Gidiyordum. Ayaklarım beni nereye götürüyor bilmiyordum, sadece gidiyordum. Belki herkesten uzağa, belki de yakınım dediklerimin yanına...
Ölü bir beden gibiydim. Duymuyordum hiçbir şeyi, hissetmiyordum olanları. Sanki bunları yaşayan ben değildim de bir başkasıydı. Kor ateş yakıyordu tüm benliğimi. Bedenim mum misali eriyordu yavaş yavaş, ben fark etmeden. Yaşayan bir ölüydüm ruhuma sığınan, ruhum bedenimi terk edince üşüyecektim. Belki yalnızlıktan, belki de yüzleşme korkumdandı bu.
Ruhumun çokça yorulduğunu, tükendiğini ve hatta kaybolduğunu hissediyordum. Bu bir kayboluştu; benliğimin, ruhumun kayboluşuydu. Bu bir savruluştu, yönümün neresi olduğunu bilmediğim bir savruluş... Asıl uzağın neresi olduğunu öğrendiğim, gerçek evimden çokça uzak olduğum bir yolculuktaydım. Hayatın acı yolculuğunda... Yollarım çıkmaz sokağa çıkıyordu her seferinde. Nereye gitsem hep bir boşluk içimde dolmak bilmeyen. Nefes almam bile güçleşiyordu artık, geçmiş boğazımı sıkıyordu. Ağlayamıyordum bile, gözlerim ağrıyordu. İçimdekileri dışıma dökmeye gücüm dahi yoktu. Ağlamanın güçsüzlük olduğunu söylerler ama insan ağlamaya bile gücü yetmediğinde anlıyordu ağlamanın aslında güçlü biri olduğunun belirtisi olduğunu.
Düşüncelerimden geçip yürüdüğüm yola baktım. Eve -bir aralar gerçek evimin burası olduğunu sandığım eve- gelmiştim. Korkularımdan kaçamazdım, yüzleşmeliydim. Aklımdaki soruların cevabını bulmalıydım. Kafamdaki soruları canımın yanacağını bile bile soracaktım eğer sormazsam içimdekilerle boğulacaktım.
Eve uzaktan bir daha baktım. Bahçeli müstakil bir evde oturuyorduk. Bahçemizin önü taş zeminle kaplıydı, arkasında sıra sıra meyve ağaçları, ağaçların ortasına kurulmuş bir hamak, adlarını bilmediğim özene bözene dikilmiş bir sürü çiçek vardı. Bahçe kapısını açıp arka bahçeye doğru gittim. Çiçekler selamladı beni, ağaçlar fısıldaştı, rüzgar esti yüzüme ve anılar canlandı kafamda.
"Günaydın babacığım." dedi küçük kız uyku mahmurluğuyla.
"Günaydın prenses." dedi babası eliyle toprağı düzeltirken.
"Toprakla ne yapıyorsun öyle?"
"Kiraz fidanı dikiyorum. Sen ye, uslu bir kız ol diye." dedi kızının burnuna bir fiske vurarak.
"Bir kere ben şımarık bir kız değilim ki. Gayet de usluyum hıh." dedi kollarını göğsüne bağlayıp.
"A-aa kim demiş yaramaz olduğunu?"
"Sen dedin ya baba. 'Uslu bir kız ol.' dedin." dedi küçük kız dudaklarını büzerek.
"Belki ben daha da uslu olman için söyledim olamaz mı?"
"Olur mu? " dedi sonunu uzatarak.
"Olur olur." dedi babası tebessümle.
Küçük kız bir şey demeden babasının boynuna sarıldı. Geriye çekildiğinde karşısında onları gülerek izleyen bir anne beklemiyordu. Annesine seslendi.
"Anne bak babam kiraz fidanı dikmiş." dedi mutlulukla.
"Evet kızım." diye cevapladı annesi. "Sen kirazı çok seviyorsun diye babanla kiraz fidanı aldık."
"Ne yani? Benim için mi aldınız?" dedi mutlulukla ve yerinde zıpladı. "Yaşasın!"
"Evet senin için aldık." dedi annesi yüzünden hiç eksilmeyen gülümsemeyle.
Annesine de babasına da kocaman sarıldı küçük kız. "Anne, baba teşekkür ederim. İyi ki varsınız."
Buruk bir gülümseme oluştu yüzümde. Damlalar süzüldü yavaş yavaş gözlerimden. Az önce ağlamaya bile gücü kalmayan ben ağlıyordum şu an. Anılardı beni ağlatan. En çok da ayrılıktı, hayal kırıklığıydı. Kiraz ağacının yanına gidip oturdum. Gözlerimi kapattım. Stırtımı ağaca yasladım. Rüzgar esti yüzüme, kımıldamadım. Rüzgar estikçe göz pınarlarım kurudu, ağlamam son buldu. Sessizce oturdum bir süre. Bulutları izledim. Bulutlar hep huzur vermişti bana. Kendimi her kötü hissettiğimde gökyüzüne, bulutlara bakardım şu anda da olduğu gibi.
Yerimden yavaşça doğrulup kalktım. Ön bahçeye gittim. Kapının önündeydim. İçimde tarifsiz bir acı, boğazımda bir düğüm vardı. Derince yutkundum belki düğüm çözülür diye ama çözülmedi. Kapıyı çalmak istiyordum ama ellerim ulaşmıyordu. Hazır değildim duyacaklarımı duymaya, cesaretim yoktu ama korkuya kapılıp da kaçmayacaktım kendimden. En sonunda kapıyı çaldım. Gözlerimi yere diktim kırgınlığımı ve hüznümü gizlemek istercesine. Kapı açıldığında ağlamaktan gözleri kızarmış annemi -teyze mi demeliyim bilimiyorum.- beklemiyordum. Beni görür görmez gözleri doldu ve kendimi kolları arasında buldum.
"Yağmur, güzel kızım..." dedi bir iç çekerek.
Kollarımı ona saramadım, yapamadım. Kırgındım, kızgındım. Bana bunca zaman gerçekleri söylememeleri o kadar canımı yakıyordu ki. Yıllarca yalanlarla, asıl benin kim olduğunu bilmeden yaşamıştım. Şimdi hiçbir şey olmamış gibi davranamazdım. İçim böylesine hayal kırıklığı ile dolmuşken sarılacak gücü kendimde bulamıyordum.
Geri çekildiğinde "Gel, geç içeri." dedi. Zira hâlâ kapı önündeydik.
Ayakkabılarımı çıkartıp içeri girdim. Oturma odasına geçip kanepeye oturduğumda teyzem de yanıma oturdu. Diyecek hiçbir şey bulamıyordum, dilim lâl olmuştu sanki. Aklımdaki soruları bir türlü soramıyordum, boğazımdaki düğümü çözemiyordum. Sonunda ağzımı açıp konuşabildiğimde "Neden?" dedim sesimin titremesini önemsemeden. "Neden bunca zaman sakladınız benden? Neden yıllarca yalanlarla yaşadım ben?"
Ben bile bu acıya dayanamazken gözlerim nasıl dayanacaktı ki? Dayanamadı, gözlerimden yavaş yavaş yaşlar süzüldü. Sanki o yaşlarla bana destek veriyordu. Sanki "Bak, ben senin yanındayım. Bu yaşlar da bu yüzden akıyor, yalnız değilsin. Asla yalnız değilsin." diyordu.
Gözyaşlarını silerken "Bilmezsen daha mutlu olursun diye düşündük." dedi ağlamaktan çatallaşan sesiyle. "Küçükken bu yükü taşıyamazsın dedik. Bizden kaçmandan, bizi ailen olarak görmemenden korktuk."
Bir iç çekti ve pişmanlıkla "Özür dileriz Yağmur." diye ekledi.
"Ne değişti peki?" diye sordum. Sesimde hem üzgün, hem sinirli bir ton vardı.
"Ne değişti de o üzülmesinden korktuğunuz Yağmur'u bu kadar üzdünüz? Ne değişti de yalanlarınıza devam etmeyip gerçekleri söylediniz?" dedim ağlayarak. Bağırmıyordum ama sesim elimde olmadan yüksek çıkıyordu.
"Bunu sana ben anlatmayayım, Kemal anlatsın Yağmur. Sadece şunu bil ki biz seni sadece gerçeklerden korumaya çalıştık." dediğinde anlamazca yüzüne baktım. Daha hangi gerçekler vardı bilmediğim? Canım böylesine yanarken daha öğrenmediğim kaç giz vardı?
"Hangi gerçekler?" dedim sorgulayan bir tavırla.
"Lütfen sorgulama. Yaşanan şeyler fazla ağır ve ben şu an bunu anlatacak güce sahip değilim." dediğinde içimdeki yangın körüklendi. Aradan bu kadar zaman geçmesine rağmen hâlâ ona ağır geliyorsa ben cehennemde mi yanacaktım? Tüm bu olanları nasıl atlatacaktım ya da atlatabilecek miyim? Sorular can yakıyordu ve bu soruların cevabını bilememek daha da mahvediyordu beni.
"Annem ve babamın fotoğrafları var mı?" diye mırıldandım bir umutla.
"Var." dedi ve yerinden kalktı. O da benim kadar kötüydü. Yanımda ağlamamak için kendini zor tutuyordu. Her ne kadar kızsam da o benim teyzemdi. Bana bunca yıl bakan, annelik eden teyzemdi. Onun da canı yanıyordu, o da bu ayrılığı kaldıramıyordu.
Geri geldiğinde fotoğrafı verdi elime. Bakamadım o fotoğrafa önce, gözlerimi kapattım. Derin bir nefes aldım. Sanki az sonra nefessiz kalacağımı anlamıştım. Gözlerimi açtım ve fotoğrafa baktım. Ağzımdan bir hıçkırık koptu o an. Gözyaşlarımın üstüne yenileri eklendi. Nefesim kesildi.
"A-anne..." dedim yüzünü okşarken.
Sesim öyle titriyor, öyle hıçkırarak ağlıyordum ki resmen dünyadan soyutlanmıştım. Sadece dünyada bu fotoğraf ve ben vardık sanki. Ona o kadar benziyordum ki ben bile bir an kendim sanmıştım. Mavi gözleri, geniş alnı, düşük kaşları, burun ucu geniş ama toplu duran burnu, dolgun dudakları, hafif yanaklı yüzü, bembeyaz teni ve gamzeleri... Bu kadar benzememiz canımı daha çok yakıyordu. Gözyaşlarım durmuyordu, hıçkırıklarım dinmiyordu. Her şey yerle bir olmuştu, her şey yıkılmıştı ve ben bu enkazın altında kalakalmıştım. Enkazın altında çırpınan bir kuştum. Kanatlarım kırılmıştı. Uçamıyordum özgürce, gidemiyordum gökyüzüne.
Annem fotoğrafta 7- 8 aylık hamileydi. Yanında bir adam vardı, muhtemelen babamdı. "Yanındaki babam mı?" diye sordum teyzeme hıçkırıklarımın arasında. Kafasını salladı sadece. Zira onun da konuşmaya hali yoktu. Babama baktım sonra. Üstünde polis üniforması vardı. Ne yani, benim babam bir polis miydi? O kadar heybetli görünüyordu ki. Attığı her adımda yeri titrettiğinden adım kadar emindim. Siyah dalgalı saçı, açık kahverengi gözleri, siyah kavisli kaşları, yüzüne göre biraz büyük kalan burnu ve dolgun dudakları vardı.
Buruk bir gülümseme kondurdum yüzüme. Yüzünü okşadım babamın. Sonra fotoğrafı burnuma götürdüm. Derin bir nefes çektim içime ama ailemin kokusu gelmiyordu. Sadece sandık kokusu vardı. Göğsüme yasladım fotoğrafı, sarıldım onlara ama onlar bana kollarını sarmadı. Neden sarmamışlardı? Kızlarının geldiğini hissetmemişler miydi? Doğru ya ben onlara gitmemiştim daha. Eğer onların ıssız mezarına gidersem bana sarılırlardı değil mi? Beni yalnız bırakmazlardı, koruyup kollarlardı öyle değil mi?
"Beni mezarlarına götürür müsün?" dedim teyzeme hitaben. Hâlâ yüzüne teyze diyemiyordum. Yıllarca annem dediğim kadına nasıl olur da birden teyze diyebilirdim ki? Anne de diyemezdim. Mezarda yatan annemin varlığını bildiğim halde ona anne diyemezdim.
"Hava karardı Yağmur, yarın gidelim olmaz mı?" dedi ama ben havanın karardığını daha yeni fark ediyordum. Hava kararmış mıydı sahiden? En son saat dörttü, nasıl olur da hemen akşam oluvermişti böyle? Duvardaki saate baktım, saat yediye beş vardı. Gerçekten de akşam olmuştu.
Zaman benim için on ikiden sonra durmuştu. Belki de bundandı zamanın nasıl geçip gittiğini anlamamam. Zaman dediğimiz şey neydi ki? Akıp giden, her saniyesinde insanın hayatından bir şeyler çalan bir hırsızdı. Peki zamanı duranlar için neydi zaman? İnsanı bir sona ve bir sonsuzluğa mahkum eden bir hâkimdi.
"Ama onlar bensiz üşürler." dedim çaresiz sesimle. "Hem bugün yağmur yağdı bayağı, gece soğuk olur. Benim onları ısıtmam lazım, sarılmam lazım onlara." dedim çocukça bir istekle.
Hâlâ ağlıyordum, hala konuşurken sesim titriyordu, hıçkırıklarım biraz olsun azalmıştı ama dinmiyordu. Teyzem de daha fazla tutamadı gözyaşlarını ve "Tamam gideriz." dedi. Sadece ağladık bir süre, ikimizden de sadece hıçkırık sesleri çıkarken bir ses duyuldu.
Ezan okunuyordu, Rabbim bizi huzuruna davet ediyordu. Yerimden kalktım hemen. Banyoya gittim, abdestimi aldım. Odama geçip namaza durdum huşuyla. Namazım bittiğinde içimi huzur kaplamıştı. Rabbimle konuşmak iyi gelmişti ruhuma. Bir pişmanlık vardı üzerimde. İkindiyi kaçırmış, kılamamıştım. İmtihanıma yenilip kılmayı unutmuş, kazasını kılmıştım şimdi. Vaktinde kılamadığım için ayrı bir hüzün yerleşmişti kalbime. Tövbe edip Allah'a tüm günahlarımı, günahlarımızı affetmesi için yalvarmıştım. Şüphesiz Allah bağışlayandı.
Odamdan çıkıp oturma odasına gittiğimde teyzem de namazını henüz bitirmişti. Biraz daha toparlanmış görünüyordu. Namaz her derde devaydı Elhamdülillah. Tesbihatını yapıp ayağa kalktı ve "Feracemi giyeyim, çıkalım." dedi. Evden çıkıp arabaya bindiğimizde teyzem amcamı aradı. Mezarlığa gideceğimizi, ocakta yemek olduğunu, ısıtıp yiyebileceğini söyledi. Amcam esnaftı, bir konfeksiyon mağazamız vardı. Akşam ezanından sonra mağazayı kapatır, camide namazını kılıp eve gelirdi. Geldiğinde hep birlikte sofraya oturur, huzurla yemek yerdik. Şimdi ise o halimizden eser yoktu. Ben paramparça olmuştum, dağılan parçalarımı toplayamıyordum. Teyzem ise üzüntüden kahrolmuştu. Amcamın da farklı bir halde olduğunu sanmıyordum.
Yıllardır anne, baba dediğim insanlara amca, teyze demek o kadar koyuyordu ki; tarifsiz bir acı içindeydim. Tarif etmek istiyordum ama tarif edecek kelime bulamıyordum. Çaresizlik nedir öğreniyordum. Bu çaresizliğin içinde tükenmiş olan ruhuma sahip çıkmaya çalışıyordum ama başaramıyordum. Elimden uçup gidiyordu, kurtaramıyordum onu. Şimdi mezarlığa -asıl evime- giden bir yolculuktaydım. Kalbimde heyecanı ve hüznü bir arada taşıyordum. Ailemi görecek olmanın heyecanı ve onları kaybetmenin hüznü... Daha çok hüzün hüküm sürüyordu ama. Kalbimi kırıyordu hüzün, paramparça ediyordu. Kırıkları toplamaya çalışıyordum ama elime batıyordu. Kanıyordu elim, aynı kalbim gibi.
Ben düşünce boşluğunda sürüklenirken nihayet mezarlığa gelmiştik. Gelir gelmez yatsı ezanı okunmuştu. Mezarlığın yanındaki camide namazlarımızı kılıp mezarlığa geçtik. Mezarlıkta yağmurdan sonra oluşan toprak kokusu hâkimdi. Hemen gözlerim doldu kokuyla. Toprak kokusunu hep sevmiştim ama bu sefer başka bir şey vardı. Bu sefer kalbimi yakan acıya şahitti toprak kokusu. Ondandı gözlerimin bu denli dolması.
Akşam olmuştu, her yer zifiri karanlıktı. Teyzem telefonunun fenerini açmıştı. Böylece mezarlık biraz olsun aydınlanmıştı. Yürüdük bir süre öyle. Teyzem durduğunda mezarlarına geldiğimi anlamıştım ama yerimden kıpırdayamıyordum, gidemiyordum yanlarına. Gözlerim yerde duruyordum öylece. Mezar taşlarındaki yazıları okumak istemiyordum. Çünkü okursam bunların hepsinin bir kâbus olduğuna inancım kalmayacaktı. En sonunda başımı yerden yavaşça kaldırdım. Canımı ölesiye yakan o yazıları okudum.
SALİHA YILDIZ OSMAN YILDIZ
D. 22. 07. 1974 D. 19. 11. 1972
Ö. 02. 04. 2002 Ö. 02. 04. 2002
RUHUNA FATİHA RUHUNA FATİHA
Toprak kokusuyla dolmuş olan gözlerimden bir bir yaşlar süzüldü. Ağzımdan bir hıçkırık koptu. Hani derler ya "Dünyam başıma yıkıldı." diye, ben şu an onu yaşıyordum. Benim bir ailem vardı. Onlar benim dünyamdı, her şeyimdi ama şu an hepsi üstüme yıkılmıştı. Dünyamın kendimce bir hayal olduğunu öğrenmiştim. Ailem yok olmuştu bir anda, toprağın altındalardı şimdi. Nefes almıyorlardı, kalpleri atmıyordu. Bedenleri çürümeye başlamıştı, tenleri soğuktu, belki de üşüyorlardı.
En çok da onlar o haldeyken dua etmekten başka bir şey yapamamak koyuyordu insana. Toprak sevdiğin kim varsa senden alıyordu, hiç de acımıyordu ve sen hiçbir şey yapamıyordun. Bir söz duymuştum geçenlerde "Toprak sevdiklerimizi aldığı için mi böyle güzel kokar?" diye. Şu an bu söz o kadar ağırıma gidiyordu ki. Kim bilir? Belki de benim yıllardır sevdiğim toprak kokusu ailemi benden aldığı için böyle güzel kokuyordu. Mezarlarının toprağını okşadım. Bazı yerlerinde otlar çıkmıştı, onları temizledim tek tek. Toprakları temiz olsundu. Sonra konuştum onlarla.
"A-anne." dedim hıçkırarak ağlarken. Bu seslenmeden çok bir feryattı, bir yalvarıştı.
"Annem, canım annem neredesin sen? Bu toprağın altında mısın? Beni duyuyorsun değil mi?" diye sordum cevap vermesini bekliyormuş gibi ve devam ettim.
"Bak ben geldim, kızın Yağmur geldi. Ne acı, kızın yıllardır mezarına gelmiyor. Üzüldün mü, kırıldın mı bana? Üzülme annem, ne olur üzülme. Daha yeni öğrendim ben. Öğrenir öğrenmez geldim. T-teyzem 'Sabah gidelim.' dedi ama ben dayanamadım anne. Daha fazla üzülmene dayanamadım. Şimdi sarmak istiyorum kollarımı sana, saramıyorum. Belki sarılırsak üşümezsin, ısıtırım ben seni. Üşüyor musun sahiden? Üşüme, yalvarıyorum üşüme."
Gözlerimi, ellerimi annemin mezarından çekip annemin yanındaki babamın mezarına dokundum. Toprağını okşadım.
"Babam sen de üşüyor musun?Üşümezsin sen, koskoca polis adammışsın, nereye üşüyeceksin?" dedim yalandan buruk bir gülümsemeyle.
"Sen de kırıldın mı bana gelmedim diye, üzüldün mü? Az önce söyledim ya, daha yeni haberim oldu. Yoksa gelmez miydim hiç? Toprağınızı okşamaz mıydım?" dedim ve bir iç çektim.
Gökyüzüne bakıp derin bir nefes aldıktan sonra konuşmama devam ettim. "Baba sen anneme sarılıyorsun değil mi orada? Ben buradan sarılamıyorum da benim yerime de sarılırsın değil mi? Aynı şekilde annem de sana sarılıyordur. Ona da söyle de sana benim yerime de sarılsın, olur mu?"
Çaresizlik her yanıma işlemişti. Beni duymayacaklarını bile bile onlarla konuşuyordum ve sesim çaresizlikle dolup taşıyordu.
"Siz benim doğduğum gün bu güzel toprağın altına girmişsiniz, benim doğduğum gün Allah'a kavuşmuşsunuz. Ben bundan habersiz kaç tane doğum günümü kutlamıştım ama... Halbuki benim doğum günüm aslında hüznümün günüymüş."
Burnumu çektim ve buruk bir gülümsemeyle devam ettim.
"Biliyor musunuz bu güne kadar bazı doğum günlerimde yağmur yağmıştı. Bu sene de yağdı hatta. Meğerse yağmur, sizin ölüm gününüzü bana toprak kokusuyla anlatmaya çalışıyormuş da ben anlamıyormuşum." dedim çatallaşmış sesimle. Her şey çok bambaşka olabilirdi ve ben doğum günlerimi onlarla kutlayabilirdim. Şimdi her doğum günüm onlarsız geçecekti ve ben her doğum günümde bunun hüznünü yaşayacaktım.
Konuştum bir süre daha onlarla. Babam ve annem zannettiğim ama aslında amcam ve teyzem olan ailemle ilgili anılarımı anlattım. Çocukluğumu, kendimi anlattım. Benim onlarla bu mezarlık dışında hiçbir anım yoktu. Ben de bu yüzden sadece kendi anılarımı anlatıyordum ağlamayla karışık buruk bir gülümsemeyle.
Gece bayağı ilerlemişti. Artık gitmem gerekiyordu ama evimden, ailemden ayrılmak istemiyordum. Geceyi burada geçirmeye karar verdim. Hasta olmak umrumda falan değildi. Zaten uyuyamıyordum, uyursam da kafamı mezara koyar, yere oturur öyle uyurdum. Bir süre sessiz kalıp düşündüm öylece.
Ruhları bedenlerini terk etmeden önce yaşayan bu insanlar yalnız kalmanın ne olduğunu çok iyi biliyorlardı. İnsanı insan yapan ruhtu. İnsan ruhunu kaybedince geriye ne kalıyordu? Kemikten oluşan koskoca bir beden... Sonra çürümeye başlıyordu bu beden ve leş oluyordu. Berbat bir koku yayılıyordu etrafa. Ruhunu kaybetmenin acısını yaşıyordu beden. Asıl yaşayanın kendisi değil, ruhunun olduğunu öğreniyordu. Beden konuşmazdı, beden yaşamazdı; sadece ruh konuşur, ruh yaşardı. Beden ise sadece bu faaliyetleri yapan cansız bir canlıydı. Canlı olduğunu zannederdik ama cansızdı. Ruh bu kadar önemliyken çabamız neden sürekli bedeneydi? Ruhumuza da iyi bakmamız gerekmez miydi? Allah'ı anmamız gerekmez miydi? Şüphesiz ruhlar ancak Allah'ı anmakla huzur bulurdu.
Sessiz düşüncelerim sabah ezanıyla son bulmuştu. Abdestim vardı. Camiye gitmek için kalktığımda sahilde karşılaştığımız ve beni hastaneye götüren Toprak'ı karşımda beklemiyordum.