimizden gelen korumalar olacak deme." dedim hafif bir sinirle. Birilerinin beni izlemesi, beni takip etmesi oldukça rahatsız edici bir şeydi. Aklıma takılanlarla devam ettim soru sormaya.

"Tüm bu önlemler şu an için gereksiz değil mi? Orhan içeriden çıksa bile dediğin gibi daha İzmir'de olacak. Benim Ankara'da olduğumu nereden bilebilir ki? Ayrıca bilse bile buraya gelecek kadar gözünü karartır mı?"

"Bilemiyorum." dedi kararsızca. "Dediğim gibi intikam almak istiyor olabilir ve eğer bunu isterse oraya gelir emin ol. Sonuçta devletin polisine silah açmış biri o. Sırf seni öldürmek için gelir Ankara'ya. Bu yüzden maalesef ki uzaktan seni izleyecek korumalar olacak. Ayrıca inan bana bunlar gereksiz değil Yağmur. O adamın ne yapacağı belli olmaz ve ben onun eline bir kez daha birini bırakamam."

Gözyaşlarım sel gibi akarken amcamın söylediklerine daha fazla dayanamayıp odama çıktım. Düzenlediğim yatağımı bozup yattım ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya devam ettim. Nasıl bir çıkmazın içine sürüklenmiştim ben böyle? Ruhum kalbimi tutsak ediyordu, ben bana ne olduğunu anlayamıyordum. Her şey bir anda küle dönmüştü ve rüzgârda savruluyordu. Yönünü bilmeden oradan oraya savrulmak içinden çıkılamayacak bir hâldi ve ben çıkamıyordum.

Tüm gücümü kaybetmiştim, daha yirmi yaşındaydım üstelik. Hayatımın baharındaydım ama ölüm bana sonbaharı getirmişti. Çiçeklerim açarken, yepyeni umutlar beslerken, hayallerime ev sahipliği yaparken hepsine yağmur yağmıştı birdenbire. Geçmişin ağırlığı geleceğimi acımasızca ezip geçiyordu. Dur, diyemiyordum çünkü hayata dur denmezdi biliyordum.

Ölüm bana bu kadar yakınken kaderin gizli oyunlarına şahit oluyordum. Bu oyunların her biri belli bir sona ya da sonsuzluğa hazırlıyordu beni. Korkuyordum, hiç olmadığı kadar korkuyordum. Belli belirsiz bir yolculukta kaza yapan taraf olmaktan ölesiye korkuyordum ama korkunun ecele faydası yoktu. Başıma ne gelse katlanmak mecburiyetindeydim, bundan sonrası sabır işiydi. Allah imtihanımı kolay eylesin, bana sabır versindi. Aksi takdirde tüm bunlara dayanabileceğimi sanmıyordum.

Ağlamam yerini iç çekişlere bıraktığında yataktan kalktım ve lavaboya doğru yürüdüm. Abdest aldığımda üstüme bir ferahlık çöktü, huzur buldum. Odama geçip öğle namazını huşu içinde kıldım, bol bol dua ettim Rabbime. Dertlerimin biraz olsun azaldığını hissediyordum, bu benim şükür sebebimdi.

Yatağıma geçip uzandığımda telefonumu elime aldım. Almaz olaydım, Ebrar'dan tamı tamına seksen mesaj vardı ve beş kere aramıştı. Hayır sorun ilk beş mesajında "Nasılsın? Düne göre daha iyisindir umarım. Bize gelmek ister misin? Kafan dağılır biraz, hem de anlatırsın. Ne dersin?" yazması değildi, sorun diğer attığı mesajların hepsinin soru işareti olmasıydı.

En sonda da "Ulan kızım beş kere aradım beş. İnsan bir açar be. Pü, insanlık ölmüş, ölmüş." yazmıştı. Bu mesajı atalı bir saat, diğer mesajları atalı iki saat oluyordu. Aramaları ise mesajı atmadan hemen önceydi. Bu kız cidden tam bir deliydi. İnadına onu aramayacak ve mesaj atmayacaktım, daha çok beklesindi.

Görüldü yiyince yüzünün aldığı o hali tahmin etmek çok zor değildi. Kesin evin içinde "Bana görüldü atmış, pis cadı." diye tepinecekti. Sonra da "Beni, beni Bihter'ini." diye bağıracaktı. Tabi bunu duyan Sema Teyze kafasına terlik atacak, "Yine ne oldu da evin içinde bağırıyorsun car car?" deyip kızacaktı. Ebrar da yüzünü ben suçsuzum, ben masumum haline getirecek ve "Yağmur bana görüldü atmış." diyecekti. Sema Teyze de klasik sözü olan "Millet deliye hasret, biz akıllıya." diyecek ve La Havle çekecekti.

Bunları düşününce bir kıkırtı döküldü dudaklarımdan ama gülüşüm hemen soldu. Amcamın dedikleri kulaklarımda çınlıyordu, aklımdan hiç gitmiyordu. Bu hep böyle mi olacaktı? Ben her tebessümümden sonra acımasız gerçeklerle mi karşılaşacaktım? Geçecekti değil mi, geçecekti? Umarım geçerdi, o Orhan denen pislik de bir an önce Allah'tan belasını bulurdu. Umarım... Ummaktan ve dua etmekten başka yapacak bir şeyim yoktu zaten.

Ruhumu ferahlatacak, bana iyi gelecek şeylere ihtiyacım vardı. Bunun tek yolu Allah'a giden yoldu, gerisi tam manasıyla mütmain edemezdi kalbimi. Zaten abdestim vardı, başıma yemeniyi geçirip kitaplığıma adımladım. Kitaplığım çalışma masamın yanındaydı ve dört raftan oluşuyordu. Dört raftan oluşan kitaplığımın eni genişti ve rengi krem tonlarındaydı. Geneli dünya klasikleriyle doluydu, üst rafında sadece dini kitaplar bulunuyordu. Haftada bir dini kitap, bir de dünya klasiği bitirirdim. Böylece hem diğer dünyama hem de bu dünyama katkı sağlardım.

Dördüncü rafta bulunan Kuran-ı Kerimi aldım ve çalışma masama koydum. Sandalyeyi çekip oturduğumda Yasin suresini açtım ve okumaya başladım. Bitirdiğimde annem ve babam için dua etmiştim. Sayfaları çevirerek 1. cüzü açtım ve okumaya başladım. On sayfa okumuştum ki ikindi ezanı okundu ve okumayı bırakıp ezanı dinledim sessizce. Bir kez daha şükrettim ezanlarını duyabildiğim bir ülkem olduğu için.

Ezan bittiğinde ezan duasını edip namaza kalktım. Namazımı kıldığımda beni bu bilinmezlik çukurundan hayırlısıyla kurtarması için, bana sabır vermesi için ve beni affetmesi için dua ettim Rabbime. Muhakkak O beni duyandı, günün her saatinde beni görendi, elbet bu yalvarışımı da bilirdi.

Eteğimi ve başımdaki yemeniyi çıkarıp yatağıma geçtim ve telefonumu elime aldım. Sosyal medyada takip ettiğim bir hesap vardı. Yazarların, şairlerin özlü sözlerini paylaşıyordu. Bayadır bakmıyordum, bir baksam fena olmazdı, belki yeni bir söz paylaşılmıştı. Hesaba girdiğimde Füruğ Ferruzhad'ın bir sözünü paylaştığını gördüm.

"Kimse götürmeyecek beni kırlangıçların şölenine. Uçmayı hayal eden kuş ölmek üzere."

Bu söz tıpkı şu anki beni anlatıyordu. İçimde terk edilmiş şehirler vardı. Uğrak mekanlar şehrin enkazında yıkılmıştı ve uçmak isteyen, gökyüzüne ulaşmak isteyen kuş enkazın altında kalmıştı. Yaralıydı, kanadı kırılmıştı. İyileşmesi, enkazın altından çıkması uzun sürecek gibi duruyordu. Kim bilir? Belki de hiç iyileşemeyecek, enkazda kalakalacaktı. Zamanla nefesi kesilecek ve ölecekti.

Hayatım belirsizliklerle doluydu. Geçmişte yaşanan olayların sonucu nereye bağlanacaktı? Bilmiyordum, ben hiçbir şeyi bilmiyordum. Orhan içeriden çıktığında beni öldürebilme ihtimali vardı. Hayatım ölmek ve yaşamak arasındaki ince çizgideydi. Ayağım kaysa nereye düşerdim? Yaşamın sınırlı evresine mi yoksa ölümün sonsuz kafesine mi? Aklımın içinde bin türlü düşünce vardı ve ben düşüncelerimin bana açtığı savaşın mağlubu oluyordum. Daha fazla bir şey düşünmemem, aklımı dağıtmam gerekiyordu. Bunu yeni çıkan bir yarışma programıyla yapabilirdim, yani umarım. Telefonumda açık kalan hesaptan çıktıktan sonra yarışmayı izlemeye koyuldum.

İşe yaramıştı, biraz olsun kafam dağılmıştı fakat midem bulanıyordu ve başım ağrıyordu. Saat altıyı dört geçiyordu. Yemek yemeyeli altı saat olmuştu ve ben yediğim çeyrek menemenle duruyordum.

"Çok zekisin çünkü(!). Canın istemese bile yemek zorundasın yoksa yine düşüp bayılacaksın."

İç sesim maalesef ki haklıydı, bir şeyler yemek zorundaydım. Yemezsem bu mide bulantısı ve baş ağrısı geçmeyecekti zaten. Aşağı indim ve teyzeme seslendim.

"Teyze yemekte ne var?"

Teyzem mutfaktaydı, ben de mutfağa geçtiğimde gözleri dolu dolu bana bakıyordu. Teyze demem ona garip gelmişti, bana da garip geliyordu ama alışacaktık. Her amca, teyze deyişimde canımdan can kopsa da alışacaktım elbet. Kendine geldiğinde cevap verdi.

"Mercimek çorbasıyla, etli kuru fasulye. Sen seviyorsun diye yaptım." dedi buruk bir tebessümle.

"Seviyorum ama yiyesim yok ki. Başım da ağrıyor zaten."

"Bu sefer kaçışınız yok Yağmur Hanım, o yemekler yenecek." dedi kızgın ve otoriter sesiyle. "Başın neden ağrıyor acaba, bir düşündün mü?"

"Düşündüm, açlıktan ağrıyor."

"Güzel, en azından fark edebilmişsin." dedi iğneleyici ses tonuyla. "Hadi otur da sana çorba koyayım. Kemal'in bir işi vardı, gitti. Onu bekleme sen."

"Tamam." dedim ve sandalyeyi çekip oturdum.

Yemeğimi isteksiz isteksiz, zorla yedikten sonra mide bulantım ve baş ağrım geçmişti. Odama geçtim, kitaplığımdan Franz Kafka'nın "Dönüşüm" adlı kitabını aldım ve okumaya başladım. Yaklaşık yirmi sayfa okuduktan sonra evin kapısı alacaklı gibi çalınmaya başladı. Kimdi bu, korkmalı mıydım? Neden böyle hızlı ve sert vuruyordu kapıya? Amcamın dedikleri bu kadar erken gerçekleşemezdi değil mi? Ne olur gerçekleşmesindi. Düşüncelerim arasında gidip gelirken ses kesildi, teyzem kapıyı açmış olmalıydı. Aşağı korka korka inerken bir yandan da Felak ve Nas surelerini okuyordum. Aşağı indiğimde kapıya doğru yanaştım ve gördüğüm yüz şok olmama sebep oldu.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.